BEYOĞLU SARAYLARI

in İSTANBUL/SİNAN GENİM

SARAYLAR, KASIRLAR, KONAKLAR VE EVLER

Beyoğlu ilçesinin bugünkü bilgilerimiz doğrultusunda “saray” olarak niteliyebileceğimiz ilk yapısı 1316 yılında yapılan “Palazzo del Comune”dir. Cenevizliler, Bizansla 1304’te imzalanan antlaşma sonrası elde ettikleri imtiyazlar neticesinde Piazza denilen ana meydanın yakınında “Palazzo del Comune” denilen ve Podesta’nın [Cenovalı Yönetici] makamı olarak kullanılan bir bina yaptırırlar [Eyice 1994: 407]. 1315 yangınından sonra kullanılamaz hale gelen bu yapı yerine Podesta Montani de Marinis tarafından yeni bir bina yapılır [Schneider-Nomidis 1944: 35]. 1669-1677 arasında bölgeyi gezenler tarafından varlığı haber verilen ve günümüze ulaşamayan bir kitabede bu olay ve binanın yapılışı anlatılmaktadır.

Ceneviz Cemaat Yönetimine fethin hemen sonrasında tanınan bazı ayrıcalıklar 1682’ye kadar devam eder ve söz konusu yapı Cemaat Sarayı olarak kullanılır [Danişmend 1971: I. 262; Dukas 1956: 193 vd; Beydilli 2003: 59]. Daha sonra ticarethaneye dönüştürülen bu yapı, 1874’te Frachini Hanı adı ile anılmaktadır. Yeni işlevi dolayısıyla, anıtsal merdivenlerinin yıkıldığı, zemin katında önemli değişikliklerin yapıldığı söylenmektedir [Launay 1874: 106].

Celâl Esad Arseven bu yapının, 1900’lü yıllarda eski planlamasını bozacak şekilde yenilenmiş olduğunu belirtmektedir [Arseven 1989: 86]. Zemin katı, ön cepheye de yansıtılan üç büyük tonoz ile örtülen yapının, Voyvoda Caddesi’nden girilen üç kapısı vardır. Toplantı salonu olarak kullanılan bu bölümdeki iki girişin yanında birer de pencere yer almaktadır. Dört katlı olan binanın üçüncü katında bulunan üç açıklıklı gotik pencereler bu katın büyük bir olasılıkla ikamet veya çalışma mekânı olarak kullanıldığını göstermektedir.

1900’lü yıllarda, muhtemelen Karaköy-Şişli tramvay hattının inşası sırasında ön cephesi kesilen yapının içinde geçmişi anımsatacak hemen hemen hiçbirşey kalmamıştır. Gotik sanatın bu ilgi çekici yapısının cephesinin yok olması gerçekten şehrimiz için büyük bir kayıptır. XX. yüzyılın başında bölgeyi dolaşan bir gezgin “… Ceneviz yapıları artık depo olarak kullanılıyor. Ancak, cepheleri geçmişin şaşaasını melankolik bir şekilde günümüze taşıyor …” demektedir [Barth 1903: 112]. Schneider-Nomidis, Podesdat dışında Galata’da Ceneviz dönemine ait yedi konut yapısı daha bulunduğundan bahsederse de bu yapıların hemen tümü büyük değişiklikler geçirmiş olup, plan özelliklerini kaybetmişlerdir [Schneider-Nomidis 1944: VII vd; Bkz. Harita: C 3/4]. Zaman zaman yapılan büyük onarımlara ve yol kotlarındaki yükselmelere rağmen yapıların dış görünüşlerinde büyük oranda değişiklik olmamıştır [Arseven 1989: 85].

İstanbul’un fethi ile birlikte iskâna açılan Haliç’in kuzey kıyısında Fatih Sultan Mehmed döneminden başlayarak XIX. yüzyılın ilk senelerine kadar pek çok sahilsaray, kasır ve köşk yapılır. Bu yapılar içinde günümüze ulaşanlar olduğu gibi varlıklarını yalnızca yazılı ve çizili belgelerden öğrendiklerimiz de vardır. Saray mensuplarına veya resmi görev üstlenmiş kişilere ait bu yapıların yanı sıra, günümüze ulaşmasa da çok sayıda geleneksel plan tipinde konut bulunduğu da unutulmamalıdır. Öncelikle sarayları ve kasırları ele alacağımız bu yazıda, ne yazık ki geleneksel ve son dönem konut mimarisine yeteri kadar ağırlık veremediğimizi söylemek isteriz.

AYNALIKAVAK SARAYI / TERSANE SARAYI VE BAHÇESİ

Hasköy’de, Kasımpaşa Sütlüce sahil yolu üzerinde bulunan Tersane Bahçesi’nin ilk düzenleme çalışmalarının Fatih Sultan Mehmed dönemine kadar uzandığı bilinmektedir [Erdoğan 1958: 162; Bostan 1992: 13]. Evliya Çelebi daha önce imparatorlara ait bir bahçe olan bu alanda, Fatih’in otağını kurduğunu ve savaş ganimetlerini dağıttığını söylemektedir. Daha sonra avlular, hamamlar, köşkler, çeşitli odalar, sofalar, havuz ve şadırvanlar ile donatıldığını belirttiği bu bahçede, satranç tahtası benzeri dikilmiş 12.000 servi ağacı ile çeşitli meyva, çınar, salkım söğüt, şimşir ve fıstık çamları vardır. Bahçenin büyük bir bölümü aynı zamanda bağdır; sulu şeftalisi ile kayısısı ünlüdür [Evliya 2003: I. 375]. Evliya’nın bu açıklaması kendisinden yüz yıl önce yazılmış eserlerde yer alan görsel belgelerle de desteklenmektedir. Örneğin; 1537 tarihli Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn-i Sultân Süleymân Hân isimli albümdeki Galata çiziminde, Tersane bahçesi iki kemerli, üç kademeli, kiremit örtülü bir yapı ve duvarlarla çevrili bir bahçe olarak resmedilmiştir. Bahçenin içinde daha sonraki dönemlerdeki yazılanları doğrulayan üç adet servi ağacı ve renkli çiçekler görülmektedir [Matrakçı 1537: 8b-9a].

Melchior Lorich’in 1559 tarihli İstanbul panaromasında, Tersane Sarayı’nın yamaç yönündeki yapılar topluluğu görülür. Yüksek ağaçlarla çevrili bir grup çok katlı, kırma çatılı yapı ile belirtilmeye çalışılan saray, diğer saray yapılarına benzer şekilde çeşitli köşk ve yapılardan oluşmaktadır. Sarayın bahçesinin bittiği noktadan itibaren ise mezarlıklar başlamaktadır [Oberhummer 1902].
1584 tarihli Hünername’de ise duvarlarla çevrili Tersane Bahçesi dört avludan teşekkül etmektedir. Tersane’den Aynalıkavak İskelesi’ne [Şah Kulu İskelesi] doğru inen bir yol ile ayrılan has bahçenin kara girişi, yamaçta yer alan iki yapının arasındandır. Yamaçtaki büyük bahçeyi, denize doğru olan bahçelerden, üstünde ikişer katlı iki yapının yer aldığı yüksek bir duvar ayırmaktadır. Kıyıya yakın bölümdeki üç bahçeden ikisinde bina yoktur. Kıyı kesimindeki bahçede ise biri yalı olmak üzere beş yapı seçilmektedir. Yalıya bitişik, uzun külahlı, büyük pencere açıklıkları olan bina muhtemelen Hünkar Kasrı olmalıdır [Hünername 1584: 158b-159a].

Hünername’deki bu şematik görüntüler, 1586 yılında yapıldığı ileri sürülen bir panaroma ile desteklenmektedir. Tersane gözlerinin bittiği noktadan başlayan Tersane Bahçesi, Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği sık servi ağaçları ile göze çarpmaktadır. Bahçenin deniz sahili yüksek duvarlarla çevrilidir. Kıyıya yakın bölümdeki yapıların tümü kurşun örtülü olup, iki yapının sivri, kurşun kaplı külahları net bir şekilde görülmektedir. Daha geride, bahçenin içinde yer alan iki katlı yapının çatısındaki altın varaklı alem, bu yapının özel bir önemi olduğunu belirtmek için çizilmiş olmalıdır. Anlaşılan XVI. yüzyılda Tersane Bahçesi ve Sarayı tıpkı diğer sultan sarayları gibi çeşitli kademelerdeki bahçeler, köşk ve kasırlar, harem ve selamlık binalarından oluşmaktadır
[And 1993: 70].

1588’de Michael Heberer’in bahsettiği has bahçe muhtemelen Tersane Bahçesi’dir. “… Çavuş bizi Pera’nın alt tarafında limanın bitiminde, Türklerin ‘Has Bahçe’ diye adlandırdıkları bir yere götürdü. Burada Türk hükümdarının hemen denizin kıyısında bir bahçesi var. Biz orada beklemeğe başladık. Kısa süre sonra görkemli kayığına binmiş olan Türk Hükümdarı göründü. Kayık kırmızı renkteydi ve altın varakla süslenmişti. Kürekleri çeken kölelerin kar gibi beyaz mintanları ve başlarında kırmızı külahları vardı. Türk Hükümdarı kıç tarafta oturuyordu …” [Heberer 2003: 283].

Bu kadar geniş bir bahçe ve yapılar topluluğunda Mimar Sinan’ın herhangi bir onarım veya yapı yapmaması ve bu bahçeyi yapılar listesine almaması dikkat çekicidir [Kuran 1986; Genim 1988; Sâî Mustafa 2002]. Elli yıla yakın bir süre bu bahçede ve yapılarda bir onarım yapılmaması söz konusu olamaz. O halde niçin, Sinan’da Tersane Bahçesi adı geçmemektedir?

Yazılı kaynaklarda bugüne kadar bilinen ilk kayda Sultan I. Ahmed döneminde rastlanır. XVII. yüzyılın başlarında bu bahçede bir kasır yapılması için sultanın emir verdiği ve buna bağlı olarak bazı eklenti yapılar ile büyük bir köşk yapıldığı bilinmektedir [Naîmâ 1968: II. 651]. Sultan I. Ahmed‘in 1613’te “evvelce ve sonra” Tersane Bahçesi’nden Eyüb’e yaya olarak gittiği söylendiğine göre, bahçenin içinde, daha önceden de konaklamak için bazı yapılar bulunduğu düşünülmelidir. Yazılı kaynaklardaki bu açıklamayı, yukarda da belirttiğimiz gibi görsel kaynaklar doğrulamakta, daha XVI. yüzyılın ilk yarısından itibaren Tersane Bahçesi’nin etkili bir şekilde kullanılmakta olduğunu gözler önüne sermektedir.

XVII. yüzyılın sonlarına doğru Tersane Bahçesi’ni Eremya Çelebi şöyle tasvir etmektedir [Eremya 1988: 33]. “… İskelenin önünden geçtikten sonra bir padişah sarayı görülür. Azaplar’a ve Harem’e mahsus olan bu konağa vaktiyle bir defa girmiştim. Rengârenk çiçeklerle süslü bir bahçesi ve denizin üstünde bir kâh’ı vardır. Senavber ağaçları bu yeşilistan’ın üzerine bir kubbe teşkil eder ve buranın iklimi sonbaharda ve kışın mutedil olur …”

Tersane Sarayı’na ait ilk detaylı görüntü de aynı tarihlere rastlamaktadır. 1676 tarihli Gaznevî albümündeki çizim bize saray yapılarını ve çevresindeki bahçeyi tanıtmaktadır [Gaznevî 1676: 25b; Atasoy 2002: 286]. Aynalıkavak İskelesi’ne ulaşan yolun solundan başlayan Has Bahçe, Hasköy’e doğru uzanmaktadır. Sağda kısmen iki kısmen üç katlı müştemilat yapıları yer almaktadır. Bu bölümde denize çakılmış kazıklar üstüne yapılmış bir rıhtım ve rıhtıma açılan bir kapı görülmektedir. Solda, yine denize çakılmış kazıklar üstüne inşa edilen T planlı, iki katlı, orta sofasını aydınlatan çatı feneri olan, çevresi yüksek kafeslerle örtülü, geniş saçaklı ana yapı [yalı] yer almaktadır. Eremya Çelebi’nin bahsettiği kâh / köşk / kasır bu yapı olmalıdır. Kasrın solunda üç kubbeli bir yapı [hamam] ile iki katlı bir diğer yapı vardır. Geride bahçenin ortasında, çatısında bir alem olan ve ocak bacası belirtilen yapı ile 1586 tarihli panaromada görülen yapı arasında benzerlik dikkati çekmektedir. Ana yapıların tümü kurşun kaplıdır. Denizde ise padişahın kayığı bulunmaktadır. Arka bölümünde padişahın oturması için kurulan sayeban, ön bölümünde özellikle belirtilen kuş [şahin] ve en önemlisi kayığın kenarındaki 14 adet iskarmoz bize XVII. yüzyıl saltanat kayığının enteresan bir yorumunu sunmaktadır.

Bu arada resmin sağ altındaki yazının “Aynalıkavak İskelesi” olması ve burada bulunan bir ağaçtaki ayna benzeri çerçeve bize saray hakkında anlatılan bir söylentiyi de hatırlatır. Bir kabule göre Aynalıkavak sözü burada bulunan kasrın içindeki uzun aynalardan gelmektedir. Bu söylenti mi doğrudur, yoksa resimde gördüğümüz gibi üzerine ayna asılan bir kavak ağacı mı bu bölgenin Aynalıkavak adını almasına neden olmuştur?

H. 1088 Muharremi / 1677 Mart ayı ortalarında Tersane Bahçesi besleme odalarında çıkan bir yangın süratle genişleyip haremin tamamını etkiler [Mehmet Ağa 1963: I. 660]. Yangından kaçan cariyeler padişahın bulunduğu büyük camlı köşke, oradan da denize nazır kafesli köşke sığınırlar. Mart ayı olmasına karşın padişahın Tersane Bahçesi’nde ikamet ettiğini bu vesile ile öğreniriz. Sultan IV. Mehmed bu olaydan sonra bir müddet Karaağaç Bahçesi’ne taşınır, bir ay sonra da Üsküdar Sarayı’na geçilir. Anlaşılan görsel belgelere uygun bir şekilde, bahçe içinde haremin ve besleme odalarının yanısıra büyük bir camlı köşk ile bir kafesli köşk bulunmaktadır.

H. 1091 [1680] yılında Polonya seferinden dönen Sultan IV. Mehmed şerefine üç gün üç gece yapılan şenliklerde Tersane Bahçesi yakınında bulunan Şahkulu İskelesi ile Fenerkapısı Kulesi arasına gerilen ve Haliç’i aşan ipler üstünde Şahin adlı cambazın yaptığı gösteriyi de padişahın kafesli köşkden seyrettiği bilinmektedir [Mehmet Ağa 1963: I. 730].

Tersane Bahçesi’nin önem kazandığı dönem Lale Devri’dir. İstanbul’un çeşitli has bahçelerinde yeni yapılar yaptıran padişah, selamlığı ile maiyetinin oturacağı yeterli sayıda yapı olmadığını görerek, H. 1139 [1726] tarihinde bu bahçeye de binalar yaptırır. Tersane Bahçesi’ni tarihe geçiren asıl şenlik Sultan III. Ahmed döneminde 1720’de sultanın dört oğlu ile Sadrazam İbrahim Paşa’nın oğlunun sünnet edildiği otuz gün süren düğündür. Levnî’nin Surnamesi’nde resmettiği bu düğün ve beraberinde Haliç’te yapılan tüm şenlikler padişah ve saray mensupları tarafından Tersane Bahçesi köşkünden seyredilmiştir. Levnî’nin albümünün on iki sayfasında da bahçe ve köşkler, özellikle deniz kıyısındaki kafesli köşk görülmektedir [Levnî 1720: v. 55b-56a, 62b-63a, 89b-90a, 92b-93a, 112b-113a, 125b-126a; Atıl 1999; Doğan Kuban Levnî’nin çizimleri hakkında yanılgıya düşerek Melling’in çizimlerindeki saray ile daha önce yıkılan kafesli köşkü karıştırmaktadır; Kuban 2001: 88]. Surname’de ana yapı olarak Gaznevî Albümü’nde gördüğümüz kafesli köşk esas alınmıştır. Köşkün, kurşun kaplı çatısında bir aydınlık feneri bulunmaktadır. Varak 92b-93a’da Aynalıkavak İskelesi’ne doğru çatısı kiremit kaplı müştemilat binaları ve kazıklar üstüne yapılmış rıhtım, varak 55b-56a’da ise iki kubbeli hamam görülmektedir. 56a’da ana yapı ile müştemilat yapıları arasında görülen, üstleri tepe pencereli, kurşun örtülü, alemli yapı günümüze ulaşan Aynalıkavak Sarayı’nın bir bölümü olmalıdır.

XVIII. yüzyılın başlarında İstanbul’a gelen ve saatçi ustası olarak padişahın saraylarına girmeyi başaran Aubry de la Motraye, Aynalıkavak Kasrı’nı şu sözlerle tarif etmektedir [Motraye 1732 : I. 369 vd]: “… Bu saray, odalarına yerleştirilmiş büyüklü küçüklü aynalardan dolayı “Aynalı Saray” adı ile anılmaktadır. Padişah, hava almak için, arada sırada orada bulunan geniş salona gelir. Bu yapının büyük bir kısmı denize çakılı direklere oturtulmuş olup sağdan soldan Haliç’in güzel manzarasını görmektedir. Binanın üzerinde güzel bir kubbe vardır ki iç kısmı iran uslûbu nakışlarla süslenmiştir. Salona açılan iki oda, nakışları, süslü duvarları ve çeşitli çeşme ve fıskiyeleriyle güzellik bakımından salondan aşağı değildirler. Odalardan birisinde fevkalâde güzel bir hamam vardır. Saatçi ustası ile birlikte buraya gittiğimde çiniler tamir ediliyordu. Hamamın soğukluğunun zeminine kırmızı Venedik taşları döşenmişti …”

1710-1711 tarihlerinde İstanbul’da bulunan İsveçli Cornelius Loos da sarayın iç mekânlarının dört adet çok ayrıntılı resmini yapmıştır [Eyice 1998: 112 vd]. 1736 yılında Hassa Mimarbaşı Mehmed Ağa bahçe içinde bulunan Harem-i Hümayun, Ağalar Dairesi ve Kasr-ı Hümayun’da bazı tamir ve yenileme çalışmaları yapar [Atasoy 2002: 288]. Bu dönemde Sultan I. Mahmud ve ardılları sarayı kullanmaya devam etmektedirler. 1800’lü yılların başında Haliç kıyılarını tarif eden Hovhannesyan, Tersane Bahçesi veya Aynalı Kavak denilen kasrın, H. 1201 [1786-1787] tarihinde Sultan I. Abdülhamid’in sadrazamı Yusuf Paşa’nın himayesinde yeniden kısmen genişletildiğini belirtmektedir [Hovhannesyan 19972: 36]. Padişah ayrıca bahçeyi yeniden düzenlemiş ve Taksim’den saraya su getirmiştir [Atasoy 2002: 288].

Choiseul-Gouffier’in 1782’de basılan eserinde Sahil Kasrı / Kafesli Köşk, suyun içinde yükselen kazıklar üzerinde, denize doğru taşan cephesiyle iki ayrı açıdan gösterilmiştir. Daha önceki çizimlerde görüldüğü gibi yapı, çeşitli tamirlere rağmen XVII. yüzyılın başlarındaki genel karakterini muhafaza etmektedir. Geniş saçaklı yayvan binanın çatısı kurşun kaplıdır ve tam ortasındaki yüksek kubbenin üzerinde bir fener bulunmaktadır.

Sultan III. Selim döneminde de bahçeye su getirme çalışmaları devam eder. 1791 yılında padişah eskiyen Kasr-ı Hümayun yerine Has Bahçe köşkünü yaptırır ve bazı eklenti yapıların tamir edilmesini sağlar.

XIX. yüzyıl İmparatorluğun modernleşme ve sanayileşme hareketinin yoğunlaştığı, eski sistemleri yenileme girişimlerinin arttığı bir dönemdir. Deniz ulaşımı kolay olan Haliç artık giderek bir sanayi bölgesi olma yolundadır. 1805 yılında Tersane’yi genişletme çalışmaları sırasında sahildeki harap kafesli köşk yıkılır. Melling’in 1819 basım tarihli gravüründe bu kasır artık yoktur. Melling’in yenilenmiş Tersane Sarayı gravürü, belki de sarayın görkemli günlerinin son görüntüsüdür. Tersane Bahçesi, Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmud dönemlerinde yürütülen genişletme çalışmaları sırasında yapılan arazi terkleri nedeniyle kıyıdan kopmuş ve içerlerde kalmıştır. Buna rağmen Sultan I. Abdülmecid döneminde, Başmimar Garabet Balyan tarafından bir kez daha onarılır [Tuğlacı 1981: 10 vd]. Daha sonra Sultan II. Abdülhamid döneminde, yeniden Tersane’nin gelişme alanı olur ve zamanla küçük bir alana sıkışır.

Bugün Aynalıkavak Sarayı olarak bilinen binanın ilk yapısı, Sultan III. Ahmed tarafından Tersane Bahçesi’nin Okmeydanı’na doğru yükselen yamacında yapılan Daire-i Hümayun Kasrı’dır. Mevcud bina iki katlı olup, kat alanları hemen hemen aynı büyüklüktedir. 1805-1806 tarihli bir kayda göre bitişiğinde fevkâni bir hamam bulunmaktadır [Eldem 1974: 311]. Yakınında etrafı mermer döşeli, fıskiyeli bir havuz vardır. Günümüzde bu havuz ve önündeki yüksek set duvarı durmaktadır. Saray ve içinde bulunduğu Has Bahçe, Haliç tarafında iki nöbetçi kulesi olan büyük bir duvar ile Tersane’den ayrılmaktadır. XX. yüzyılın başında Cemal Paşa’nın Bahriye Nazırlığı döneminde Has Bahçe’nin bir bölümü daha Tersane’ye verilmiş, bu sırada da hamam ve eklenti binaları bakımı zor ve masraflı bulunduğu için yıkılmıştır.

Binanın üzerindeki H. 1206 [1791-1792] tarihli inşa kitabesine ve hatta Arz Odası’ndaki “Nev İcad” sözcüğüne rağmen Sedad Hakkı Eldem yapının bütününün Sultan III. Selim devrine değil, çok daha öncelerine dayandığını öne sürmektedir [Eldem 1974: 311 vd]. Öncelikle yapının planı III. Selim devri özelliklerini taşımamaktadır. Sadece sofanın dört köşesinin pahlanmış olması, hiçbir yerde yuvarlak veya eğrisel bir geçişin bulunmaması çok eskimiş ve modası geçmiş bir planlama anlayışını ifade etmektedir. İkinci önemli nokta ise pencere boyutları ve tepe pencerelerinin büyüklüğüdür. Sultan III. Osman devrinden itibaren giderek ufalan ve bodurlaşan tepe pencereleri bu yapıda geniş ve nerede ise esas pencerelerin yüksekliğindedir. Yanlızca Arz Odası ile Okmeydanı yönündeki divanhanenin pencere sistemi farklı olup III. Selim devrinde yapılmış olabilirler. Türk Evi genel plan şemasına uygun olarak esas katı üst kat olan saraya, yan cephesinden girilmekte olup, uzun eksen boyunca devam eden sofaya dar bir kapı ile ulaşılmaktadır. Haliç’e bakan cephenin her iki yanında sekili birer oda mevcuttur. Girişin sağından ise, önünde çift direkli bir saçağın yer aldığı divanhaneye geçilir. Divanhanenin orta mekânının köşeleri pahlıdır ve bahçeye açılan üç cephe de dikmelerle bölünmüş olup, naif ve narin bir planlama anlayışını yansıtmaktadır. Yapının iç mekân olarak en güzel bölümü hiç şüphesiz Arz Odası’dır. Günümüze ulaşan İmparatorluk iç mekânları içinde en görkemlilerinden biri olan bu odanın, bazı süslemeleri XX. yüzyıl başında yapılan onarım sırasında ağırlaştırılmış ve renkleri değiştirilmiştir.

Günümüz İstanbul Sarayları içinde, Topkapı Sarayı dışında tarihi en eskiye ulaşan bu yapı, halen müze yapı olarak ziyarete açıktır. Üst katın bir bölümünün yenilenen mobilyası dışında, tüm saray sabit dekorasyonu ile muhafaza edilmiştir. Zemin katında ise eski müzik aletlerinin sergilendiği, Türk Müziği Araştırma Merkezi ve Çalgı Müzesi bulunmaktadır [Artan 1994: I. 485; Yum 1998: 207 vd; Eyice 1999: 112 vd].

KARAAĞAÇ SARAYI

Kağıthane Deresi’nin Haliç’e ulaştığı noktaya yakın bir mevkide bulunan ve karaağaçlarla çevrili bir bağ olan bahçe, Defterdarzade İbrahim Paşa’nın [Süreyya 1996: III. 780; Mayıs 1639’da Başdefterdar olan İbrahim Paşa 16 Aralık 1643’te vefat eder]. mülkü iken, güzelliği ve havasının hoşluğu nedeni ile Sultan IV. Murad’ın ilgisini çeker ve sık sık burayı ziyaret etmesine neden olur. Muhtemelen İbrahim Paşa’nın 1643’teki vefatı sonrasında devlete intikal eden bahçede, Sultan IV. Mehmed’in bir kasır inşa ettirdiği [1672] bilinmektedir [Erdoğan 1958: 164; Evliya 2003: I. 371; Her ne kadar bazı yazarlar H. 1072 [1672] tarihini belirtirlerse de orijinal kabul edilen metinde tarih yoktur]. Kuzeyinde Şeyhülislam Ebusuûd Efendi, güneyinde Koca Yusuf Paşa Bahçesi’nin bulunduğu bu alan, Sultan III. Ahmed dönemine kadar zaman zaman kullanılmıştır. 1677 Mart’ında Tersane Sarayı’nda çıkan bir yangın sonrası padişahın Karaağaç Yalısı’na taşındığı ve bir ay kadar burada ikamet ettiği bilinmektedir [Erdoğan 1958: 162]. Bu kısa süreli ikamet sırasında bahçe padişahın hoşuna gitmiş olmalı ki, 1682’de Karaağaç Sahilsarayı’na göç eden Sultan IV. Mehmed’in içoğlanları yer darlığı nedeni ile Koca Yusuf Paşa Bahçesi’ne yerleştirilirler. Bu kayıt bize Karaağaç Sarayı’nın padişahın bütün maiyeti ile konaklayacak kadar büyük olmadığını ve giderek Koca Yusuf Paşa bahçesinin Karaağaç Bahçesi’ne eklendiğini düşündürmektedir. XIX. yüzyıl Bostancıbaşı Defteri’nde adı hâlâ Yusuf Efendi Bahçesi olarak anılsa da, bu alanın saraya ait olduğu görülmektedir [Koçu 1958: 63]. Eremya Çelebi’de Karaağaç Sarayı’nın adı geçmez. Anlaşılan, Çelebi’nin gözünde kayda geçecek kadar bir önemi yoktur. Sarayın devamlı kullanılan, önemli bir yapı olarak değer kazanması için, XVII. yüzyılı beklemek gerekecektir [Eremya 1988: 31 vd].

Sultan III. Ahmed döneminde büyük ilgi gören Karaağaç Bahçesi’nde yeni yapılar yapıldığı, mevcut yapıların tamir edildiği, haremde, ağa odalarında, iskelelerde ve bahçenin çeşitli noktalarında yeni düzenlemeler yapıldığı, yapıların boyandığı, hamam ve çeşmelere yeni lüleler takıldığı ve tüm bu çalışmaların 14.733 kuruş tuttuğu kaydedilmiştir [Erdoğan 1958: 164]. Silahtar Tarihi’nde Sultan III. Ahmed’in sık sık Karaağaç Yalısı’na göç ettiği ve orada uzun süreli olarak kaldığı yazmaktadır [Mehmed Ağa 1963: 214 vd]. Yenilenen sarayın harem dairesinin kapısında bu dönemin bir nişanesi olarak Sultan III. Ahmed tarafından yazılan bir beyit bulunmaktaydı [Ali Rıza Bey 2001: 97].

“Kadd-i dilber gibi dil eğlencesi
Gam-güsârım Karaağaç bahçesi”

“Uzun boylu dilber gibi seslenmesi
Dert ortağım Karaağaç Bahçesi”

Sahilsaray’ın hemen yakınında Sultan III. Ahmed’in Bâbüssaâde Ağası Osman Ağa tarafından saray hizmetlileri için yaptırılan bir de hamam yer almaktaydı [Ayvansarâyî 2001: 386 vd].

Karaağaç Yalısı’na ilgi Sultan I. Mahmud [1730-1754] döneminde de devam eder: 1745 tarihli bir ferman ile yalı ve çevresindeki bahçe için İzmit’ten beş bin adet ikişer-üçer yıllık ıhlamur, karaağaç, meşe, kocayemiş, çınar, gürgen, diş budak ve bunlara benzer fidanlar getirilmesi emredilir [Ahmed Refik 1930: 160]. “… Bir gün Kara-ağaç’dan tebdil Dolma-bağçe[yi] gezerken …” Fındıklılı Süleyman Efendi’nin H. 1173 [1759-1760] yılı vukuatını yazarken kayda geçdiği bu açıklama Sultan III. Mustafa’nın da zaman zaman Karaağaç Sarayı’nı kullandığını göstermektedir
[Şemdânîzâde 1978: 35].

XIX. yüzyıl başlarında bölgeyi anlatan Hovhannesyan, “… Ötede, tatlı suyu bulunan Kırk Ağaç mevkiinde, yazlık bir saray olan Kara Ağaç Sarayı’na ulaşırız. Derenin solundan kayıkla inilen Haliç Denizi’nde tuzlu suyun bittiği dere ağzından biraz yukarıda, hemen hemen Eyüp’ün karşısında, sarayın duvarının yanında, Türkçesi kara ağaç olan bodur ağaçlardan müteşekkil Kara Ağaç Bahçesi yer alır…” diyerek Saray ile Bahçe’nin farklı alanlarda bulunduğunu belirtmektedir
[Hovhannesyan 19972: 35].

Gerçekten Melling’in XVII. sonlarına doğru çizdiği gravürde de sol köşede belli belirsiz, Karaağaç Sahilsarayı görülmektedir [Melling 1819: sny]. Sahilsarayı takiben gelen içinde iki ayrı yapının göründüğü bahçe ise Yusuf Efendi Bahçesi’dir. Daha sonra ise 1814-1815 tarihli Bostancıbaşı Defteri’nde [Koçu 1958: 47, 63] sayıları on olarak bildirilen, fakat resimde dokuz olarak çizilen “Şalupa Kayıkhanesi” gelmektedir.

XIX. yüzyılın başlarında Sultan III. Selim’in saltanatının son dönemlerinde Karaağaç Sahilsarayı ve Bahçesi padişahın burayı sık sık ziyareti nedeni ile bakımlıdır. Ancak, Sultan III. Selim’in 1795-1796 yılında Yusuf Efendi Bahçesi’ne yaptırdığı on adet fırkata/şaluba kayıkhanesinin yarattığı olumsuzluk büyük olasılıkla sarayın gözden düşmesine neden olmuştur. Giderek harap olan yapılar 1826 Ağustos’unda yıkılıp enkazının bir kısmı Kağıthane’de Asâkir-i Mansûre-i Muhammedî için inşa olunan kışlaların yapımında kullanılmıştır [Ali Rıza Bey 2001: 97]. XVII. yüzyıl ortalarından itibaren kullanılmaya başlanan bu sahilsaraydan günümüze hemen hemen hiç bir kalıntı ulaşmamıştır. 1859 yılında çekilen bir fotoğrafta şalupa kayıkhaneleri ve kuzeye doğru eski Yusuf Efendi Bahçesi içine yapılan bir fabrikaya ait görüntüler yer almaktadır [Ferrier 1997: 111]. Geçmişteki saray alanında bugün artık yalnızca Miniaturk Gezi Parkı bulunmaktadır.

Tıpkı Karaağaç Sahilsarayı’nın yok olması gibi, onu anımsatan İstanbul’a ait bir deyiş de günümüzde bilinmez: “Sungurlu’yu sıyırtmış, Karaağaç’a kandil asmış” [Sema 2002: 301].

KAPTANPAŞA DİVANHANESİ

Uzunçarşılı, Kaptanpaşaların Tersane’deki makamlarına “Divanhane” adı verildiğini ve padişahların herhangi bir surette Tersane’ye gelişlerinde burada oturduklarını belirtmektedir [Uzunçarşılı 19842: 419; Bostan 1992: 11]. Evliya Çelebi, Fatih Sultan Mehmed’in Tersane yakınında bir kaptanpaşa divanhanesi yaptırdığını söyler [Evliya 2003: 377]. Kasımpaşa’nın hangi noktasına yapıldığını bilmediğimiz bu divanhane için açıklayıcı bir nota Eremya Çelebi’de rastlarız. Kaptanpaşa’nın oturduğu divanhane üç kubbeli olup, Kasımpaşa İskelesi civarındadır. Fatih döneminde yapıldığı söylenen eski divanhane ise Meyit İskelesi civarında kalmaktadır [Eremya 19882: 34].

Eremya Çelebi’den yüz yıl kadar önce 1588 yılının başlarında Heberer’in “Kentin bir ucunda, limanın gerisinde büyük bir meclis binası vardır ki buna “Duana” [Divan] demektedirler. Haftanın üç gününde burada Hristiyan, Yahudi, Türk, yabancı veya yerli halkın ticaret konusundaki anlaşmazlıklarına ait davaları görülür” [Heberer 2003: 290] şeklinde tanımladığı yer Kaptanpaşa Divanhanesi’dir. Bu yapı Galata kadılığından farklı bir işleve sahiptir [Heberer 2003: 289]. Bu divanda, şerî davaların görüldüğü Galata Kadılığı’ndan maiyetçe farklı davalar görülmektedir. Çünkü Kaptan-ı Derya aynı zamanda vezirse arz günlerinde divan-ı hümayuna katılıp, derecesine göre vezirlerin yanında oturur, denizcilikle ilgili davalar kendisine havale olunarak, onlara bakar ve karar verirdi. Tersane’ye geldiği zaman orada da anlaşmazlıkları dinler ve dava nereye ait ise oranın kadısına buyrultu gönderir ve gerekli görürse davayı ilgili kadıya havale ederdi [Uzunçarşılı 19842: 415]. Görüldüğü gibi Kaptanpaşa Divanhanesi erken dönemlerde, Heberer’in de bahsettiği gibi aynı zamanda bir yargılama alanıdır da.

1537 tarihli Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn-i Sultân Süleymân Hân isimli albümde tersane gözlerinin bitiminde, deniz kıyısında görülen dik çatılı, kurşun örtülü yapı, büyük olasılıkla burada bulunan bir cami veya mescidi işaret etmektedir [Matrakçı 1537: 8b-9a]. Hemen gerisindeki üç kademeli kiremit örtülü yapı ise Fatih dönemi divanhanesi olabilir. Zaten Eremya Çelebi de divanhaneyi üç kubbeli bir yapı olarak belirtmiştir [Eremya 19882: 34]. 1586 tarihli çizimde ise Kasımpaşa İskelesi civarında kurşun örtülü, beşik çatılı, tek minareli bir cami görülmesine karşın divanhaneyi anımsatan bir yapı görülmez [Viyana 1586]. Bu cami Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan Divanhane Mescidi’dir [Ayvansarâyî 2001: 408; Öz 1965: 20].

1588 tarihli Hünername’de Tersane gözleri arasından denize doğru uzanan yapının burada bulunan Divanhane’yi belirtmek için çizildiği düşünülebilir. Bu takdirde Eremya Çelebi’nin “Eski Divanhane, Meyit Kapısı’ndaydı” şeklindeki açıklaması yanıltıcı olmaktadır. Eremya Çelebi, ya Eski Divanhane’nin yerini karıştırmakta, ya da buradaki bir başka yapının bir süre için divanhane olarak kullanıldığını söylemek istemektedir.

Tersane’nin ilk oluşturulmaya başlandığı dönemden itibaren tüm kompleksin merkezinde mescidi ile birlikte inşa edilen Divanhane, Kasımpaşa Deresi’nin sol ucunda yer almaktadır [Koçu 1958: 64]. 1721 yılında, Sultan III. Ahmed tersanede inşa edilen üç ambarlı bir kalyonun denize indirilme töreninde Divanhane’nin harap olduğunu görerek, yeni bir divanhane binası yapılmasını emrettiğini ve 1722 yılında tamamlanan bu yapının görkemli bir törenle hizmete açıldığını biliyoruz [Polat 1997: 3]. Bu, Divanhane’nin öncekiler gibi çeşitli binalardan oluştuğu, önünde ahşap bir iskele bulunduğu, denize çakılan kazıklar üstüne oturan ön cephenin bir ucunda Kaptanpaşalara ait bir köşk, diğer ucunda ise Padişahlar için yapılmış bir kasır olduğu söylenmektedir. Camekanla örtülü bir giriş [harîm] bölümü iki binayı birbirine bağlamaktadır.

XVIII. yüzyıl başlarında çizildiği tahmin edilen bir İstanbul panaromasında ise Divanhane Mescidi’nin deniz yönünde üç kademeli, kiremit örtülü çatısı ile Kaptanpaşa Divanhanesi, ad belirtilerek gösterilmiştir. Divanhanenin bir bölümü tepe pencereli olup, geniş ve yayvan bir yapıdır. Diğer bölümde ise denize açılan bir kapı bulunmaktadır. Anlaşılan giriş, yani kabul bölümü bu binadır; geniş yapı divanhane olarak kullanılmaktadır. İki yapı arasında yükselen üçüncü bölüm ise bir gözetleme kulesi, cihannüma veya aydınlatma feneri olabilir [Anonim XVII]. Bu yapı, konumu hariç Matrakçı’nın çizimindeki yapıyla benzerlikler taşımakta olup, Eremya Çelebi’nin tarifine de uymaktadır. Görülen yapılar aynı zamanda yukardaki tarifle de benzerlikler taşımaktadır. Muhtemelen bu yapılar III. Ahmed tarafından inşası emredilen yapılar olmalıdır.

1814-15 tarihli Bostancıbaşı Defteri’nde Tersane-i Amire Divanhanesi ve Fatih Sultan Mehmed Han Cami-i şerifi kaydı vardır [Koçu 1958: 64]. 1818’de, Sultan II. Mahmud döneminde eski Divanhane binası yıkılarak yerine ön cephesi yine kazıklar üstüne oturan yeni bir ahşap Divanhane yapılır. 1845 tarihli İstanbul haritasında da görüldüğü gibi bu yapı, Kasımpaşa Deresi’nin solunda, derenin meydana getirdiği topuğun gerisinde, küçük bir koyun arkasında kalan burna yapılmıştır [Mühendishane 1845: D3]. Yeni Divanhane binası da çeşitli yapılardan oluşmakta olup, cephelerinin “Selimî” üslubu kabartmalarla süslü olduğu bilinmektedir [Polat 1997: 3]. II. Mahmud devrinin sonlarına doğru yanan veya kısa sürede eskidiği için yıkılan Divanhane’nin yerine bu kere Kaptanıderya Çengeloğlu Tahir Mehmed Paşa’nın [Süreyya 1996: V. 1616] gözetiminde yeni bir Divanhane inşa edilir. 1834 yılı Kasım ayının üçüncü Cuma günü açılışı münasebetiyle Pertev Mehmed Sait Paşa: [Süreyya 1996: IV. 1332]

“Pertev hitamın güzeldi
Tarihi tamın söyledi
Sultanı Bahreyn eyledi
İhya bu Divanı haneyi”

satırları ile yapıya tarih düşmüştür [Polat 1997: 3]. Sultan II. Mahmud’un son yıllarında yapılan bu Divanhane’de bir İngiliz Beyzadesi Odası bulunduğu bir belgede kayıtlıdır [Polat 1997: 3]. Aynı belgede Divanhane’de bir hamam dairesi olduğu da belirtilmektedir. Sultan Abdülmecid döneminde de kullanılan yapının çeşitli tamir ve çevre düzenlemeleri ile ilgili olarak çok sayıda vesika bulunmaktadır [Divanhane binasının yapımında kullanılmak üzere Bartın ve Akçaşehir’den kereste getirilmesi, binanın yapımını takiben duvarlarına asılmak üzere kara kalem baskı gemi ve tersane ile ilgili güzel resimler alınmasına ilişkin emirnameler için Bkz. Tarihi Deniz Arşivi].

Günümüze ulaşan ve halen Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Karargâh Binası olarak kullanılan son Divanhane ise Sultan Abdülaziz döneminde yapılmıştır. 10 Temmuz 1864 tarihinde temeli atılan yapı, 1868 tarihinde tamamlanarak kullanılmaya başlanır. Yapının Mimarı Sarkis Balyan’dır [Pamukciyan 2003: 126; Tuğlacı 1981: 253; Yapının mimarının Vasilaki Kalfa olduğunu ileri süren bazı kaynaklar varsa da gerek Vasilaki adına, gerekse bu isimle bilinen bir mimara ait esere rastlanmadığı için bu açıklamaların doğru olarak kabulü mümkün olmamıştır]. Birbirine dik iki aks üzerinde tam simetrik olan kâgir yapı, alçak bir bodrum kat üzerine iki katlıdır. İki ana eksen üzerinde geniş mermer merdivenlerle oluşturulan dört giriş yapının tasarlanmasında temel öge olarak kullanılmıştır. Kuzey / Güney doğrultusundaki girişlerden üst kata çıkılmasına karşın, Doğu / Batı girişlerinden doğrudan zemin katta oluşturulan yaklaşık 20 x 20 metre ebadındaki avluya erişilmektedir. Orta avlu her iki katta da yirmişer kolondan oluşan bir arkat ile çevrilidir. Avlunun ortasında sekizgen planlı bir mermer şadırvan bulunmaktadır. Zemin kat kolonları atnalı kemerli perdeler ile birbirine bağlanmış, üst kat kolon aralarına ise, Bursa kemeri benzeri küçük kemerlerle bağlantı yapılmıştır. Avlunun üstü geleneksel avluların aksine büyük bir camekan ile örtülüdür. Gerek zemin katın, gerekse üst katın köşelerinde dörder adet büyük oda vardır. Yapının Doğu / Batı eksenindeki girişlerin üzerinde iki adet dar, uzun balkon yer alır. Yapının dört cephesi de plan düzlemine uygun olarak simetriktir. Giriş aksı her iki katta üçer adet atnalı kemer ile oluşturulan üç adet açıklıkla belirginleştirilmiş, geniş anıtsal karakterli merdivenler ile pekiştirilmiştir. Köşe çıkmalardaki pencereler, üçgen kemerli ikili gruplar halinde düzenlenmiş, üst bölümü yapı yüzeyinden ileri çıkan üçgen bir alınlıkla belirgin hale getirilmiştir.

Genelde cephe düzeninde, kolonçeler, çeşitli kademelerde oluşturulan silmeler, cephe düzleminden ileri-geri yapılan hareketlenmeler ile planda görülmeyen bir perspektif elde edilmiştir. Planda görülen geleneksel elemanlara karşı, cephe düzenindeki seçmeci ve eklemeci üslub, yapının mimaride yeni oluşumların denendiği ve modern yorumların hoş karşılandığı bir dönemin ürünü olduğunu göstermektedir.

GALATA SARAYI

Adından da anlaşılacağı gibi başlangıçta Galata Sarayı da, benzeri yapılar gibi bir saraydır. Belki oldukça ufak bir yapıdır ama saray adı ile anılmaktadır. Evliya Çelebi bu sarayın Sultan II. Beyazıd tarafından yaptırıldığını “… Tophane Kasabası ensesinde Galatasarayı adı ile anılan ve bilinen padişah sarayı …” sözleri ile anlatmaktadır [Evliya 2003: I. 38-108]. Mutfak ve hamam ile üç koğuş ve bir mescidden oluşan Galatasarayı, Kanuni Sultan Süleyman döneminde büyütülür [Evliya 2003: I. 277].

Matrakçı Nasuh’un, 1537 tarihli Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn-i Sultân Süleymân Hân isimli albümdeki Galata çiziminde bu sarayı belirtmek için çizildiğini düşündüğümüz bir yapı yer almaktadır [Matrakçı 1537: 8b-9a]. Yüksek bir avlu duvarı ile çevrili yapının, avlu duvarına bitişik odalar yer almaktadır. Kiremit örtülü yapının çatısından çıkan bacalar medrese benzeri bu yapının planlaması hakkında fikir vermektedir. Yapının kuzey yönündeki, kurşun örtülü yüksek kâgir bina, Hünkar Köşkü olmalıdır. Bu yapının cephesinde Sultanahmed Meydanı’ndaki İbrahim Paşa Sarayı divanhanesindekine benzer kiremit örtülü bir şahnişin görülür. Sultan III. Murad döneminde ise Mimar Sinan tüm yapıları yeniden inşa edercesine onarır [Kuran 1986: 377; Meriç 1965: 40-117; Uzunçarşılı 1945: 302 vd].

Osmanlı Devleti Saray Teşkilatı’nda dış saraylar olarak anılan bu sarayların ilki Bursa’dadır. Osmanlı sarayında devşirmelerin köklü bir eğitim sonrası içoğlanı olarak hizmete alınmasına Sultan Bayezıd zamanında başlanır. Daha sonraları Edirne Eski Sarayı, Galata Sarayı, At Meydanı veya İbrahim Paşa Sarayı ve kısa bir süre kullanılan İskender Çelebi Sarayı dış saray olarak eğitim amacı ile kullanılmıştır. Eğitim gören bu genç devşirmeler uzun müddet eğitilip, terbiye edildikten sonra devletin muhtelif makamlarına namzet olarak yetiştirilen içoğlanı olarak saray teşkilatına alınmaktadırlar [Uzunçarşılı 1945: 300; Lybyer 1913: 74; Türkçesi için Bkz. Lybyer 2000].

Çeşitli tarihlerde Galata Sarayı ile ilgili olarak çıkarılan ferman ve emirnamelere rastlanmaktadır. Örneğin 1581 tarihli bir ferman saraya et alımına dair bir emirdir [A. Refik 1935: 9]. XVI. yüzyıl ile XVII. yüzyılın ilk yarısında sırası geldikçe çeşitli alanlardaki eğitimlerini tamamlayan içoğlanlarının sağ ve sol ulûfeciler ile sağ ve sol garipler bölüklerine çıkarıldıkları görülmektedir [Uzunçarşılı 19842: 139 vd].

H. 1076 [1675-1676] yılında Sultan IV. Mehmed döneminde Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa’nın sadrazamlığı sırasında yeniçeri ve sipahi ocaklarında yapılan düzenlemeler sonrası tüm dış saraylar gibi Galata Sarayı Ocağı’da kaldırılmış ve bütün dış saraylar medreseye dönüştürülmüştür [Ayvansarâyî 2001: 451 vd]. 1715 yılında, Sultan III. Ahmed döneminde yapılar tekrar içoğlanlarına tahsis olunmuş ve saraya alınacak içoğlanları için mektep görevi görmeye başlamıştır. Padişahlar bu dönemde iki üç yılda bir Galata Sarayı’nı ziyaret ederek on iki oğlanı saray hizmeti için bizzat seçmektedirler. III. Ahmed’in Galata Sarayı’nı tekrar açmasını takiben buranın ehemmiyeti artıp devşirmelerin yanı sıra saraya yakın ailelerin çocuklarının da hem eğitim hem de saraya intisap için Galata Sarayı’na alındıkları görülmektedir [Uzunçarşılı 1945: 306].

Bu eğitimin devamı için Sultan I. Mahmud da Galata Sarayı’na önem verir. 1753’te sarayın büyük odasının karşısına bir kütüphane ile bir dershane ve bunun her iki tarafına birer çeşme yaptırır. Bu yapıların açılışından önce 1754 yılı Eylül ayında kütüphaneye konacak kitapların Yeni Saray’dan alınıp kayıklar vasıtası ile Tophane İskelesi’ne getirildiği, buradan da Galata Sarayı’na taşındığı bilinmektedir [Uzunçarşılı 1945: 306; Şemdânîzâde 1976: 174]. Bir başka kayda göre 17 Mart 1759 tarihinde Sultan III. Mustafa Galata Sarayı’nı ziyaret eder [Şemdânîzâde 1978: 26].

Galata Sarayı, Sultan II. Mahmud döneminde Tophane’de çıkan bir yangının yayılması sonucu büyük zarar görmüş ve yeniden inşası için Defterdar Hacı Yusuf Efendi görevlendirilmiştir. Yeniden inşa edilen ahşap bina 1819 yılında kullanıma açılmış ve 1838 yılına kadar Tıbhane Mektebi olarak hizmet vermiştir. 1838 yılında yeniden bir yangına maruz kalan binanın yapımına
Sultan Abdülmecid tarafından başlanmışsa da yapının tamamlanarak hizmete girmesi ancak 1862 yılında Sultan Abdülaziz döneminde mümkün olmuştur [Engin 2003: 20].

Galata Sarayı içinde bir de Hünkar Köşkü bulunmaktadır. Bu köşkün ilk olarak Sultan II. Bayezıd döneminde, 1482-1485 tarihleri arasında yapıldığı ileri sürülmektedir. Daha sonra Sultan III. Ahmed devrinde yeniden bir kasır yapılır ise de, bu yapıların hangi tarihlerde yok olduklarına dair bir bilgimiz yoktur [İsfendiyaroğlu 1952: 125 vd].

Görüldüğü gibi yüzyıllar boyunca yapılan tamirler, özellikle XIX. yüzyılda geçirilen yangınlar sonucu Sultan Bayezıd döneminden günümüze herhangi bir iz kalmamıştır. Yeniçeriliğin ilgası ile birlikte başlayan yenileşme hareketleri Osmanlı Devleti Teşkilatı’nın yeni baştan düzenlenmesine yol açmış ve geçmişe ait dış saraylar zamanla yok olmuştur.

TOPHANE KASRI

İstanbul’un fethinden hemen sonra Galata’nın doğu kapısının dışına, orduya gerekli malzemeyi temin amacıyla bir tophane kurulur. Bu nedenle XVI. yüzyılda, daha sonraları Tophane Kapısı adı ile anılacak olan “Doğu Kapısı”, levantenler tarafından “Porta delle Bombarde” adı ile anılmaktadır [Müller-Wiener 1992: 58]. 1537 tarihli Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn-i Sultân Süleymân Hân isimli albümde Galata surları dışında, sahilde kurşun kaplı çatısı ile yüksek bir bina, sekiz adet çeşitli boyutta top ve padavra [Padavra: Çatıları örtmek için kullanılan ince tahta, pedavra, hartama. Bkz. Hasol 1975: 334] ile örtülü, üç fenerli Tophane Binası görülmektedir [Matrakçı 1537: 8b-9a].

Evliya Çelebi, Tophane yapılarının Fatih Sultan Mehmed, Sultan II. Beyazıd ve Kanuni Sultan Süleyman devirlerinde yapıldığını söylemekte ise de [Evliya 2003: II. 396] Kanuni döneminde Tophane Binası’nın yıktırılıp devrin ihtiyacına göre yeniden yapıldığı bilinmektedir [Uzunçarşılı 1984: 39]. Evliya, Tophane Binası’nın kapısının üzerindeki köşke Sultan İbrahim’in geldiğini ve o zamandan beri bu köşkün padişahlara ait olduğunu belirtmektedir [Evliya 2003 : II. 399].

H. 1132 [1720] tarihinde Tophane’de çıkan yangın sonrası H. 1136 [1723] yılında büyük bir su sarnıcı inşa ettirilir. Sarnıcın inşası ile Topçubaşı İbrahim Ağa görevlendirilmiştir. Aynı yıl padişahların Tophane’yi ziyaretleri sırasında istirahat etmeleri amacıyla bir de kasır inşa edilir. Devrin tarihçilerinin “Kasr-ı Havernak” benzeri dedikleri bu kasır için bir tarih düşülür: [Cezar 2002: 393 vd]

“Kıble-i iclâl kasr-ı ma’delet
Hak mubarek eyleye Han Ahmed’e”

H. 1158 [1745] tarihinde tüm Tophane yapıları, Topçubaşı ve aynı zamanda mimar olan Mustafa Ağa’nın [Süreyya 1996: IV. 1133] yaptığı proje ve onun nezaretinde yapılan binalar ile yenilenir. Bu yapılar zamanına göre güzel ve başarılı eser sayılmışlardır [Uzunçarşılı 1984: 39].

Ordunun top ve topçulukla ilgili ihtiyaçlarını karşılamasının yanı sıra Tophane semtiyle Beyoğlu’nun muhafazası, inzibatı ve asayişinin temini de topçubaşılara aitti. Tophane’de sivil olarak bir Tophane Nazırı ile Tophane Emini bulunmaktadır. Kayıtlara göre, Tophane yönetiminin hiyerarşik sınıflandırması tümü de birinci sınıf görevli olan Topçubaşı, Dökümcübaşı, Tophane Nazırı, Top Dökümcüleri Kethüdası, Tophane Emini, Topçu Çavuşu olarak belirlenmiştir [Uzunçarşılı 1984: 59; Alyot 1947: 57].

18 Haziran 1826 günü ortadan kaldırılan Yeniçeri Ocağı yerine kurulan “Asakir-i Muntazama-i Mansure, Asakir-i Muntazama-i Hassa” ve 1834 yılında Anadolu ve Rumeli’nin bazı eyaletlerinde kurulan “Asakir-i Redife” isimli teşkilatlara rağmen, Zaptiye Müşiriyeti’nin kurulduğu 1846 yılına kadar tüm ülkede kolluk kuvvetleri konusunda bir karışıklık hüküm sürmüştür.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından elli, altmış yıl önce denetim altına alınan ve Vaka-i Hayriye’de yardımları dokunan Topçu Ocağı bu olay sonrası yeniden düzenlenerek muhafaza edilmiş ve ocağın takviyesi ile Galata, Beyoğlu ve civar mahallelerde asayiş görevine devam etmesi sağlanmıştır. 1832 yılında Harbiye Levazım ve Baruthaneler İdaresi de Tophane Ocağı’na dahil edilerek Tophane Müşiriyeti kurulur [Alyot 1947: 70 vd].

Tophane Müşirliği’nin kurulduğu 1832 tarihine kadar, Topçubaşı’nın oturduğu ve Evliya Çelebi’nin “padişah köşkü” dediği bir yapı olmalıdır. Lewis’in 1835-1836 tarihli İstanbul Albümü’nde bu yapının girişi ve kısmen ön cephesi görülmektedir [Lewis 1837: Planj. VI]. Boğaz yolundan her iki kenarında taş korkulukları olan bir rampa ile girilen kâgir binanın önünde korintyen başlıklı iki kolon ile iki kolonçeye oturan, kurşun örtülü, anıtsal bir ahşap saçak vardır. Girişin her iki yanında, zemin kat hizasında ahşap kepenkli, kurşun örtülü birer cumba yer almaktadır. Büyük bir olasılıkla 1823 Firuzağa veya hemen sonrasındaki bir yangın sırasında yanan veya büyük ölçüde tahrip olan bu yapının yerine Sultan II. Mahmud yeni kışlalar yaptırır [Cezar 1963: 369]. 1863 yılındaki yangından sonra da yeni Tophane Müşirliği Binası yapılır [Cezar 2002: 427].

Günümüz Tophane Kasrı ile Topçubaşı Köşkü veya Kasrı diye adlandırabileceğimiz yapı arasında kullanım açısından herhangi bir benzerlik yoktur. Buna mukabil, geçmişte de Tophane yapıları arasında zaman zaman padişahların ziyaret ettiği bir yapı veya yapı bölümü olduğunu hatırlamak gerekir, anlaşılan gelenek devam etmektedir. Bildiğimiz kadarı ile XVI. yüzyıldan itibaren teşekkül eden bir gelenek uyarınca, zaman zaman top dökümünü izleyen padişahlar, sadrazam ve üst düzey devlet yöneticileri için verilen ziyafet ve dinlenme amacı ile böylesi bir yapı veya mekâna da ihtiyaç duyulmuştur.

Günümüz Tophane/Mecidiye Kasrı’nın inşaatına, İngiliz Elçiliği Binası’nın yapımı için 1841’de İstanbul’a gelen ve daha sonra uzunca bir süre şehirde kalarak önemli yapılar yapan İngiliz mimar William James Smith tarafından H. 1265 [1848-1849] tarihinde başlanır [Cezar 2002: 474].

Kuzey-güney doğrultusunda, denize paralel 10 x 22 metre ölçülerinde olan kâgir yapı, iki katlıdır. Deniz cephesi aksında, dışa taşan ana giriş bölümü ve batı cephesi birinci kat aksında yer alan geniş konsollara taşıtılan üç pencereli çıkma ile yapı cephesi hareketlendirilmiştir. Yapının esas cephesi girişin bulunduğu eski meydan cephesidir. Ancak bugün bu cephenin görülme şansı çok azdır, yoğun olarak dikkati çeken yapının yola bakan arka cephesidir. Yapının tüm pencereleri yuvarlak kemerli olarak düzenlenmiş, balustratlı bir çatı parapeti yapılmış, cephede madalyonlar, kurdeleler, yatay ve düşey konumda bitkisel motifler kullanılmıştır [Can 1994: VII. 277].

Emnâmat [Ümn-Âbâd / Eminabad] Sarayı [Haluk Şehsuvaroğlu, bu sarayın adını bazı yazılarında Ümn-âbâd, bazılarında ise Emin-âbâd olarak belirtmekte ve sarayın Nevşehirli İbrahim Paşa’ya ait olduğunu söylemektedir. Bkz. Şehsuvaroğlu 1986: 119 vd].

XVII. yüzyıla ait bir arşiv vesikasında, Fındıklı kasabasında hanedana ait bir saray için bazı yapı keşifleri yapıldığı kayıtlıysa da, bu sarayın kime ait olduğu ve nerede bulunduğuna dair bir açıklama yapılmamıştır [Orhonlu 1956: 51 vd].

Emnâbat Sahilsarayı ismine ilk olarak XVIII. yüzyılın başlarında rastlanır. 1724’te, Sultan III. Ahmed döneminde günümüz Mimar Sinan Üniversitesi’nin bulunduğu alanda Kara İbrahim Paşa’nın yeğeni Osman Bey’in vefatı ile kamuya geçen sahilhane ile Salıpazarı’dan bir miktar arsa ve bitişiğindeki ekmekçi fırını ile Gümrükçü Hüseyin Ağa Yalısı’nın bir kısmının ilavesi ile genişletilen ve denize kazıklar çakılarak büyütülen arsa üzerinde kısa sürede bir sahilsaray yapıldığı bilinmektedir. Daha sonra Sultan III. Ahmed’in kızı Fatma Sultan’a temlik edilen bu yapıya bitişik bir de kasır yapılır [Şehsuvaroğlu 1947].
Haluk Şehsuvaroğlu, bu sahilsarayın Nevşehirli İbrahim Paşa’ya ait olduğunu söylemekte ve yapının Mehmed Emin Ağa nezaretinde, birkaç ay zarfında yapıldığını belirtmektedir. Kaynağı belli olmayan bu açıklama, arşiv belgeleri okundukça açıklığa kavuşacaktır [Şehsuvaroğlu 1986: 27-187].

Emnâbat Sarayı kısa süre sonra 1737 yılında esaslı bir tamir görür, bu tamir sırasında deniz tarafındaki duvar yıkılarak yerine ahşap bir perde çekilir [Orhonlu 1956: 58 vd]. Sultan III. Ahmed’in çok sevdiği ve sıkça ziyaret ettiği bu sahilsaray hakkında bildiklerimiz nerede ise bundan ibarettir. Muhtemelen Patrona Halil İsyanı sırasında tahrip edilen veya zaman içinde kullanılmadığı için yok olan bu sahilsaray 1814-1815 tarihli Bostancıbaşı Defteri’nde görülmez [Koçu 1958: 67]. Anlaşılan Lale Devri’nin bu güzel sarayı benzeri pek çok yapı gibi bazı arşiv vesikaları dışında iz bırakmadan yok olmuş, yerine bir dönem özel mülkiyete ait yalılar yapılmıştır.

CEMİLE VE MÜNİRE SULTAN SARAYI [ÇİFTE SARAYLAR]

Sultan Abdülmecid’in kızları Cemile ve Münire Sultanlar için Salıpazarı’nda bulunan Emnabad Sarayı’nın eski yerine Çifte Saraylar adıyla anılan iki kâgir sahilsarayı yapılır. 1856 yazında inşaatına başlanan yapılar, 1859 yılı Nisan ayında tamamlanıp, kullanılmaya başlar [Şehsuvaroğlu 1947, Orhonlu 1956: 59]. Yapıların Mimarı Garabed Balyan’dır [Tuğlacı 1981: 58].

Sahilsarayların Tophane yönünde olanı Münire Sultan’a, Dolmabahçe yönündeki ise Cemile Sultan’a tahsis edilmiştir. Münire Sultan Sarayı, sultanın ölümünden sonra bir dönem Sultan Abdülaziz’in kızı Saliha Sultan, daha sonrada Sultan Abdülhamid’in kızı Adile Sultan’a tahsis olunmuştur. Cumhuriyetin ilanından sonra önce III. Kolordu Komutanlığı, daha sonra İstanbul Komutanlığı olarak kullanılan bina, 1943 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilerek İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi olarak hizmet vermiş, 1952-1953 ders yılından itibaren de Atatürk Kız Lisesi’ne tahsis olunmuştur. 1972 yılında lisenin taşınmasını takiben Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne devredilen bina, yeniden inşa edilmiş olup, günümüzde Mimar Sinan Üniversitesi olarak kullanılmaktadır.

Cemile Sultan Sarayı ise, önceleri Sultan Abdülaziz’in kızı Nazîme Sultan tarafından kullanılmış ve 1913’teki Çırağan Sarayı yangınından sonra veresesinden satın alınarak onarılmış ve Cumhuriyet’in ilanına kadar Meclis-i Mebusan Binası olarak hizmet vermiştir. Kara yönünden geçen caddenin Meclis-i Mebusan şeklinde isimlendirilmesi bu dönemin anısıdır. 1926 yılında Sanâyi-i Nefîse Mektebi’ne tahsis olunan yapı, 1 Nisan 1948 günü yanmış, uzun süren bir inşaat döneminden sonra 23 Nisan 1953 tarihinde yeniden öğrenime açılmıştır. Kütle olarak eski binanın konturları aynen korunarak yapılan bu yeni yapının mimarı Sedad Hakkı Eldem’dir. Yapılar, 1972’deki komşu yapının onarımı sonrası, iki yapı arasına eklenen alçak kütleli bir bina ile birleştirilmiş olup, günümüzde tek yapı olarak algılanır bir hale gelmiştir.

Cemile ve Münire Sultan Sarayları denize paralel olarak yerleştirilmiş olup, her iki eksende de simetrik bir özellik arz eder. Orta aksta geniş bir orta sofa bulunmaktadır. Geçitler ve koridorlarla odalara bağlantı sağlanan bu merkezi sofa planlamanın temel noktasıdır. Her iki yapıda da katlar arası sirkülasyonu sağlayan büyük merdiven sofanın kuzey kenarında yer almaktadır. Yapı alçak bir bodrum kat üzerine yüksek iki kattan oluşmaktadır. Her iki yapının da birer ucunda iki katlı selamlık köşkü bulunmaktadır. Zaman içinde yok olan bu yapıların yerine yakın bir geçmişte benzer kütleli yapılar yapılmış olup, Münire Sultan’a ait bölümdeki yapı Deniz Ticaret Odası, Cemile Sultan’a ait bölümdeki yapı ise esas kütle ile birleştirilerek Rektörlük Binası olarak kullanılmaktadır
[Eldem 1983: 213 vd].

Çocukluğu bu sahilsarayda geçen Cemile Sultan’ın torunu Prenses Mevhibe Celâlettin, saraydaki
yaşam ve yapının kullanımı hakkında ilginç bilgiler vermektedir [Ertuğrul 1953].

HUMBARAHANE KASRI

Süheyl Ünver, elli yıl kadar önceki bir yazısında İstanbul’da yirmidokuz adet sultan kasrı bulunduğunu yazmaktadır [Ünver 1952: 11]. Bu kasırlardan pek çoğu günümüze erişmemekle birlikte, bazıları önemli değişikliklerle varlıklarını sürdürmektedirler.

Halıcıoğlu semtinde Sultan III. Selim tarafından 14 Temmuz 1793 tarihinde temelleri atılan Humbaracı ve Lağımcı Kışlası, hemen yanında yer alan Mühendishane-i Berri-i Hümayun ve bunun zemin katında 1797’de faaliyete geçen Matbaa, Nizam-ı Cedid devrinin en önemli yapılarından biridir [Beydilli 1995: 39]. Ortası avlulu dikdörtgen planlı bir klasik kışla özelliğine sahip olan yapının avlusunu dört bir yandan çevreleyen iki katlı koğuşlar dizisi ana yapıyı oluşturmaktadır. 130 metreyi aşkın bir uzunluğa sahip olan yapı aksiyal ve simetrik bir düzen göstermektedir. Haliç yönündeki ana akstaki nizamiye kapısı, diğer kapılara göre farklı olarak düzenlenmiş olup, girişte yer alan ve kolonlar üzerinde yükselen Hünkâr Köşkü, aynı dönemdeki hünkâr köşkleri ile benzerlikler göstermektedir [Beydilli-Şahin 2001; Kubilay 1994: IV. 96-97; Cezar 1991: 27 vd; Daha basit bir yapılanma Kasımpaşa’da 1783 tarihinde Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından yaptırılan Kalyoncu Kışlası girişinde görülürse de bunun bir Hünkar Kasrı olarak yapıldığına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır]. Binanın orta avlusu içinde Sultan III. Selim’in annesi Mihrişâh Valide Sultan tarafından yaptırılan ve 26 Eylül 1794 tarihinde ibadete açılan bir de cami bulunmaktadır
[Ayvansarâyî 2001: 394].

Kışlanın hemen hemen yarısı ortadan kalkmış bulunmaktadır. Yapının arka bölümleri Haliç Köprüsü’nün yapımı sırasında tahrip edilmiş olduğundan kaybolup gitmişlerdir. Kısaca 1793’te inşa edilen Humbaracı ve Lağımcı Kışlası’ndan, cami dışında günümüze nerede ise özgün hiçbir şey kalmamıştır.

BEYOĞLU KIŞLASI KASRI

Beyoğlu Kışlası’nın yapımına H. 1218 [1803-1804] tarihinde başlanır. Daha sonraları bulunduğu semtin adıyla Taksim Kışlası olarak da anılacak olan yapıyı, Sultan III. Selim yaptırır. Nizam-ı Cedid’in topçu sınıfının barınması için yapılan yapı, Selimiye’den sonra İstanbul’un ikinci büyük kışlası olarak yapılmıştır. İbrahim Kamil Ağa’nın başmimarlığı döneminde yapıldığı bilindiğinden büyük bir ihtimalle yapı onun eseridir [Cezar 2002: 480]. 1807’de Kabakçı isyanında yeniçerilerin tahribine uğrayan bina 1811 yılında tamir edilir. Daha sonra 1814, 1818 ve sonraki tarihlerde onarım gören kışla, Lütfi Kırdar’ın İstanbul Valiliği döneminde yıkılarak yerine İnönü Gezgisi yapılır.

Taksim Kışlası’nın Serkis Balyan tarafından yeniden yapılan ana giriş kapısının üstünde yer alan ve önünde mermer şebekeli bir balkon bulunan kat, büyük bir olasılıkla Hünkar Kasrı’dır. Sultan Abdülaziz’in H. 1297 [1879-1880] yılında Mısır seyahati dönüşü, bu kışlada yemek yediği ve daha sonra Beyoğlu’nu gezerek saraya döndüğü bilinmektedir [Cevdet Paşa 19862: 265]. Ortasında büyük bir Devlet-i Osmanî arması bulunan, iki yanındaki soğan kubbeli çıkıntılar ile pekiştirilen bu anıtsal giriş ve kasır maalesef günümüze ulaşmamıştır [Kubilay 1994: VII. 274].

KURŞUNLU MAHZEN KÖŞKÜ

Karaköy’de Kemankeş Caddesi ile Rıhtım Caddesi arasında eski Karantina ve Liman Başkanlığı binasının yerinde, Yeraltı Camii’nin yanında, II. Tiberios döneminde [578-582] yapılan Kastellion ton Galatau’nun güneydoğu köşesinde bulunan köşk, “Kurşunlu Mahzen Kasrı” adı ile anılmaktadır [Eldem 1974: 181]. Günümüze ulaşmayan bu yapıyı, eski gravür ve fotoğraflardan öğrenmekteyiz.

Kurşunlu Mahzen Kasrı inşaatına, kamulaştırılan Kurşunlu Mahzen arazisi üzerinde Sadrazam Şehit Ali Paşa nezaretinde 9 Muharrem 1128 [4 Ocak 1716] tarihinde başlanır. Üç ay içinde tamamlanan yapı 9 Rebiyülâhir 1128 [2 Nisan 1716] günü sadrazamın, padişahı davet edip, yapıyı teslim etmesi ile kullanılmaya başlanır [Silahtar 1969: II. 2. 340, 343].

Kurşunlu Mahzen Kasrı’nın ne kadar sıklıkla kullanıldığı konusunda herhangi bir bilgimiz yoktur. XIX. yüzyılın başlarında bölgeyi anlatan Sarraf Hovhannesyan “… Altıncı kapıya Kurşunlu Mahzen denir. Deniz kıyısında yüksek, kurşun kaplı ve birkaç katlı olan Kurşunlu Mahzen içinde bulunan büyük depoya çeşitli mallar depolanır …” demektedir [Hovhannesyan 1997: 40]. Anlaşılan artık Hünkar Köşkü kullanılmamaktadır. Kasır H. 1235 [1819] tarihinde yanar ve sadrazam Derviş Paşa tarafından yeniden yapılır. Kasrın bitişiğine H. 1237 [1821-1822] tarihinde liman trafiğini kontrol ve liman vergisi alınması için bir yeni yapı yapılır.

Yapının özgün görünüşüne 1813 tarihli Baker Panoraması’nda rastlarız. Arka cephesi ve kurşun örtülü çatısı görülen bu çizimde, kırma çatının eğik ve düz mahyalarının kesiştiği noktalar ile birbirine dik iki mahyanın kesişme noktasında [topuz] beş adet alem bulunmaktadır. Gerek kurşun örtülü çatısı gerekse çatıda yer alan alemler binanın Hünkar Kasrı olarak kullanıldığını göstermektedir. Sultan II. Mahmud döneminde yapılan yenileme sonrası çatı örtüsünün kiremit olması ve alemlerin kaldırılması, artık yapının Hünkar Kasrı olarak değil, liman reisliği olarak kullanıldığını göstermektedir.

Kastellion ton Galatau’nun yüksek kâgir duvarları üzerine yapılan haçvari planlı yapı tümden ahşaptır. Ortadaki manzaraya hakim çıkma, büyük bir furuş üzerine oturmaktadır. Bu görünüşü ile yapı daha sonra yapılan Topkapı Sarayı Sultan III. Osman Köşkü’ne de öncülük etmiş görünmektedir. Türk sivil mimarisinin en etkileyici yapılarından biri olan bu yapının iç mimarisine yönelik ne yazık ki hiçbir bilgimiz yoktur.

SERGİ EMİNİ KASRI
Sedad Hakkı Eldem “İstanbul Anıları” kitabında XIX. yüzyıla ait bir fotoğrafın alt yazısında tersanedeki Kaptanpaşa Divanhanesi’nden önce Hasköy’e doğru, bir Sergi Emini Kasrı bulunduğunu söyler [Eldem 1979: 260-261]. Fakat, ne 1814 tarihli Bostancıbaşı Defteri’nde, ne de bir başka kaynakta bu isim ile anılan bir yapıya rastlanmamaktadır. Sedad Hakkı Eldem bu bilgiye nereden ulaştığına dair bir kaynak da belirtmediğinden, herhangi bir sonuca varmak güçtür. Eğer Sergi Emini adı ile Tersane Kethüdasını kastediliyor ise bu yapının Kasımpaşa’ya doğru Divanhane’den sonra olması gerekir. Aksi taktirde, bu yapı Sultan II. Mahmud veya Sultan Abdülmecid döneminde yapılan, kısa süre içinde ortadan kalkan ve hakkında hiçbirşey bilmediğimiz bir yapı olrak kalacaktır.

KAPTANPAŞA SARAYI
Haliç yerleşmelerini anlatan Evliya ve Eremya Çelebiler Kaptanpaşa Sarayı adı ile bir yapı bulunduğundan bahsetmezler. Evliya Çelebi, Kasımpaşa’da [muhtemelen dönemin kaptan-ı deryası olan] Piyale Paşa’ya ait bir saraydan bahsederse de bulunduğu yeri belirtmez [Evliya 2003: I. 381].

Osmanlı İmparatorluğu’nda sadrazamların, vezirlerin ve kaptanpaşaların devlet tarafından kendilerine tahsis edilen belirli bir konutları yoktur. Bu nedenle Melling gravüründe görülen ve Sedad Hakkı Eldem tarafından Kaptanpaşa Sarayı olarak tanımlanan yapı olsa olsa bir dönemin kaptan-ı deryası olarak öne çıkan, güçlü ve reformist Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın Konağı olmalıdır [Süreyya 1996: II. 638]. 1838’de yıkılan bu konağın yerine önce Bahriye Mektebi yapılır. Günümüzde ise burada Kasımpaşa Deniz Hastahanesi bulunmaktadır [Yıldırım 1994: I. 548-549].

OKMEYDANI KASRI
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi ile birlikte Okmeydanı’nda bazı düzenlemeler yaptığı ve burayı okçulara tahsis ettiğini bilmekteyiz. Sultan II. Bayezıd’ın İskender Paşa eli ile yaptırdığı Atıcılar/Okmeydanı Tekkesi inşaatı sonrası bu alan vakıf arazi haline getirilir ve XX. yüzyılın ikinci çeyreğine kadar bu alanda yapılaşmaya izin verilmez. Okmeydanı Tekkesi yüksek duvarlarla çevrili, geniş bir avlu ortasında iki katlı, cami ile bitişik ahşap bir yapıdır [İşli 1994: VI. 124; Evliya 2003: I. 381; Ayvansarâyî 2001: 413].

Avlu duvarlarının kuzeybatı köşesine, tekkeden ayrı olarak bir Hünkar Kasrı, güneye ve doğuya doğru uzanan duvarlar boyunca da hizmetkar odaları yapılmıştır. 1930’lara kadar varlığını sürdüren bu yapılar, daha sonra hızla tahrip edilerek yok edilmiştir [Necip Bey 1924: II. 1].

BEYOĞLU’NUN EVLERİ

XVI. yüzyılın ilk yarısından itibaren hızlı bir şekilde iskâna açılan Sütlüce, Hasköy, Kasımpaşa, Tophane, Salıpazarı ve Fındıklı semtlerinde Türk Evi plan özelliğine sahip geçmiş yüzyıllardan günümüze ulaşan pek çok sayıda yapı olması gerekirken, nerede ise hiçbir yapıya rastlanılmamaktadır.

Sedad Hakkı Eldem’in 1940’da tamamladığı Türk Evi Plan Tipleri isimli araştırmasında günümüz Beyoğlu sınırları içinde en eskisi XVIII. yüzyıla tarihlenen on dört adet ev şeması bulunmaktadır [Eldem 1968]. Dördü dış sofalı, [Firuzağa, Halıcıoğlu ve Cihangir] üçü iç sofalı [Hasköy, Halıcıoğlu ve Fındıklı] yedisi orta sofalı [Kasımpaşa ve Cihangir] olan bu evlerin en eskisi olan iç sofalı Hasköy Harapçeşme’deki ev günümüze erişmemiştir. İki yönden dışa açılan, uzun sofanın bir yanında sekili iki oda ile oda sırası arasında yer alan merdiven bulunmaktadır. Merdivenin yan ve arkası tuvalet olarak kullanılmakta olup, merdivene bitişik oda servis hacmidir. Burada bulunan ikinci bir merdiven [servis merdiveni] ise alt katlar ile bağlantıyı sağlamaktadır [Eldem 1968: 102].

Sedad Bey’in 1986 yılında yayınladığı Türk Evi kitabında da XVIII. yüzyılda yapıldığı ileri sürülen üç yapı yer alır. Bu yapılardan biri Baker’in 1813 tarihli panaromasından restitüsyon olarak çizildiği için konumuz dışıdır [Eldem 1986: 81]. Hasköy ve Keçeci Piri Mahalleleri’nde bulunan, rölöve ve fotoğrafları görülen diğer iki yapı ise ilgi çekicidir.

Hasköy Evi, selamlık ve harem binası olmak üzere iki bölümlü bir konaktır. Her iki bölüm de eğimden dolayı üç katlı olarak tasarlanmıştır ve esas kat en üst kattır. Konağın selamlık bölümüne ayrı bir bahçe kapısından girilmekte olup, bahçe içinden harem bölümüne açılan bir servis kapısı bulunmaktadır. Selamlık bölümü herhangi bir plan anlayışına bağlı olmaksızın oluşturulmuş olup, üst katında merdiven holü şeklinde bir sofa vardır. Yapının harem bölümü ise orta sofalı plan tipindedir. Dikdörtgen planlı orta sofanın, dört köşesinde yer alan odaların kapıları pahlanarak, sofa genişletilmiş ve hareket kazanması sağlanmıştır. Haliç ve sokak yönünde, sofa iki eyvanla yapı cephesine kadar uzanır, sokak yönündeki eyvan eğrisel bir cumba ile bitirilmiştir. Bahçe yönünde sofanın bir kanadında sekili bir oda bulunmaktadır. Sofanın selamlık tarafındaki iki odasının arasına merdiven ve servis hacimleri yerleştirilmiştir. Evin dekorasyonunda geçmişe ait hemen hiçbir şey bulunmamakla birlikte, yapının XVIII. yüzyıla ait olduğu plan özelliklerinden anlaşılmaktadır [Eldem 1986 : 88 vd].

Keçeci Piri Mahallesi’nde bulunan diğer yapı da iki bölümlü bir konaktır. Her iki bölümü de orta sofalı olan bu yapı zaman içinde önemli değişiklikler geçirerek esas planlama anlayışından önemli kayıplar vermiştir [Eldem 1986 : 91 vd]. 1950’li yıllarda yıkılarak yok olan her iki yapı da Beyoğlu için önemli birer kayıptır.

XIX. yüzyıla ait bir kâgir konak ise Galata, Müeyyetzade Mahallesi, Zürafa Sokak’ta bulunmaktadır [Eldem 1986 : 270 vd; Sedad Hakkı Eldem, sokağın adını yanlışlıkla Hurefa olarak yazmaktadır]. Yapının taşıyıcı duvarları taş ve tuğla hatıllı olup, döşemeleri ile çatısı ahşaptır. 1840’lı yıllarda yapıldığı ileri sürülen bu üç katlı konağın esas katı en üst kattır. Ancak, geleneksel ahşap konutlarda gördüğümüz zemin katın sokak profiline uyma zorunluluğuna karşın, üst kat odalarının çıkmalarla kare veya dikdörtgen olarak şekillenmesi, bu kâgir yapıda mümkün olmamıştır. Kâgir duvarların taşıyıcı olarak üst üste gelmesi zorunluluğundan kaynaklanan bu durum, büyük taş konsollarla bir miktar düzeltilmeye çalışılsa da köşe odaların biri üç katta da sokak profiline uyma zorunluluğunda kalmıştır. Orta sofalı plan tipinde olan konutun üç kollu ana merdiveni sofanın sokak cephesinde yer almaktadır. Sofanın manzaraya açılan yönünde, her iki yanda birer oda yer almaktadır. Servis hacimleri ve servis merdiveni sofanın iki yanına yerleştirilmiş olup, sokak yönündeki köşe odaya, servis koridorundan ulaşılmaktadır. Görüldüğü gibi yapı teknolojisinin ahşaptan, kâgire dönüşmesi plan tipinde bazı değişikliklerin yapılmasını zorunlu kılmıştır. Bu zorunluluk plan tiplerinin zamanla ortadan kalkmasına yol açacaktır.

Sedad Hakkı Eldem, bu evin bitişiğindeki Yüksek Kaldırım Aşkenaz Sinagogu Hahambaşılığı’na ait olduğuna dair bir görüş ileri sürerse de, Aşkenaz Sinagogu’nun 23 Eylül 1900 günü açıldığı bilindiğinden çok daha önce yapılmış olan bu evin sinagog ile bir bağı olmaması gerekir.

1810 ve 1811 yıllarında çıkan yangınlar,134 Beyoğlu’nun özellikle Asmalımescid ve Şahkulu gibi surdışı mahallelerini tümden yok ettiği için bu bölgelerde geçmiş yüzyıllara ait ahşap yapı bulmak imkansızdır. Galata surlarının içi ve sur dışının Frenk mahalleleri, VI. Daire’nin 1870’lerde aldığı “kâgir yapı yapılması” kararını beklemeden ahşap inşaat teknolojisini terk etmişlerdir. Günümüzde büyük bir bölümü ticarethane olarak kullanılan bu yapıların orijinal örneklerine ancak eski tarihli yayınlarda rastlayabiliyoruz.135 Buna karşın Salıpazarı, Fındıklı, Cihangir, Kasımpaşa, Hasköy ve Sütlüce’de ahşap yapı geleneği Cumhuriyet Dönemi’ne kadar devam eder. Ancak değişen yaşam şekline paralel olarak, planlama anlayışı farklılaşmıştır. Giderek artan nüfus, küçülen aile yapısı, artan konfor ihtiyacı büyük bahçeli konaklar yerine, bitişik nizam sıra evlere rağbeti artırmıştır.

Günümüz Beyoğlu’nun merkezini teşkil eden eski mahallelerin büyük bir kısmı, zemin katın kısmî bodrum kata dönüştüğü, ara katın sokaktan birkaç basamakla girilen zemin kat haline geldiği, iki veya üç katlı bitişik nizam evlerden oluşmaktadır. XIX. yüzyılın son çeyreğinde başlayan çok daireli yapı [apartman] anlayışı yapıların giderek farklılaşmasına yol açar.

Bugün Beyoğlu İlçesi’nin tümünde, birkaç kâgir yapı hariç XIX. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilebilecek konut yapısı bulunmamaktadır. Hızla artan nüfusla beraber çarpık şehirleşme anlayışı ve kamusal ilkesizlik, bin yılların yerleşim merkezinde anıtsal yapılar dışında geçmişi yüzelli yılı aşan ahşap konut yapısı bırakmamıştır.

Yazı : M.SİNAN GENİM

 

KAYNAKÇA

Ahmed Refik 1930
Ahmed Refik [Altınay], Hicri On İkinici Asırda İstanbul Hayatı [1100-1200], İstanbul 1930

Ahmed Refik 1935
Ahmed Refik [Altınay], On Altıncı Asırda İstanbul Hayatı [1553-1591], İstanbul 1935

Ali Rıza Bey 2001
Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey [Düz. Ali Şükrü Çoruk], Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı, İstanbul 2001

Alyot 1947
Halim Alyot, Türkiye’de Zabıta, Tarihi Gelişimi ve Bugünkü Durum, Ankara 1947

And 1993
Metin And, 16. Yüzyılda İstanbul Kent, Saray, Günlük Yaşam, İstanbul 1993

Anonim
XVII İstanbul Panoraması, M. Sinan Genim Arşivi

Arseven 1989
Celal Esat Arseven [Haz. Dilek Yelkenci], Eski Galata ve Binaları, İstanbul 1989

Artan 1994
Tülay Artan, “Aynalıkavak Kasrı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, I, İstanbul 1994, s. 485-486

Atasoy 2002
Nurhan Atasoy, Hasbahçe, İstanbul 2002

Atıl 1999
Esin Atıl, Levni ve Surname, İstanbul 1999

Ayvansarâyî 2001
Ayvansarâyî Hüseyin Efendi [Haz. Ahmed Nezih Galitekin], İstanbul Camileri, İstanbul 2001

Barth 1903
H. Barth, Constantinople, Paris 1903

Beydilli 1995
Kemal Beydilli, Türk Bilim ve Matbaacılık Tarihinde Mühendishâne Mühendishâne Matbaası ve Kütüphânesi [1776-1826], İstanbul 1995

Beydilli-Şahin 2001
Kemal Beydilli-İlhan Şahin, Mahmud Râif Efendi ve Nizâm-ı Cedîd’e Dâir Eseri, Ankara 2001

Beydilli 2003
Kemal Beydilli, Bir Yeniçerinin Hatıratı, İstanbul 2003

Bostan 1992
İdris Bostan, Osmanlı Bahriye Teşkilatı: XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmîre, Ankara 1992

Can 1994
Cengiz Can, “Tophane Kasrı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, VII, İstanbul 1994, s. 277

Cezar 1963
Mustafa Cezar, “Osmanlı Devrinde İstanbul Yapılarında Tahribat Yapan Yangınlar ve Tabii Afetler”, Türk Sanatı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri, I, İstanbul 1963, s. 327-414

Cezar 1991
Mustafa Cezar, XIX. Yüzyıl Beyoğlusu, İstanbul 1991

Cezar 2002
Mustafa Cezar, Osmanlı Başkenti İstanbul, İstanbul 2002

Cevdet Paşa 1986
Cevdet Paşa [Yay. Cavid Baysun], Tezâkir, 13-20, Ankara 1986, 2. Baskı

Choiseul-Gouffier 1782
Auguste Comte Choiseul Gouffier, Voyage pittoresque dans l’Empire Ottoman, en Grèce, dans le Troade fesiles de l’Archipel et sur les côtes d’Asie Mineur, Paris 1782

Danişmend 1971
İsmail Hakkı Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, I, İstanbul 1971

Dukas 1956
Dukas [Çev. VL. Mirmiroğlu], Bizans Tarihi, İstanbul 1956

Eldem 1968
Sedad Hakkı Eldem, Türk Evi Plan Tipleri, İstanbul 1968, 2. Baskı

Eldem 1974
Sedad Hakkı Eldem, Köşkler ve Kasırlar, II, İstanbul 1974

Eldem 1979
Sedad Hakkı Eldem, İstanbul Anıları, İstanbul 1979

Eldem 1983
Sedad Hakkı Eldem, 50 yıllık Meslek Jübilesi, İstanbul 1983

Eldem 1986
Sedad Hakkı Eldem, Türk Evi, II, İstanbul 1986

Engin 2003
Vahdetin Engin, Mekteb-i Sultani, İstanbul 2003

Erdoğan 1958
Muzaffer Erdoğan, “Osmanlı Devrinde İstanbul Bahçeleri”, Vakıflar Dergisi, IV, Ankara 1958,
s. 149-182

Eremya 1988
Eremya Çelebi Kömürciyan, İstanbul Tarihi, İstanbul 1988, 2. Baskı

Ertuğrul 1953
Sara Ertuğrul, Geçmiş Zaman Olur ki, İstanbul 1953

Evliya 2003
Evliya Çelebi [Haz. Seyit Ali Kahraman-Yücel Dağlı], Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, İstanbul 2003

Eyice 1994
Semavi Eyice, “Ceneviz Sarayı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, II, İstanbul 1994, s. 407

Eyice 1998
Semavi Eyice, “XVIII. Yüzyılda İstanbul’da İsveçli Cornelius Loos ve İstanbul Resimleri [1710’da İstanbul]”, 18. Yüzyılda Osmanlı Kültür Ortamı, İstanbul 1988, s. 91-130

Eyice 1999
Semavi Eyice, “Haliç Kıyısında Kalan Son Osmanlı Sarayı: Aynalıkavak Kasrı”, Milli Saraylar Tarih, Kültür, Kültür ve Mimarlık, 1, İstanbul 1999, s. 112-131

Ferrier 1997
Sophie Basch [Ed], Voyage à Constantinople 1860, Bruxelles 1997

Gaznevî 1676
Gaznevî Albümü, İÜK. T.5461, v.25b

Genim 1988
M.Sinan Genim, “Sinan’ın Sivil Yapıları”, Mimarbaşı Koca Sinan Yaşadığı Çağ ve Eserleri,
İstanbul 1988, s. 393-402

Güleryüz 1992
Naim Güleryüz, İstanbul Sinagogları, İstanbul 1992

Hasol 1975
Doğan Hasol, Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü, İstanbul 1975

Heberer 2003
Michael Heberer [Çev. Türkis Noyan], Osmanlıda Bir Köle, İstanbul 2003

Hobhouse 1813
J. C. Hobhouse, A Journey Through Turkey in Europe and Asia, London 1813

Hovhannesyan 1997
Sarkis Sarraf Hovhannesyan, Payitaht İstanbul’un Tarihçesi, İstanbul 1997, 2. Baskı

Hünernâme 1584
Hünernâme I, Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığı, H. 1523

İsfendiyaroğlu 1952
Fethi İsfendiyaroğlu, Galatasaray Tarihi, İstanbul 1952

İşli 1994
H.Necdet İşli, “Okçular Tekkesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, VI, İstanbul 1994, s. 124

Koçu 1958
Reşad Ekrem Koçu, “Bostancıbaşı Defterleri”, İstanbul Enstitüsü Mecmuası, IV, İstanbul 1958,
s. 39-90

Kuban 2001
Doğan Kuban, Ahşap Saraylar, İstanbul 2001

Kubilay 1994
Ayşe Yetişkin Kubilay, “Humbaracı Kışlası”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, IV,
İstanbul 1994, s. 96-97

Kubilay 1994
Ayşe Yetişkin Kubilay, “Topçu Kışlası”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, VII, İstanbul 1994,
s. 274

Kuran 1986
Apdullah Kuran, Mimar Sinan, İstanbul 1986

Launay 1874
M.de Launay, Notice sur le vieux Galata, [Péra des Génois], L’Univers Revue Orientale, 2, Constantinople1874, s. 105-116

Levnî 1720
Levnî, Surname-i Vehbî, TSMK. A3593

Lewis 1837
John F. Lewis, Lewis’s Illustrations of Constantinople in the Years 1835-36, London 1837

Lybyer 1913
Albert Howe Lybyer, The Government of the Ottoman Empire in the time of Suleiman the Magnificent, Cambridge 1913

Lybyer 2000
Albert Howe Lybyer [Çev. Seçkin Cılızoğlu], Osmanlı İmparatorluğu’nun Yönetimi, İstanbul 2000

Matrakçı 1537
Matrakçı Nasuh, Mecmua-i Menazil, İÜ Kitaplığı, T.5954

Mehmet Ağa 1963
Silahdar Fındıklılı Mehmet Ağa [Sadeleştiren İsmet Parmaksızoğlu], Nusretnâme, İstanbul 1963

Melling 1819
Antoine Ignace Melling, Voyage pittoresque de Constantinople et des rives du Bosphore-après les de M.Melling. avec un texte redigé par M. Lacretelle, Paris 1819

Meriç 1965
Rıfkı Melûl Meriç, Mimar Sinan Hayatı, Eseri, Ankara 1965

Motraye 1732
Aubry de la Motraye, Trevels through Europe, Asia and part of Africa, London 1732

Mühendishane 1845
Mühendishane-i Hümayun H. 1261 [1845] tarihli İstanbul Haritası, [M. Sinan Genim Arşivi]

Müller-Wiener 1992
Wolfgang Müller-Wiener, “15-19. Yüzyılları Arasında İstanbul’da İmalathane ve Fabrikalar”, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi-Yeni Araştırmalar Yeni Görüşler, İstanbul 1992, s. 53-120

Naîmâ 1968
Naîmâ Mustafa Efendi [Yay. Zuhuri Danışman], Naîmâ Tarihi, İstanbul 1968

Necip Bey 1924
Guide de Constantinople, Constantinople 1924

Oberhummer 1902
Eugen Oberhummer, Konstantinopel unter Suleiman dem Grossen, aufgenommen im Jahre 1559 durch M. Lorich aus Flensburg, München Oldenburg 1902

Orhonlu 1956
Cengiz Orhonlu, “Fındıklı Semtinin Tarihi Hakkında Bir Araştırma”, Tarih Dergisi, 11-12, Eylül 1955,
s. 51-70

Öz 1965
Tahsin Öz, İstanbul Camileri II, İstanbul 1965

Polat 1997
Muzaffer Polat, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Karargâh Binası / Bahriye Divanhanesi, İstanbul 1997

Pamukciyan 2003
Kevork Pamukciyan [Haz. Osman Köker], Zamanlar, Mekânlar, İnsanlar, İstanbul 2003

Sâî Mustafa 2002
Sâî Mustafa Çelebi, Yapılar Kitabı [Mimar Sinan’ın Anıları], İstanbul 2002

Sema 2002
Sadri Sema [Haz. Ali Şükrü Çoruk], Eski İstanbul Hatıraları, İstanbul 2002

Silahdar 1969
Silahdar Fındıklılı Mehmet Ağa [Sadeleştiren İsmet Parmaksızoğlu], Nusretnâme, II, İstanbul 1969

Schneider-Nomidis 1944
A. M. Schneider-M. Is. Nomidis, Galata, İstanbul 1944

Süreyya 1996
Mehmed Süreyya [Haz. Nuri Akbayar], Sicill-i Osmanî, İstanbul 1996

Şehsuvaroğlu 1947
Haluk Şehsuvaroğlu, “Salıpazarı Sarayları”, Akşam Gazetesi, 6 Haziran 1947

Şehsuvaroğlu 1947
Haluk Şehsuvaroğlu, “Salıpazarı Sarayları”, Akşam Gazetesi, 6 Eylül 1947

Şehsuvaroğlu 1986
Haluk Şehsuvaroğlu, Boğaziçi’ne Dair, İstanbul 1986

Şemdânîzâde 1976
Şem’dânî-zâde [Çev. M. Münir Aktepe], Fındıklılı Süleyman Efendi Târihi Mür’i’t-Tevârih I,
İstanbul 1976

Şemdânîzâde 1978
Şem’dânî-zâde [Çev. M. Münir Aktepe], Fındıklılı Süleyman Efendi Târihi Mür’i’t-Tevârih II. A,
İstanbul 1978

Tancoigne 2003
J. M. Tancoigne [Çev. Ercan Eyüpoğlu], İzmir’e, Ege Adalarına ve Girit’e Seyahat, İstanbul 2003

Tuğlacı 1981
Pars Tuğlacı, Osmanlı Mimarlığında Batılılaşma Dönemi ve Balyan Ailesi, İstanbul 1981

Uzunçarşılı 1945
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Saray Teşkilatı, Ankara 1945

Uzunçarşılı 19842
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilatında Kapıkulu Ocakları II, Ankara 1984, 2. Baskı

Ünver 1952
Süheyl Ünver, “Bir asır önce İstanbul’da Kasırlar”, T.T.O.K. Belleteni, 123, Nisan 1952, s. 11-12

Viyana 1586
Viyana Milli Kitaplığı, Codex Vindobonensis 8626

Yenal 2003
Engin Yenal, Bir Zamanlar Türkiye, İstanbul 2003

Yıldırım 1994
Nuran Yıldırım, “Bahriye Mektebi Hastahanesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, I,
İstanbul 1994, s. 548-549

Yum 1998
Şule Yum, “Aynalı Kavak Kasrı”, 18. Yüzyılda Osmanlı Kültür Ortamı, İstanbul 1988 , s. 207- 217

Yücel 1994
İhsan Yücel [Koor], Aynalıkavak Kasrı, İstanbul 1994

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*