AHMED ARİF

in EDEBİYAT

Ahmed Arif’in şiirinin yapısını incelemek için, şiirine doğrudan eğilmek gerekmektedir. Ahmed Arif’in şiiri, -yaşadığı çevre- nin, Anadolu’nun yoksul insanlarının, zulme uğramış halkının ve kendisinin yaşadığı olayların akışının zaman ve mekan içindeki dinamiğinin yansımasıdır. Ahmed Arif’in şiirinin nesnesini* inceleyeceğiz. Çünkü bir yapıtın nesnesinin, yaratıcısının düşünsel ve temasal yaşamını yansıttığını düşünüyoruz. Sanatın nesnesi çok önemlidir. Yansıtılan insanların eylem ve ekin (kültür) alanlarını gösterir, yazarın onları açıklamasına ve yansıtmasına yardımcı olur.
Ahmed Arif, nesne aracılığıyla, toplumun gelişim süreçlerini sergiliyor, yönetenlerle yönetilenlerin, bir başka deyişle, ezenlerle ezilenlerin ilişkilerini, ezenlerin karabakışlarını, ezilenlerin hoşgörülerini dile getiriyor. Özellikle ezilenin gelişimini ve biçimlenişini seriyor gözler önüne. Anadolu ve Anadolu insanı, onun şiirinin nesnesidir. Tarih anlayışı da budur. Anadolu’da, insanın serüvenini Sümerler’e, Asurlar’a değin uzatır. Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Oğuzlar, 250 bindir. Oysa Roma İmparatoru Augustos zamanında yapılan nüfus sayımında, Anadolu’da, 60 milyon insanın yaşadığı biliyoruz. Anadolu, Oğuz dilinin egemen olduğu bir ülkedir. Bu egemenlik, halk katındadır. Yönetenler, Oğuz olmaktan çıkmışlardır. Dilleri bile Oğuz dili değildir. Osmanlı padişahları, Osman Gazi’den sonra, Türk kadınlarıyla evlenmemişlerdir bile. Osmanlı yönetimi, tüm egemenliği boyunca Türk’ü hor görmüştür. Türklüğü, kavram olarak yücelten Mustafa Kemal’dir. Atatürk ilkeleri denen de, önce budur. Yani emperyalizme ve kapitalizme karşı halktan yana, yurtsever bir düzen, bağımsız bir düzen. Bu düzen zedelenmiştir. Feodal düzenin kalıntılarından olan aşiret yaşamında soysuzlaşma yok. Aşiretin mertliği var. Bu yüzden, tarihsel süreçte oluşmuş aşiret yaşamında, öykünmeye, yerinilen öyküye, olana kılıf hazırlamaya, kılıfın içine saklanmaya yer yoktur. Bu bakımdan, burjuva ahlakının ürünü olan “fabula”ya sığınmıyor. Burjuva ahlakının ölçüleri belli. Aşiret yaşamının güzelliğini unutamıyor.(1) Şiirinin biçemini etkileyen birinci öğe bu: Aşiretin yüksek sesi, mert duyarlığı. Anadolu şiirinde, bu tarihsel yansımayı ve yüksek sesi görürüz:

Beşikler vermişim Nuh’a,
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Anan dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?
Utanırım,
Utanırım fıkaralıktan,
Ele güne karşı çıplak…
………
Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.

İşte bu noktada, aşiretlinin, yenilgiye karşın, yüksek sesi duyulur:

Ne İskender takmışım,
Ne şah, ne sultan
Göçüp gitmişler gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun?

Bu kimliğiyle, Anadolu insanına yakışan yiğitliği göstermesini öğütler. Şiirini, bir direnme bildirisine dönüştürür. Şiirinin sevilen öğesi de bu sanıyorum.

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne-üstüne,
Tükür yüzüne cellâdın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile.
Dayan rüsva etme beni.(2)

Ahmed Arif’in şiirinin nesnesi, her zaman, yoksul, çaresiz, ezilmiş ama onurlu katmanların insanlarının edimleri, eylemlerinden, kararlı ve onurlu tutumlarından oluşur. Onların yiğit, saf, sabırlı ve temiz dünyaları yansır dizelerinde. Toplumsal yaşamın dönüm noktaları, bireyin yaşamını etkileyen acı dönemleri, rastlantısal ve sıradan yaşam görüngülerinden önemlidir. Bu şiirin İnsanı saran yanı da burası oluyor. Kurgu önemli olmuyor bu aşamada. Sözün yüksek sesle bıraktığı etki, her türlü umutsuzluğu siliyor. Toplumsal acıların farkında olan insana, yeni bir direnç aşılıyor. “Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden” şiirinde, bu tasa, çok belirgindir:

Yiğit harmanlan, yığınaklar,
Kurulmuş çetin dağlarında vatanların.
Dize getirilmiş haydutlar,
Hayınlar, amana gelmiş,
Yetim hakkı sorulmuş,
Hesap görülmüş.
Demdir bu…

Demdir,
Derya dibinde yangınlar,
Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs…
Uçmuş, bir kuş tüyü hafifliğinde,
Çelik kadavrası korugan’ların.
Ölünmüş, canım ölünmüş,
Murad alınmış…

“Hesap sorulmuş dem”, ölünmüş de olunsa, “alınmış murad”, ezilenin utkusu oluyor. Yüksek sesli ” ölünmüş canım ölünmüş”, “hesap görülmüş-demdir bu” sözleri, şiirden beklenen etkiyi son kertesine çıkartıyor. Ses giderek yükseliyor, sona doğru yumuşuyor. Ses kesilmiyor, yumuşuyor. Onun şiirinde, sesin öfkesiz bir durgunluğa kavuştuğu hiç görülmez, ama sık sık yumuşar. Duyarlığı artırmak içindir bu.

Gelgelelim,
Beter, bize kısmetmiş.
Ölüm, öyle altı okka koymaz adama,
Susmak ve beklemek, müthiş
Genciz, namlu gibi,
Ve çatal yürek,
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat,
Otuziki dişimizle gülmeğe,
Doyasıya sevişmeğe, yemeğe…
Kaç yol, ağlamaklı olmuş um geceleri,
Asıl bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.(3)

Dış dinamikler, bu durumlarda önem kazanıyor. Kendisini yansıttığı zaman, öznel duyarlıklar, duygu düşüncesi, içsel bir değişimi yansıtır biçimde çıkıyor ortaya. Karmaşık duygular ve düşünceler, bir bunalım ortamında sergileniyor, ama birden duruluyor. Ruhsal karmaşa birden yalınlaşıyor. Kendisini anlatırken, durumun ya da eylemin iç dinamiği, işlevini yerine getiriyor, şiir, eylemsellikten çok, duygusal ve düşünsel durumu öne çıkarıyor.

Terketmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça…
Ve elleri m kelepçede,
Tütünsüz, uykusuz kaldım,
Terketmedi sevdan beni… (4)

“içerde” adlı şiirde de, aynı kurguyu görüyoruz:

Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mı?
Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cıgaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…(5)

Dikkat edilirse Ahmed Arif’in şiiri, mekanik bir şiir değil, organik bir şiir, Mekanik şiir, “ses”e uyup gider. Ahmed Arif, sesten çok söze önem veriyor. Örge, onun şiirinde çok önemli. Temel bir örge (motif) seçiyor, onu, birkaç kez yineliyor. Bu yolla şiirinin sözel etkisini yükseltiyor. Bu sayede, karmaşık duyguları bir anda yalınlıyor, duru biçimde yorumluyor. İnsan karmaşasını, gözler önüne seriyor, ama tek tek değil. Dikkat edilirse, “hapishane” ve sonuçları, Ahmed Arif’in şiirinde önemli bir yer tutuyor. Yaşamını da çok etkilemiş. “Akşam Erken iner Mapushaneye” adlı şiirinde, hapishane duvarları arasında, herkes uyuduktan sonra başlayan yalnızlık ve türlü duygular karmaşası, herkesi saran gariplik, birden durulur, çocuksu bir duruma dönüşür:

Aynı korkunç sevdadadır
Gökte bulut, dalda kaysı.
Başlar koymağa hapislik.
Karanlık can sıkıntısı…
“Kürdün Gelini”ni söyler maltada biri,
Bense voltadayım ranza dibinde
Ve hep olmayacak şeyler kurarım,
Gülünç, acemi, çocuksu…(6)

“Ay Karanlık”ta da, karmaşık duygular, birden durulur, sevgili özlemine dönüşür:

Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık…(7)

“Leyl”, Arapça bir sözcük olup, “gece” anlamındadır. “Leylim gece”; Ahmed Arif’e özgü bir deyiştir. “Sevgili gece, dost gece” anlamında bir ünleme oluyor. “Vay Kurban”da da, yine en karmaşık duygulanmalara tanık oluyoruz. Yine, insanı saran karmaşık duygular, “yetimin hakkını kitabınca almak” gibi yalın bir düşünceye dönüşüyor:

Seni sevmek,
Felsefedir, kusursuz,
İmandır, korkunç sabırlı.
İp’in, kurşun’un rağmına,
Yürür, pervasız ve güzel.
Sıradağları devirir,
Akan suları çevirir,
Alır yetimin hakkını,
Buyurur kitabınca…(8)

Korkunç kıskaçlar altında, büyük korkular yaşayan insanın ruh karmaşasını da, aynı yalınlıkla yansıtır:

Yangınlar, ,
Kahpe fakları,
Korku çığları
Ve irin selleri, aç yırtıcılar,
Suyu zehir bıçaklar ortasındasın.
Bir cana, bir başa kalmışsın vay vay!
Pusatsız, duldasız, uryan
Bir cana, bir de başa
Seher vakti leylim-leylim
Cellat nişangahlar aynasındasın.
Oy sevmişem ben seni…(9)

“Uy Havar!”, Diyarbakır ağzının tüm özelliklerini taşıyan bir şiirdir ve acılar çeken insana, yalın bir sevgiyle yaklaşımın, onun acısını şairce dindirmenin en güzel örneklerinden birisidir. Bu yoksul insanlara karşı gösterilen sevgisizliği, “Oy sevmişem ben seni… ” dizesiyle protesto ediyor.
Ahmed Arif’in anlattığı insanların eylemleri yoktur, içsel durumları vardır. Ancak, bu bir eylemsizliğin şiiri de sanılmamalıdır. Bir acı durumun yansıtılmasıdır. Bir bakıma, durum şiiridir onunki. Yansıtılan katmanların insanlarının eylemsizliklerinde. Çok karmaşık ve zengin içsel eylemler gelişir. “Otuz üç Kurşun”da, bu özellikler, tümüyle görülür.

Yiğitlik inkâr edilmez
Tek’e-tek döğüşte yenilmediler
Bin yıllardan bu yan, bura uşağı
Gel haberi nerden verek
Turna sürüsü değil bu
Gökte yıldız burcu değil
Otuz üç kurşunlu yürek
Otuz üç kan pınarı
Akmaz,
Göl olmuş bu dağda…(10)

“Otuz üç Kurşun”, Cumhuriyet tarihinde, devletçe işlenmiş bir cinayetin ağıtıdır. Mehmedi Mısto adında, bir istihbarat görevlisinin yaptığı pis işlerden rahatsız olan bazı kimseler, onun evine baskın yapıyorlar, epeyce zarar veriyorlar. Van’ın Özalp ilçesinde, İkinci Dünya Savaşı yıllarında oluyor bu olaylar. Kör bir davavekili, Askerlik Şubesi’nde bir yazıcı, Mehmedi Mısto’nun adamları. Sade yurttaşları türlü iftiralarla ihbar ediyorlar. Tam bir düzen kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı yılları olduğundan, ülkede sıkıyönetim var. Her ihbar, askeri makamlarca değerlendiriliyor. Şurada burada olan birkaç hırsızlık ve kaçakçılık olayını, ülkenin güvenliği sorunu yapıyorlar hemen. Kırk kadar adamı yakalayıp devletin sorumlu makamlarına teslim ediyorlar. Baki Vandemir adlı bir korgeneral, bu yurttaşların suçlarını, önemli bulmuyor ve adalete teslim edilmelerini istiyor. Adalet organları, bu insanların suçlarını bulamıyor ve onları serbest bırakıyorlar. Mustafa Muğlalı adlı bir komutan, bunları bir sınır olayına karışmış göstererek kurşunlatıyor. Bu otuz iki yurttaşın kurşunlatılarak öldürülmesi olayını, Zahir Güvemli, bir röportaj olarak 1950’de, Hürriyet gazetesinde yayımlıyor. Ahmed Arif, bu röportajı okuyunca çılgına dönüyor. Gerçekten, Türk şiirinde yeni olanaklar yaratan bir şiir doğuyor. Bu şiirde, dışsal eylemlerden özellikle bir kaçış vardır. Dış dinamikler, sadece, durumun ve olayın etkeni olarak betimleniyor.

Yokuşun dibinde n bir tavşan kalktı
Sırtı alaçakır
Karnı sütbeyaz
Garip, ikicanlı bir dağ tavşanı
Yüreği ağzında öyle zavallı
Tövbeye getirir insanı
Tenhaydı, tenhaydı vakitler
Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı (11)

Kaynağında, dışsal eylemler, genellikle, öykü ya da sahne öğeleri olur, peripetilere dayanır. Peripetiler, insanoğlunun yazgısında, beklenmedik, ama belirleyici değişimlere, hem de olumsuzlamaya yolaçan “rastlantısal dönüşümler”e deniyor. Terimi, ilk kez, Aristo kullanmıştır. Ahmed Arif, hiçbir zaman, olumsuzlamayı sevmedi. Bu yüzden de, en can sıkıcı durumlarda bile, insana umudu aşılamayı yeğleyip dışsal eylemlerden kaçındı. En trajik olayları anlattığı zaman bile, umut’u canlı tutuyor, halkın içindeki direnci ve savaşımcı özü yüceltiyor:

Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Haldan bilene.
Babam gözlerini verdi Urfa önünde
Üç de kardaşını
Üç nazlı selvi,
Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
Burçlardan, tepelerden, minarelerden
Kirve, hısım, dağların çocukları
Fransız kuşatmasına karşı koyanda(12)

Hiçbir koşulda, karamsarlığı sevmedi. Aslında, yazgının olumsuza dönüşmesi, antik çağın ve Rönesans’ın yazın anlayışıdır. Dünyayı ve toplumu değiştirmeyi, doğayı dönüştürmeyi beceremeyen insan, yazgının pençesine bırakır umutlarını. Ahmed Arif, yazgının dönüşümüne inanmaz, yazgının kendisi umutsuzluktur zaten. 0, yazgının insan yaşamından kalkmasına çalışır. Şiirinin nesnesi, kaynağında, çok yalındır: Ezilen ve sömürülen insan. Bir sanat yapıtının nesnesinin işlevi, tarihsel ve toplumsal gerçekliğin çelişkilerini gün ışığına çıkarmak, doğasal ve toplumsal çatışmaları sergilemektir. Bireysel çatışmalar, doğasal çatışmaların bir parçasıdır. Sanat, yansıtma görevini, ancak,
böyle yapar. Çatışmaların niteliği, ele alınan sorunsal’ın kapsamının türevidir. Ahmed Arif’in şiiri, bu bakımdan, toplumsal coşku yaratmıştır. Tarihsel bir durumun sanatsal saptamasıdır bu şiir. Bu yüzden, toplumsal katmanların, sınıfların, halkların ortaklaşa sahip oldukları bir şiir olmuştur “Otuz üç
Kurşun.”
Onun bütün şiirlerinin nesnesi, yaşamında geçen olayların ve kendisinin dışındaki çelişkilerin bir bütünleyicisi olarak belirir. Bu yoğun çatışma yüklü şiir, onu, durum şiirinden daha dinamik şiirlere de götürmüştür. Dostoyevski’yi çok sevmesinin nedeni, onun, keskin karşıtların çatıştığı bir zemini yansıtmasından kaynaklanıyor sanırım. Toplumumuza egemen olan derin suskunluk, kendini beğenmişlik, kadere rıza ve sinsi sömürü, beşeri olma övünmesi ve bireycilik gibi dinsel gelişimin yarattığı çelişkiler, korkunç bir zemin yaratmıştır. Her olgu, çatışmalı bir asal durumun ürünüdür. Az gelişmişliğin yarattığı zavallılığın sevecenlikle çatışan durumudur Anadolu insanının çıkmazı. Anadolu adlı şiirinde, bu tema, çok başarılı biçimde yansıtılır.
Şiirin zamansal ve nedensel bağlantıları, yani dış bağlantıları, iç bağlantılar (coşkusal, düşünsel, duyumsal bağlantılar) değin önemli görünmüyor. İçsel bağlantı güçlü kılınıyor. “Adiloş Bebe”de, bacısı Nezihe ölüm korkusu yaşarken, yeni bir yaşamın muştusu, yaşama sevincini besliyor. Olumsuz olan, bilinçle zayıflatılıyor, şiirin nesnesini oluşturan asal çatışma, yaşamsal gerçek yadsınmamak için olumlulaştırılıyor.

Hamravat suyu dondu,
Dicle’ de dört parmak buz,
Biz kuyudan işliyoruz kaba-kacağa,
Çayı, kardan demliyoruz.
Anam sır gibi saklar siyatiğini,
“Yel” der, “Baharın geçer”.
Bacım ikicanlı, ağır,
Güzel kızdır, bilirsin,
İlki bu, bir yandan saklı utanır
Ve bir yandan korkar
Ölürüm deyi.
Bir can daha çoğalacağız bu kış,
Bebeğim, neremde saklayım seni?
Hoş gelir,
Safa gelir,
Ahmed Arif’in yeğeni…(13)

Her şiirinin yapısı incelendiğinde, ilk dizeden son dizeye değin, sarsılmayan bir bütünlük görülür. Özenli bir kompozisyon vardır. Şiiri oluşturan her birim (üçlük, dörtlük, vb. kıtalar), kesintisiz biçimde, şairin son sözüne ulaşır. Şairin düşüncesini saklayacak hiçbir engele rastlanmaz. Şiirinin nesnesini, tarihselden ve toplumsaldan alıyor genellikle, ama kimi zaman da, güncel bir olaydan yararlanıyor. “Diyarbekir Kalesinden Notlar” ve “Adiloş Bebenin Ninnisi”, kaynağında, tarihsel ile güncelin buluşmasıdır.
Bitmiş bir olayı dıştan anlatışına bakarak, onun şiirinde epik öğelerin ağır bastığım söyleyebiliriz. Gerçekten de, Ahmed Arif’in şiirinde epik öğeler vardır. Birçok olayı, kendisinin dışında gibi anlatıyor. Anlatılan zaman ile anlatım zamanı, yani eylemin geçtiği zaman ile anlatımın gerçekleştiği zaman arasında önemli bir uzaklık bulunuyor. Örneğin, “Otuzüç Kurşun” böyledir.
Olmuş bir olayı, olayın tanığı gibi değil de, onu anımsayan biri gibi yansıtıyor. Böyle bir durumu yansıtmanın yolu da, geçmiş zaman kullanmaktır. Zaman zaman, böyle bir biçemi kullanır:

Açardın,
Yalnızlığımda
Mavi ve yeşil,
Açardın.
Tavşan kanı, kınalı-berrak.
Yenerdim acıları, kahpelikleri…(14)

Ancak, Ahmed Arif’in daha çok kullandığı zaman geniş zamandır. Ayrıca, biçimi bütünleme önemlidir.. Epikte, nesnel dünyanın devinimsiz durumu yansıtılır. Yani, durgun nesne yansıtılır. Oysa Ahmed Arif, devinimli bir Dünyayı en coşkulu biçimde yansıtır. Çok sesli betimlemelerle, önce eylemlerin, davranışların, tutumların yansıtılması yönünden, onda, epik öğelere rastlarız. Ancak onun şiirinin temel öğesi “lirik”tir. Coşkusal renkli iç düşünmeler ve betimlemeler, onun şiirinin insanı büyüleyen öğeleridir. Yerel dilsel öğeler de, bunu süsler. Bunu, bir sözü vurgulayarak sağlıyor:

Dağlarının; dağlarının ardında,
( … )
Memesinin, memesinin altında.
( … )
Sıkıysa yağmasın yağmur,
Sıkıysa uykudan uyanmasın dağ.
( … )
Gitmek,
Gözlerinde gitmek sürgüne.
Yatmak,
Gözlerinde yatmak zindanı.
Gözlerin hani?
( … )
Hangi zehirin meltemi,
Saran meltemi,
Hülyanda?
( … )
Hangi kahpenin hançeri,
Saklı hançeri,
Yaranda?
( … )

Ve böyle birçok örnek bulunabilir. Bu vurgulamalar, yüksek sesin şiddetini artırmada yararlı oluyor. İç düşünmeye bir yardımı olmasa bile, coşkuya katkısı yadsınamaz. Lirikte, karşılıklı ilişkilerin ve eylemlerin yeri çok önemli değil. Bu bakımdan, Ahmed Arif, yansıttığı durumlarda ya da eylemlerde, ilişkilere eğilmiyor. Şiiri, nerede, ne zaman, kime yazılmış, hiç önem taşımıyor. “Otuzüç Kurşun’da, nefrete ve sevgiye yol açanlar, net olarak belli değil. Ama bunları, iç içe saran duygu çok açık, çok belirgin. “Otuzüç Kurşun”un acısını da, iç içe duyan belli: Şair. Burada, nesnenin asal öğesi, söyleyen kişi oluyor. Söyleyen, nesnenin asal öğesiyse, lirik, en üst düzeyde biçimleniyor demektir. Dışavurumlu, içsel anlatımın, en güzel örneklerini verir. Bu bakımdan, müzikle yakından ilgileniyor. Her ne değin, “Sesten nefret ederim.” diyorsa da, yüksek sesli sözlerle sağladığı müzik, lirik bir öğe oluşturuyor:

Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız.
Karşıyaka köyleri obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya.
( … )

Bu durum yansıtmasından sonra, ilk dizedeki uyuma yeniden yükselir şiir:

Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayri eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına…(15)

Bu halk müziğinin sesi, bir uzun hava gibi, onun şiirinde, her zaman önemli bir öğe olarak vardır. Ama bu, ağza ilişkin bir ses değil, yüksek sesle söylemeye yarayan bir sestir. En acımasız ve duyarsız, yüreği taş kesmiş zalimlere ulaşması amaçlanan etkili sözün örüldüğü bir yapıdır:

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…(16)

Dikkat edilirse, bütün bu dizelerle, belirli olguların ve durumların izlenimlerini, belirli durumları düşünmeyi, belirli eylemlere ve davranışlara ilişkin duygulanmaları yansıtıyor. Dansta, müzikte ve mimarlıkta, yansıtılan duygu ya da duyu, içsel durum, nesnel dünya ile bağıntıları belirtilmeksizin anlatılır. Sesin ve plastiğin yapısı, buna ‘uygun düşüyor. Oysa, yazınsal ürünlerde, nesnel somut töz (cevher), olduğu gibi gösterilir. “Domdom kurşunu paramparça ağzımdaki “dizelerinde sağlanan budur işte. Lirik öğelerin başında gelir bu yöntem. Unutmamalıyız ki, lirik yapıt, her zaman,’ belirli somut olguların izlenimlerini, belirli durumlar ya da nesneler üzerine duyup düşünmeyi, belirli duygulanmaları içerir. Ahmed Arif, mahpusluk, zulüm ve haksızlık üzerine duyup düşünüyor. Bütün şiirlerinde var olan bunlar. Yani şiirinin nesnesini, bunlar oluşturuyor. Bu temaların dışına, yalnız, Adileş Bebeye Ninni’de çıkmış. Orada da, yine, şiirin nesnesi Adileş Bebe’ye gösterilen düzen haksızlıklarıdır bir bakıma. Ama, daha evrensel bir duyarlık yakalanmış. Zulmü, haksızlığı ve adaletsizliği, öfkeyle, direnmeyle, başkaldırıyla yansıtıyor. Bu yüzden de, “hançer, yılan, zehir, akrep, engerek, kurşun” gibi sözcükleri, bunlarla kurulmuş sözleri sık sık kullanıyor. Kimi zaman da,
“kurban olayım, kadan alayım, deli hoyrat, diş yeri, vay kurbay, leylim, zorlu yazısı” gibi acımayı, isyanla birlikte anlatan sözcükleri seçiyor. Bu sözcükler, konuşma dilimizde sık kullanılmamakla birlikte, yerel ağızda çok yaygındır. Şiirinin nesnesini beslemekte, bundan daha uygun bir sözcük ekonomisi kullanamazdı.
Ahmed Arif’in “sesi bir afyon” sayması, sözü önemsemesi, lirik öğeyi, şiirin temel öğesi saymasındandır. “Sesbirimler”, lirik şair için, hiçbir değer taşımaz. Dilin bilgisine ve gösterenin olanaklarına sığınır lirik şair. Ahmed Arif’te de, gösterenin olanakları çok geniştir : “Ve şaha kaldırmış atını” dizesinde, Urfalı Nazif’in atıyla birlikte imlediği durum, namus ve yurt uğruna kendisini feda edecek bir yiğitliktir. Bu yiğitliğin, herkes tarafından benimsenmesini ve yinelenmesini gösteriyor sözdizimi.
Lirik söyleyiş, insanın iç dünyasını ya da bir durumun içsel gelişmesini yakalar, eylemlerle, olaylarla, etkinliklerle ve karşılıklı ilişkilerle ilgilenmez. Ahmed Arif de, buna çok dikkat eder. Beşeri ya da toplumsal ilişkiler, onun şiirinde yoktur. Bunları, dramatik yapıtlarda görmek, daha doğaldır. Ahmed Arif, dramatiği, şiir için tehlikeli sayıyor olmalı. Bu böyledir diye, “lirik, salt Duygusal olanı yansıtır, nesnel dünyadan ayrılır,” gibi bir şey de demek istemiyoruz. Nesnel dünyaya yönelik duyguları ve düşünceleri yansıtmak da, lirik’in işlevidir. Aktarılan yaşantılar, şairin kendisiyle ya da başkasının yaşantısıyla ilgili olabilir. Yeter ki, başkasının dilini, kendisinin dili gibi söyleyebilsin. “Otuzüç Kurşun”da, bu biçemin en güzel örneklerini görüyoruz:

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yorarım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız.

Bu, kuşku yok ki, şairlik yeteneğiyle ilgilidir. Lirik’in, bu noktada, tehlikeli bir tuzak olduğunu söyleyebiliriz. Naif bir duygusallık içinde, sorunsal’ı unutturabilir.
Aristo, şairin, şiirin nesnesi olarak, hep kendisini yazmasını, “kendisini” hiç değiştirmemesini, yani başkasını yansıtmamasını ôğütlüyor.’ Oysa, çağdaş lirik değiştiriyor. Başka bir insanı yakalasa da, onun aracılığıyla, kendi içsel ve düşünsel yaklaşımını yansıtıyor bugünkü lirik şair. Bu bakımdan, dramatikten de yararlanıyor. Ama Ahmed’ Arif, buna pek yanaşmıyor. Dramatikten yararlanmadığı için, . “otopsikolojik” şiirler ağırlıkta oluyor. Bu tutumunda, Ahmed Arif haklı. Çünkü lirik özne, bu durumda, şiirle özdeşleşiyor. Kendisini sergileme, doğrudan ve dolaysızdır. Lirik’in en önemli boyutu da bu oluyor. Birçok kimselerce, bir zayıflık olarak gösteriliyor bu tutum. Oysa şair, lirik’i seçmişse, yapacağı tek iş, şiirinin nesnesine kendisini yerleştirmektir. Ahmed Arif de, bunu yapıyor. Yaşamının güzel bir bölümü, ideolojik nedenlerle, hapiste geçtiğinden, mahpusluk duygusu, sık sık yansıyor kendisi olarak. Hegel’in dediği gibi, lirik şair, kendi içinde kapalı bir dünyadır. Öyle ki, esinlerini de, içeriğini de, kendi içinde arayabilir ve dolayısıyla, kendi yüreğinin ve anlığının (zihninin) içsel durumları, konumları, karşılamaları, duyguları içinde tutsak olabilir.” Bu ‘gerçeği düşünürsek, Ahmed Arif’i bir destan şairi saymak olanaksızdır. Destansı deyişleri vardır, ama o, bir destan şairi değildir. Destan şairi, epik öğeleri kullanır. Epik şaire, içeriği, kendisinin dışındaki bir kahraman sağlar. Oysa Ahmed Arif’in şiirinin nesnesi, doğrudan kendisidir. Dışarıdan birini yansıtsa bile, onu, kendisinin diliyle yansıtır. Tanık olduğu durumun ağıtını yakan bir lirik’tir o. Becher, “Lirik şair, şiiriyle kendisini kişi yapar.” diyor. Bu, gerçekten, Ahmed Arif’te doğrulanıyor. Ahmed Arif, kişisel ilişkileriyle, herkesi kırıp geçiren biridir. Ama şiiriyle, herkese kişiliğini kabul ettirmiştir. Şiiri, bu denli üstten bakan ve insanlara yüksekten seslenen başka bir şair azdır. Onda, sanatsal gösterimin öznesi ile nesnesi, birbirine çok yakındır, kaynaşmıştır. Bir bakıma “yaşamın bilgisi, eşittir, kendisinin bilgisi,” diyebiliriz.
Lirik şiirin çok belirgin bir öğesi de, okurdan kaynaklanır. Okur, şairle, dolaysız bir ilintiye girer. Çünkü lirik şiir, “ben”dir. Okur, şiirde “kendi ben”ini bulur. Lirik, doğrudan, bir kümenin, bir halkın, bir sınıfın, bir ulusun, giderek bütün bir insanlığın içsel hüznünü ve acısını yansıtır. Ahmed Arif’te, feodal bir toplumun, aşiret düzeninden sıyrılamamış bir halkın hüznü ve acısı ağır bastığından, şiiri, insanlığın kollarına biraz zor düşer. Ama “Sevdan Beni” ve “İçerde”, “Karanfil Sokağı” gibi birkaç şiiri, evrensel insanın hüznünü ve acısını yansıtmaktadır. Bununla, şunu söylemek istiyorum: Lirik, evrenseli yakalayamadığı zaman, şair için bir tuzaktır. Ancak, “lirik biz”i yakalayabilirse, insanlığın hüznünü ve acısını kucaklamış olur. Ahmed Arif, tüm şiirlerinde, bunu yakalayabilmiş değildir, ama “Hasretinden Prangalar Eskittim”, “Diyarbekir Kalesinden Notlar” ve “Adiloş Benenin Ninnisi” gibi şiirleri, onu, lirik’in tarihine geçirmeye yetecektir.
Lirik, duyguların imsel (sembolik) anlatımı değildir, açık ve yalın bir yansıtımıdır. Ahmed Arif, bu yansıtmayı, en iyi yapan şairlerin başında gelir. Hiçbir zaman, lirik şair, “ben”in ya da “biz”in tüm duygularını ortalığa saçan kimse değildir, belki, en som, en güçlü duygularını sunan kişidir. Ahmed Arif, bu bakımdan da, lirik’in tarihinde, önemli bir yer alacaktır. Bütün bu ifadelerden, lirik şairin, tümden eylemsizliği ve basit yalını seçtiğini sanabiliriz. Bu da, bir yanılgı olur. “Ben”in ve “biz”in duygularını eyleme dönüştürür, onları soylulaştırır. Ahmed Arif, bu işi de, çok iyi yapıyor. Okurlarının, bu şiire bunca düşkünlüklerinin nedeni de budur. Duyguyu, imge gücüyle, gerçeklikte bulunmayan bir ruh durumunu yeniden yaratır. İmge gücü, gerçeğin sınırlarını aşar, bir bakıma, gerçeğin sınırlarına girmez. Zihinsel yaratış, öne çıkar. Demek, lirik şiir, otopsikolojik şiirle rol şiirinin bileşenleri arasındaki kopmaz bir bağdan oluşuyor. Şairin kişiliği, kahraman figürüne dönüşüyor. Yaratılan yaşantı, sanatsal bir genelleme oluyor. Bu noktada, şair, kendi figürünün temsilcisidir. Ahmed Arif de, yarattığı lirik’in kahramanının temsilcisi oldu ve okurlarının gözünde, olağan bir insan imajından çok, olağanüstü insan imajı yarattı. Şiirinin gücü, ona bu kişiliği sağladı.
Lirik gösterim, toplumsal ve tarihsel bir nitelik taşır. Lirik öznede, ulusal ve ekinsel (kültürel) geleneklerin, toplumsal ilişkilerin damgası vardır. Salt, şairin içsel dünyasının yansıması gibi görünürse de, .gerçekte, şairin içsel bir yorumu olduğunu söylemek daha doğru olur.

Sus, kimseler duymasın.
Duymasın ölürüm ha.
Aydım yarı gecede
Yeşil bir yağmur sonra…
Yağıyor yeşil.(18)

dizelerinde, toplumsal ilişkilerin damgasını görmemek olanaksız. İki sevgilinin ilişkisi, toplumsal ve beşeri bir açıklıkla sürdürülemez feodal toplumda. “Duymasın ölürüm ha!” dizesi, bir Diyarbakırlının kuşkusunu, tedirginliğini, içtenliğini taşır. Diyarbakır’ı ve Diyarbakırlıyı iyi bilenler, bu deyişteki tadı, herkesten daha çok duyarlar. Sonra, “yeşil bir yağmur”un yağması, bir Ahmed Arif yorumudur. Lirikte yansıtılan içsel duygu ya da içsel düşünce, burada olduğu gibi, bize yabancı olabilir, onlarla özdeşlemeyebiliriz, ama o duygunun beşeri gerçeğe uygunluğunu benimseyebilmeliyiz. Lirik, genel beşeri olarak algılanabilir. Genel insana çok yakın bir duygulanma biçimidir. Hemen her okuyanca yaşanmış gibidir. Ahmed Arif’in hangi dizesi vardır ki, baskıcı bir toplumda yaşadığımız için, o dizedeki zulmü bizzat yaşadığımız duygusunu bizde uyandırmasın? Öyle ki, şiirden yansıyan duygu, okuyanın duygusu durumuna geliyor. Aslında, lirik, şairin bilincinin öznel bir sesidir, içsel düşünmesiyle bağıntılıdır. Ama o içsel düşünceyi, onunla içten paylaşıyorsak, o duygunun yaratıcı si sayarız kendimizi. Okurun bu bütünleşmesi, lirik’in gerçekliğini belirliyor. Lirikte gerçeklik, hem ülke, çağ, insanlık, dünya düzeni bir bütün olarak, hem de güzellik ve sanat gibi manevi ilkeler olarak işlenebilir.
Günümüzde, lirik şair, duygusal seslenmelerden çok daha fazlasını yapıyor. Ortaya sorun koyuyor, araştırıyor, inceliyor, öyle yazıyor. Ahmed Arif’in şiirlerinden birçoğunda da, araştırma, inceleme var. Otuzüç Kurşun, bir röportajın gerçeğini araştırdıktan, o olayla ilgili dosyayı inceledikten sonra yazılmıştır. Çağdaş lirik şairin şiirinin nesnesi “düşünce”dir. Ahmed Arif’i yerine oturtan da, onun devrimci düşünceleridir.
Lirik şiirde, betimleyen ve anlatan biçimler de görülür. Ancak, kendi dışındaki nesneleri, yoğunlaştırılmış duygular olarak betimler ya da anlatır. Bunu da, insanı çevreleyen nesnelerle, dış dünya ile betimlediği insanın içyüzüyle ve doğa imgeleriyle gerçekleştiriyor. Mekân açısından, sonsuz imgeler yaratır. Doğa, lirizmine ulaşır. Karanfil Sokağı’nda, bu öğeleri, iyiden iyiye görürüz. “Bu Zindan, Bu Kırgın, Bu Can Pazarı”ndaki şu dizelerde de, mekân açısından yaratılmış sonsuz imgeleri okuyoruz:

Dünyalar vardır elvan,
Bir su damlasında, bir kıl ucunda,
Meyvalar vardır, meyvalar,
Ağacı, omcası yok,
Sana vurgun, sana dost.
Beride Kabil’in murdar baltası
Ve kan değirmenleri,
Kader kahpesi.
Beride borazancıları o puşt ölümün,
Hazır, zilzurna keyfinden,
Hazır ırzını vermeye
Yiğitler vuruldukça.
Timsah kısmı çünkü yavrusunu yer
Akarsu duruldukça.
Cadı, yalan hamurunu dağ-dağ yoğurur
Aman aman hey…(19)

“Diyarbekir Kalesinden Notlar” ve “Adiloş Bebenin Ninnisi”nde, Anadolu’da, hem tanıdığı kentini, sevdiği ülkesini, hem de can bellediği insanlarını kucaklıyor. Adiloş Bebe’de, anlatan liriğin örneğini görüyoruz. Belli bir olguyu, olayların ayrıntılarına girmeden, ayrıntılı bir gösterim yapmadan anlatıyor. Görkemli düşselin ve vurucu tasarımların arkasında, öfkeli ve hırslı kişiliği saklanmış. Bu şiir, Ahmed Arife çok özgü, açık bir iç düşünme ile yoğunlaşmıştır. Kuşku yok ki, o, salt insanın içsel yaşamını, ruhsal titreşimlerini, duyarlı anlarını yansıtmıyor, düşünsel ve duygusal bileşeninin senfonisini de yapıyor. Sanki büyük biçimleri olan müzik parçaları gibi, ama ezgileri Diyarbakır.
Lirik nesnenin özü, hiçbir zaman, mantıksal söylem yoluyla anlatılamaz, ancak, kendine özgü anlatı diliyle dışa vurulabilir. Lirik yapıtın kuruluşu, sözcüklerin seçimiyle, yerleştirilmesi ile, seslendirmenin ve uyumun anlatım gücüyle yakından ilişkilidir. Sıkı sessel ve uyumsal düzen, -lirik’in müzikle yakınlığına kanıttır. Bu yüzden, türküye, yıra, şarkıya uygundur lirik deyişler. Ahmed Arif’in tüm şiirleri, çok rahat bestelenebilir. Özünde de, türkülerden beslenmiştir. “Leylimleylim”, “uy havar”, “sevmişem ben seni” gibi seslenmeler, Diyarbakır türkülerinden gelmektedir. Mehmet Ergün’in gereksiz kışkırtmalarıyla, çok eski bir arkadaşı ve yoldaşı olar, Enver Gökçe’yle bölüşemediği,

Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana,
Bir bu yana…(20)

dizeleri de, yüzlerce yıllık Anadolu türkülerinden derlenmiştir. Bu türküleri görmeden, Enver Gökçe’ninkini de okuyalım:

Saçlarına
Kızıl güller takayım
Salın da gel,
Bir o yana
Bir bu yana!

Her ikisi de, bu imgelerini, hatta deyişlerini, türkülerden almıştır. Ancak, dikkat edilirse, Ahmed Arif’in söylemi “nesne”ye, Enver Gökçe’ninkiler eyleme yöneliktir. Çok eski bir mani şöyle başlar:

Çeper çektim yol açtım
Kızıl güle dolaştım

Bir türküde, şu dizeleri görüyoruz:

Sallan gel de boylarına bakayım
Ak gerdanına güller takayım

Bir başka türküde,

O yârin göğsüne bir ak gül taksam

dizesi söylenir. Bir başka türküde de, şu eşsiz dize vardır:
İndin has bahçeye güller sokundun.

Bu alınmalar ve yararlanmalar, hem lirik geleneğin, hem lirik deyişin ürünüdür. İki önemli v.e büyük şairin çatışmasına yol açan durumlar değildir. Yazını kıyısından izleyen birinin kışkırtmalarına nasıl uyduklarına hala şaşarım. Ben, bunları Yazın Dergisi’nde yazdığımda, Enver Gökçe, kıkır kıkır gülmüştü de, “Vecihi, gerçekten şaştım, Neyi bölüşememişiz meğer?” demişti. Lirik özne, kendi halkının lirik geleneği olan ‘türküden yararlanmak zorundadır. Lirik nesnede, müziksel etki çok önemlidir. Müziksel etki, lirikte, birçok yöntemlerle sağlanabilir. Karşıt sözlerin bireşimiyle yapılabilir. Söz ilintilerinin bireşiminden yararlanılabilir. Gündelik konuşma ağzı, lirik için, “bulunmaz bir müzik etkisi sağlar. Ahmed Arif’in en çok başvurduğu yöntem budur. Şiirsel eğretileme de, müziksel etkiyi çoğaltır. Mitolojik imgeler, müziksel etkiye yardımcı olabilir. Gündelik seslendirmeler, lirik’in müziksel etkisi olarak çok sık kullanılır. Burada, argoya kaçma tehlikesi belirebilir. Ancak, yüksek bir sesi elde edince, o tehlikeyi giderebilir şair. Örneğin,

Gözlerinde
Bir küfür kasırgası
Ana-avrat
Ah ulan…

dizelerinde, gündelik seslendirmelerden yararlanılmıştır. Argoya yakalanmaktan da kurtulmuştur Ahmed Arif. Lirikte, müziksel etki yaratmanın bir yolu da, karmaşık sözdizimsel kuruluşlara başvurmaktır. Ahmed Arif, bu yöntemden hoşlanmıyor. Böyle bir müziksel etkiyle, anlaşılır olmaktan uzaklaşacağını düşünüyor. .
Ahmed Arif’in şiirinde, lirik öğeyi yaratan sözdizimi de ilginç. Sıradan sözcükler, estetik değerlere dönüşüyor. Mecazlı imgesellikten çok hoşlanıyor. Bunun yarattığı vahşi duygusallık, onun şiirine ilgiyi çoğaltıyor. Bu, coşkunun abartılı yiğit tonunun yaratılmasına da yol açıyor. Gündelik, süslemesiz, ama katı gerçekliğin yalın yansıtılması, haksızlıklarla savaşımın öne çıkarılması, onun şiirinin temel kuruluşunu ören öğeler oluyor. Şiirimiz için çok yeni sözcükler kullanıyor. Ne ki, bu sözcükler ve sözler, yerel söylemde, çok kullanılmıştır. Onun sesi de, sözdizimi de, Diyarbakır’ın havasından kaynaklanır. Bunların yazın dünyamıza yansıması yenidir. Ahmed Arif’in başarısı,
Diyarbakır duyarlığını, tarihsel Anadolu duyarlığıyla bütünleştirmesidir. Artık, bu duyarlık, toplumsal bir nitelik kazanmıştır, ulusallaşmıştır. Biçimsel bir yenilik taşımıyor şiiri. Bilinen biçimleri kullanıyor. Bilinen biçimler içerisinde, kullanılması çok tehlikeli, aykırı sözcükleri, ayrı tür söz dizimlerini kullanması, sanatsal anlama, yeni boyutlar getirmiştir. Türk şiiri, Diyarbakır duyarlığıyla, derin bir şiirsel yük kazanmıştır. Şiirin nesnesini, gösterileni, okura iyice yaklaştırmış, çizgiyi kalınlaştırmıştır. Bunlarla, Ahmed Arif şiiri, özgün bir çoğunluk, vurucu bir güç kazanıyor. Dilsel kuruluş, korkusuz savaşımcı ruhu, devrimci doğrultuda ateşliyor.
Biçimleme ve gereçleri kullanma, lirik yapıtta, epik ve dramatik yapıtlardan daha çok önem kazanıyor. Biçimleme ve gereçleri düzenleme, lirikte belirleyicidir. Duyarlılık ve duygular, imgesel bir dille gerçekleşir. Anlatısal deyiş öğeleri, lirik şiirde bol bol kullanılır. Hiçbir söylemde, lirikte görüldüğü gibi gözü pek, beklenmedik değişmeceler (mecazlar), güçlü seslendirmelere, içsel dünyamızı sarsan, yüreğimize işleyen sözlere rastlayamayız. Ahmed Arif, bütün’ bunları yapar.

Vurulsam kaybolsam derim,
Çırılçıplak, bir kavgada,
Erkekçe olsun isterim,
Dostluk da, düşmanlık da,
Hiçbiri olmaz, halbuki,
Geçer süngüler namluya.
Başlar gece devriyesi jandarmaların…(20)

Dikkat edilirse içsel etkilemeyi amaçlıyor bu dizelerde. Kaynağında, öznel ve çok katmanlı bireysel çağrışımlara yönelmiş. Şiir, buna en uygun sanattır. Müzik bile, bu konuda, şiir değin etkin olamaz sanırım. Her şeyden önce, türlü algılanış çeşitlemelerine uygun bir yapısı var şiirin. Sözle kurulması, çağrışımların zenginleşmesine yol açıyor. Elbette, çağrışım zenginliği, algılanış çeşitlemelerine bir esneklik de sağlıyor. Nazım Hikmet’in, Cahit Külebi’nin. Oktay Rıfat’ın birçok şiiri, mantıksal bir düzenlemeyle kurulmuş gibi gözükmez insana, ama şaşırtıcı, insanı allak bullak edici çağrışımlarla, birbirini karşılıklı kesen deyişlerle, dönüşümlerle, içsel ürpermelere, duyumsal ve düşünsel doyumlara ulaştırır okuru. Duyarlığın pençesinde düşündürür insanı. Ahmed Arif’in şiirinde de, bu öğeleri görüyoruz. Belki, düşünce payı daha az. Yüksek ses, öfkeyi kabartırken, düşünmeyi biraz erteliyor. Öfke ve coşku, şiirin atlarını sürekli dörtnala koşturuyor.
Bütün bunları saptadıktan sonra, “Ahmed Arif’in şiirinde hiç epik öğe yok.” demek istemedik. Türleri birbirinden kesin biçimde ayıran biçimsel öğeler olmakla birlikte, onları söylem bakımından birbirinden demirin kerti gibi ayıran öğelerden söz etmek zordur. Epik, dramatik kurgular, çoğu kez lirik gereçler taşırlar. Olay betimlemelerine, kişi çözümlemelerine, durum yansıtmalarına, her zaman, yazarın coşkusal iç dönüşümleri katılır. Adiloş Bebe’de, dramatik bir kurgu var, ama lirik gereçlerin bolluğu, onu dramatik olmaktan uzaklaştırıyor. Anlatma bileşeni, gösterme bileşeninin yanında çok yeğin kaldığından, lirik öğe öne çıkmış. Zaten, epikle liriğin düzenli bir dizilişinden söz edemeyiz. Ahmed Arif’te, olayın epik nitelik taşımasından söz etmek daha doğrudur.

DİL VE SÖYLEM

Çağdaş yazın adamları, dil terimiyle, değişik ulusallıklarda yaşayan insanların bilincinde yaşayan, onların düşünce biçimlerini yansıtan, iletişimlerini sağlayan “sözlük”ü ve bu sözlükteki sözcüklerin sözdizimindeki bağlanışlarının ilkelerini, kurallarını, yasalarını, yani dilbilgisini anlıyorlar. Söylem’le de, insanların belirli yaşam koşullarında, belirli düşüncelerinin yansıtılmasında oluşan, beşeri duygularıyla düşüncelerinin bağlanışını sağlayan dilsel iletişimi amaçlıyorlar. Kısası, “söylem”in, eylem durumundaki dil olduğunu söyleyebiliriz. .
Ahmed Arif, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan halkımızın Türkçesindeki sözcükleri seçiyor kimi zaman ve bunları, o halkın sözdizimine göre kullanıyor. “Uy havar! – Muhammet, İsa aşkına”, “Benim de boş yanım hançer yalımı – Ve zulamda kan-ter içinde, asi – He desem, koparacak dizginlerini”, “Arda-arda kaç zemheri,-Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.”, “Kırar boynumu yürürüm.”, “Kan eder perçem” gibi dizelerdeki söylem, tüm şiirine yayılmış Anadolu Türkçesidir. Diyarbakır ağzının müziksel etkisini sezmiş bir şairdir o. Gündelik dilden birçok sözcük almasına karşın dizeci (mısracı) olduğundan, anlatısında bir bölünmüşlük görülmez. Ahmed Arif, ulusal dilin tarihsel süreçte oluşmuş bir yan biçimini, yani bir lehçesini kullanmıyor. Anadolu lehçesini özümlüyor, ama bu dille fazla oynanmasına karşı çıkıyor. Bu bakımdan, Türk Dil Kurumu’nun dil politikasını olumlu bulmuyor. Anadolu Türkçesinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkının değişik katmanlarına özgü tarihsel gelişime uygun bir seslendirmeyi seçiyor. Bu yolla, değişik bir söylemi yaratıyor. Tarihsel gerçek, yazınsal yaratışın, ulusal dilin olgunlaşmasından çok önce doğduğunu gösteriyor. Bu bakımdan, ilk yazınsal yaratılara, lehçeler egemendir. Ali Şir Nevai’de, Nesimi’de olduğu gibi. Türkçenin yazınsal dili, 20. yüzyılın başlarında biçimlendi. Bundan önceki yazınsal dil, Osmanlıcadır. Ahmed Arif, bu tarihsel gerçekliğin farkındaydı, ama- o, lirik’in yaratılmasını, ağıtsal bir dilde gördü, bunun kaynağı olarak da, Diyarbakır ağzını seçti. Bu tutumuyla, hiçbir zaman, yazınsal dile ters düşmedi, ama çok büyük bir katkıda bulundu. Denebilir ki, Türkçeye bu denli katkısı olmuş çok az şair vardır. Yeni sözcüklerle değil, Doğu ve Güneydoğu Ananolu’nun yazınsal dile yansımamış müziğiyle, duyarlığıyla, kullanımıyla büyük olanaklar sağlamıştır. Her şiirdeki yansıtış biçimi, daha doğrusu, yaşamın yansıtılış biçimi önemlidir. Ahmed Arif’in söylem özelliği, Diyarbakır koşullarında biçimlenmiş, öfkeli, dolaysız, lirik etkisi yüksek, duyurucudur.

Vecihi Timuroğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*