BEYOĞLU’NUN YERLEŞİM TARİHİ

in İSTANBUL/SİNAN GENİM

BEYOĞLU’NUN YERLEŞİM TARİHİ

ERKEN DÖNEM

İstanbul’un yerleşim tarihinin ne kadar eskiye gittiği konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Kesin olarak bildiğimiz MÖ VII. yüzyılda [660], Megaralı kolonistlerden çok önce, İstanbul yarımadasının çeşitli devirlerde iskân edilmiş olduğudur.

İstanbul çevresindeki ilk yerleşim izlerine bugün Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde bulunan Yarımburgaz [Küçükçekmece] Mağarası’nda rastlanır. Ülkemizin bilinen en eski yerleşmesi olan bu buluntuların günümüzden 400.000 yıl önceye kadar uzandığı tespit edilmiştir [TAY 2000: 17]. Bazı değerlendirmelere göre ise bu yerleşmenin başlangıcı Orta Pleistosen’e, yaklaşık 600.000 yıl önceye kadar uzanmaktadır [Esin 1992: 68]. Tarih öncesinin çeşitli zamanlarında İstanbul ve çevresinde çeşitli insan topluluklarının yaşadığı bir gerçektir. Günümüze yaklaştıkça iskân izlerinin yoğunluğu ve yerleşim alanı sayısı artmaktadır; ancak, İstanbul’un bin yıllardır yoğun bir şekilde iskân edilmesi, bu erken yerleşim alanlarının tahribine yol açmıştır. Ayrıca İstanbul’un Byzantion öncesi erken devir tabakalarını inceleyen sistematik kazı çalışmalarının olmaması da bu konudaki bilgilerimizi kısıtlamaktadır.

1942 yılında A. M. Schneider tarafından Sultanahmed Meydanı’nda St. Euphemia Martyriyon’u ile Hipodrom arasında yapılan bir kazıda çok sert, yeşil gri benekli bir taş topuz parçası [Erzen 1954: 134 vd], 1944 yılında Ayairini’nin güney tarafında ve 1945 yılında Ayasofya ve Ayairini’nin içinde Muzaffer Ramazanoğlu tarafından yapılan kazılarda ana kayanın hemen üstünde bulunan çeşitli erken dönem tabakaları ve bir duvar parçasının izleri [Erzen 1954: 135], 1954 yılında Çarşıkapı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa türbesi önünde yapılan kazıda ortaya çıkan MÖ III. binin sonu veya II. binin başlarına yani Geç Tunç Çağı’na ait Kıbrıs tesirinde yapılmış bir testi parçası [Fıratlı 1958: 29] gibi buluntular ve kazı neticeleri İstanbul’un özellikle Sultanahmed bölgesinin MÖ II. bin ve onu takip eden yüzyıllar boyunca sürekli olarak iskân edildiğini göstermektedir. Bu verilere göre İstanbul’un ilk sakinleri Orta Yunanistan’dan gelen Megaralılar veya bir başka topluluk olmadığı gibi, MÖ 1200’lerde Anadolu’ya göç eden Frigler veya başka Trak kabileleri de değildir. İstanbul’un ilk sakinlerinin tarih öncesi devirlerde Anadolu’nun kuzeybatı bölgesine has bir kültürü temsil eden insanlar olduğu artık kabul edilmelidir.

Sarayburnu çevresi de MÖ VII. yüzyıldan çok önceleri iskân edilmiş olup, 1871’de demiryolu’nun inşası sırasında burada büyük taşlar ile yapılmış sur kalıntılarına rastlanmıştır. Yaşlı Plinius tarafından Lygos [Lykos] adı ile anılan bu şehre ait iskân izlerini şehrin en az tahrip edilmiş olan bu bölgesinde ciddi bir şekilde aramak gerekir [Decei 1968: 1145; Kuban 1996: 15; Eyice 1958: 130; Genim 1980: 7 vd; Tezcan 1989; Duyuran 1953: 5]. Lygos / Lykos; Luwi dilinde Lu-Luw sözcüğünden türetilmiş olup “ışık-parıltı” anlamına gelmektedir. Latince, Lux-Işık sözcüğünün de bu isimden türediği söylenmektedir [Umar 1993: 527]. Gerek güneşin doğuşunun, gerekse mehtabın en güzel göründüğü yer olan Sarayburnu çevresinin bu isim ile anıldığı düşünülebilir. Bu arada, Bayrampaşa Deresi’nin ilkçağda, Hellenleşme döneminde Lykos adı ile anıldığını da bilmekteyiz [Lykos adı isim olarak ta kullanılmaktadır. Arganoutlar efsanesinde adı geçen Maryandynler’in kralının adı Lykos’tur. Kral Lykos, Arganoutları Pontos Euksuinos yani Karadeniz’e çıkışlarındaki ilk durak olan Maryandynler’in ülkesinde karşılar. Bkz. Erhat 1972: 65, 251 Lykos aynı zamanda Hellence Hayıt/Sakız Ağacı’na verilen isimdir. İlk çağda Tanrıça Hera’ya adanan bu ağacın kutsal bir görev yapmakta olduğuna inanılmaktadır. Bkz. Baytop 1997: 124].

Suriçi’nde rastladığımız buluntuların yanı sıra Keras [Haliç]’ın sonunda, Kydares [Alibey] Deresi ile Barbyzes [Kağıthane] Deresi arasındaki Semestra [Silivri Tepe]’da da bazı erken dönem iskân izleri bulunmuştur [Eyice 1954: 130]. Kalkolitik döneme ait yerleşme izlerine Anadolu yakasında Kurbağlıdere’nin uzantısında [Fikirtepe], Pendik, Tuzla, Kalamış Yat Limanı gibi değişik noktalarda da rastlanmıştır [Bittel 1969: 1-19; Atik 2003: 91].

Tatlı su kaynaklarının yakınında, vadi içlerine doğru uzanan düzlük alanlarda çeşitli devirlerde iskân izleri olması gerekir. Ancak, yukarda da belirttiğimiz gibi bu alanlar bin yıllar boyu yoğun şekilde iskân edildiklerinden dereler yok olmuş, kıyı çizgisi değişmiş ve günümüzde geçmiş dönemlere ait izlere rastlamak zorlaşmıştır. Vadi içlerine doğru uzanan Kasımpaşa Deresi, Tophane Deresi, Beşiktaş Ihlamur Dere gibi akarsuların başlangıç noktalarında da benzeri yerleşme alanlarının bulunabileceği düşünülebilir.

İstanbul için bilinen ilk yazılı kaynak olan MÖ V. yüzyıla ait Herodot tarihinde, Byzantion ismi üç ayrı yerde geçmekte, buna karşın çevrede Khalkedon’dan başka bir yerleşme yerinden söz edilmemektedir [Herodot 2002: IV. 87, 144; Herodot 2002: V. 26]. Şehrin hemen karşısında, Haliç’in başlangıcında yer alan bir yerleşmeden ilk olarak Strabon bahsetmektedir; Sykai [Eyice 1968: 1214/144]. Sykai ismi Hellen dilinde “İncirler” anlamına gelmektedir [Umar 1993: 754]. Galata semtindeki bu erken iskânın varlığını Bizantion’lu Dionysios da belirtmektedir. “Hipposthenes’ten sonra, incir ağaçlarının çokluğu ve güzelliği nedeniyle Sykodes [Sykides:İncirlik] adı verilen yer gelir. Bazı kimseler daha ileri giderek ilk incir ağacının orada yetiştiğini söylerler” [Gyllius 2000: 83; Dionysios 1958]. Dionysios’un gözlemlerini inanılır kılmak için, tarihsel gerçekleri mitolojiyle harmanlamış olduğu görülmektedir. Yazarın bu tutumu nedeniyle verdiği bilgileri çok dikkatle değerlendirmek gerekir.

Petrus Gyllius’un Byzantion’lu Dionysius’a atfen bilgi verdiği Keras’ın [Haliç] kuzey kıyısı, Barbyses [Kağıthane] deresinin Keras’a ulaştığı noktadan başlamaktadır. Antik dönemde bu bölge Mandrai ve Drys isimleri ile anılmaktadır. Drys’den içerlere doğru kutsal bir Apollon Koruluğu bulunmaktadır. Anlaşılan sonraları Kağıthane Mesiresi olarak kullanılan bölgenin geçmişi bu kutsal koruluğa kadar uzanmaktadır. Daha sonra Keras’ın girişine doğru, günümüz Sütlüce Mahallesi’nin bulunduğu bölge ise Auleon ya da Aulon adı ile anılmakta olan bir vadi ve koydan oluşmaktadır. Auleon’dan hemen sonra Büyük İskender’in yaptırdığı söylenen köprünün kalıntıları görülmektedir [Ibn Batuta 1983: 246, Evliya 2003: 371; Ayrıca Bkz. E. Oberhummer / Pauly Wissowa “Constantinopolis” Realenzyklopedia des Altertumwissenschaften]. Sütlüce’den sonra gelen Halıcıoğlu ve Kara Piri Paşa Mahalleleri’nin bulunduğu bölge İlk çağda Ton Kromarein adı ile anılmaktadır. Ton Kromarein, Keramika sözcüğünden türemiştir, çünkü bu bölgede erken dönemlerden itibaren tuğla ve kiremit yapılmaktadır. Eremya Çelebi, “burada denizin içinden çıkarılan siyah renkli çamur, yoğurulup, pişirildiğinde kırmızı renkli olmaktadır” demektedir [Evliya 2003: 374]. Sykai’ye doğru yer alan bir diğer semt ise Kyboi / Kanopos veya Krenides adı ile anılmakta olan günümüz Hasköy’üdür. Dionysius burada Pers tarihine ait belirgin izler olduğunu ileri sürerse de bu konuda başka bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Bölgede vadi içinden gelen bir dere vardır. Cison [Meizon] adı ile bilinen bu dere aynı zamanda buradaki koya da adını vermektedir. “Kyboi Kanopos’tan sonra” der Dionysius “kazıkları su altında saklı bir bent gelir; bent, balıkları tutmaya uygun bir dalyanın bulunduğu yerde, ortası çukur taşlarla, girişlere doğru ilerleyenlere karşı körfezi kapatır ve gece karanlığında yanılan balıklar onlara doğru kayıp gider. Bentten sonra Khoiragia adlı yer gelir, adını burada olup bitenlerden almıştır”. Khoiragia yani Kasımpaşa, dağlardan inen yaban domuzlarının avlandığı, Notos [Lodos]’a açık ve ormanlarla kaplı bir alandır.

Burada Keras körfezinin girintisi son bulmaktadır. Artık Marmara’yı uzaktan gören Kıstak Burnu [Azapkapı] başlamaktadır. Tam burunda Megaralı kahraman Hipposthenes’in mezarı vardır [1968 yılında Şişhane’de V. yüzyıla ait büyük bir sarnıç bulunmuştur. Bunun üzerinde önceleri önemli bir yapı bulunduğu kabul edilebilir. Bkz. Eyice 1969: 116]. Bu burun ile Sykai yerleşmesi başlar ve Dionysius’un gözlemlerini aktardığı dönemde henüz bir sur ile çevrili değildir. Hipposthenes’in mezarının ilerisinde Oikles’in oğlu Amphiaraos’un anısına ve onuruna yapılan Amphiaraos kutsal alanı gelmektedir. Mezar ile kutsal alan arasında ise Sykodes denilen bölge yer almaktadır. Kutsal alandan sonra Bizantion’un koloni kurucularından biri olan ve Auletes [kaval çalan] de denilen Syamphas’a adanan yer gelir. Buradan sonra Bolos vardır [Bolos Hellence balıkçı ağı, balıkların toplandığı ağın içi olarak açıklanır. Ancak Karabolos [Bkz. Gyllius 2000: 91] adının bize yaptığı çağrışım Karabâli Bahçesi’ni hatırlatmaktadır. Metinde “bolos” sözcüğü etrafı duvar veya çitle çevrili bahçe/alan anlamına kullanılmış olmalıdır. Örneğin Antik Dönemde, Peribolos: Çevre Duvarı anlamınadır; Akurgal 1988: 570]. İçinde Artemis Phosphoros ve Aphrodite Praeia tapınakları yer almaktadır. Anlaşıldığı kadarı ile Sykai’nin ilk çekirdeği bu bolosdur. Bolos’u takiben muhtemelen günümüzde Karaköy olarak anılan Ostreodes [İstiridye] adını alan bölge gelmektedir ki, burada deniz dibi istiridye ile kaplıdır. Ostreodes’i Metopon izlemektedir. Metopon XVI. yüzyılda yerli Rumların Spandonina Akra dedikleri bir burunda yer almaktadır. Gyllius’un yaptığı tarife göre Metopon’un Tophane ve gerisinde yer alan Boğazkesen vadisi olması gerekmektedir. Bunu takiben gelen Salıpazarı civarı Aias Telamonios’a atfen Aianteion adı ile anılmakta ve Fındıklı’ya doğru olan yamaçta Ptolomaios Philedelphos Tapınağı bulunmaktadır. Fındıklı ve Kabataş ise Delphin ve Karandas adları ile anılmaktadır. Daha sonraları doldurulan Dolmabahçe Vadisi’ne doğru yer alan kayalık burun [muhtemelen Dolmabahçe Cami’nin yer aldığı alan] Thermastis adını taşımaktadır. Güney rüzgârlarına [lodos] açık kıyının adı Pentekontorikon’dur. Buraya bitişik bölge İskit’in Yeri anlamına Ta Skythou adı ile anılır. Daha ötede bir Apollon Sunağı’nın bulunduğu yerleşme ise günümüz Beşiktaş’ıdır [Gyllius 2000: 77-91]. [Iasonion] Petrus Gyllius’un, Byzantion’lu Dionysius’un açıklamalarına dayanarak kaleme aldığı bu bilgiler, Gulielmo Sanson tarafından hazırlanan “Anaplus Bosphori Thracii” isimli ve 1666 tarihli bir harita ile kısmen görselleştirilmiştir.

MS II. yüzyılın sonu ile üçüncü yüzyılın başlarındaki Haliç sahillerini anlatan Dionysius bize bazı ipuçlarıda vermektedir. Şehrin Beyoğlu bölgesinde bir anıt mezar, üç tapınak ve iki kutsal alanın / koruluğunun yanısıra, Bolos adı ile anılan çevresi korunaklı bir de yerleşme mevcuttur. Bu yapıların geçmişinin hangi tarihlere kadar uzandığını söylemek zordur. Kıyı çizgisinin yüzyıllar boyu doldurularak genişletildiği bölgede bugün yoğun yerleşim nedeniyle herhangi bir araştırma yapmak da oldukça zordur. Anlaşılan İstanbul’un erken dönem yerleşmeleri hakkında bilgi sahibi olmak giderek güçleşmekte, hatta imkânsız hâle gelmektedir.

ROMA DÖNEMİ

MS 196’da Roma İmparatoru Septimus Severus [193-211] şehri zapteder. Artık İstanbul için yeni bir dönem başlamaktadır. Doğu gelenekleri içinde gelişen şehir, batıdan gelen bu ikinci fetih dalgası ile bağımsız kent statüsünü kaybederek Roma İmparatorluğu’na dahil olacaktır. Septimus Severus, Byzantion’un surlarını yıkarak, şehri genişletir. Günümüz Ahırkapı, Cağaloğlu, Eminönü çizgisinde yeni bir sur ve surların hemen dışında da daha sonra Sultanahmed Meydanı adını alacak olan alanda bir hipodrom yaptırır. Bu arada şehrin adını da değiştirir. Artık, Byzantion yerine, oğlu Aurelius Antoninus Caracalla’nın isteği üzerine kısa bir dönem “Antoneinia-Augusta Antonina” adı kullanılacaktır [Genim 1980: 8; Eyice 1958: 133; Stewiğ 1965: 19].

Bu yeni durumun Sykai’ye nasıl yansıdığı konusunda hiç bir bilgimiz yoktur. Acaba Byzantion gibi Sykai’de de yeni surlar, binalar yapılmış mıdır, bilmiyoruz. MS III. yüzyılda İmparator Gallineus [252-268] ve daha sonra Maximinus [312-313] Byzantion’u ziyaret ederlerse de bu geziler hakkında çok az bilgi vardır. Nihayet İmparator Constantinos MS 325’den itibaren şehre yeni binalar yapımına başlar. 26 Kasım 328’de kara surlarının daha batıya alınması için yapımına başlanan yeni surların temeli atılır. Yapım işlerinin büyük oranda bitirilmesi üzerine 11 Mayıs 330 günü şehirde kutlamalar yapılır ve bir emirname ile şehrin adı Deutera Rome [İkinci Roma] olarak yeniden değiştirilir [Genim 1980: 11; Kuban 1996: 27; Eyice 1958: 133, Erzen 1954: 143]. Artık Byzantion adı tarihe karışmıştır. Bundan böyle Roma İmparatorluğu’nun 1123 yıl başkentliğini yapacak olan bu şehrin adı Constantinopolis’tir. Constantinos’un şehri başkent yapması ile birlikte kente gelen Romalı soyluların malikânelerini inşa edebilmeleri için imparatorluk hazinesinden yardımda bulunulduğunu biliyoruz. II. Constantios döneminde nüfusun istenilen düzeye gelmesinden sonra bu yardımlara son verilir [Kuban 1996: 35]. Bu dönemde Boğaziçi’nin çeşitli noktalarına Roma soyluları için malikâneler yapıldığı bilinmektedir [Genim 1980: 12; Burckhardt 1956: 338]. Büyük bir inşaat faaliyetinin sürdüğü bu yıllar içinde elbetteki Sykai’de de önemli yenilenmeler yapılmış olmalıdır. Ancak bu döneme ait bir bilgi günümüze ulaşmaz. Bugünkü İstanbul surlarının yapımı II. Theodosius döneminde tamamlanır [410-442]. Artık şehir 1950’lere kadar geniş bağ ve bahçeleri de içeren son sınırlarına erişmiştir. Muhtemelen İustinianus’un 529 yılında Tribonianos’a yeni bir yasa derleme ve içtihatları düzene koyma görevi vermesi [Kaplan 1999: 16] ile kaleme alınan Notitia Urbis Constantinopoliane’de şehri 14 yönetim bölgesine ayrılır. 12’si surların içinde olan bu yeni yapılanmanın 13. bölgesi [Regio] Sykai’dir.

Buna karşı, orijinali MS I. yüzyılda çizilen büyük bir haritadan MS 250’li yıllarda kopyalandığı iddia edilen bir dünya haritasında farklı bir durum ortaya çıkmaktadır. 350’li yıllarda kıyı bölgelerinin geliştirildiği, bazı adaların eklendiği, V. yüzyılın sonu ile VI. yüzyılın başlarında okyanusların gösterildiği ve kıyı çizgilerinin düzeltildiği ileri sürülen bu haritanın VI. yüzyılda bugünkü görünümünü aldığı söylenir: Tabula Peutingeriana. Orijinal nüshası günümüze ulaşmayan, elimizde bulunan kopyanın ise 1265’de Colmar’da bir rahip tarafından yapıldığı söylenen bu harita, Viyana Ulusal Kitaplığı’nda bulunmaktadır [Konrad Celtis [1459-1508] tarafından Ausburg’ta bir kütüphanede bulunan bu haritalar daha sonra Konrad Peulnger’in eline geçer. Onun vefatından sonra da Varcus Welser vesareten haritaların sahibi olur. 12 bölümden oluşan bu haritanın 2 bölümü 1591’de Venedikte yayınlanır. Abraham Ortelius bu çizimleri yetersiz bulunca 1598’de Welser’e haritaları yeniden çizdirir ve aynı yıl 12 bölüm birlikte basılarak yapraklar halinde piyasaya sunulur. Bu haritanın altında görülen Galata Surları,Anadolu Kavak yazıları 1598’de yeniden çizim sırasında yazılmış olmalıdır. Bkz. Tabulga Peutingeriana, Codex Vindobonensis 324, Nationalbibliothek Vienna. htpp://www.ucalgarybcalvanders/dj.html]. Haritada o gün için bilinen dünyanın üç önemli şehri Konstantinopolis, Roma ve Antakya diğer şehirlere nazaran detaylı bir şekilde belirtilmiştir. İstanbul’a ait ilk çizili belge olan bu haritada, sol elinde bir kalkan ve uzun bir mızrak olan, boynuzlu başlık giymiş bir kişi tahta oturmakta ve sağ eli ile Çemberlitaş olduğu ileri sürülen bir anıtı göstermektedir. Dört katlı ve üzerinde bir heykel olan anıtın arkasından dolaşan Constantinopolis yazısının yanı sıra Melintiana ve Regio XII sözcükleri okunmaktadır. Geride tek katlı, beşik çatılı bir yapı ile belirtilen alan Thiema XII Sycas’dır. Bu çizim muhtemelen İustinianus döneminde Sykai’nin Regio’dan kent statüsüne yükseltildiği dönemde yapılmış olmalıdır. Theme daha sonra Osmanlılarda da görüleceği gibi bir sancak beyi tarafından yönetilen sancak benzeri küçük bir vilayettir. Theme’ler “stratège” denilen memurlar tarafından yönetilmektedir ve belirli oranda idari özgürlükleri bulunmaktadır [Köprülü 1986: 5].

Gyllius, Sykai’de bir tiyatro ve “Honorius Forumu” olduğunu söylerse de, bu yapılar için kaynak vermez [Gyllius 1997: 197]. Bu arada bir de Aziz Mikael Kilisesi’nden bahseder ki bu kilise ile İustininanus’un yaptırdığı St. Irene Kilisesi’nin aynı yapı olup olmadığı da bilinmemektedir. Gyllius’a göre, gerek Aziz Mikael Kilisesi gerekse Honorius Forumu 1544-1550 yılları arasında Mimar Sinan tarafından yapılan ve Kurşunlu Han adı ile de anılan Rüstem Paşa Kervansarayı’nın yerindedir [Kuran 1986: 370]. Bu arada, Petrus Gyllius İustinianus döneminden önce Yeni Roma’nın bölgeleriyle [Regio] ilgili olarak yazılmış bir kitapçıktan söz etmektedir. “Antiqua Descriptio Regionum Urbis / Kentin Bölgelerinin Eski Tasviri”. Bu kitapçığa göre; kentin on üçüncü bölgesi Sykai’dir. Sykai kentten dar bir körfezle ayrılmış olup, kentle bağlantısı sık sık gidip gelen teknelerle sağlanmaktadır. Bir tepenin altında uzanan ve kıyıdaki düzlükten yararlanılarak açılan tek cadde dışında Sykai’de forum, tiyatro, navalia [tersane], dört yüz otuz bir ev, bir büyük porticus, beş özel hamam, sekiz gradus yer almaktadır. Bölgede bir curator, bir vernaculus, otuzdört collegiatus, beş vicomagister görev yapmaktadır [Gyllius 1997: 199-202; Gradus: Halka ekmek dağıtımı yapılan bina. Curator: Yönetici, Muhafız, Vernaculus: Yönetici Yardımcısı, tellâl, haberci, Collegiatus: Meslek Birliği, Lonca Temsilcisi, Vicomagister: Koruyucu, Gece Bekçisi olarak dilimize cevrilebilir. Açıklamalar için Sayın Doç. Dr. A. Vedat Çelgin’e teşekkür ederim. Bkz. Millingen 2003: 25].

Celal Esat Arseven, Gyllius’tan naklen Sykai’de İustininanus’un bir saray yaptırdığını söylerse de Gyllius bile bu yapıdan emin değildir [Arseven 1989: 25]. Çünkü bu bilgi Prokopius’a atfen verilmekte ve Herion [Hieron = Umuryeri] denilen yerde yapılan bir saray ile ilgili sözlerinin yarattığı karmaşadan doğmaktadır [Eyice 1976: 66]. Prokopius’un Gizli Tarihi’nde Sykai adı geçmez, bu adı çağrıştıracak bir isim de yoktur. Buna karşın Yapılar kitabında bu kez Sykai adına rastlarız. “… Sykai adını taşıyan bölgeden başlayarak …” Anlaşılan Sykai artık bir yerleşmeden çok bölge adı olarak anılmaktadır [Prokopius 2001: 103; Prokopios 1994: 32].

İustinianus’un bu inşaat faaliyetleri sonrası Sykai artık bir kent olmuştur. Bu dönemde ismi de değiştirilir ve İustinianus’a atfen İustinianorum denilmeye başlanır. Bu değişiklik nedeni ile VI. yüzyılda şehirle Sykai arasında işleyen teknelere “Transitus Sycarum” yerine “Transitus İustinianorum” denilmeye başlanmıştır [Kuban 1996: 57].

II. Tiberios [578-582] döneminde Sykai’de Haliç’in girişini kontrol altına almak üzere bir hisar yaptırılır. Haliç’e izinsiz girişi önleyen zincirin bir ucu bu hisara bağlanmaktadır. Kastellion ton Galatau adı ile anılmakta olan bu hisar ile ilk defa Galata sözcüğü karşımıza çıkmaktadır [Eyice 1969: 10]. Kastellion ton Galatau çeşitli onarımlarla varlığını günümüze kadar sürdürür. Türk sivil mimarisinin en güzel yapılarından biri olan Kurşunlu Mahzen Köşkü bu yapının üstüne yapılmıştır [Eldem 1974: II. 181]. XIX. yüzyılın sonlarına doğru yıkılan bu yapı ve hisarın beden duvarları tarihe karışmış olmakla birlikte, 1735-1736 tarihinde Çorlulu Köse Bahir Paşa tarafından camiye çevrilen bodrum katı halen Yeraltı [Kurşunlu Mahzen] Camii adı ile ibadete açıktır [Ayvansarâyî 2001: 433; Öz 1965: 42].

Fernand Lequenne’in, Galata ismini Kelt / Galat halkıyla ilişkilendirmeye çalışmasına karşın [Lequenne 1991: 35], yerli Rumlar erken dönemlerden beri semtin adının Gala [süt] ve Galatas [sütçü] sözcüğü ile bağlantılı olduğunu ileri sürmektedirler. Buna karşı, Umar ise Galata sözcüklerinin Cenevizler’den kalma olduğunu İtalyanca “İnme, iniş, meyil” anlamında Calata [okunuşu Kalata]’dan geldiğini ileri sürer [Umar 1993: 269; Eyice 1965: 206 vd]. Ancak, Galata’nın bir Ceneviz kolonisine dönüşmesi XI. yüzyıldan sonradır. Bu taktirde VI.ve VII. yüzyılarda kullanıldığını bildiğimiz Galatau isminin Cenevizliler ile bağlantısını kurmak oldukça güç görülmektedir. Örneğin Bizanslı tarihçi Theophanes İslam ordularının 717 tarihinde şehri kuşattığı sırada, kıyıdaki bu hisardan Kastellion ton Galatau diyerek bahsetmektedir [Eyice 1969: 10].

Galata isminin Venedikle yapılan bir ticaret anlaşması dolayısıyla XI. yüzyılda da kullanıldığı görülmektedir. 1082 yılı Mayıs ayında yapılan bir antlaşma ile Venedik’e hem tüm Bizans’ta ticari imtiyaz sağlanmış hem de İstanbul’da bir kaç imalathane ile Galata’da üç iskele tahsis olunmuştur [Ostrogorsky 1981: 331]. Görüldüğü gibi Galata üzerinden ticaret yapan ilk yabancı topluluk Venedik’tir. Bu tarihlerde Haliç’in Galata kıyısında çok küçük bir imtiyaz bölgesine sahip olan Cenevizlilerin bölgede hakimiyet kurması çok daha sonraki tarihlerde olacaktır.
Şehrin Haçlılar tarafından alınışına kadar bir daha Sykai veya Galata ismine rastlamıyoruz. 24 Haziran 1203 günü Haçlı Donanması şehrin önüne gelir. Ancak limana giremez, bazı noktalardan karaya asker çıkartılır, fakat bu askerlerin surlarla çevrili bölümlere girmesine izin verilmez. 6-7 Temmuz 1203 günü İmparatora baş vuran Haçlılar şehre girmek için izin isterler, ancak kendilerine şehre giremiyecekleri, Galata ve Estanor’a yerleşmeleri gerektiği söylenir [Villehardouin-Valenciennes 2001: 71-72; Bu dönemde bir kısım Karayim Musevileri’nin Karaköy çevresinde yaşadığı söylenmektedir. Bu nedenle Estanor denilen semt Karaköy olabilir. Veyahut Galata’da çok eski tarihlerden beri varlığını bildiğimiz ve surların dışında kalan Metopon [Tophane] artık Estanor adı ile anılmaya başlanmıştır]. 17 Temmuz 1203 tarihinde liman önündeki zinciri kendileri için önemli bir engel olarak gören Haçlılar, büyük bir arbede ile Galata Kulesi’ni ele geçirirler. Villehardouin yoğun bir silahlı mücadele sonrası Galata Kulesi’nin alındığını belirtir [Villehardouin-Valenciennes 2001: 80]. Burada adı geçen kule günümüzdeki Galata kulesi olmayıp, Kastellion ton Galatau’dur. Batıdan gelen bu üçüncü fetih hareketi de öncekiler gibi şehrin yıkımına, katliamlara ve fakirleşmesine yol açar.

XIII. yüzyılın ikinci yarısında Cenevizlilerin ve Venediklilerin Galata’ya yerleşme çabalarının arttığı görülür. 1260-1261 Nymphaion / Nif [İzmir-Kemalpaşa] antlaşması ile Cenevizliler bölgeye yerleşmeye başlarlar. 18 Haziran 1265’de bu kez Venedikliler’e fevkalade imtiyazlar tanıyan yeni bir antlaşma imzalanır. Mikael VIII. bu antlaşma sonrası tekrar Cenevizlilerle yakınlaşır ve yeni bir antlaşma ile Galata’ya yerleşmelerini kolaylaştırır; 1267. Bu antlaşma sonrası Cenevizlilerin Galata’da bir ticaret loncası, saray, kilise, fırın, dükkan ve ev yapmalarına müsaade edilir. Yine bu tarihlerde eski Ayairini kilisesinin yeri Cenevizlilerce mezarlık olarak kullanılmaktadır. Şimdilerde Arap Camii olarak anılan yapı olan San Domenico Kilisesi XIII. yüzyıl başlarında bu mezarlığın üstüne yapılır [Eyice 1969: 11; Eyice 1994: I. 294]. Peşi sıra 4 Nisan 1268’de Venedikliler ile de benzeri bir antlaşma yapılır [Ostrogorsky 1981: 420]. 1294’te Venedik ile Cenova arasında bir savaş çıkar ve kısa bir süre sonra Bizans da bu savaşa karışır. Galata’da taarruza uğrayan Cenevizliler başkentin surları arkasına sığınırlar. Buna kızan Venedikliler de İstanbul’un sur dışı mahallelerini tahrip ederler [Ostrogorsky 1981: 452]. Bu savaşın tecrübelerinden faydalanan Cenevizliler, Galata’yı sağlam bir sur duvarı ile çevirmek fırsatına sahip olurlar. Böylelikle Bizans başkentinin hemen bitişiğinde kuvvetli bir Ceneviz Kalesi oluşturulur [Ostrogorsky 1981: 452]. XIII. yüzyıl içinde Galata surları tamamlanır. Surlara ait en eski arma Voyvoda Karakolu yakınında bugün mevcud olmayan bir kulenin duvarında görülmüştür. Üzerinde 1335 tarihi bulunan bu levhayı, yanyana üç arma süslemektedir. Bu armaların ortasında olanı Bizans devletini, her iki yandakiler ise Cenova’yı temsil etmekteydiler [Eyice 1969: 13]. Bu arada yerleşmenin adı da değişmeye başlar; artık Pera adı öne çıkmaktadır. 1304’de Cenova Cumhuriyeti, Galata ve uzaktaki diğer yerleşmelerde bulunan vatandaşlarını özel bir idare ile teşkilatlandırmaya başlar. Statuti di Pera adı ile düzenlenen 277 maddelik kanunda Galata kolonisi yani Pera / Peyre resmen Bizans’a ait imtiyazlı bir bölge durumundadır. Bu koloniyi Podesta denilen bir vali idare etmekte ve bu vali aynı zamanda Bizans İmparatoru nezdinde daimi Cenova elçisi görevini sürdürmektedir [Eyice 1969: 13]. Palazzo del comune [cemaat sarayı] olarak kullanılan yapı son devirlere kadar varlığını sürdürmüş olup, XIX. yüzyıl sonlarında caddenin [Voyvoda / Bankalar Caddesi] genişletilmesi çalışmaları sırasında ön kısmı kesilmiştir [Eyice 1969: 16].

Kısa süre sonra bu oluşum Bizans için ekonomik bir yıkım getirir. 1340’larda Galata’daki Ceneviz gümrüğü yılda 200.000 hyperpyron hasılat elde ederken, İstanbul gümrüğü ancak 30.000 hyperpyron toplayabilmektedir. Bu durum III. Andronikos’un gümrük tarifelerini büyük oranda indirmesine kadar sürer. Ancak bu durumu savaş nedeni kabul eden Cenevizliler, 1349 ilkbaharında Bizans donanmasını imha ederler ve aynı yıl Galata Kulesi’nin inşaatına başlarlar [Eyice 1969: 486; Eyice 1969: 116].

XIV. yüzyılın ortarına doğru İstanbul’a gelen İbn Batuta “… Şehrin öteki kısmına Galata denir. Bu kesimde franc taifesi oturmaktadır. Bunlar, Cenevizliler, Venedikliler, Romalılar ve Fransızlardan ibarettir … Sahip oldukları liman en büyük limanlardan biridir … Bu kısmın çarşıları güzel ise de, pislik pek fazladır. Ortasından pis su akar. Bu tarafın kiliseleri dahi berbattır …” sözleriyle, Galata ile ilgili olumsuz görüşler sunmaktadır [Ibn Batuta 1983: 246].

1433 yılı başlarında bu kere batılı bir gezgin Bertrandon de la Broquıère, Saint Georges’ın Kolu adını verdiği Boğaz üzerinden Pera’ya geçer [Batılılar bu dönemde Marmara Denizi’ne, Saint George demektedirler. Propontis [Saint George] ile Karadeniz [Pontus Euxinus]’i birbirine bağlayan Boğazlar ise Saint George’un kolları olarak anılmaktadır. Bkz. Wratislaw 1981: 48]. Pera, Cenevizlilerin egemenliğinde çok büyük bir şehirdir ve bu dönemde Milano Dükü tarafından görevlendirilen bir yönetici tarafından idare edilmektedir [Bu tarihlerde Cenova’yı alan Milano Dükü François Sforza’nın 2 Aralık 1431’de kendi ailesinden önemli bir kişi olan Benedotte Folco Da Forli’yi Doğu’da ve Pera ile Chio’da yaşayanları yönetmek ve temsil etmekle görevlendirdiğini bilmekteyiz]. “… bu şehirde, şimdiye kadar gördüğüm limanların en güzeli var; sanırım bu liman Hristiyanlara ait. Cenevizlilerin en büyük gemileri bile, çok kimsenin de bildiği gibi rıhtıma yanaşıp iskele koyabiliyorlar. Limanın kara yönündeki ucunda bulunan kapının yakınlarında bir kilise yer almaktadır”. Bu arada Broquière şehirde yaşayan ve burayı yöneten Cenevizlilerin çoğunun tüccar olduğunu, ayrıca bir miktar Rum ve Yahudi’nin bulunduğunu, ticaretin çok gelişmiş olduğunu söylemektedir [Broquière 2000: 207]. Pera hakkında başka bir bilgi vermez, ikinci günü şehre geçer ve İstanbul’u oldukça detaylı bir şekilde anlatır.

İstanbul’un Bizans Dönemi sonu ile ilgili bir de çizili belge bulunmaktadır. Cristoforo Buondelmonti tarafından çizilen bu üç boyutlu haritada Suriçi ve Galata’nın surları ve önemli yapıları gösterilmiştir. Galata Surları üç bölüm halinde olup, kulelerle tahkim edilmiştir. En üstte sivri külahı ile Galata Kulesi görülmektedir. Sağda deniz kıyısında görülen kuleli yapı Kastellion ton Galatau’dur [Kurşunlu Mahzen]. Surların dışında Tophane yönünde bir kilise, daha ilerde ise Iasonion Sütunları yer alır. Kasımpaşa yönünde ise kalemsi bir yapı ve bir değirmen görülmektedir. En ilginci ise Galata dışına tepeye doğru bölüme yazılan Pera yazısıdır [Eyice 1964].

Anadolu ve giderek Avrupa’da Türk hakimiyetinin büyümesiyle birlikte Galata kolonisi 8 Haziran 1387’de Osmanlı Beyliği ile bir ticaret antlaşması imzalar [Eyice 1969: 13]. Ancak bu antlaşma Galata’nın Türk tehdidine uğramasına mani olmaz. 1391 yılında Sultan Yıldırım Bayezıd yedi ay süre ile İstanbul’u kuşatır. Bu kuşatmadan sonra Bizans ile daha öncekilerden daha ağır şartlar içeren bir antlaşma yapılır. Bu antlaşma gereği şehrin dışında Galata’dan Kağıthane’ye kadar olan arazinin Türklere bırakılması ve buraya altı bin kişilik bir garnizonun yerleştirilmesi kabul edilir [Danişmend 1971: I. 94].

TÜRK DEVRİ

29 Mayıs 1453 günü şehir Türkler tarafından fethedilir. Şehrin kuşatılması sırasında Galata’daki Ceneviz kolonisi zaman zaman Bizans’a yardım ederse de bir taraftan da Osmanlılar ile iyi ilişkiler kurmaya çalışmaktadır [Dukas 1956: 163 vd; Francis 1993: 103; Barbaro 1976: 34-36, 43]. İstanbul’un fethini anlatan Tursun Bey’in tarihinde Galata veya Pera adı geçmez, sanki savaş sırasında hiçbir olaya karışmamış gibidirler [Tursun Bey 1977]. 29 Mayıs 1453 günü Ceneviz Kolonisinin Başkanı [Podestat] Angelo Zaccharia Fatih Sultan Mehmed’e itaat ve boyun eğdiğini arzeder. Savaş öncesi Cenevizlilerin bağımsızlık haklarına saygı gösterileceği vadedilmiş olduğu halde, gerek Podestat’nın torununun sur içinde savaşırken esir düşmesi gerekse Bizans’a fiilen yardım etmiş oldukları bilindiğinden, Cenova Cumhuriyeti’nin Galata üzerindeki tüm bağımsızlık hakları iptal edilir [Ateş 2003: 92]. Fatih Sultan Mehmed fethin beşinci günü Galata’ya girer ve burada oturanların nüfuslarının yazılması emreder. Bu arada Galata surlarının yıkılmasını ister ve surların kara bölümündekiler yıkılır. Limanda bulunan surlar ise muhafaza edilir [Dukas 1956: 193 vd; Beydilli 2003: 59]. Böylelikle uzun bir süredir Cenova egemenliğinde olan Galata Türk toprağı haline gelir. Danişmend 1 Haziran 1453 günü Zağanos Paşa ile Galatalılar arasında yapılan bir antlaşmadan bahsetmektedir. Bu antlaşmaya göre, surların bir kısmı yıkılacak, sur hendekleri doldurulacak, Galatalılar din ve ticaret serbestisine sahip olacaklar, mevcud kiliselere dokunulmayacak fakat yeni kilise de yapılmayacaktır. Ancak, günümüzde Arap Camii adı ile anılan San Paolo e San Domenico Kilisesi’nin Hicretin 97. yılında [715] İstanbul’u kuşatan Arap komutanlarından Müslime bin Abdülmelik tarafından yaptırıldığına inanıldığı için bu yapı Camii Kebir adıyla camiye çevrilir [Ayvansarâyî 2001: 424 vd; Öz 1965: 5; Eyice 1994: 294 vd]. Antlaşmanın bir diğer maddelerine göre Yeniçeri Ocağı için Galata’dan devşirme alınmayacak, Belediye işleri için bir reis seçme hakkına malik olacaklardır [Danişmend 1971: I. 262].

Galata ile Pera isimlerinin ilk defa bu sıralarda birlikte kullanıldığını görüyoruz. Yazarı bilinmeyen bir kaynak Fatih’in şehri kuşattığı sıradaki olayları naklederken “… bir köprü Pera’yı Galata’nın kenar mahallelerine birleştiriyor” demektedir [İorga 2003: 70]. Anlaşılan Galata surlarının dışındaki hendeklerin ötesi, özellikle Tünel ve civarı Bizans döneminde de Pera adı ile anılmaktadır. Bu durum bazı Buondelmonti çizimlerinde de belirtilmiştir.

Fethin hemen sonrasında İstanbul, İstanbul ve Bilâdı Selâse denilen dört kadılığa ayrılır. Bilâd-ı Selâse Kadılıkları Eyüp, Galata ve Üsküdar kadılıklarıdır. Galata kadısının idari binasının [mahkeme] Arap Camii yakında olduğu bilinmektedir [Arap Camii’nin güneyindeki sokağın adı halen Galata Mahkemesi Sokağı’dır. Bkz. Ergin 1934: Harita 15-H9]. Galata Kadılığı’nın sınırları içersinde 300 köy ve 44 nahiye bulunmaktadır. Kadılığa bağlı 150 akçe yevmiyeli beş naiblik [vekil] mevcut olup, bunlardan Tophane’deki Ayak naipliği, diğerleri Kasımpaşa, Beşiktaş, Yeniköy veya İstinye naiplikleridir. Marmara Adası, Kapudağı, Erdek, Mudanya ve Bandırma kazalarıda Galata Kadılığına bağlı olup birer naiplikle yönetilmektedir [Uzunçarşılı 1957: 26]. Türk devrinde Galata, her yıl Mart ayında değişen bir voyvoda tarafından idare edilmektedir. Günümüz Bankalar Caddesi’nin eski adı olan Voyvoda Caddesi bu makamın bir hatırasıdıydı. Güvenlik ise Kaptan-ı Derya idaresinde olup, “kolluk” denilen karakollarda kalyoncu leventleri bulunuyordu. Kalyoncu Kolluğu adı burada bulunan kolluğun anısıdır. Beyoğlu kısmı ise, Tophane’ye yakınlığı nedeniyle Topçubaşıların kontroluna bırakılmıştı [Eyice 1969: 14 vd]. H. 881 [1476] tarihli bir kayda göre; Fatih Devri sonlarına doğru, Galata’da 535’i Müslüman, 592’si Rum, 332’si Frenk ve 62’si Ermeni evi olmak üzere toplam 1521 ev ve 260 dükkan bulunmaktadır [Ayverdi 1958: 61; Kunter 1958: 241 vd; Anafarta 1971: 60 vd]. Ortalama hane nüfusunu, çok eşlilik, evde çalışan hizmetli ve köle adedini de göz önüne alarak 8 kabul edersek, Galata’nın XV. yüzyılın üçüncü çeyreğindeki nüfusu 12.000 ile 13.000 arasında olmalıdır [Anafarta 1971: 66 vd; Hane başı nüfusu 4 kabul eden Babınger Galata nüfusunun aynı tarihlerde 6.000 civarında olduğunu söylemektedir. Babınger 2003: 305].

Ekrem Hakkı Ayverdi, Fatih Devri sonlarında, Kasımpaşa’da iki, Galata’da ise 61 mahalle bulunduğunu ileri sürer. Bu durumda mahalle başına yaklaşık 200 nüfus ve 25 hane düşmektedir ki bu da bir mahalle için oldukça küçük bir sayıdır. Kanımızca belirtilen mahalle sayısı abartılmış olup, önemli oranda düzeltilmesi gerekir. Çünkü çok daha sonraları XVIII. yüzyılın ikinci yarısında yazılmış olan Hadikatü’l-Cevami’deki cami ve mescid sayılarına göre Beyoğlu bölgesinde, Hasköy’de [Kağıthane dahil] 5 mahalle, Kasımpaşa’da 35 mahalle, Galata Kaleiçi ve dışında 16 mahalle [kaleiçinde 13, dışında 3] Dolmabahçe’ye kadar Tophane, Salıpazarı ve Fındıklı semtlerinde 27 mahalle olmak üzere toplam 83 mahalle bulunmaktadır [Ayvansarâyî 2001: 392 vd].

Fatih döneminde öncelikle Kasımpaşa vadisindeki iskânın hızlandığı görülmektedir. Gerek kıyı kesiminde kurulan tersane gerekse Okmeydanı’nda yapılan düzenleme çalışmaları bağ ve bostanlarla kaplı Kasımpaşa vadisinin hızla yerleşime açılmasına yol açar. Günümüz Bahariye Caddesi’nin kuzeyinde yer alan Tahta Kadı Caddesi üzerindeki Taht Kadısı Mehmed Efendi Mescidi [Ayverdi 1958: 66; Ayvansarâyî 2001: 400; Öz 1965: 64; Ergin 1934: Harita 16, H11] bu bölgedeki Müslüman yerleşmesinin ilk çekirdeğini oluşturmaktadır. Kısa bir süre sonra Tepebaşı yamaçlarına doğru, Piri Paşa Deresi’nin güneyinde, daha sonraları Aynalıçeşme adını alacak semtin civarında ikinci bir mahalle Sarı Lûtfi Mescidi mahallesi teşekkül edecektir [Ayverdi 1958: 66; Ayvansarâyî 2001: 407; Öz 1965: 57; Ergin 1934: Harita 16, H11]. Yine bu tarihlerde Hasköy’e doğru kıyıda, tersanede çalışanların ibadeti için Handan Ağa Mescidi inşa edilecektir [Ayvansarâyî 2001: 392].

Taht Kadısı Mehmed Efendi, Kasımpaşa’daki mescidi ile hemen hemen aynı tarihlerde Kağıthane civarında bir de zaviye yaptırır. Kağıthane’nin ilk Türk Devri yapılarından biri olan bu yapı Taht Kadısı Mehmed Efendi Zaviyesi’dir [Ayvansarâyî 2001: 386]. Görüldüğü gibi daha Fatih dönemi ortalarında bile İstanbul’un karşı yakasının iskânı bilinçli bir şekilde ele alınmakta ve saraya yakın kişilerce yapılan yapılarla iskân çalışmaları hızlandırılmaktadır. Fatih döneminde Kasımpaşa’nın Beyoğlu’na doğru tırmanan yamaçları ise mezarlık olarak kullanılmak üzere ayrılmıştır. XIX. yüzyıla kadar mezarlık olarak kullanılan bu alanların Fatih’in bir fermanı ile tahsis edildiğini Evliya Çelebi belirtmektedir [Evliya 2003: I. 377]. Belki de böylelikle Galata’da bulunan gayrimüslim yerleşmesinin yeni iskâna açılan Kasımpaşa’ya doğru büyümesi ve onunla birleşmesi bilinçli bir şekilde önlenmektedir.

II. Bayezıd döneminde İstanbul’da çeşitli tekke ve zaviyelerin inşasına başlanır. Fatih döneminde şehre kuşku ile bakan ülema sınıfı da artık hızla İstanbul ve yakın çevresine yerleşmeye başlamıştır. Bu sıralarda Fatih döneminde oluşmaya başlayan Okmeydanı’na daha önceden yapılmış olan mescidin yakınına bir tekke ile mutfak inşa edilir. Atıcılar Tekkesi, Okmeydanı Tekkesi ve Tekke-i Tirendezan adları ile anılan bu tekke klasik anlamda bir tarikat tekkesi sayılmasa da, gerek bir şeyhinin oluşu ve devamlı olarak tekkede oturması gerekse tekkede ikametin mensuplarından başkasına yasak oluşu nedeniyle bir tarikat tekkesi gibi kullanılmaktadır [İşli 1994: VI. 124].

Hemen hemen aynı tarihlerde inşa edilen bir diğer tekke ise Galata Mevlevihanesi’dir. 1491’de II. Bayezıd’ın emri ile aynı zamanda Okçular Tekkesi’ni de inşa eden İskender Paşa tarafından yapılan bu yapılar topluluğu Pera’nın Galata surları dışındaki en önemli Müslüman merkezlerinden biri olmaktadır [Ayvansarâyî 2001: 436]. Daha önceleri İskender Paşa’ya ait bir av çiftliği olan arazi üzerine inşa edilen tekke, bölgenin iskân edilmesi çalışmalarına yeni bir hızda kazandırmış olmalıdır [Işın-Tanman 1994: 362 vd]. II. Bayezıd döneminde Kasımpaşa Azapkapı arasında teşekkül eden yerleşme için yapılan Bedrettin Mescidi ile Tophane sırtlarındaki Firuz Ağa Mescidi, surların içinde Tophane Kapısı civarında inşa edilen Sultan Bayezıd Mescidi Galata bölgesini Türkleştirme çabalarının başlıcaları sayılabilir. Aynı dönemde günümüz Galatasaray’ı civarına yapılan bir mekteb ile darüşşifa Kanuni döneminden itibaren Acemioğlanları mektebi olarak kullanılmaya başlanacaktır. XVI. yüzyıl başlarında Beyoğlu iskânı artan bir hızla devam etmektedir. Örneğin Tepebaşı yamaçlarındaki Kamer Hatun Camii Yavuz Sultan Selim döneminde yapılır [Ayvansarâyî 2001: 403; Öz 1965: 34].

1540’larda Mimar Sinan tarafından başlanan yoğun anıtsal yapı faaliyetinden hemen önce Matrakçı Nasuh tarafından çizilen 1537 tarihli Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn-i Sultân Süleymân Hân isimli eserde görülen Galata bölgesi bize XVI. yüzyılın ikinci çeyreğindeki görünüm hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bu çizimde yoğunluklu yerleşme Galata surları içindedir. Surlar dışında Tophane, Galatasaray ve Kasımpaşa çevresinde çeşitli yapılar ve yerleşme noktaları olmakla birlikte, iskân daha sur dışına taşmamıştır [Matrakçı 1537: 8b-9a].

XVI. yüzyılın ortalarından itibaren günümüz Beyoğlu İlçesi sınırları içinde bir dizi anıtsal yapı inşaatına başlanır. Mimar Sinan tarafından yapılan Azapkapı Sokullu Mehmed Paşa Camii ve Hamamı [Yeşildirek Hamamı], Rüstem Paşa Kervansarayı, Buğday Ambarı, Tophane Kılıç Ali Paşa Külliyesi, Ebu’l Fâzıl Camii ve Türbesi, Muhyiddin Çelebi [Çukurcuma] Camii, Süheyl Bey [Salıpazarı] Mescidi, Karaköy Hayreddin Paşa ve Yakup Ağa Hamamları, Şehzade Cihangir Camii, Fındıklı Molla Çelebi Camii ve Hamamı, Güzelce Kasımpaşa Camii ve Medresesi, Piyale Paşa Külliyesi, Hasan Çelebi Mescidi, Yahya Kethüda Mescidi, Hasköy Turşucuzade Hüseyin Çelebi Mescidi, Sütlüce Çavuşbaşı Camii, Halıcıoğlu Kaysunîzade Mescidi bu yapıların önde gelenleri olarak sayılabilir [Kuran 1986: 254-55].

İskan tarihi belirlemekte kullanılan çeşmelerin günümüze ulaşan en eskisi 1524 tarihli Hasköy Çeşmesi’dir. Galata bölgesinde XVI. yüzyıl öncesine ait bir çeşme izine rastlamak mümkün olmamıştır. XVI. yüzyıla ait beş çeşme ise Hasköy, Sütlüce [2] ve Kasımpaşa [2] da bulunmaktadır [Tanışık 1945: II. 499]. XV ve XVI. yüzyıl Beyoğlu bölgesi iskân tarihi için yapı tarihlerinin karşılaştırılmalı olarak daha geniş bir şekilde araştırılması gerekir. Ancak anlaşıldığı kadarı ile kıyı kesimleri, Kasımpaşa vadisi ve yamaçları ile Tophane vadisi ve Fındıklı sırtları dışında Galatasaray ötesinde önemli bir yerleşme yoktur. Yüzyılın sonlarına doğru Cadde-i Kebir üzerinde inşa edilen Ağa Camii [1597] bu bölgedeki yerleşmelerin son sınırlarını belirlemektedir. 1588 yılında bölgeyi gezen Michael Heberer, Galata kapısı dışında Fransız ve Venedik elçiliklerine ait binalar bulunduğunu söylemektedir [Heberer 2003: 286]. Daha sonraları bu elçiliklere İngiltere ve Hollanda da katılacaktır [Tavernier 1984: 79].

1584 tarihli Hünername’de bulunan, Nakkaş Veli Can’ın [Hünername 1584: 158b-159a; Anafarta 1969: xı] çizdiği İstanbul planında Galata surları beş bölüm halinde gösterilmiştir. Bu çizim aynı zamanda Galata surlarının gerçeğe en yakın çizimidir [Karşılaştırma için Bkz. Schneider-Nomidis 1944]. Sur ile Haliç arasındaki kıyı bandında solda Azapkapı Sokullu Mehmed Paşa Camii [1577-1578] ile Eski Yağ Kapanı Camii görülmektedir. Tophane yönünde ise kubbeli, tek minareli Kılıç Ali Paşa Camii [1581] yer almaktadır. Kıyıya yakın, duvarlarla çevrili yapılar Tophane binalarını, geride içinde pekçok küçük yapı bulunan duvarlarla çevrili alan ise Galata Sarayı Ocağı’nı işaret etmektedir. Galata surları dışında, günümüz Taksim’ine doğru gerek bitişik gerekse ayrık nizam bir dolu yapı görülür. Yazılı kaynaklarla da doğrulanan bu durum İstiklal Caddesi aksının XVI. yüzyıl sonlarına doğru yoğunlaştığının da bir göstergesidir.

Galata surlarının Kasımpaşa’ya açılan kapısından itibaren Hasköy’e kadar bütün kıyı saraya ait olup büyük bir kısmı tersane gözleri ile kaplıdır. Tersane duvarlarının bittiği noktada küçük bir aralık ile Haliç’e ulaşılmaktadır. Daha sonra kıyıda duvarlarla çevrili Tersane Bahçesi görülmektedir [Erdoğan 1956: 162 vd]. Kara Pirî Paşa önünde durmakta olan büyük bir kalyonu görünce, teknelerin kışlamak için bu kıyıda demirlediğini anlatan Evliya Çelebi’yi hatırlamamak mümkün değildir [Evliya 2003: I. 373]. Hasköy ile Sütlüce arasındaki kıyıda üç adet ufak koy vardır. Haliç’in kuzeye doğru döndüğü burundaki Sütlüce iskânı ise tek minareli bir cami ve bitişik nizam binalar ile belirtilmiştir. İki yönde camiyi çevreleyen odaları ile muhtemelen bu cami Fatih döneminde yapılan Taht Kadısı Mehmed Efendi zaviyesi olmalıdır [Ayvansarâyî 2001: 386]. Kıyıda yer alan duvarlarla çevrili küçük alan ise muhtemelen Abdi Selami bahçesini ifade etmek için çizilmiştir [Eremya 1988: 32].

XVII. yüzyılın ünlü gezgini Evliya Çelebi yüzyılın ortalarına doğru gezdiği bölgeyi üç kasaba Sütlüce, Kara Pirî Paşa ve Hasköy ile üç şehir Kasımpaşa, Galata ve Tophane olarak altı bölümde anlatmaktadır [Evliya 2003: I. 371-408]. Evliya Çelebi’ye göre Sütlüce kasabası tamamen Müslümanlardan oluşan şirin bir kasabadır. Dini yapıların yanı sıra özellikle kıyı boyunda Karaağaç Yalısı, Ebusuud Bahçesi, Bezirğanbaşı Bağı, İbrahim Hanzâde Yalısı, Reis Şâmîzâde Yalısı, Kemal Efendi Yalısı gibi önemli yapılar ve mesire yerleri yer almaktadır. Çok sayıda tekke de vardır. Bu yerleşmeyi takiben kıyıda yer alan Kara Pirî Paşa iskânı ise Yahudi, Ermeni ve Rumların da bulunduğu kozmopolit bir yerleşmedir. Çoğunlukla kiremit ve tuğla imalatı ile uğraşan esnafı aynı zamanda korunaklı olan demirleme yeri dolayısıyla kışın bu kıyıya bağlanan teknelere hizmet veren işler yapmaktadır. Bu esnafın büyük kısmı meyhanecilik ve bozacılıkla uğraşır. Kara Pirî Paşa mahallesini takiben oluşan Hasköy iskânı ise süslü bir şehir gibidir. Bir cami ve iki mescid vardır. Evliya Çelebi, çoğunluğu XVI. yüzyılda Eminönü çevresinden gelen Musevilerin oluşturduğu bu yerleşmede iki mahalle Rum ve bir mahallede Ermeni iskânı olduğunu söyler. Hasköy sırtlarının büyük bir bölümü günümüze de ulaştığı gibi Musevi mezarlığıdır. Hasköylüler, dericilik, meyhanecilik ve şarapçılık ile uğraşmaktadırlar.

Hasköy iskânını, Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulduğu söylenen Tersane Bahçesi Kasımpaşa yerleşmesinden ayırmaktadır. Artık tüm kıyı boyu devletin mülkiyetinde olup, tersane ile kaplıdır. Kasımpaşa Evliya Çelebi döneminde yirmialtı mahalleden teşekkül eden bir şehir gibidir. Evliya Çelebi, yerleşik halkı üç grup içinde değerlendirir. Önde gelen grup asker, özellikle deniz askeridir. Diğer bir grub ise esnaf ve bağcılıkla uğraşmaktadır. Üçüncü grubu ise tüccar ve gemi marangozları oluşturmaktadır. Bunların dışında yer alan ufak bir grup ise ilim erbâbı ve dervişlerden teşekkül etmektedir. İsimleri ile belirtilen onüç cami ve dört mescidin yanı sıra iki medrese, yetmiş sıbyan mektebi, iki darülkurrâ, yirmi bir adet tekke ve beş adet hamamı olduğu da kayıt edilmiştir.

Kasımpaşa’nın içinden iki dere geçmekte olup bu derelerin iki yakasını üç adet, birer gözlü kâgir köprü ile onbir adet ahşap köprü birbirine bağlamaktadır. Tersane büyük oranda Kanuni Sultan Süleyman tarafından inşa edilmiş olup içinde Fatih Sultan Mehmed döneminde yapılmış olan bir Kaptanpaşa Divanhanesi bulunmaktadır. İkisi anıtsal nitelikli Güzelce Kasımpaşa Camii ve Büyük Piyale Camii ile pekçok cami ve mescidi vardır. Okmeydanı’na doğru giderek seyrekleşen iskânın üst bölümlerinde onbir adet mesire yeri bulunmaktadır. Dini nitelikli yapıların yanı sıra Evliya Çelebi Kasımpaşa’da isim belirterek beş adet saray bulunduğunu söyler. Piyale Paşa Sarayı, Kara Hoca Sarayı, Kurd Çelebi Sarayı, Hüseyin Ağa Alisi Sarayı ve Sıçan Halife Sarayı. XVI. yüzyıl iskânı ismi bilinen yirmi altı mahalleden oluşmaktadır. Ancak Ketehorya Mahallesi ismi iki kere geçtiği için bilinen mahalle sayısının yirmi beş olarak düzeltilmesi gerekir.

Evliya Çelebi, Galata yerleşmesini “… Konstantiniyye Kalesi’nin halici kuzeyinde bir milden yakın mesafe deniz kıyısında akçe tahtası şeklinde şeddâdî, taştan yapılma sağlam ve hoş bir kale, dayanıklı bir hisardır. Fırdolayı yalın kattır, İstanbul gibi üç kat değildir. Fakat kale içinde üç kat bölme hisarı vardır …” diyerek anlatır. Sekizi deniz yönünde olmak üzere on bir kapısı vardır. Tersane’ye bakan hisar içindeki Meyit Kapısı’ndan Tophane Kapısı’na kadar büyük derin bir hendek surları kara yönünden çevrelemektedir. Bu hendek içinde gemiciler gemi malzemeleri hazırlamakta, halat bükmektedirler. Deniz kenarında hendek yoktur ve tamamen dükkanlar ile kaplıdır. Galata surlarının üç bölüm halinde olduğu, Buondelmonti çizimlerinde de görülmektedir. Fatih döneminde kara surlarının bir bölümünün yıkıldığı söylenirse de tekrar yapıldığı anlaşılmaktadır. Buondelmonti çizimlerinde Kasımpaşa ve Tophane’ye komşu bölümlerde deniz surları görülmez. Orta bölümde ise deniz surları oldukça geriye çekilmiştir. Ancak gerek Evliya Çelebi gerekse başka yazarlar deniz surlarından söz ederler ve deniz surları üzerinde bulunan sekiz kapının adını verirler. Görsel malzeme ile yazarların gözlemleri arasındaki bu çelişkinin nedeni acaba nereden kaynaklanmaktadır. Surların yıkımı sırasında 1864 tarihinde Maria De Lavnay tarafından çizilen bir haritada da kıyıdan biraz içerideki deniz surları görülmektedir. Anlaşılan yoğun iskân nedeni ile Buondelmonti her iki bölümdeki deniz surlarını görmemiş ve çizimine almamıştır.

Galata surları içinde on sekiz Müslüman, yetmiş Rum, üç Frenk, bir Yahudi, iki Ermeni mahallesi bulunmaktadır. Tersane’ye yakın bölümde hiçbir gayrimüslim yoktur. Fatih dönemindeki bir fermana dayanarak bu bölüm tamamen Müslümanlar tarafından iskân edilmektedir. Zaten gerek Fatih dönemi, gerekse daha sonraki dönemlerde yapılan cami ve mescidler yoğun olarak bu bölümde inşa edilmişlerdir. Anıtsal yapılar dışında bu bölümde iki de hane adından bahsolunur. Müvellâ Hanesi ile Hacı ve Seyyid Ali Çelebi Hanesi. Evliya Çelebi, Orta bölüm ile Tophane’ye yakın bölümün “iki kale içinin” tamamen gayrimüslimler ile dolu olduğunu söylemesine rağmen Tophane Kapısı civarına yapılan Sultan Bayezıd Mescidi bu bölümde bir miktar Müslüman nüfus olduğunu göstermektedir [Ayvansarâyî 2001: 430]. Limanı korunaklı olduğu için gemiler birer demir üzerinde güvenlik içinde kışı geçirmektedirler. Gerek sefere çıkacak gemilerin gerekse seferden dönen gemilerin ihtiyaçlarını karşıladığı bu yerleşme hemen hemen yalnızca ticaret ile uğraşmaktadır. Galata yerleşmesi o kadar yoğundur ki Evliya Çelebi burada hiçbir ziyaret [mesire] yeri bulunmadığını belirtir.

Tophane şehri ise Tophane Kapısı’ndan Cihangir sırtlarına ve Kabataşta bulunan Çizmeciler Tekkesine kadar uzanmaktadır. Bu yerleşmenin büyük bir bölümünü Sultan II. Bayezıd döneminde yapılan Tophane binaları oluşturmaktadır. Burada yüz yetmiş mahalle Müslüman, yirmi mahalle Rum, yedi mahalle Ermeni ve iki cemaat Yahudidir. Bu mahalleler bağ ve bahçeli, birbiri üstüne yükselen binlerce yalı ve evden oluşmaktadır. Tophane binalarından sonra kıyı boyunca Terekçi Yalısı, Valide Karındaşı Yalısı, Hüseyin Ağa Yalısı, Rahikizade Yalısı, Sadreddinzade Yalısı, Güğümbaşı Yalısı, Melek Ahmed Paşa Yalısı, Deniz Uğrusu Yalısı, Ebûsaid Yalısı gibi büyük yalılar yer almaktadır. Halkının çoğu tüccar, manav, gemici ve topçudur. Caddeleri geniş olup, baştan başa kaldırım döşelidir. Birbirine yakın pekçok mescidi vardır.

1673 ile 1681 [1684] yılları arasında Haliç kıyısındaki yerleşmeleri gezen Eremya Çelebi ise bir başka gözle XVII. yüzyıl yerleşmelerini günümüze aktarmaktadır. Haliç’in başlangıcında Kağıthane Köyü bulunmaktadır. Burası geçmişte kağıt imal edildiği için bu isim ile anılmasına rağmen artık kağıt imalatına son verilmiştir. Şimdilerde ordunun ihtiyacı olan beylik barut burada hazırlanmaktadır [Erdoğan 1956: 120]. Bunun yanı sıra sarayın süt ve yoğurt ihtiyacı da burada bulunan mandıralar vasıtası ile karşılanmaktadır. Derenin kenarında değirmenler vardır. Geride Litros Köyü yakınında saraya ait Vitos Bahçesi bulunmaktadır. Haliç boyunca güneye doğru ilk yerleşme Sütlüce iskânıdır. Kıyıda yalılar ve bahçeler yer almaktadır. Sütlüce’yi takiben kırk fırının bulunduğu ve yazın üç ay denizden çıkarılan çamurun işlendiği harman yerlerinin olduğu Harmanlar denilen bölge gelir. Sahilde Abdi Selâmi Bahçesi bulunmaktadır. Hemen yakınında yer alan Piri Paşa köyünü geçtikten sonra ise pekçok Yahudinin, az miktarda Ermeni ve Rumun oturduğu Hasköy gelmektedir. Hasköy vadisinde bostanlar ve bahçeler, bunların yanında da konaklar ve köşkler bulunmaktadır. Kıyıdaki iskeleyi geçtikten sonra bir padişah sarayı görülür. Çiçeklerle süslü büyük bir bahçesi ve deniz üzerinde bir köşkü vardır. Bu semtin üst tarafında Okmeydanı yer almaktadır. Zaman zaman padişah burada ok atışı yapmakta ve atış yapan askerlerini izlemektedir. Eremya Çelebi, Türklerin, savaşa giderken burada dua etmelerinin bir adet olduğunu söylemektedir [Genim 1978: 341]. Sarayı takiben Tersane-i Hümayun gelmektedir. Tersane’nin arkasında beylik tabir edilen zindan [Banyo=Bagne] bulunmaktadır. Tersane içinde Kaptanpaşa’nın oturduğu üç kubbeli bir divanhane vardır. Buradan eski divanhanenin bulunduğu Meyit İskelesi’ne kadar sekiz tersane kubbesi görülmektedir. Anlaşılan Fatih döneminde yapılan ilk divanhane yıkılmış ve yeri değiştirilerek yeni bir divanhane inşa edilmiştir. Tersane’de üstü kapalı yüzon inşaat gözü vardır, fakat bunların yarısından fazlasının metruk olduğu görülmektedir. Tersane’nin gerisinde yer alan Kasımpaşa’nın sağ ve sol yamaçları bostan ve bahçeler ile kaplıdır. Kasımpaşa kıyısında yer alan tersane, Meyit İskelesi’nde son bulur. Galata yamacındaki mezarlığa defnedilmek üzere Müslümanların cenazelerinin çıkarıldığı bu iskeleden sonra Galata Surları başlamaktadır. Galata’nın ilk kapısı Azapkapı’dır. Kıyıda büyük demirci dükkanları, gemiler için yelken, halat ve diğer edevatı satan esnaf bulunmaktadır. Aynı zamanda tekneler bu bölgede kalafat edilmektedir. Kürkçükapı, Yağkapanı, Balıkpazarı ve Karaköy Kapısı’ndan sonra Kurşunlu Mağaza denilen Mahzen’e gelinir. Büyük gümrük buraya nakledilmiştir. Bu bölgeye Galata Gümrüğü veya Yeni Yağkapanıda denmektedir. Venediklilere, Cenevizlilere, Fransızlara, İngilizlere, Fransız bayrağı taşıyan Felemenklilere, Livornalılara ait ticaret gemileri Kürkçükapı’dan Tophane’ye kadar bu kıyıya bağlanmaktadırlar. Deniz surlarının yedinci kapısı Mumhane Kapısı’dır. Adından da anlaşılacağı gibi bu bölgede mum imal edilmektedir. Mumhane’den sonra tüfek barudu yapılan kârhane gelmektedir. Eğri Kapı ile denize açılan bölgenin kıyı kesiminde Yahudiler, iç kesimlerinde ise Rumlar ikamet etmektedir. Denize açılan dokuzuncu kapı Kireçhane kapısı olup, buradan hamama [Kılıç Ali Paşa Hamamı], mahkemeye [?] ve büyük camiye kadar alanı kaplayan tabakhanelere ulaşılmaktadır. Surun iç tarafı meyhanelerle dolu bir Rum mahallesidir. Kayığından Tophane iskelesinde inen ve buradan Galata surları içine giren Eremya Çelebi Surp Lusavoriç kilisesini ve diğer kiliseleri anlatır. Daha sonra muhtemelen günümüzde Yüksekkaldırım adı ile anılan ve Karaköy’ü Galata Kulesi’ne bağlayan yokuşu tırmanan yazar, Galata kapısının karşı tarafının Türk mahallesi olduğunu belirtmektedir. Türk mahallesi, buradan Tophane’ye ve üçüncü kapıya [Yağkapanı Kapısı] kadar inmektedir.

Kulekapısı da denen Galata Kapısı’ndan sonra Beyoğlu’na doğru yola devam eden Eremya Çelebi; “… Şehir haricinde, şimale doğru çıkıyoruz. Yukarıda Mevlahane, hamamlar ve fırın ile çarşı vardır… Dört yol ağzına geldik. Yolların biri önümüzde, biri de arkamızdadır. Sağımızdaki yol Tophane’ye, solumuzdaki de Kasımpaşa’ya iner …” diyerek bölgeyi tarif eder. Günümüzde İsveç Konsolosluğunu geçtikten sonra sağdaki Kumbaracı Yokuşu ile, solda Kasımpaşa’ya doğru inen Asmalı Mescid Sokağının İstiklal Caddesi ile kesiştiği bu dört yol ağzında elçiliklere hizmet eden Frenk tercümanların bahçeli evleri bulunmaktadır. Eski Ceneviz Elçisi ile bir miktar Yahudinin de burada evleri vardır. İleride Frenklerle meskûn olan bir Frenk mahallesi bulunmaktadır. Yolun üstünde Galatasarayı denilen padişah sarayı vardır ve burada içoğlanlar terbiye edilmektedir. Yolun her iki tarafındaki evlerin önünden geçerek devam ettiğimizde önce Müslüman sonra Rum ve Frenk mezarlıklarına geliriz. Görüldüğü gibi Beyoğlu iskânı Galatasarayı geçdikten bir müddet sonra mezarlıklar ile bitmektedir. Daha ilerde ise 1800’lere kadar Galata ile günübirlik bağları olmayan Tatavla = Kurtuluş Rum köyü bulunmaktadır.

Tophane beylik toplarla doludur. Çavuşbaşı iskelesinden sonra topçubaşı ve topçuların oturduğu odalar yer almaktadır. Salıpazarı’nı geçtikten sonra Mehmed Ağa mahallesi gelmekte ve onun üzerinde Cihangir camii ile pekçok ev ve binalar bulunmaktadır. Tepenin kuzeye doğru altında Fındıklı denilen, çarşı ve pazarı ile büyük bir semt ve ilerde bir mahalle ile Çizmeciler Tekkesi yer almaktadır. Kıyı yerleşmesinin üst bölümü Ayaspaşa’ya kadar küçük esnafın gezi ve eğlence yeridir. Burada bulunan Şeyhülislam Ebu-Said Efendi’ye ait, sahildeki bostana kadar uzanan ve setler halinde yapılmış bır bahçe de vardır [Eremya 1988: 30 vd].

XVII. yüzyıl Beyoğlu’su oldukça küçük bir alandır. Galata surları dışında kuzeye uzanan yolun iki tarafında teşekkül eden bu yerleşme, mezarlıklar ile Kasımpaşa iskânından ayrılmakta olup, Boğaza doğru gelişen kıyı yerleşmeleri ile birleşmemiştir. Beyoğlu iskânının kıyı ile teması dört yoldan aşağı doğru uzanan Kumbaracı yokuşu ile Boğazkesen vadisi boyunca Tophane ile gerçekleşmektedir.

XVIII. yüzyıl boyunca günümüz Beyoğlu ilçesi içinde yer alan mahallelerin gelişimi devam ederse de, 1950’lere kadar Kasımpaşa ve ötesinde büyük bir gelişim gözlenmez. Sultan III. Ahmed [1703-1730] devrinde Lale Devri olarak isimlendirilen yenileşme döneminde Kağıthane Vadisi içinde Sadabat Sarayları ve Bahçeleri [Eldem 1977], Salıpazarı’nda ise bugünki Mimar Sinan Üniversitesi yerinde Emnâbâd sahilsarayı yapılacaktır. 1724’de kamuya ait arazinin, etrafındaki bina ve arsaların eklenmesiyle genişletilmesi ve denize kazık çakılarak doldurulması ile elde edilen alan üzerine yapılan bu saray Sultan III. Ahmed’in kızı Fatma Sultan’a tahsis edilmiştir. Bir süre sonra bu sahilsaraya bitişik olarak denize yakın bir de küçük kasır yapılacaktır [Orhonlu 1956: 58 vd]. XVIII. yüzyılın Beyoğlu açısından en önemli olayı Sultan I. Mahmud [1730-1754] dönemi başlarında Taksim sularının şehre dağılımı ile birlikte özellikle Tophane, Salıpazarı, Fındıklı, Kabataş ve Cihangir iskânının hızla artmasıdır. Bu çalışmanın esas gayesi özellikle Fındıklı’nın suya kavuşturulmasıdır. Devrin yazarlarından Şem’dânî-zâde Fındıklılı Süleyman Efendi “Fındıklı bahanesine Galata, Kasımpaşa, Dolmabahçe, ve Beşiktaş ihyâ olundu” demektedir [Aktepe 1976: 31]. XVIII. yüzyıldan günümüze ulaşan yirmi üç çeşmenin on altısı Beyoğlu bölgesindedir. Bu çeşmelerin on ikisi yüzyılın ilk yarısında yapılmış olup beşi Kasımpaşa ve ötesinde, yedisi ise Galata ve kıyı yerleşmelerine aittir. Yüzyılın ikinci yarısına ait dört çeşmenin üçü Galata’da, biri ise Kabataş’da bulunmaktadır.

1747’de Beşiktaş Sahilsarayı yeni köşkler ve bahçelerle büyütülür. Buraya yirmi iki sütun üzerine oturan bir mabeyn köşkü [Bayıldım Köşkü] yapılır. 1748’de kullanıma açılan yeni saray bundan böyle yaz mevsimlerinde Sultan I. Mahmud’un haremi ile göç ettiği yazlık saray olacaktır. Fatih döneminden beri bir ilk gerçekleşmede, Padişah haremi ile birlikte yazlığa çıkmaktadır. Yeni bir anlayışın artık saraya da hakim olmaya başladığını görmekteyiz [Sakaoğlu 1999: 386].
Sultan I. Mahmud aynı zamanda Galatasaray Ocağı’nın ikinci kurucusu sayılır. Eskimiş olan saray yapılarını yeniletir, iki çeşme, dershane ve bir kütüphane yaptırır. Ekim 1754’de açılan bu yapılardan kütüphane için bağışladığı kitapların Topkapı Sarayı’ndan sandallara yüklendiği ve Tophane İskelesi vasıtası ile Galatasarayı’na taşındığı bilinmektedir. Bu tarihten itibaren Galatasaray Ocağı’nda yeni bir eğitim ve öğretime geçilmiştir [Sakaoğlu 1999: 384].

Sultan I. Mahmud döneminde 3 Temmuz 1732 tarihinde İstanbul’da basıldığını bildiğimiz Cihannüma isimli atlasda yer alan bir İstanbul haritası bize Kağıthane’den itibaren Beyoğlu yerleşmesinin önemli yapılarını ve yerleşmeleri göstermektedir [Kâtip Çelebi 1732: 672; Katırcıoğlu 20002: 100]. 1764 tarihinde Nuremberg’de basıldığını bildiğimiz bir diğer harita da ise bize çarpıcı görüntüler sunmaktadır [Von Reben 1764; Katırcıoğlu 2000: 104]. Kağıthane’den Kasımpaşa’ya kadar tüm kıyı boyu iskân edilmiştir. Özellikle Tersane Bahçesi’nden sonra Haliç’e inen Hasköy deresinden Meyit Kapısı’na [Azapkapı] kadar olan bölge tersane gözleri ile kaplıdır. Kasımpaşa Deresi biri Piyale Paşa diğeri Kurtuluş’un sağından gelen iki suyun birleşimi ile oluşmaktadır. Bu oldukça geniş derenin kuzeybatısında ki yamaç üzerinde Kasımpaşa iskânı görülür. Kasımpaşa deresi ile Dolmabahçe deresi arasındaki alan nerede ise tamamen iskân edilmiştir. Taksim’den Boğaziçi’ne doğru tepelerin doruk noktasını takiben uzanan Boğaz yolu net bir şekilde görülmektedir. Dolmabahçe deresinin Kuzeydoğusu ise artık yalnızca kıyı boyu yerleşmelerin yer aldığı bir görüntü içermektedir. Okmeydanı ve Taksim ötesinde bağlar ve bahçeler vardır. Hasköy ile Kasımpaşa arasındaki yamaçlar ve Dolmabahçe sırtları ağaçlıktır. Bu arada Galata iskânının hemen dışında Fatih döneminde tesis edilen mezarlık alanının varlığını koruduğunu görürüz. 1770-1778 tarihleri arasında Tobias Conrad Lotter tarafından basıldığı bilinen bir diğer harita ise, yerleşme alanlarına verilen notlar nedeni ile ilgi çekicidir. Bu haritada Hasköy, Tersane, Liman, Galata, Pera, Tophane, Fındıklı, Dolmabahçe ve Kasımpaşa vadisinin üst bölümündeki St. Dimitrius [Tatavla=Kurtuluş] numara verilerek belirtilmiştir. Haliç’te kıyı kesimindeki tersane dışındaki yerleşmeler yazılı kaynaklarda da belirtildiği gibi bağlı, bahçeli ağaçlar içindedir. Galata ve Pera ise tıpkı suriçi gibi yoğun bir yerleşme şeklinde belirtilmiştir [Lotter 1770-78; Katırcıoğlu 2000: 108].

Günümüz Beyoğlu ilçesindeki iskân faaliyetleri gerek sanayi gerekse askeri tesisler ve okulların yapımı dolayısıyla XVIII. yüzyılın sonlarına doğru yeni bir hız kazanır. İstanbul’un fethi ile birlikte kurulan ilk sanayi tesisleri olan Tersane ve Tophane bölge sınırları içersindedir. Ancak zaman içinde gelişimlerini tamamlamış ve yenilikleri takip edemez olmuşlardır. Her ne kadar Sultan I. Mahmud Ekim 1744’te Kebir Top Kârhanesi’ni tamamlar ve Tophane Meydanı’nı denize doğru kazıklar çakarak büyütürse de, XVIII. yüzyılın sonlarına doğru yeni bir düzenleme daha yapılacaktır. 1783’de Cezayirli Gazi Hasan Paşa Kasımpaşa’da bir Kalyoncu Kışlası inşa ettirerek deniz askerlerini bir çatı altında toplamaya çalışır [Cezar 1991: 55 vd]. Reform dönemi diyebileceğimiz bu atılımın ilk örneklerinin Beyoğlu bölgesinde olması da dikkat çekicidir. Bölgedeki büyük boyutlu yapı inşaatları Sultan III. Selim [1789-1807] döneminde hızlanır. Nizam-ı Cedid askerinin oluşturulması sırasında 1795’de Ortaköy vadisinin üst bölümünde kısa süre sonra ortadan kalkacak olan Levent Kışlası inşa edilir [Beydilli-Şahin 2001: 60]. Nizam-ı Cedid’in yanı sıra Kapıkulu askerinin bir bölümünü teşkil eden Humbaracı, Lağımcı ve Topçu Ocakları için de yeni yapılar yapılacaktır. Kapıkulu’nun teknik bölümünü oluşturan Topçu ve TopçuArabacıları için Tophane’deki eski kışlalar yıktırılarak, varlığını 1950’lere kadar sürdüren yenileri yapılır [Beydilli-Şahin 2001: 48]. Topçu sınıfı için yapılan bir diğer kışla ise Taksim Kışlası adı ile anılan yapıdır. 1804’de yapımına başlanan bu kışla “Beyoğlu Kışlası” ve “Topçu Numune Kışlası” adı ile de anılmaktadır [Cezar 1991: 58]. 1940’lı yıllarda yıkıtırılan bu yapının yerine Taksim Gezi Parkı düzenlenmiştir. Tophane ve Taksim çevresinde yapılan bu yapıların yanı sıra Halıcıoğlu’nda da bir bölümü günümüze ulaşan Humbaracı Kışlası ile Mühendishane-i Berri-i Hümayun Binası yapılacaktır [Cezar 1991: 55 vd; Koçu 1958: 64; Mirî Kumbarahâne ve Timurhâne ve Tophâne]. Benzer bir girişim Kağıthane civarında Sultan III. Mustafa [1757-1774] döneminde de yapılmıştır. Baron de Tott’dan yararlanılarak bölgede yapılan bir kışlada seçme askerlere modern atış ve savaş eğitimi verilmiş ve Süratçiyan Ocağı denilen bir hafif topçu birliği kurulmuştur [Sakaoğlu 1999: 415]. Kağıthane’de Lale Devri’ndeki düzeni geri getirmeye çalışan III. Selim, Tahir Efendi’yi bina emini olarak tayin eder. Sadabat Kasrı’nın yeniden yapılması, derenin geçtiği vadinin temizlenmesi, elçilere resmi ziyafetlerin yine burada verilmesi için gereken düzenlemelerin yapılması ve askeri eğitimler için bir de meydan inşası, Kağıthane’nin imarı bakımından padişahın önemli projeleri arasında yer almaktadır [Sakaoğlu 1999: 436].
XIX. yüzyıl başından itibaren Galata Kapısı Taksim aksında hızla gelişmeye başlayan ve giderek Tatavla köyüne doğru büyüyen Beyoğlu iskânı artık tümüyle yerli gayrimüslim nüfustan çok levanten ağırlıklı bir yerleşmedir [Hovhannesyan 1997: 42]. Günümüzde üç beş kişi dışında tamamen yok olan levantenler, başta İtalyan ağırlıklı olmak üzere, Fransız ve başka Avrupalılardan oluşmaktadır [Tancoigne 2003: 102]. Bunların bir kısmı yerli Rum ve Ermenilerle evlenerek melez bir yapı oluşturdukları halde kendilerini Avrupalı sayarlar ve çoğunlukla yüzyılın ikinci yarısından itibaren yabancı devlet pasaportu taşırlardı.

XIX. yüzyıl başında Beyoğlu’nda Fransız, Venedik, İngiltere, Hollanda, Polonya, İsveç, Danimarka ve 1808’de ortadan kalkıncaya kadar Raguza Cumhuriyeti elçilikleri bulunmaktadır. Eliçilik sayısının artması ile birlikte gerek ülke dışından gelerek şehre yerleşenlerin gerekse Rum ve Ermeni nüfusun bölgeye yerleşme hızı artmaktadır. Kısa bir süre içinde İspanya, Rusya ve Almanya da bölgede elçilik açacaktır. XIX. yüzyılda teşekkül eden devletlerin elçilikleri ise yoğun yerleşme nedeni ile ancak Galatasaray’dan öteye Taksim’e doğru kendilerine yer bulabileceklerdir. Yunanistan, Belçika, Romanya vd. elçiliklerin Galata kapısı ile Taksim’e doğru yerleşme noktaları bize aynı zamanda Beyoğlu’nun gelişim çizgisini göstermektedir.

1811’de Girit’teki elçilik görevine gitmeden önce bir süre Pera’daki Fransız elçiliğinde kalan Tancoigne, “… Pera semti, bir düzlüğü taçlandırır ve buradan bakınca bütün kent, liman, Asya kıyısı, Marmara Denizi ve Adalar ayakların altındadır …”demektedir [Tancoigne 2003: 100]. Bu tarihte iki-üç küçük sokak, pis ve dar tek bir cadde, dönemin Fransız Büyükelçisi’nin Avrupa’nın lağımı dediği Frenk Mahallesini oluşturmaktadır. Bölge yoğun bir biçimde iki katlı ve Türk usulü yani ahşap ve kilin saman ile karıştırıldığı bir toprakla [hımış] yapılan evlerden oluşmaktadır. Bu yapılar sık sık yangın tehlikesi ile karşılaşmaktadırlar. 1810’da meydana gelen bir yangın birkaç saat içinde bu evlerin yüzlercesinin yok olmasına yol açmıştır. 1811’deki yangın ise bir önceki yılın felaketinden kurtulmuş olan bölgeleri yok eder. Bu yangınlar öylesine büyüktür ki 1811’in sonlarına doğru artık Pera yepyeni bir mahalle olmuştur. Yine de çoğunluk eski usül yapı yapmaya devam etmektedir, az sayıda yapı taştan, ağır ve yangına karşı dayanıklı malzeme ile inşa edilmektedir. 1800’lerin başlarında Pera’nın belli başlı yapıları Fransız Sarayı, Hollanda Sarayı ve İngiliz Sarayı’dır. Baştan aşağı ahşaptan yapılmış olan Hollanda Sarayı sanki bütünüyle yok olmak için adetâ ilk yangını bekler gibidir. Anlaşılan odur ki, Beyoğlu’nun kâgir yapı oluşumu için 1870 yangınını beklemek gerekecektir.
Tancoigne “Galata Sarayı”dan da söz eder, bu okula ulaşmak için kasap, balıkçı, manavların oluşturduğu Pera pazarının içinden geçmek gerekmektedir. Ayrıca haftanın belirli günleri burada bir “çiçek pazarı” kurulduğundan da söz eder. Görüldüğü gibi, günümüz balıkpazarı ve çiçekpasajının geçmişi XIX. yüzyıl başlarına kadar uzanmaktadır [Tancoigne 2003: 101].

Pera, XIX. yüzyıl başlarında yalnızca yabancı devletlerin büyükelçilikleriyle, diplomasi görevlilerinin ve onlara bağlı memurların mahallesidir. Avrupa’lı tüccarlar deniz ve limana yakınlığı sebebiyle Galata’da oturmayı tercih etmektedirler [Tancoigne 2003: 101]. Kısa bir süre sonra 1820’li yıllarda İstanbul’da bir dönem İsveç Elçisi olarak bulanan Carl Gustaf Löwenhielm, Tancoigne tarafından anlatılanları bize görsel olarak sunacaktır [Yenal 2003].

Sultan II. Mahmud döneminde XVI. yüzyıldan beri ilk defa, üç yüz yıla yakın bir süre sonra Beyoğlu bölgesinde bir anıtsal dini yapı inşa edilir. 18 Nisan 1826 günü açılışı yapılan Tophane Nusretiye Camii uzun bir süreden beri ihmal edilen bölgenin yenilenmesine yol açacaktır [Ayvansarâyî 2001: 461]. Sultan II. Mahmud [1808-1839] döneminde Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla [1826] birlikte reform çalışmaları hızlanır.

Tarih boyunca, Galata’nın önemli sorunlarından birisi de İstanbul ile olan bağlantısının sağlanması olmuştur. Galata ile İstanbul yarımadasını birleştirme çabaları Sultan II. Bayezıd dönemine kadar uzanmaktadır. 1502-1503 yılları arasında Leonardo da Vinci bir köprü yapması için İstanbul’a davet edilmiştir. Kısa süre sonra 1504-1506 yılları arasında bu kere aynı iş Michelangelo’ya teklif edilir [Eyice 1968: 1214/157]. Ancak her iki girişim de sonuçsuz kalmıştır. Üç yüz yılı aşan bir süre sonra Haliç üzerinde bir köprü yapılır. Geçiş parası alınmadığı için Hayrâtiye adı ile anılan Cisr-i Atik, 6 Ekim 1836 günü hizmete açılır. Kapudan-ı Derya vekili Fevzi Ahmed Paşa’nın denetiminde Tersane-i Amire’de inşa edilen ahşap köprü Azapkapı ile Unkapanı’nı birbirine bağlamaktadır [Eyice 1968: 157; Pamukciyan 2003: 220]. Bu köprüyü takiben 1845’de Bezmi Âlem Valide Sultan tarafından yaptırılan Valide Köprüsü veya Cisr-i Cedid [Yeni Köprü] adıyla anılan ikinci bir köprü bu kere Karaköy ile Eminönü arasında ulaşımı sağlayacaktır.

On yıl içinde Haliç’in her iki yakası birbirine iki köprü ile bağlanmıştır. Bu köprülerin yapılış noktaları bize Haliç’in iç bölümlerinin gelişimlerini oldukça yavaş sürdürmelerine karşı, Boğaz’a doğru yer alan ve özellikle Batı ile irtibatlı olan Galata bölümünün hızla büyüdüğünü ve İstanbul ile organik bir bağ kurulması mecburiyetinin ortaya çıktığını göstermektedir. Günümüze kadar işlevini sürdürecek olan Tersane iki köprünün gerisinde kalmıştır, bu nedenle köprülerin açılır kapanır olması mecburiyeti devrinin teknolojik olanaklarını zorlar bir durumda yapılmalarına yol açacaktır. Ulaşımın kolaylaşması muhafazakar İstanbul’a nazaran yüzyıllardır bir eğlence ve gezi alanı olan Beyoğlu’nun hızla yeni fonksiyonlar kazanmasına neden olur. İlk oteller, restorantlar, tiyatrolar, eğlence merkezleri, kulüpler ve hatta opera hızla yaygınlaşır [Akın 2002].

1789 Fransız Devrimi’nin etkileri tüm dünyada milliyetçilik akımların hızla gelişmesini gündeme getirir. 1821’de Yunanistan Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılar bağımsızlığını ilan eder. 3 Kasım 1839 da Gülhane Hatt-ı Hümayun’u, 16 Şubat 1856 da Tanzimat Fermanı ilan edilir. 3 Haziran 1856 tarihli mektubunda devrin İngiliz Büyükelçisi Lord Stratford “Mesele reayanın haklarını korumakla da bitmiyor. İmparatorluğun genel olarak yenileştirilmesi, daha insanca bir temel üstüne oturtulabilmesi de en az onun kadar önemli. Ama bu nasıl yapılabilir? Bütün mesele orada …” demektedir [Poole 1988: 167]. Artık, devir değişmektedir. İstanbul’un yönetim merkezi de şehrin batı ile daha sık teması olan bir bölgesine kaymaktadır. 1846 yılında yapımına başlanan Beşiktaş Sahil Saray-ı Hümayun’u 10 Haziran 1856 Cuma günü tören ile kullanıma açılır. Dört yüzyıldır suriçinde bulunan İmparatorluğun yönetim merkezi, şehrin bu yeni gelişen bölgesine yakın bir noktaya taşınır.

İlk Gazhane tesisi 1853’de Beşiktaş Sahil Saray-ı Hümayun’unu aydınlatmak üzere Has Ahırların bulunduğu Gümüşsuyu yönündeki yamaca inşa edilir. Bu tesis, 1856’da İstanbul’un ışıklandırılan tek yolu olan Grand Rue de Pera’nın düzenli olarak aydınlatılmasını da sağlayacaktır. 1856’da Beyoğlu Naum Tiyatrosu’nun da Sultan Abdülmecid’in arzusu üzerine bu tesisden alınan gazla aydınlatıldığı söylenir. Uzun süre Hazine-i Hassa tarafından işletilen Dolmabahçe Gazhanesi 1874’de Şehremaneti’ne devredilir. 1960’lı yılların başında İnönü Stadı’nın genişletilmesi sırasında yıkılan bu gazhanenin yerine 1961’de Kağıthane Poligon mevkiinde 1984’e kadar kulanılacak yeni bir gazhane kurulur. Dolmabahçe Gazhanesi 1961’deki yeni gazhane inşaatına kadar Beyoğlu bölgesinin tek işletmesidir [Akbulut-Sorguç 1994: 377].

Haliç’te vapur seferlerine başlanması için 1855’de Ahmed Fethi Paşa önderliğinde Haliç-i Dersaadet Şirket-i Hayriyesi adı ile bir şirket kurulur. Üç yıl sonra getirilen yandan çarklı üç adet küçük vapur ile Eyüp ve Hasköy arasında yolcu taşımacılığına başlanır. Daha sonra ise yapılan öteki iskelelerle seferler Haliç kıyısında yaygınlaştırılır ve yolcular Karaköy Köprüsü’ne kadar götürülmeye başlanır [Tutel 1995: 40]. 1864’de Galata Surları yıkılır, hendekler doldurulur ve surlar içine sıkışan Galata iskânı hızla Şişhane, Tünel ve Tophane yönüne doğru gelişmeye başlar. Kasımpaşa yönüne doğru gelişim için biraz daha zaman lazımdır. Çünkü bu alan hala mezarlıklar ile kaplıdır.

1869 senesi İstanbul şehir içi ulaşımı için önemli bir atılım yılı olur. Aynı yıl içinde atlı tramvay, Galata Tüneli ve Sirkeci’den başlayan Rumeli demiryolları imtiyazı verilir. Raylı sisteme yönelik bu atılım sonuçlandığında İstanbul’un çehresi değişmiş, kent içi ulaşıma önemli kolaylıklar sağlanmıştır. 31 Temmuz 1871 günü dünyada atlı tramvayın kullanılmaya başlanmasından yirmi sekiz yıl sonra Azapkapı Beşiktaş tramvay hattı işletmeye açılır [Engin 1995: 204]. Böylelikle sahil boyunda ulaşım imkânları artırılır. Haliç kıyıları vapur seferleri ile köprüye bağlıdır ve buradan itibaren tramvay kıyı yerleşmeleri boyunca Boğaz’a doğru ulaşımı sağlamaktadır. 1867’de günde 40.000 kişinin Yüksek Kaldırım yolu ile Beyoğlu’na ulaşmaya çalıştığını gören Eugene Henri Gavand adındaki Fransız mühendis Karaköy ile Beyoğlu arasında asansör tipinde bir demiryolu projesini gündeme getirir. 30 Haziran 1871’de yapımına başlanan, 626 metre ray [555 metresi tünel] uzunluğundaki dünyanın ikinci metrosu [Londra 1863] 18 Ocak 1875 günü hizmete açılır [Engin 2000: 58; Yenen-Kayserilioğlu 1994: 308; Kayserilioğlu 1998: 96; Bazı kaynaklar Tünel’nin dünyadaki üçüncü metro olduğunu söylerlerse de, 1867’de New York’ta yapılan metro 93 metre uzunluğunda bir tanıtım ve deneme çalışmasından öteye gitmeyen bir teşebbüstür. Bu nedenle Tünel dünyanın ikinci metrosu olarak kabul edilmektedir]. Artık birbirini dik kesen ve her iki istikamette de ilerleyen toplu ulaşım sağlanmıştır. Hızla artan ulaşım imkânları yerleşmenin de hızla gelişmesine ve genişlemesine yol açacaktır. Bu bağlantılara ek olarak Karaköy Şişli tramvay hattı da 1883 yılında işletmeye alınır. Karaköy’den başlayarak Bankalar Caddesini takiben Şişhane’ye ulaşan tramvay hattı, Cadde-i Kebir’e bir alternatif olarak Tepebaşı Caddesi [Büyük Mezarlık Sokağı] boyunca Galatasaray’a kadar yeni bir yol oluşturulmaktadır.

Kırım Harbi sonrası şehirde sayıları giderek artan Fransız, İngiliz ve İtalyanların hükümetten düzenli kent hizmeti talep etmeleri sonucu, 1855’de şehir yönetiminin yeniden düzenlenmesi gündeme gelir. 15 Ağustos 1855 günü Dersaadet ve Bilad-ı Selâse de denen Galata, Eyüb ve Üsküdar Şehremaneti kurulur [Çelik 1986: 37]. Oniki üyeli bir meclisi olan bu kurumun Şehremini adı ile anılan bir de başkanı bulunmaktadır. 1857’de şehremaneti şehri on dört daireye ayıran bir nizamname hazırlar. Pera, Galata ve Tophane’yi kapsayan Altıncı Daire pilot bölge olarak seçilir ve buradan edinilecek tecrübelerin giderek diğer on üç bölgede de uygulanmasına karar verilir. Bölgedeki Müslüman nüfusun yoğun olarak bulunduğu Kasımpaşa ve ötesindeki Haliç sahil yerleşmeleri ise bu bölünmede 5. Daire sınırları içinde yer almaktadır. Altıncı Daire’yi sadrazamın atadığı bir müdür ve hükümetin atadığı yedi üyeden oluşan bir meclis yönetecektir. İşbaşı yapan Altıncı Daire’nin ilk yaptığı uygulama yetki bölgesinin kadastro çalışmalarını yapmak olmuştur. Ana arterlerin genişletilmesi, su ve kanalizasyon sisteminin kurulması, sokakların havagazı ile aydınlatılması hemen ele alınan başlıca işlerdir. Bu arada, 1864 yılındaki en önemli uygulama gündeme gelir. Bölgenin yeniden düzenlenmesi sırasında girişilen bu çalışma, bin yıla yakındır ayakta kalmış olan surların, Server Efendi başkanlığındaki 6. Daire Belediye Meclisi kararıyla yıkılmaya başlanmasıdır. Dönemin tarihçisi Ahmed Lütfi Efendi’nin şiddetli muhalefetine rağmen bu yıkım 1868 yılına kadar devam eder [Ahmed Lûtfî 1988: 132; Ahmed Lûtfî 1989: 91]. 1870 Pera yangınından sonra yeni yapılacak binaların kâgir olarak inşa edilmesi zorunluluğu da bu arada alınan kararlardan biridir. Taksim ve Tepebaşı’na iki park yapılır ve bu alanlardaki gayrimüslim mezarlıklarının Şişli ‘ye taşınması sağlanır. 1877’ye kadar bağımsız olarak çalışan Altıncı Daire o tarihte yürürlüğe giren Dersaadet Belediye Kanunu’yla şehrin yirmi Daire’ye bölünmesi sonucu bu ayrıcalığını yitirir [Ahmed Lûtfî 1989: 38 vd; Bayrı 1951: 29]. Ancak bu arada halen Beyoğlu Belediye Başkanlığı olarak kullanılan “Hotel de Ville” yani Belediye Sarayı da inşa edilmiş olur. Yeni kurulan yirmi belediye dairesinin beşi bugünkü Beyoğlu sınırları içindedir. 8. Daire [Eyüp ve Hasköy], 9. Daire [Kasımpaşa], 10. Daire [Beyoğlu], 11. Daire [Galata ve Tophane], 12. Daire [Fındıklı ve Kabataş]. 1877 tarihli düzenleme sonrası hazırlanan bir cetvele göre daha sonra Altıncı Daire içinde toplanacak olan bölgede 88 mahalle ve 16.325 hane bulunmaktadır [İşli 2002 : 74 vd]. Bu mahalleler arasında bulunan Tatavla ve Hüseyin Ağa [Beyoğlu] 1250’şer hane ile İstanbul’un en büyük mahalleleridir.

Kısa bir süre sonra daire sayısının çokluğunun getirdiği bürokrasi ve ihtiyaç duyulan memur sayısının artması sonucu daire sayısı 10’a indirilecektir. H. 1296 [1879] tarihli bu bölünme sonrası kıyı kesimlerine hizmet veren Beşiktaş ve Yeniköy Daireleri dışında şehrin bu bölümü tek bir belediye dairesi altında toplanır; Altıncı Daire. 1 Haziran 1954 tarihinde Şişli’nin ilçe olmasına kadar Beyoğlu Dairesi Kağıthane’den Mecidiyeköy’e kadar çok büyük bir alana hizmet vermeye çalışacaktır. İstanbul’un ve banliyölerinin 1844’deki nüfusu yaklaşık 391.000 iken 1856’da 430.000’e, 1878’de 547.437’ye ve 1886’da 851.527’ye ulaşır. Yaklaşık kırk yıllık bir süre içinde şehrin nüfusu ikiye katlanmıştır. 1840 ilâ 1900 yılları arasında kente gelen yabancı gayrimüslimlerin yaklaşık 100.000 civarında olduğu belirtilmektedir [Çelik 1986: 33]. Yeni gelen bu nüfusun büyük bir kısmının Beyoğlu bölgesine yerleştiği ve buradaki yoğunluğu büyük oranda arttırdığı bir gerçektir.

Genel olarak, “Beyoğlu” adının Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’da doğan ve gerek padişahın gerekse Sadrazam İbrahim Paşa’nın çok yakın dostu olan Aloisio [Alvazio] Giritti’ye atfen verildiği söylenmektedir. Venedik Doj’u Andrea Gritti’nin [1454-1538] oğlu olan Aloisio Gritti’ye Türkler, Beyoğlu demektedirler. Baba Gritti, İstanbul’da Venedik elçisi olarak görev yaptığı sırada bir Rum kadınıyla evlenmiş ve bu evlilik sonucu Aloisio dünyaya gelmiştir. Gritti’nin, bu günkü Taksim Gezisi’nin yakınındaki arazi üzerinde bir köşkü bulunmaktadır. Bundan dolayı köşkün bulunduğu yerden Galatasarayı’na kadar alana Beyoğlu adı verilmiştir [Eremya 1988: 235; Eyice 1965: 204]. Ancak, Beyoğlu ismi ilk olarak XIX. yüzyılın başlarındaki arşiv belgelerinde görülmeye başlar; “Beyoğlu’ndaki Tatavla nam yerde” veya “Beyoğlu’nun Tatavla nam köyünde” gibi açıklamalara rastlanmaktadır [Cezar 1991: 11]. Bölgenin tamamının Beyoğlu olarak isimlendirilmesi ise Cumhuriyet döneminden sonradır.

Beyoğlu isminin kökeni hakkında iki görüş daha ileri sürülmektedir. Birinci görüşe göre, yine XVI. yüzyılın tanınmış kişilerinden “Frenk Beyoğlu” olarak isimlendirilen Don Yasef Nassi’nin konağı bu bölgede bulunduğu için semte Beyoğlu ismi verilmiştir [Eyice 1965: 204; Bali 1999: II. 349]. İkinci görüşe göre ise Beyoğlu adı Trabzon Rum İmparatorluğu prensi David’in oğlu Alexios’ a atfen kullanılmaktadır.

XIX. yüzyıl boyunca ve XX. yüzyılın ilk üç çeyreği içinde Haliç sahillerinin sanayi ve büyük ölçekli hizmet yapıları ile dolduğunu görmekteyiz. 1950’li yıllara kadar İstanbul’a ulaşım nerede ise yalnızca deniz ve demiryolu ile mümkündür. Avrupa’yı İstanbul’a, İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan tek bir kara yolu vardır ve bu yol gidiş geliş birer şeritlidir. Bu nedenle nüfusu milyona yaklaşan bir şehrin ihtiyacını karşılayacak tesisler mecburen her şartta deniz ulaşımına elverişli olan Haliç kıyılarına yapılmıştır. İlk sanayi tesisi 1833’de işletmeye alınan Feshane Fabrikası’dır. Defterdar’da eski Beyhan Sultan Yalısı’nın bulunduğu alana yapılan bu fabrika 1980’li yıllara kadar Sümerbank Defterdar Yünlü Sanayii Müessesesi adı ile faaliyetine devam eder. Sayıları giderek azalsa da XX. yüzyıl başlarına kadar Eyüp, Bahariye, Karaağaç ve Sütlüce kıyılarında yalılar bulunmakta ve konut yaşamı devam etmektedir. Örneğin 1622’de kurulan Beşiktaş Mevlevihanesi Çırağan Sarayı’nın yapımı sırasında yıkılır ve bir müddet çeşitli yapılarda faaliyetini sürdürdükten sonra 1877’de Eyüp Bahariye’de yeni yapılan binalarına taşınır. 30 Kasım 1925 günü çıkarılan “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Hakkındaki Kanun” uyarınca faaliyetten men edilen Bahariye Mevlevihanesi 1930’lu yılların sonuna kadar mevcudiyetini devam ettirmiştir. Haliç’in kuzey bölümünde Kağıthane ile Alibeyköy dereleri arasındaki arazi üzerine yapılan Türkiye’nin ve İstanbul’un ilk termik santralı Şubat 1914’de üretime geçerek tramvay, şebeke ve abonelere enerji vermeye başlar. Macar Ganz Firması tarafından inşa edilen tesis Osmanlı Türk Elektrik Anonim Şirketi adı ile 1937’e kadar faaliyetini sürdürür. 1937’deki millileştirmeyi takiben İETT idaresine devredilen bu santral 1952’ye kadar İstanbul ve çevresinin tek üretim merkezi olmaya devam edecektir. 1970’de TEK’e devredilen santral 18 Mart 1983 tarihinde faaliyetine son verir [Kara 1994: 554].

Termik santralın yapımı ile birlikte, gerek hammadde; kömür, gerekse atık; kül ve curuf nedeni ile Haliç ve yakın çevresi yoğun bir şekilde kirlenmeye başlamıştır. Bu tesisin yakınına kurulan mezbaha ise kirlenmeyi büyük boyutlara çıkaracak, bir anlamda Haliç kıyılarının terk edilmesine neden olacaktır. XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Kazlıçeşme dışındaki en önemli kesim yeri Tophane Salhanesi’dir. Şehrin bu kadar içinde yer alan tesisin çevreye yaydığı koku ve kirlenme nedeni şehrin dışına çıkarılması kararlaştırılır. Daha sonraları Sütlüce Mezbahası olarak anılacak olan Karaağaç Mezbahası inşaatına Ekim 1920’de başlanır. 1923’de hizmete açılan bu mezbaha 1990’lara kadar İstanbul’un tek kesimhanesi olarak kullanılacaktır.

1950-1960 arası karayolu ulaşımına hız verilmesi ve yeni yollar yapılmasına rağmen, Haliç’in bir sanayi bölgesi olarak kullanılması yanlışına devam edilir. Örneğin 1961’de Kağıthane Poligon mevkiine 1993’lere kadar kullanılacak olan yeni bir Gazhane inşa edilecektir. Tüm bu sanayi kirlenmelerine ek olarak 1950 sonrası alt yapı olmaksızın kendi bildiğine gelişen gecekondu yerleşmeleri de Haliç’in yok edilmesine yardımcı olmuştur. 1984 sonrası yapılan Haliç’i sanayiden arındırma çalışmaları, kuzey ve güney kolektörleri ve kuşaklama bağlantıları vasıtası ile temizlenmeye çalışılan bin yılların Altın Boynuzu bu çalışmaların başlamasını takip eden yirmi yıl içinde giderek geri kazanılmaya başlanmıştır.

XX. yüzyıl başlarında Beyoğlu yerleşmesi kıyı boyunca Kağıthane’den Beşiktaş’a, Galata’dan Şişli’ye kadar yayılmıştır. Toplu taşıma [tramvay] imkânına kavuşan Tatavla Köyü de Beyoğlu ile organik bağları olan bir mahalle haline gelmiştir. Geleneksel yaşantısını sürdüren şehrin hemen karşısında, yürüme mesafesinde yaşantısı, yapılanması ve dünya anlayışıyla farklı bir kent oluşmaktadır. Ancak bu kentin homojen bir yapısı yoktur. Haliç kıyısındaki yerleşmeler, Sütlüce, Hasköy ve Kasımpaşa Beyoğlu’ndan çok İstanbul ile bağlantılarını sürdürmektedirler. Bu yerleşmeler toplu ulaşım araçları ile Beyoğlu’na bağlanmamıştır. Haliç vapurları ve sandallar İstanbul ile bağlantıyı kolaylaştırmakta, hemen karşı sahildeki Cibali, Fener ve Balat’a erişerek, şehre kısa mesafeli yürüyüşlerle ulaşmak daha kolay olmaktadır. Haliç’in her iki yakası boyunca ulaşımın 1950’lere kadar yalnızca ya yürüyerek ya da Haliç vapurları vasıtası ile yapılması araştırılması gereken bir konudur.

Anlaşılan tarih tekerrür etmektedir. 1453’e kadar bir süre Bizans’a karşı bir Ceneviz Kolonisi olarak farklı bir yaşam sürdüren Galata, bu kere Beyoğlu olarak beşyüz yıla yakın bir süre sonra Osmanlı’ya karşı farklı bir dünya görüşü içinde yaşantısına devam etmektedir. Bu arada özellikle Ege Adaları’nın kaybı, Osmanlı İmparatorluğu’nun küçülmesi, Karadeniz’de çok sayıda yeni devletin oluşması ve giderek dünya ticaretinin Akdeniz havzası dışına kayması İstanbul’un ve dolayısıyla Galata ve Beyoğlu’nun dünya ticarettinden aldığı payı küçültmektedir [Stewiğ 1965]. Yavaş yavaş bir içe dönüş başlamıştır. 1912 Balkan Savaşı sonrası şehre gelen göçün bir kısmı Kasımpaşa Vadisi içlerine yerleşirse de, her türlü ekonomik gücünü kayıb etmiş bu insanların Beyoğlu’na bir hareket getirmesi mümkün değildir. Bölgede hareketlenme 1917 Ekim Devrimi sonrası şehre gelen Beyaz Ruslar ile olacaktır. Beyoğlu bir kere daha büyük bir yoğunluk kazanır, eğlenmeyi seven, dışarda yemek yeme kültürü olan bu insanlar kısa sürede işlerini kurarlar ve Beyoğlu’nda da yeni bir devir başlar. Ancak, bu yenilenme ve hareketlilik uzun süreli olmayacaktır. Çünkü, Osmanlı İmparatorluğu’da son günlerini yaşamaktadır. 18 Ekim 1918 günü İstanbul işgal edilir. Eski şehrin mahzunluğuna karşın, gayrimüslim tebaanın yaşadığı Galata ve Beyoğlu, Şişli ve Tatavla yerleşmelerinde hayat bütün hızı ile devam etmektedir.

CUMHURİYET’TEN GÜNÜMÜZE

9 Ekim 1923 günü Malatya Milletvekili İsmet Paşa [İnönü] ve arkadaşları tarafından verilen bir madde ve bir satırlık yasa önerisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülerek onaylanır. Böylece daha sonra değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez hükmü ile Anayasa maddesi haline getirilen, “Devletin makam-ı idaresi, Ankara şehridir” cümlesiyle belirtilen yasa yürülüğe girer [Aygün 1984: 23; Bkz. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı Madde: 3]. İstanbul’un MS 330’dan beri 1593 yıldır büyük bir coğrafyada hüküm süren üstünlüğü son bulmuştur. Artık, İstanbul eski İstanbul değildir, yüz yıllardır süren başkent ayrıcalığını yitirmiştir. Uzun süren savaşların ve işgal yıllarının yarattığı ekonomik yıkım zaten şehri her yönüyle etkilemiştir, şimdi de başkent olmanın getirdiği avantajlarını kaybetmektedir. Yine de Cumhuriyetin en büyük şehri ve en önemli ekonomik, kültürel merkezi olmaya devam edecektir. Zaten, 1923 yılı başlarında yürürlüğe giren Lozan Barış Antlaşması’nın getirdiği mübadele işlemleri de, İstanbul’un ticaret hayatına önemli bir darbe vurmuştur. İstanbul çok uzun bir süre için dünya ticaretinden uzaklaşmaktadır.

3 Mart 1924’de Halifeliğin kaldırılması ve saray mensuplarının yurt dışına çıkarılması da İstanbul için yeni bir darbe olur. Boğaz kıyısı boyunca uzanan saraylar, yalılar, eski dönem devlet erkanına ait konaklar boşalmış, ekonomik sıkıntı için olan şehirde fakirleşme başlamıştır. Yüzyıllar boyu devletin ve yöneticilerin ihsan ve bağışlarıyla yaşamaya alışmış olan geniş bir insan topluluğu ne yapacağını şaşırmış haldedir. Elbette bu olumsuz ekonomik hayattan en çok etkilenen Beyoğlu olmuştur. Önemli bir üretimi olmayan, yalnızca ticaret ve tüketim üzerine inşa edilen bir yaşantı süren Beyoğlu, uzun süreli bir durgunluğa girecektir. Ankara’nın başkent olmasına karşın İstanbul’un ve de Beyoğlu’nun tüm ülke içindeki özel önemi devam etmekte, yabancı Büyükelçiliklerin önemli bir kısmı İstanbul’da faaliyet göstermekte ve Ankara’ya taşınmaya direnmektedirler. Cumhuriyet’in kurumsallaşma ve “muasır medeniyet seviyesine” ulaşma arzusunun çağdaş mimarlık ve şehircilik örnekleriyle tüm dünyaya gösterilmesi gerekmektedir.

1927 Nüfus sayımına göre İstansul Şehremaneti sınırları içinde yaşayanların sayısı 742.763’dür. Bu nüfusun % 39.5’u olan 294.025 kişi ise Beyoğlu İlçesi sınırları içinde oturmaktadır [Toprak 1994: VI. 110; Avcı 1994: I. 221]. Görüldüğü gibi 1927’de İstanbul nüfusunun yaklaşık % 40’ı Beyoğlu’nda oturmaktadır. Her ne kadar daha Beşiktaş ve Şişli ilçe olarak ayrılmamış ve Beyoğlu nerede ise şehrin kuzey bölümün tek ilçesi olarak varlığını sürdürüyorsa da yine de bu nüfus büyüklüğü dikkat çekicidir.

Şehremini Emin Erkul [1924-1928] tarafından İmparatorluğun İstanbul’unu Cumhuriyetin İstanbul’una dönüştürmek için planlama çalışmalarına başlanır. Bu çalışmaların ilk örneği 8 Ağustos 1928 günü açılışı yapılan Taksim Cumhuriyet Anıtı olacaktır. Kaidesi ve çevre düzeni Mimar Giulio Mongeri, dört cepheli üst düzenlemesi İtalyan Heykeltraş Pietro Canonica tarafından yapılan bu anıt, açıldığı günden itibaren İstanbul’da yapılan ulusal ve uluslararası düzeyde hemen her törenin vazgeçilmez simgesi olacaktır [Aksın 1998: I. 78 vd].

İstiklal Caddesi [10 Nisan 1927 tarihli “Binaların Numaralanması ve Sokaklara İsim Verilmesi Hakkındaki Kanun”un ilk uygulamalarından biri olarak Cadde-i Kebir’in adı İstiklal Caddesi olarak değiştirilir] ile Sıraselviler aksının kesiştiği noktaya yerleştirilen bu anıt salt bir çevre düzeni çalışması ve bir simge değildir. Yeni Cumhuriyet’in şehircilik anlayışını yansıtan modern mahallelerin, geniş bulvarların, batı tarzı bir yaşamın da ilk örneğidir. Anıtın açılışını takip eden günlerde, Topçu Kışlası’nın karşısında talim yeri olarak kullanılan alan da imara açılır. Kısa süre içinde, burada modern bir semt oluşacaktır; Talimhane.

3 Nisan 1930’da Cumhuriyet’in geneline yönelik ilk Belediyeler Kanunu yürürlüğe girer. O güne kadar Belediyeler 1876 Anayasası’nın “belediyeler seçimle iş başına gelen kurullar tarafından yönetilir” ilkesi ile çalışmaktadır. Artık belediye faaliyetlerine hız vermenin zamanı gelmiştir. Ancak, İstanbul’a gelinceye kadar hala yapılması gereken işler vardır. Anadolu’nun bağrında yeni bir Başkent yaratılmaktadır. İç Anadolu’nun büyük bir bölümü, Ege, İzmir İstiklal Savaşı sırasında tahrip olmuş, yanmış ve büyük oranda yıkılmıştır. Kısa süre içinde onarılması gereken ülke içinde İstanbul ve İmparatorluktan ulus devlete geçmenin en fazla etkilediği Beyoğlu uzun bir süredir ülke genelinden aldığı paydan vazgeçmek mecburiyetinde kalmıştır.

1930’ların ilk yarısında İstanbul’un imarı ve planlaması için yapılan çalışmalar arasında, İstanbul Valisi’nin daveti ile şehre gelen J. H. Lambert’in hazırladığı “İ’mar Raporu” önemli öneriler içermektedir [Lambert 1934: 45 vd]. Lambert “Beyoğlu ve Şişli’de son bulan yollar asgari 22 metre genişliğinde olduğu için gelecekte yeni mahallelerin inşasına müsaittir. Bu yolların ana cadde olarak İstinye / Tarabya Caddesine ulaştırılması ve etraflarında cephesi en az 60 metre olan arsalar bırakılması lazımdır” demektedir [Lambert 1934: 45]. Galata Köprüsü’nün başından itibaren Voyvoda Caddesi ile Haraççı Caddesi’nin arasındaki adanın istimlakini ve burada bir sirkülasyon alanı sağlanmasını, Kasımpaşa Caddesi’nin genişletilip, ıslah edilerek Şişli’ye doğru uzatılmasını önerir. Lambert’in bu önerisi 1984 sonrası Piyale Paşa Bulvarı olarak gerçekleşecektir. Aynı şekilde Tozkoparan Caddesi seviyesinde açılacak bir caddenin Kasımpaşa ile Taksim’i birleştirme önerisi de, önce 1939’da gerçekleştirilen Refik Saydam Caddesi, daha sonra 1986’da yapılan Tarlabaşı Bulvarı ile iki kere uygulanacaktır [Lambert 1934: 65]. Raporun hulâsa [netice] bölümü, “Şehir için müstacel [acil] ve hayati olan mesele Beyoğlu ciheti değil, Haliç’in cenubundaki [güney] asıl İstanbul cihetidir” denilerek bitmektedir.

Aynı yıllarda İstanbul imar planıiçin bir çalışma da Alman Şehirci Herman Elgötz tarafından yapılmıştır. İstanbul Şehrinin Umumî Plânı isimli çalışmada Galata ve Beyoğlu bölgelerinin yenileştirilmesi, Harbiye ile Dolmabahçe arasına bahçeli evler yapılması gibi öneriler yer almaktadır [Elgötz 1934: 34 vd]. 1930’lu yılların ilk yarısında İstanbul’un planlaması için yapılan bu girişimleri takiben Fransız plancı Henri Prost şehre davet edilir. 1936-1951 yılları arasında İstanbul’daki planlama çalışmalarını sürdüren Prost’un tarihi yarımada ve Beyoğlu için hazırladığı 1/5000 ölçekli Nâzım İmar Planı 29 Nisan 1938 günü onanarak yürürlüğe girer [Prost 1953]. Nazım İmar Planı’nın yapım aşamasında Kuledibi Caddesi, Ayaspaşa Caddesi ve Taksim Meydanı’nda bazı iyileştirme çalışmalarına da devam edilmektedir. 1938’de Taksim Harbiye arasındaki röfüjler tamamlanır. 1939’da üç yıldan beri inşaatı devam etmekte olan 478 metre uzunluğunda, 25 metre genişliğindeki Gazi Köprüsü de Azapkapı Unkapanı arasında hizmete girer. 1940’da Sıraselviler, Tepebaşı Caddesi ve Taksim Cumhuriyet anıtının etrafı asfaltlanır. Bu çalışma Beyoğlu bölgesinde yapılan ilk asfalt çalışmasıdır. 1942’de bu kere Haliç’in kuzey sahil yolu ele alınır ve Kasımpaşa’dan Halıcıoğlu’na doğru uzanan yol asfaltlanır. 1923’ten beri ilk defa devletin eli Beyoğlu’nun bu gözden uzak mahallelerine ulaşmaktadır [İstanbul 1944].

Plan gereği Beyoğlu bölgesinde gerçekleştirilen ilk imar çalışması Meşrutiyet Caddesi’ne paralel olarak Şişhane’den İngiliz Konsolosluğu önüne kadar uzanan Tozkoparan Caddesi’nin genişletilerek Refik Saydam Caddesi adı ile genişçe bir bulvar olarak hizmete sokulması olacaktır [İstanbul 1944].

1920’li yıllarda boşaltılarak terk edilen ve avlusu 1900’lerden başlayarak stad olarak kullanılan, Beyoğlu Kışlası’nın yıkılmasına 1939 yılı içinde başlanır. Kışlanın bulunduğu alan İnönü Gezgisi adı ile park alanına çevrilecektir. 1940’da başlanan inşaat 213.314.-TL sarfedilerek 1944’de tamamlanır. Gezinin, Taksim Meydanı’na bakan girişine bir İnönü Heykeli yapılmasına karar verilir, bunun için de kaidesi ile birlikte 304.906.-TL harcanarak 1945 yılında anıtın açılışı yapılır [İstanbul 1944; İstanbul 1949: 55-68 vd; 1950 sonrası sökülen bu heykelin uzun yıllar yalnızca kaidesi yerinde durmaktaydı. İsmet İnönü’nün ölümünü takiben kaide Taşlık’taki küçük parka taşınmış ve üzerine bir depoda saklanan İnönü Heykeli yerleştirilmiştir].

1956 yılı bir anlamda Prost planlarının uygulama yılıdır. İstanbul’un her tarafı hallaç pamuğu gibi atılmaya başlar. Bu inşaat sürecinden Beyoğlu bölgesi de nasibini alır. Karaköy Meydanı, Tophane Meydanı, Salıpazarı Liman Tesisleri, Boğaz Sahil Yoyu yapımı, Şişli Meydanı’ndan itibaren İstinye, Tarabya, Büyükdere bağlantı yolları, Barbaros Bulvarı, vs. Bu arada Taksim Meydanı’nın yeniden düzenlenmesi de gündeme gelir. İnönü Gezgisi’nin adı Taksim Gezisi olarak değiştirilir. Cumhuriyet Anıtı’nın gezinin ortasına alınması ve gezinin kotunun Taksim Şişli Caddesi seviyesine indirilmesine karar verilirse de bu proje hayata geçirilmez [İstanbul Tarihsiz: 115].

Prost Planı’nın Beyoğlu için en önemli özelliği Dolmabahçe Vadisi’nin 2 nolu Kentsel Park olarak ayrılmasıdır [İstanbul 1949: 120 -121]. Kent bütününe hizmet vermesi düşünülen bu alanda yapımına ilk başlanan tesis İnönü Stadyumu olcaktır. 1937 yılında vadinin deniz yönünü kapatan Dolmabahçe Sarayı Has Ahırları yıkılır. Bu arada gerek stada ulaşım sağlamak gerekse Taksim’i Dolmabahçe’ye dolayısıyla kıyı şeridine bağlamak amacı ile Gümüşsuyu Caddesi’nin yapımına geçilir. Bu nedenle de Dolmabahçe Saray Tiyatrosu ve Kabataş İskelesi’ne kadar bir dizi kültür varlığı ortadan kaldırılır [Ünsal 1969: 57 vd]. Temeli 19 Mayıs 1939’da atılan İnönü Stadyumu 19 Mayıs 1947 tarihinde kısmen de olsa kullanıma açılır, yapımının tamamlanması daha sonraki yıllarda olacak ve 1952’de Stadın adı uzunca bir süre için Mithatpaşa Stadı olarak değiştirilecek, daha sonra tekrar İnönü adı verilecektir. 1939-1949 arasında kentsel park içinde Spor Sergi Sarayı ve Açık Hava Tiyatrosu’nun yapımmı da bitirilir [İstanbul 1949: 103 vd]. Yapıldığı tarihlerde Beyoğlu ilçesi sınırları içinde olan bu yapılar, 1 Haziran 1954 tarihinde Şişli’nin İlçe olması ile Beyoğlu sınırları dışında kalırlar.

1946 ile 1950 yılları arasında Türkiye çok partili demokratik hayata geçişin sancılarını yaşamaktadır. Yeni atılımlar, şehirlerin imarı gibi kaygılar bir müddet için ertelenmelidir. Zaten başlanan işlerin çoğu tamamlanmamaış olup, şehrin pekçok noktasında inşaat faaliyetleri sürmektedir. Bu yıllar İstanbul için devam eden işlerin tamamlanma yıllarıdır. Yine de küçük ölçekli yeni yapılar yapılmaktadır. 1947 yılında yapımına başlanan Taşlık Kahvesi’nin açılışı 1948 yılında yapılır. Sedad Hakkı Eldem’in Modern Türk Mimarisi’ne örnek teşkil eden bu yapısı 1990’lı yıllarda Swiss Otel yapılmak üzere yıkılacak ve yeri değiştirilerek daha küçük bir benzeri yapılmaya çalışılacaktır.

1946’da Kazlıçeşme-Zeytinburnu çevresinde ilk gecekondular görülmeye başlar. Çok partili demokratik hayatın ilk göstergelerinden biri şehirlerin dejenerasyonu olarak ortaya çıkmaktadır. 1949’da İstanbul’da yapılan bir sayımda sayıları 5.000’e ulaşan gecekonduların 3.2182’i bu bölgededir. Ancak bu arada Kasımpaşa’da da 50 kadar gecekondu bulunduğu tespit edilmiştir. Beyoğlu’nun ilk gecekondu ile tanışması Kasımpaşa Vadisi’nin Okmeydanı ile birleştiği noktalarda görülmektedir. 1950’lere yaklaştıkça artan iç göçler, sanayileşme çabaları giderek kendi kendine teşekkül eden mahallelerin oluşmasına yol açmaktadır [Tekeli 1994: 381-85].

1950’de İstanbul’un nüfus 1.166.477 olarak tespit edilir. İlk defa kent nüfusu 1.000.000’un üzerine çıkmaktadır. 1927-50 yılları arası artış miktarı 359.614, [il sınırları içinde] artış oranı ise % 31’dir. 1950 sayımında Beyoğlu nüfusu ise 279.238 olarak belirlenir. İstanbul büyümekte Beyoğlu ise nüfus kaybetmektedir. [1927’ye göre 14.787 kişi] Bu nüfus azalması günümüze kadar devam eder, 2000 yılı sayımına göre Beyoğlu ilçesinin nüfusu 231.900’dür [Genel 2000: 62].

1950-1953 yılları arasında Beyoğlu bölgesinde, bazı yapıların restorasyonu, yeni okul yapımları, su getirme ve yol asfaltlama çalışmaları dışında önemli bir şehircilik faaliyeti görülmez [İstanbul 1952; İstanbul 1954]. 1 Haziran 1954’te Şişli İlçesi kurulur. Elmadağ’dan ötesi artık Şişli İlçesi sınırları içinde kalmaktadır. Beyoğlu’nun gelişim alanları yalnızca Kasımpaşa Vadisi içleri ile Haliç yamaçları olarak küçülmüştür.

6-7 Eylül 1955 olayları Beyoğlu için büyük bir yıkım olur. Çok uzun yıllardır, İmparatorluğun ve Cumhuriyetin batıya açık yüzü tahrip edilir, yakılır, yıkılır. Bir gece boyu süren olaylar sonrası artık Beyoğlu, bir daha eski Beyoğlu olamayacaktır. Toplumun renkleri yok olmuştur, bir kırgınlık, boş vermişlik prtaya çıkar, aidiyet duygusu kaybolmuştur.

1960 sonrası alınan ilk önemli karar 12 Ağustos 1961 günü tramvayların seferden kaldırılması olacaktır. Toplu taşıma bundan böyle troleybüs ve otobüslerle yapılacaktır. 23.6.1965 günü kabul edilen 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu 2 Ocak 1966 günü yürürlüğe girer. Artık, yap sat devri başlamıştır. 1940’lı yıllarda Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde şehircilik dersleri veren Prof. Oelsner’in söylediği “Türk Halkı belediyelerin kasalarındaki imar planlarını tatbik edecek yöneticiler çıkmasın diye dua etmelidir! Eğer bu imar planları tatbik edilirse, bu ülke birkaç asır belini doğrultamayacaktır” sözleri gerçek olmaktadır [Cansever 1994: 102].

Bu dönemlerde yapılan en önemli yapı Taksim Meydanı’ndaki Kültür Sarayı’dır. 1940’lı yıllarda yapımına karar verilen yapının açılışı Nisan 1968’de yapılır. Kısa bir süre sonra, 27 Kasım 1970’de yanan bu bina onarılıp Atatürk Kültür Merkezi olarak 6 Ekim 1978’de tekrar kullanıma alınır. 1970’li yıllar hem ülkemiz hem de Beyoğlu için kayıp yıllardır. Hatta kayıptan öte, bu yıllar içinde yapılan imar planı uygulamalarının getirdiği olumsuzluklar çok uzun yıllar boyu giderilmesi olanaksız bozulmalara neden olacaktır.

25 Mart 1984 Yerel Yönetim seçimleri ile 1877’den beri bağımsız çalışma olanağını kayıp etmiş olan Beyoğlu Belediyesi yüz yılı aşkın bir süre sonra, belli oranda bağımsızlığını tekrar kazanır. 1983’de iktidar olan Anavatan Partisi 1950’den beri süre gelen ve “köylü” üzerine kurulan popülist politikalar yerine, kentlilerin oy potansiyelini hedefleyen bir politika izlemeye başlamıştır [Aksın 1998: 870].

1985’te, 1984 seçimleri ile işbaşına gelen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan uzun süredir unutulan toplu istimlak çalışmalarını yeniden başlatır. Haliç’in her iki yakasında sahil yolu ile kıyı şeridi arasındaki yapılar, yapı kimliklerine ve korunması gerekli kültür varlığı olup olmadıklarına bakılmaksızın yıkılır ve bu yıkım alanları park olarak düzenlenir. Bu arada Dalan, Haliç’i “gözlerimin rengi gibi” dediği temizleme / mavileştirme çalışmalarına da başlayacaktır. Ancak, çoğunluğu özel mülkiyetin teşkil ettiği Haliç’in güney kıyılarının büyük oranda açılmasına karşı, çoğunluğu kamu mülkiyetinin teşkil ettiği kuzey kıyılarına [Karaköy – Azapkapı dışında] nerede ise el sürülemez. Perşembe Pazarı istimlakleri bir dönem “Türkiye’nin en büyük gecekondusu” adı ile anılacak olan Perpa’nın yapımına yol açar. 4500 işyeri ve dükkanı kapsayan bu yapı 127.000 m²’lik bir arazi üzerine inşa edilir. Ancak, ne yazık ki ne Perşembe Pazarı’nın boşaltılmasını sağlar, ne de yapıldığı yer ve getirdiği yoğunluk nedeni ile inşa edildiği bölgeye dejenerasyon dışında bir fayda getirir.

Gerek 1973 yılında açılan Boğaz Köprüsü’ne bağlantı sağlamak gerekse Perpa’nın yarattığı taşıt trafiğine çözüm getirmek için 1930’lu yıllarda Lambert tarafından önerilen Piyale Paşa Bulvarı yapılır. Bu arada Kasımpaşa Bahariye Caddesi’ndeki trafik akışı da tek yönlü olarak yeniden düzenlenir. Şehre geliş yönü ise yüzyılların Kasımpaşa Çarşısı’nın içine kaydırılarak uluslararası bir sürat yolunun çıkışı, çarşı içinden geçer hale getirilir. Bu dönemin Beyoğlu için yarattığı ikinci olumsuzluk ise yine 1930’lu yıllarda önerilen ve bir bölümü Refik Saydam Caddesi olarak gerçekleştirilen Tarlabaşı Bulvarı’nın inşasıdır.

1990’lı yılların başı Sosyal Demokrat projelerin uygulanma yıllarıdır. İstiklal Caddesi araç trafiğinden arındırılır ve yaya yolu haline getirilir. 29 aralık 1990’da Tünel Taksim arasında tek hatlı, nostaljik tramvay seferleri başlatılır. 1988’de yapımına başlanan ve çeşitli idari davalar sonucu yıkımına karar verilen Park Otel’in yıkımına 20 Kasım 1993’de başlanır. Ancak bu arada 2 Nolu Kentsel Park’ta yapımı süren Gökkafes inşaatı devam etmektedir. Hatta yapımı kolaylaştırmak için, Beyoğlu İlçesi sınırları içinde yer alan arsa ve yakın çevresi Beyoğlu’ndan ayrılarak Şişli İlçesi sınırları içine alınır. Bir anlamda Gökkafes yapımcıları da haklıdır, çünkü daha 1960’lı yıllarda Taksim Gezisi içinde yapımına karar verilen İstanbul’un ilk gökdeleninin planlayıcıları bu ülkenin önde gelen mimarlık ve şehircilik uzmanlarıdır. Taksim Oteli, The Marmara, Sanayi Odası Binası gibi İstanbul’un binlerce yılda oluşan silüetine fon teşkil eden yapılar Marmara Denizi’nden şehre bakışta Ayasofya, Sultanahmed ve Süleymaniye Cami’lerinin minareleri arasından yirminci yüzyılın bu şehre armağanları gibi görülmektedir. Herkesin ve her kültürün bir şehircilik anlayışı ve içinde yaşadığı şehre bir katkısı olması doğaldır. Bu katkının olumlu mu olumsuz mu olduğunu elbette gelecek kuşaklar değerlendirecektir.

2000’li yılların Beyoğlusu’nun deniz ile irtibatı kesiktir, kıyıların büyük bir bölümü yarı yıkık yapılar ile kamu mülkiyetinde olup çoğunlukla kullanılmayan tesislerle kaplıdır. Çok uzun yıllar sonra Halıcıoğlu ve ötesinde Haliç kıyılarında yapılan Rahmi Koç Sanayi Müzesi ile 2003 içinde kullanıma açılan Miniatürk, Beyoğlu’dan öte tüm ülkeye hizmet veren başarılı projelerdir. Bu arada eski Sütlüce Mezbahası’nın yenilenme ve kongre merkezi olarak kullanıma açılma çalışmalarıda devam etmektedir. Taksim çevresinin beş yıldızlı, Talimhane bölgesinin üç ve dört yıldızlı oteller bölgesi olmasına paralel olarak, Balıkpazarı ve Çiçekpazarı çevresinde de şehrin tümüne hizmet veren lokantalar ve eğlence yerleri oluşmaya başlamıştır. 1999 sonrası hızlanan bu çalışmaların yine de yeterli olduğunu söylemek zordur. Çünkü nüfusu oniki milyona varan bir şehir için alternatif hizmet alanları yaratılamamış, bu tür yeme içme ve konaklama üniteleri nerede ise kendi bildiğince gelişmişlerdir. İstanbul’un ikibin yıllık iskân alanının değişen yerel yönetimler ve her değişimle yenilen kullanım kararları ile geleceğe taşınması mümkün olamıyacaktır. Bugün Beyoğlu bölgesi büyük gelir uçurumlarına sahip kitlelerin çok yakın mesafelerde birlikte yaşadığı, beklentilerin büyük fakat bu beklentilere cevap verecek kadroların yetersiz olduğu bir kaos içindedir. Toplumun tüm kesimlerinin ve yönetimlerin müştereken mutabakat sağladıkları bir gelişim anlayışı ve planı yoktur. Plan çalışmaları tüm bölgeyi çağdaş kullanıma kavuşturma amacından çok kısa süreli isteklere cevap verme anlayışı üzerine kurulmuştur. Günümüz Beyoğlu’nun uzun süreli, radikal kullanım kararları içeren, büyük yenileştirme ve sıhhileştirme planlarına aciliyetle ihtiyacı olduğu bir gerçektir.

 

GELECEĞİN BEYOĞLU’SU

Bizans Döneminden beri Karaköy’den başlayarak Boğaz’a paralel olarak uzanan kıyı yolu, Karaköy’ü Yüksek Kaldırım Caddesi [XIX. yüzyıldan sonra Tünel] ile Galata Kule Kapısı’na ve giderek Taksim’e bağlayan İstiklal Caddesi ve devamındaki Taksim Şişli yolu, Azapkapı ile Kasımpaşa ve Haliç’in kuzey yerleşmeleri arasında ulaşımı sağlıyan kıyı yoluna ek olarak, Cumhuriyet döneminde yapılan Azapkapı Şişhane Taksim [Refik Saydam Caddesi] Kabataş Taksim [Gümüşsuyu Caddesi] ve 1984’den sonra yapılan Piyale Paşa Bulvarı ile Tarlabaşı Bulvarı geleneksel şehir dokusuna aykırı sürat yollarıdır. Tüm dünyada görüldüğü gibi gerek İstanbul Suriçi gerekse Galata suriçi taşıt trafiğine kapalı, yaya trafiğini ön plana alan yerleşmelerdir. Bin yılların genel kabulüne aykırı olarak açılan yeni yollar, yeni kavşakların ve yeni düzenlemelerin yapımını hızlandırmış, taşıt trafiğine kapalı bir özellik gösteren kent dokusunun parçalanmasına yol açmıştır. Yüzyıllardır iç içe yaşayan mahalleler bölünmüş, kent dokusu içinde kesin bölünmeler meydana gelmiştir. Bu yolların böldüğü semtlerde karşılıklı yaya ulaşımı nerede ise imkânsız hale gelmiştir.

Kentten megapole dönüşen İstanbul’un ortasında, Haliç’te hala sanayi tesisleri [tersaneler] faaliyetlerini sürdürmeye çalışmaktadırlar. Diğer taraftan İstanbul yarımadası ve Beyoğlu bölgesinin kültür ve turizm ağırlıklı bir fonksiyona kavuşturulması için geniş boyutlu çalışmalar yapılmaktadır. 2 nolu Kentsel Park içinde gerçekleştirilmeye çalışılan Kongre Vadisi çalışmaları, Salıpazarı Antrepolarını uluslararası bir gezi limanı olarak düzenleme çabaları, Beyoğlu için gündemdeki projelerdir. Bu arada Haliç’in kuzey kıyısında yapılan Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi, Miniatürk Gezi Alanı ve eski mezbaha binalarının restorasyonu gibi büyük boyutlu, çağdaş projeler de hizmete girmiş veya girmek üzeredir.

Ancak yine de Perşembe Pazarı ve Karaköy civarı, Şişhane ve Bankalar Caddesi çevresi Türkiye’nin geneline hizmet veren geniş ve düzensiz ticaret alanları olarak kalmaya devam etmektedir. Geçmişte Pera günümüzde Beyoğlu olarak isimlendirilen İstiklal Caddesi ve çevresi kendi bildiğince gelişen bir özellik gösterir. Genellikle Balıkpazarı, Çiçekpazarı ve Nevizâde Sokağı çevresinde yoğunlaşan lokantalar ve eğlence merkezleri giderek İstiklal Caddesi’ni dikine kesen sokaklara doğru yayılmaktadır. Talimhane üç veya dört yıldızlı oteller bölgesi olmasına karşın, önemli sayıda otomotiv yedek parçası satan dükkanlarla da doludur.

Beyoğlu için en acil konu Karaköy İstiklal Caddesi bağlantısını sağlayan Karaköy Meydanı ve Yüksek Kaldırım’ın düzenlenmesidir. Karaköy Meydanı bir trafik meydanıdır. Galata Köprüsü üzerinden gelen yaya trafiğinin Yüksek Kaldırım veya alternatif diğer sokaklar ile Galata ve Tünel’e ulaşması nerede ise mümkün değildir. Burada bulunan ve dünyanın üçüncü metrosu olan yüzyılı aşkın tesisi ancak yerini bilenler kullanabilmektedir. Perşembe Pazarı, Karaköy çevresi, Yüksek Kaldırım geceleri ve tatil günleri kullanılması ve gezilmesi zor alanlardır. Öncelikle Karaköy Meydanı yaya öncelikli bir düzenleme ile çözüme kavuşturulmalı, Yüksek Kaldırım ve çevre sokaklarda bulunan yapıların zemin katları lokanta, kafe, sanat galerisi, kitapçı, sahaf, antikacı, hediyelik eşya satışı ve üretimi yapan ve gece geç saatlere kadar açık kalacak ve çevreyi aydınlatıp güvenli hale getirecek iş yerleriyle donatılmalıdır. Sokak veya meydan boyutunda ele alınacak bu projelerde yapıların üst katları konut, bir veya iki yıldızlı otel, kısa vadeli kiralamalara müsait apart otel gibi kullanımlara tahsis edilebilir.

İstanbul özellikle AB ile entegrasyona paralel olarak önem kazanacak ve yeni mekânlara ihtiyaç duyulacaktır. Büyükdere Asfaltı, Maslak çevresi gibi ancak taşıt ile ulaşımın mümkün olduğu alanlar yerine, alt yapısı büyük oranda tamamlanmış, ulaşımı yaya trafiği ile mümkün olan Tarlabaşı Bulvarı ile İstiklal Caddesi, İstiklal Caddesi ile sahil bandı arasındaki eski yapı stoğu yenilenerek, yapı adası ölçeğinde çeşitli kullanımlara tahsis edilebilir. Bu yenileştirmeler, kesinlikle tek yapı ölçeğinde değil, en azından yapı adası bazında yapılmalı, kesin olarak tüm yapı adasının bodrum katlarının otopark olarak kullanımı mecburiyeti getirilmelidir. Uygun bulunan bazı yapı adaları ise tamamen kaldırılmalı, bunların zemin altı otopark, zemin üstleri ise yeşil alan olarak düzenlenmelidir. Mevcud mülkiyet hukuku içinde çözülemeyen bu ve benzeri çalışmalar için 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu’nun 8. maddesi örnek alınarak gereken yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Tepebaşı Bulvarı ile Kasımpaşa Vadisi arasında yer alan büyük konut bölgesi ekonomik kullanımını yitirmiş olması nedeni ile çöküntü içindedir. Yapı stoğunun büyük bir bölümü boş olup, Beyoğlu bölgesini can ve mal emniyeti açısından tehdit etmektedir. Şehrin 30-40 km uzağında yeni konut alanları oluşturulan bir dönemde, şehrin içindeki bu bölgenin yenilenmesinin sağlanması ve bu bölgelerin yeni konut alanları olarak kullanılması büyük ekonomik fayda sağlayacaktır.

Haliç tüm dünya şehirlerinin özlem duydukları doğal bir su yoludur. Tersaneler ve bölgedeki salaş yapılanma acilen kaldırılmalı, kıyı şeridinde turizm tesisleri, lokantalar, kafeteryalar, günübirlik tesisler, spor klüpleri için deniz ile ilgili düzenlemeler müzeler ve açık alan düzenlemeleri yapılmalıdır. Ancak bu düzenlemeler sırasında daha önce Boğaz ve Suriçi sahilyolunun yapımı sırasında yapılan, yerleşim bölgeleri ile kıyı bantının arasına yüksek sürate elverişli bir trafik yolu yapımı gibi bir hata tekrarlanmalıdır. Mevcud ulaşım yolu küçük iyileştirmelerle aynen korunmalı, ulaşım E5 ve TEM üzerinden, vadi üstlerinden kıyı bandına dik olarak yapılacak bağlantılar ile sağlanmalıdır. Haliç su yolunun etkin bir şekilde kullanılması da ulaşım için bir çözümdür. Gelecekte kıyı yoluna paralel olarak yapılacak bir metro bağlantısı da alternatif bir çözüm olabilir.

Kısaca Beyoğlu Bölgesinin geleceği radikal kararlar gerektiren büyük projelerin yapımına bağlıdır. Salıpazarı ve Galata liman tesislerinin yenileştirilmesi, Perşembepazarı sahil bantının düzenlenmesi, Kasımpaşa ve Camialtı tersanelerinin kaldırılması, Çukurcuma, Firuzağa, Boğazkesen vadisi, Tepebaşı Bulvarı ile Kasımpaşa vadisi arasındaki konut alanlarının yenilenmesi, bu bölgedeki yapılanmaların tek yapı ölçeğinde değil, en az yapı adası ölçeğinde ele alınması gerekmektedir.

Mevcut İmar Kanunu, Yönetmelikler ve İmar Planları böylesi büyük projelerin hayata geçirilmesinin önündeki en büyük engellerdir. İstanbul Suriçi ve Beyoğlu Bölgesi’ni yeniden kente kazanma çalışmalarının kısa vadeli projeler ve kabuller ile gerçekleşmesi mümkün değildir. Bunun için daha önce bir örneğini Ankara’nın çağdaş kent olarak oluşumunda gördüğümüz İmar İdare Heyeti gibi yerel yönetimler dışında oluşturulacak bağımsız bir kurum gerekmektedir.

Geçmişe bağnazca özlem duymanın, bir milyon nüfuslu bir İstanbul düşlemenin kimseye faydası yoktur. Önemli olan geleceğin nasıl düzenleneceğidir. Üç bin yıllık iskân tarihine sahip olan Galata ve Beyoğlu XXI. yüzyılda nasıl bir yerleşme olacaktır. Bu güne kadar uygulanan politikaların bizi getirdiği nokta çözümsüzlük, herkesin kendi bildiğini yapması olmuştur. Artık kesin bir karara varmanın, yeni yöntemler araştırmanın, yeni çözümler geliştirmenin zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir. Beyoğlu ve onun zaman içinde oluşturduğu kent dokusu yalnız bizim toplumumuzun değil, tüm dünyanın varlığı ile övünç duyduğu bir yerleşme olmalıdır. İnanıyoruz ki günlük kısır çekişmeler ve kısa vadeli kişisel çıkarların gözden uzak tutulacağı her türlü girişimi başaracak gücümüz ve bilgimiz vardır. Yeter ki bu konuda bir karar verelim.

Yazı : M.SİNAN GENİM

 

KAYNAKÇA

Ahmed Lûtfî 1988
Ahmed Lûtfî [Haz. M. Münir Aktepe], Vak’a -Nüvis Ahmed Lûtfî Efendi Tarihi, X, Ankara 1988

Ahmed Lûtfî 1989
Ahmed Lûtfî [Haz. M. Münir Aktepe], Vak’a -Nüvis Ahmed Lûtfî Efendi Tarihi, XI, Ankara 1989

Akbulut-Sorguç 1994
M. Rıfat Akbulut-Cem Sorguç, “Gazhaneler”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, III,
İstanbul 1994, s. 377-378

Akın 20022
Nur Akın, 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Galata ve Pera, İstanbul 2002, 2. Baskı

Aksın 1998
Feridun Aksın [Yayın Yönetmeni], Cumhuriyetin 75 Yılı, İstanbul 1998, 3 Cilt

Aktepe 1976
M. Münir Aktepe, Şem’dânî-zâde Fındıklılı Süleyman Efendi Târihi Mür’i’t-Tevârih, I, İstanbul 1976

Akurgal 1988
Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, İstanbul 1988

Anafarta 1969
Niğar Anafarta, Hünernâme Minyatürleri ve Sanatçıları, İstanbul 1969

Anafarta 1971
Niğar Anafarta, “İstanbul’daki Eski Sayımlar”, Hayat Tarih Mecmuası, 12, Ocak 1971, s. 60-61

Arseven 1989
Celal Esat Arseven [Haz. Dilek Yelkenci], Eski Galata ve Binaları, İstanbul 1989

Ateş 2003
Ahmet Ateş vd, “İstanbul’un Fethine Dair”, Fetihten Önce Fetihten Sonra, İstanbul 2003, s. 83-124

Atik 2003
Şeniz Atik, “Kadıköy Altıyol’da Arkeolojik Çalışmalar”, Mimarist, 9, 2003, s. 90-93

Avcı 1994
Sedat Avcı, “Beyoğlu İlçesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, II, İstanbul 1994, s. 220-221

Aygün 1984
Seçil Aygün, “Kurtuluş Savaşının Mekânsal Stratejisi ve Ankara’nın Başkent Seçilme Kararının İçeriği”, Tarih İçinde Ankara, Eylül 1981 Seminer Bildirileri, Ankara 1984

Ayvansarâyî 2001
Ayvansarâyî Hüseyin Efendi [Haz. Ahmed Nezih Galitekin], İstanbul Camileri, İstanbul 2001

Ayverdi 1958
Ekrem Hakkı Ayverdi, Fatih Devri Sonlarında İstanbul Mahalleleri, Şehrin İskânı Ve Nüfusu,
Ankara 1958

Babinger 2003
Franz Babinger [Çev. Dost Körpe], Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı, İstanbul 2003, 3. Baskı

Bali 1999
Rıfat N. Bali, “Josef Nasi”, Yapıtları ve Yaşamlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, İstanbul 1999, II,
s. 349, 2 Cilt

Banduri 1711
Anselmus Banduri, Impérium Orientale sive Antiquitates Constantinopolitanae… ex variis Graecorum Operibus, Paris 1711

Banoğlu 1973
Niyazi Ahmet Banoğlu, Taksim Cumhuriyet Abidesi Şeref Defteri, İstanbul 1973

Barbaro 1976
Nicolo Barbaro [Çev. Şemseddin T. Diler], Konstantıniyye Muhâsarası Ruznâmesi, İstanbul 1976, 2. Baskı

Baytop 1997
Turhan Baytop, Türkçe Bitki Adları Sözlüğü, Ankara 1997, 2. Baskı

Beydilli-Şahin 2001
Kemal Beydilli-İlhan Şahin, Mahmûd Râif Efendi Ve Nizâm-ı Cedîde Dâir Eseri, Ankara 2001

Beydilli 2003
Kemal Beydilli, Bir Yeniçerinin Hatıratı, İstanbul 2003

Bittel 1969
Kurt Bittel, “Bemerkungen über die prahistorische Ansiedlung auf dem Fikirtepe bei Kadıköy [İstanbul]”, İstanbuller Mitteilungen, Bd. 19/20 [1969-70], s. 1-19

Broquière 2000
Bertrandon De La Broquıère [Çev. İlhan Arda], Deniz aşırı Seyahat, İstanbul 2000

Burckhardt 1956
J. Burckhardt, The Age of Constantine the Great, New York 1956

Cansever 1994
Turgut Cansever, Ev ve Şehir, İstanbul 1994

Cezar 1991
Mustafa Cezar, XIX. Yüzyıl Beyoğlusu, İstanbul 1991

Choiseul-Gouffier 1782
Auguste Comte Choiseul Gouffier, Voyage pittoresque dans l’Empire Ottoman, en Grèce, dans le Troade fesiles de l’Archipel et sur les côtes d’Asie Mineur, Paris 1782

Çelik 1986
Zeynep Çelik, 19. Yüzyılda Osmanlı Başkenti Değişen İstanbul, İstanbul 1986

Danişmend 1971
İsmail Hakkı Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, I, İstanbul 1971

Decei 19682
A. Decei, “İstanbul / Şehrin Tarihi”, İ. A., V/2, İstanbul 1968, s. 1142-1171

Dionysius 1958
Dionysii Byzantii [Haz. R. Güngerich], Anaplus Bosporu, Berlin 1958

Dr. Mordtmann 1892
Dr. Mordtmann, Esquisse Topographique De Constantinople, Lille 1892

Dukas 1956
Dukas [Çev. VL. Mirmiroğlu], Bizans Tarihi, İstanbul 1956

Duyuran 1953
Rüstem Duyuran, “Fethettiğimiz İstanbul”, Arkitekt, XXI, 1-4, 1953, s. 5-14

Eldem 1977
Sedad Hakkı Eldem, Sa’dabat, İstanbul 1977

Eldem 1974
Sedad Hakkı Eldem, Köşkler ve Kasırlar, II, İstanbul 1974

Elgözt 1934
Herman Elgötz, İstanbul Şehrinin Umumî Plânı, İstanbul 1934

Engin 1995
Vahdettin Engin, “İstanbul Şehir İçi Ulaşımında Raylı Sisteme Geçiş: İlk atlı tramvay hatlarının yapılışı”, Hakkı Dursun Yıldız Armağanı, Ankara 1995, s. 199-209

Engin 2000
Vahdettin Engin, Tünel, İstanbul 2000

Erdoğan 1956
Muzaffer Erdoğan, “Arşiv Vesikalarına Göre İstanbul Baruthâneleri”, İstanbul Enstitüsü Dergisi, 2, İstanbul 1956, s. 115-138

Eremya 1988
Eremya Çelebi Kömürciyan, İstanbul Tarihi, İstanbul 1988, 2. Baskı

Ergin 1934
Osmanlı Nuri Ergin, İstanbul Şehri Rehberi, İstanbul 1934

Erhat 1972
Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, İstanbul 1972

Erzen 1954
Afif Erzen, “İstanbul Şehrinin Kuruluşu ve İsimleri”, Belleten, XVIII, 70, Nisan 1954, s. 131-158

Esin 1992
Ufuk Esin, “İstanbul’un En Eski Buluntu Yerleri ve Kültürleri”, Semavi Eyice Armağanı-İstanbul Yazıları, İstanbul 1992, s. 55-68

Evliya 2003
Evliya Çelebi [Haz. Seyit Ali Kahraman-Yücel Dağlı], Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, İstanbul 2003

Eyice 1958
Semavi Eyice, “Byzantion”, T.A., IX, s. 130 vd.

Eyice 1964
Semavi Eyice, Cristoforo Buendelmonti ve İstanbul’un En Eski Resmi, İstanbul 1964

Eyice 1965
Semavi Eyice, “İstanbul’un Mahalle ve Semt Adları Hakkında Bir Deneme”, Türkiyat Mecmuası,14, İstanbul 1965, s. 199-216

Eyice 1968
Semavi Eyice, “İstanbul’un Tarihi Eserleri”, İ.A., V/2, İstanbul 1968, s. 1214/44-144, 2. Baskı

Eyice 1969
Semavi Eyice, Galata ve Kulesi, İstanbul 1969

Eyice 1969
Semavi Eyice, “Galata”, Türk Ansiklopedisi, XVII, Ankara 1969, s. 116-117

Eyice 1976
Semavi Eyice, Bizans Devrinde Boğaziçi, İstanbul 1976

Eyice 1994
Semavi Eyice, “Galata”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, III, İstanbul 1994, s. 348-349

Eyice 1994
Semavi Eyice, “Arap Camii”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, I, İstanbul 1994, s. 294-295

Francis 1993
Francis [Çev. Kriton Dinçmen], Şehir Düştü, İstanbul 1993, 2. Baskı

Fıratlı 1958
Nezih Fıratlı, “Müzeden ve İstanbul’dan Haberler”, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Yıllığı, 8, İstanbul 1958, s. 29-32

Genel 2000
2000 Genel Nüfus Sayımı, Ankara 2002

Genim 1978
M. Sinan Genim, “Mihraplı ve Minberli Namazgâhlar”, Fifth International Congress of Turkısh Art, Budapest 1978, s. 339-345

Genim 1980
M.Sinan Genim, “Fethinden Lale Devrine Kadar İstanbul’un İskanı, İskan Özellikleri, Mesken Tipleri”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk İslam Sanatı Kürsüsü, Doktora Tezi, İstanbul 1980

Grelot 1681
Guillame Joseph Grelot, Relation nouvelle d’un Voyage de Constantinople, Paris 1681

Gyllius 1997
Petrus Gyllius [Çev. Erendiz Özbayoğlu], İstanbul’un Tarihi Eserleri, İstanbul 1997

Gyllius 2000
Petrus Gyllius [Çev. Erendiz Özbayoğlu], İstanbul Boğazı, İstanbul 2000

Heberer 2003
Michael Heberer [Çev. Türkis Noyan], Osmanlıda Bir Köle, İstanbul 2003

Herodot 2002
Heredotos [Çev. Müntekim Ökmen], Herodot Tarihi, İstanbul 2002

Hovhannesyan 1997
Sarkis Sarraf Hovhannesyan, Payitaht İstanbul’un Tarihçesi, İstanbul 1997, 2. Baskı

Hünername 1584
Hünername I, Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığı, H. 1523

Işın-Tanman 1994
Ekrem Işın-Baha Tanman, “Galata Mevlevihanesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, III, İstanbul 1994, s. 362 vd.

Ibn Batuta 1983
Muhammed Et-Tancî, İbn Batûta Seyahatnamesi, İstanbul 1983

İorga 2003
N. İorga vd, “İstanbul’un Zaptı Hakkında İhmal Edilmiş Bir Kaynak”, Fetihden Önce Fetihden Sonra, İstanbul 2003, s. 67-82

İstanbul 1944
Güzelleşen İstanbul, İstanbul 1944

İstanbul 1949
Cumhuriyet Devrinde İstanbul XX inci Yıl, İstanbul 1949

İstanbul 1952
İstanbul Albümü, İstanbul 1952

İstanbul 1954
İstanbul Albümü II 1950-53, İstanbul 1954

İstanbul Tarihsiz
İstanbul’un Kitabı, İstanbul Tarihsiz

İşli 1994
H. Necdet İşli, “Okmeydanı Tekkesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, VI, İstanbul 1994,
s. 124

İşli 2002
E. Nedret İşli, “İstanbul’un Mahalle İsimlerine Ait Kaynaklar ve 1876-1877 Tarihli “Esâmi-i Mahallât”, İstanbul, 40, Ocak 2002, s. 71-77

Kaplan 1999
Michel Kaplan, Bizans’ın Altınları, İstanbul 1999

Kara 1994
H. Fahrünissa Ensari Kara, “Silahtarağa Elektrik Santralı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, VII, İstanbul 1994, s. 554-555

Katırcıoğlu 2000
F. Muhtar Katırcıoğlu, Yeryüzü Suretleri, İstanbul 2000, 2. Baskı

Kâtip Çelebi 1732
Katip Çelebi, Cihannüma, İstanbul 1732

Kayserilioğlu 1998
R. Sertaç Kayserilioğlu, Dersaadet’ten İstanbul’a Tramvay, İstanbul 1988, 2 Cilt

Kerametli 1997
Can Kerametli, Galata Mevlevihanesi, İstanbul 1977

Koçu 1958
Reşad Ekrem Koçu, “Bostancıbaşı Defterleri”, İstanbul Enstitüsü Mecmuası, IV, İstanbul 1958,
s. 39-90

Köprülü 1986
M. Fuad Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri, İstanbul 1986, 2. Baskı

Kuban 1996
Doğan Kuban, İstanbul Bir Kent Tarihi, İstanbul 1996

Kunter 1958
Halim Baki Kunter, “Fatih Devri Sonlarında İstanbul Mahalleleri, Şehrin İskani ve Nüfusu”, Vakıflar Dergisi, IV, Ankara 1958, s. 241-245

Kuran 1986
Abdullah Kuran, Mimar Sinan, İstanbul 1986

Lambert 1934
J. H. Lambert, İ’mar Raporu, İstanbul 1934

Lequenne 1991
Fernand Lequenne [Çev. Suzan Alberk], Galat’lar, Ankara 1991

Lotter 1770 -78
Tobias Conrad Lotter, Plan von Constantinople, Augsburg 1770-78

Mallet 1686
Alain Manesson Mallet, Der Grundriss von Constantinopel, Frankfurt 1686

Matrakçı Nasuh 1537
Matrakçı Nasuh, Mecmua-i Menazil, İÜ Kitaplığı, T.5954

Melling 1809-19
Antoine Ignace Melling, Voyage pittoresque de Constantinople et des rives du Bosphore – après les de M. Melling. avec un texte redigé par M. Lacretelle, Paris 1809-19

Millingen 2003
Alexander Van Millingen [Çev. Aykut Gürçağlar], Konstantinopolis, İstanbul 2003

Oberhummer 1902
Eugen Oberhummer, Konstantinopel unter Suleiman dem Grossen, aufgenommen im Jahre 1559 durch M.Lorich aus Flensburg, München Oldenburg 1902

Orhonlu 1956
Cengiz Orhonlu,”Fındıklı Semtinin Tarihi Hakkında Bir Araştırma”, Tarih Dergisi, VIII, 11-12, s. 51-70

Ostrogorsky 1981
Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, Ankara 1981

Öz 1965
Tahsin Öz, İstanbul Camileri II, İstanbul 1965

Pardoe 1839
Miss Julia Pardoe, Beauties of the Bosphorus, London 1839

Pamukciyan 2003
Kevork Pamukciyan [Haz. Osman Köker], Zamanlar, Mekânlar, İnsanlar, İstanbul 2003

Poole 1988
Stanley Lane Poole [Çev. Can Yücel], Lord Stratford Canning’in Türkiye Anıları, Ankara 1988,
2. Baskı

Prokopios 1994
Prokopios [Çev. Erendiz Özbayoğlu], Yapılar [Birinci Kitap], İstanbul 1994

Prokopius 2001
Prokopius [Çev. Orhan Duru], Bizans’ın Gizli Tarihi, İstanbul 2001

Prost 1953
Henri Prost, İstanbul’un Yeni Çehresi, İstanbul 1953

Ramazanoğlu 1946
Muzaffer Ramazanoğlu, Sentiren ve Ayasofyalar Manzumesi, İstanbul 1946

Sakaoğlu 1999
Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları, İstanbul 1999

Schneider Nomidis 1944
A. M.Schneider-M. Is. Nomidis, Galata, İstanbul 1944

Stewiğ 1965
Reinhard Stewiğ [Çev. Ruhi Turfan-M. Ş. Yazman], Bizans Konstantinopolis İstanbul, İstanbul 1965

Tancoigne 2003
J. M. Tancoigne [Çev. Ercan Eyüpoğlu], İzmir’e, Ege Adalarına ve Girit’e Seyahat, İstanbul 2003

Tanışık 1945
İbrahim Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri, İstanbul 1945, 2 Cilt

Tavernier 1984
J. B. Tavernier [Çev. Perran Üstündağ], Topkapı Sarayında Yaşam, İstanbul 1984

TAY 2000
TAY [Haz. Oğuz Tanındı, Mihriban Özbaşaran vd], Türkiye Arkeolojik Tahribat Raporu, İstanbul 2001

Tekeli 1994
İlhan Tekeli, “Gecekondu”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, III, İstanbul 1994, s. 381-385

Tezcan 1989
Hülya Tezcan, Topkapı Sarayı ve Çevresinin Bizans Devri Arkeolojisi, İstanbul 1989

Toprak 1994
Zafer Toprak, “Nüfus”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, VI, s. 107-118

Tursun Bey 1977
Tursun Bey [Haz. Mertol Tulum], Târîh-i Ebü’l-feth, İstanbul 1977

Tutel 1995
Eser Tutel, “Haliç Sularında Yolcu Vapurları”, İstanbul, 15, Ekim 1995, s. 39-45

Umar 1993
Bilge Umar, Türkiye’deki Tarihsel Adlar, İstanbul 1993

Uzunçarşılı 1957
İsmali Hakkı Uzunçarşılı, “İstanbul ve Bilâd-ı Selâse Denilen Eyüp, Galata ve Üsküdar Kadılıkları”, İstanbul Enstitüsü Dergisi, III, İstanbul 1957, s. 25-32

Ünsal 1969
Behçet Ünsal, “İstanbul’un İmarı ve Eski Eser Kaybı”, Türk Sanatı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri, II, İstanbul 1969, s. 6-61

Villehardouin Valenciennes 2001
Geoffroi de Villehardouin-Henri de Valenciennes [Çev. Ali Berktay], Konstantinopolis’te Haçlılar, İstanbul 2001

Von Reben 1764
Johann Baptist Von Reben, Bosphorus Thracicus, Nuremberg 1764

Wratislaw 1981
Baron W.Wratislaw [Çev . M. Süreyya Dilmen], Anılar “16.Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’ndan Çizgiler”, İstanbul 1981

Yenal 2003
Engin Yenal, Bir Zamanlar Türkiye, İstanbul 2003

Yenen Kayserilioğlu 1994
Mehmet Yenen-Sertaç Kayserilioğlu, “Tünel”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, VII, İstanbul 1994, s. 308-309

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*