istanbullu tv

BİN YILLIK BİR GÜN

in İSTANBUL

İSTANBUL’UN FETHİ

Tehlikeyi Görme

5 Şubat 1451 günü Edirne’den yola çıkan bir ulak, Sultan Murat’ın en büyük oğlu 21 yaşındaki Manisa Sancak Beyi Mehmet’e, babasının ölüm haberini getiriyor. Zeki olduğu kadar da hırslı olan bu genç şehzade, vezirlerine ve danışmanlarına duyurmadan hemen en iyi atlarından birine atlıyor ve kamçıyı bastığı gibi, bu safkan atı yüz yirmi mil koşturarak soluğu Çanakkale Boğazı’nda alıyor, daha sonra yoluna devam ederek, boğazı geçip Gelibolu’ya varıyor. Babasının öldüğünü, kendisine bağlı adamlarına ancak burada söylüyor ve tahta karşı hak iddia edebilecek herkesi, hiç zaman kaybetmeden ezip geçebilmek için seçme askerlerden bir birlik oluşturuyor ve Edirne’ye yürüyor. Ancak hiçbir direnişle karşılaşmadan Osmanlı İmparatorluğu’nun Padişahı olarak tanınıyor.

Daha ilk hükümet uygulamaları, Mehmet’in verdiği kararlardan asla geri dönmeyen, çevresine dehşet saçan çok acımasız biri olduğunu gösteriyor. Taht için rakip gördüğü yakınlarını öldürtürken, henüz daha reşit bile olmamış kardeşini de hamamda boğdurtuyor ve cinayeti işlettirdiği katili de onun arkasından ölüme yolluyor. Ağırbaşlı bir devlet adamı olarak tanınan Murat’ın yerine bu genç, hırçın ve şöhret düşkünü Mehmet’in Türklerin sultanı olduğu haberi, Bizans’ı dehşete düşürüyor. Çünkü Bizanslılar yüzlerce casusu aracılığıyla bilmektedirler ki, utku ihtirasıyla yanıp tutuşan bu genç adam, dünyanın bir zamanki başkenti İstanbul’u ele geçirmek için ant içmiştir ve gece gündüz demeden hayatının en büyük amacını gerçekleştirmek için savaş planları yapmaktadır. Yeni padişahın askeri ve politik konularda da engin bir bilgi birikimi ve yeteneği olduğunu Bizanslılar çok iyi bilmektedirler. Mehmet hem dindar hem de acımasızdır, hırslı ve gaddardır. Oluk gibi kan akıtmaktadır Sezar’ı ve Romalıların yaşamöykülerini Latince özgün metninden okuyabilen bir bilim adamı ve sanatseverdir de. Baysın bakışlı, zarif gözlü ve papağan burunlu bu adam, yorgunluk bilmez bir işçi, yaman bir asker ve başarılı bir diplomattır. Kişiliğinde gözlemlenen ve insanı dehşete düşüren bütün bu özellikleriyle, atalarında olduğu gibi onun da tek bir amacı vardı. Türklerin askerî üstünlüğünü ve başarısını Avrupa’ya ilk defa kabul ettirmiş olan büyükbabası Bayezit’ten ve babası Murat’tan daha başarılı olmak ve Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarını daha da genişletmektir. Şu kesindi: İlk saldırısını Justinianus’un ve Konstantin’in imparatorluk taçlarını süsleyen son elmas olan Bizans’a yapacaktır. Bu elmas, ele geçirmeyi kafasına koymuş biri için gerçekten yakındadır ve korumasızdır.

Bir zamanlar Acem diyarlarından Alpler’e ve oradan da ta Asya çöllerine kadar uzanan, bir ucundan öteki ucuna gidilmesi aylar alan bu toprakların tek efendisi olan bu büyük dünya imparatorluğu şimdi üç saatte rahatlıkla geçilebilir duruma gelmiştir. Ne yazık ki. bugün bu büyük imparatorluktan geriye gövdesiz bir taş, ülkesiz bir başkent, Konstantin’in kenti, ilk Bizans kalmıştır; fakat bu kentin bile yalnızca bir bölümü, bugünkü İstanbul tarafı, İmparator Basileus’un elindedir. Galata kesimi Cenevizlilerin yönetimindedir; surların dışında kalan bütün topraklar da Türklerin eline geçmiş bulunuyor. Bizans adı veriler bu küçücük toprak parçası, kocaman surların çevrelediği kiliseler, saraylar ve birbiri üstüne yığılmış basık evlerden başka bir şey değildir. Haçlılar tarafından iliğine kadar soyulmuş, salgın hastalıklar yüzünden halkı neredeyse yarı yarıya yok olmuş, göçebe kavimlerin bitmek tükenmek bilmeyen saldırılarına karşı koymaktan yorgun düşmüş, ulus ve din kavgaları yüzünden parçalanmış olan bu kentin, bir ahtapot gibi, kollarını her yandan saran düşmana karşı kendisini savunması için ne askeri gücü, ne de cesareti vardır. Son Bizans İmparatoru Konstantin Dragas’ın sırtındaki görkemli pelerin artık bir güç simgesi değildir, başındaki tacı da bir yazgı oyunudur. Fakat Türkler tarafından kuşatılmış olduğu ve binlerce yıllık ortak kültür bağları nedeniyle bütün Batı dünyasınca kutsal sayıldığı için Bizans, Avrupa onurunun bir simgesi sayılmaktaydı. Ancak Hıristiyan dünyası birleşip doğudaki artık yıkılmaya yüz tutmuş bu son kaleyi korursa, Ayasofya, Doğu Roma Hıristiyanlığının bu son ve aynı zamanda dünyanın en güzel kilisesi, Hıristiyan dünyasının merkezi, bu eşsiz katedral bir bazilika olarak kalmaya devam edecektir.

Konstantin tehlikeyi hemen kavrıyor. Mehmet’in barış söylevlerine haklı olarak inanmadığından, İtalya’ya, Papa’ya, Venedik’e, Cenova’ya peş peşe elçiler yolluyor, asker ve donanma göndermelerini istiyor. Fakat Roma duraksıyor. Venedik de. Çünkü Ortodoks Kilisesi ile Katolik Kilisesi arasında var olan derin inanç ayrılığı hâlâ devam etmektedir. Rum Ortodoks Kilisesi, Roma Katolik Kilisesi’nden nefret etmekte ve Patrik. Papa’yı en büyük ruhani lider olarak tanımamaktadır. Gerçi, Türk tehlikesi karşısında, Ferrara ve Floransa’da toplanan Doğu ve Batı’nın ruhani meclisleri, her iki kilisenin birleşmesi ve Türklere karşı savunmasında Bizans’a yardım edilmesi konusunda bir antlaşma yaparlar. Ancak Bizans’ı tehdit eden Türk tehlikesinin savuşturulduğunu sanan Rum ruhani meclisi, antlaşmayı yürürlüğe koymaktan vazgeçer. Ancak Mehmet tahta çıkınca, Ortodokslar inadı bırakmak zorunda kalır: Bizans, antlaşmayı tanıdığını Roma’ya bildirir ve acele yardım gönderilmesini rica eder. Şimdi bir yandan kadırgalara asker ve mühimmat yüklenir, öte yandan da Avrupa’nın her iki kilisenin barışmasını kutlamak ve Bizans’a saldıranın, karşısında birleşmiş bir Hıristiyanlık âlemini bulacağını bütün dünyaya ilan etmek üzere, Papa’nın özel temsilcisi de bir gemi ile yola çıkar.Barışma Ayini

 

Barışma Ayini

Bir aralık gününün o görkemli sahnesi: Bir zamanların mermer, mozaik ve pırıl pırıl ışıldayan avizelerin süslediği, bu günün camisinde artık göremediğimiz o eşsiz güzellikteki bazilika, barış ânının en büyük ayinine sahne oluyor: Bütün devlet erkânını çevresine toplayan İmparator Konstantin, tacı ile, iki kilise arasında varılan bu ölümsüz antlaşmaya en yetkili kişi olarak bağlı kalacaklarını göstermek için, halkının karşısındadır. Sayısız mumların aydınlattığı bu dev salon, ağzına kadar dolmuştur. Roma Katolik Kilisesi temsilcisi Isidorus ile Rum Ortodoks Patriği Gregorius, mihrabın önünde yan yana durmuşlar, kardeşçe ayin yapıyorlar. Aziz Spiridon’un naaşı, bu her iki mutlu ruhani lider tarafından bir tören havası içinde taşınırken, ilk kez Latince ve Rumca söylenen dini şarkılar, bu ölümsüz katedralin kubbelerinde yankılanıyor. Doğu ve Batı, Hıristiyanlık âleminin bu iki ayrı inancı, sonsuzca birleşmişe benziyorlar. Yıllarca süren kanlı anlaşmazlıklardan sonra, Hıristiyan dünyasının Avrupa birliği düşüncesi ilk kez gerçekleşmiş oluyor. Ancak barış dönemlerinin sürekli olmadığı, aklın üstün geldiği anların çok kısa olduğu tarihsel bir gerçektir. Kilisenin çatısı altında, birlikte okunan duada, iki ayrı inancı taşıyan bu insanların sesleri henüz birleşirken, dışarıda, bir manastır hücresinde bilge Keşiş Gennados, Latinlere ve gerçek
inanca ihanet edenlere karşı harekete geçer. Akıl yenik düşmüş ve bağnazlık sağlanan barış havasını bir kez daha bozmuştur. Rum ruhanisi, Papa’ya bağlılığı nasıl düşünmüyorsa, Akdeniz’in öteki ucundaki dostları ve din kardeşleri de, söz verdikleri yardımı aynı şekilde anımsamazlar. Gerçi birkaç kadırga ve birkaç yüz asker gönderilir, fakat daha sonra kent tamamen yazgısına terk edilir.

Ve Savaş Başlıyor..

Savaşa hazırlanan bütün diktatörler, hazırlıklarını bütünüyle tamamlayıncaya kadar sürekli barıştan söz ederler. Mehmet de tahta çıkınca, işte böyle yapıyor ve özellikle İmparator Konstantin’in gönderdiği dostluk elçisini çok sıcak ve barışçıl sözlerle kabul ediyor. Tanrı’nın, peygamberin, meleklerin ve Kuran’ın üstüne yemin ederek Basileus’la imzalanan antlaşmalara bağlı kalacağını açıkça söylüyor. Fakat bu ikiyüzlü adam, aynı zamanda da Macaristan ve Sırbistan’la üç yıllık bir tarafsızlık antlaşması yapıyor. Bu üç yıl içerisinde rahat rahat savaş hazırlığını tamamlayacak ve kenti ele geçirecektir. Mehmet gerçekten de yeterince barış sözü verdikten ve barış yemini ettikten sonra, antlaşmayı bozarak savaşın başlamasına neden olmuştur.

O âna kadar İstanbul Boğazı’nın yalnızca Asya yakası Türklerin elindeydi ve Bizans İmparatorluğu’nun gemileri hiçbir engellemeyle karşılaşmadan rahat rahat Karadeniz’deki hububat ambarlarına gidebiliyorlardı. Ancak Mehmet, geçerli bir neden ileri sürmeden, Pers seferleri sırasında cesur hükümdar Kserkses’in boğazı geçtiği yere, Avrupa kıyısında bulunan ve Rumelihisarı denilen boğazın bu en dar yerine, bir kale inşasını başlatarak bu geçidi kapatıyor ve bir gece içerisinde binlerce ve on binlerce rençperi antlaşma gereği tahkim edilmemesi gereken Boğaz’ın Avrupa kıyısına yerleştiriyor. Bunlar yiyecek sağlamak için çevredeki bütün tarlaları talan ediyorlar, Rumelihisarı adı verilecek olan bu kaleye taş sağlamak amacıyla evleri ve bu arada ünlü Sen Mişel Kilisesi’ni de yıkıyorlar. Hisarın yapımını, gece gündüz hiç durup dinlenmeden, Mehmet’in kendisi yönetiyor ve Bizans, hukuka ve antlaşmalara aykırı olarak Karadeniz’e çıkış özgürlüğünün elinden alınmasını eli kolu bağlı seyretmek zorunda kalıyor. Barışa karşın, Boğaz’ı geçmek isteyen gemiler topa tutuluyor. Başarıyla sonuçlanan bu ilk güç gösterisinden sonra Mehmet’in artık gerçek amacını gizlemesine gerek kalmaz. 1452 Ağustosu’nda Mehmet, bütün ağalarını ve paşalarını çevresine toplar; onlara, Bizans’a saldırıp İstanbul’u ele geçirmek istediğini açıkça söyler. Savaş kararı halka hemen duyurulur: Ülkenin dört bir yanına gönderilen haberciler, eli silah tutan herkesi cepheye çağırır ve 5 Nisan 1453 günü büyük bir Osmanlı ordusu, aniden oluşan bir sel gibi Bizans önündeki alanı, neredeyse ta kent surlarına kadar dolduruverirler.

Askerlerinin başına geçmiş olan Sultan, çadırını kurmak için Lyda Kapısına doğru tüm ihtişamıyla atını sürüyor. Ancak karargâhının önünde sancağını dalgalandırtmadan önce seccadesini yere sermelerini buyuruyor. Daha sonra ayakkabılarını çıkarıyor ve seccadenin üstüne geliyor, yüzünü Mekke’ye dönüyor ve üç rekât namaz kılıyor; arkasındaki eşsiz ordunun binlerce ve on binlerce askeri de aynı hareketleri, aynı ritmi tekrarlayarak Sultanlarıyla birlikte namaz kılıp dua ediyorlar ve Allahlarının, kendilerine güç ve utku bahşetmesini diliyorlar. Bu görkemli sahneden sonra Sultan ayağa kalkıyor. Tanrı’nın bu alçakgönüllü kulu, yeniden düşmanına meydan okuyan bir asker, yaman bir komutan oluyor. Sultan’ın “tellalları” davullar çalıp borular öttürerek bütün karargâhı dolaşıyorlar ve duyuruyorlar: “Kentin kuşatılması başladı.”

Surlar ve Toplar

Bizans’ın artık bir tek gücü ve kuvveti vardır: kenti çevreleyen surlar. Bir zamanlar bütün dünyaya yayılan bu büyük imparatorluğun mutlu geçmişinin mirasından geriye yalnızca bu surlar kalmıştır. Üç katlı bir zırh tabakası ile kent, bir üçgen gibi çevrelenmiştir. Alçak, sağlam taşlardan yapılmış ve dayanıklılığını hâlâ koruyabilen bu surlar, kentin her iki yanını Marmara Denizi’ne ve Haliç’e karşı korumaktadır. Kocaman ve dev bir kütleyi anımsatan Theodosius Surları da kenti öndeki açık araziye karşı savunur. Konstantin, karşılaşacakları bu gibi tehlikeleri düşünerek Bizans’ı zamanında surlarla çevirmiş, Justinianus da bu surları genişletip sağlamlaştırmıştır. Ama yedi kilometrelik uzunluğu olan, sağlamlığına, bugün sarmaşıkların bürüdüğü kalıntıların tanıklık ettiği asıl istihkâm, Theodosius’un eseridir. Mazgallar ve burçlarla süslenmiş, su dolu hendeklerle korunan, dikdörtgen biçimli kubbeleriyle dört bir yanı sürekli gözetlenebilen, bin yıllık geçmişinde gelip geçen bütün imparatorlar tarafından sürekli eklemeler yapılmış ve sürekli yenilenmiş bulunan, birbirlerine paralel çift ve üç sıra duvarlardan oluşan bu dev surlar, o çağ için ele geçirilemezliğin gerçek bir simgesiydi. Bir zamanlar başıboş kavimlerin saldırılarını ve Türk akınlarını başarıyla durdurmuş olan bu eşsiz surlar, çağın bilinen bütün silahlarına adeta meydan okumaktaydı.

Her türlü duvar parçalayıcı ve duvar delici savaş aletleri ve hatta havan topları bile, hâlâ dimdik ayakta duran bu surlar karşısında etkisiz kalmaktadır. Avrupa’nın hiçbir kenti, bu Theodosius Surları’nın İstanbul’u koruduğundan daha mükemmel korunmuyor. Bu surları ve sağlamlıklarını Mehmet herkesten daha iyi biliyor. Geceleri gözlerine uyku girmediği anlarda ve düşlerinde, aylardan ve yıllardan beri düşünüp kafa yorduğu tek şey, bu ele geçirilemez kenti nasıl alacağı, bu yıkılması olanaksız surları nasıl yıkacağıdır. Masasının üstünde, düşman tahkimatını gösteren krokiler, çeşitli ölçüler ve işgalle ilgili planlar yığılmıştır. Surların önündeki ve arkasındaki her tepeyi, her meyli ve her su yolunu avcunun içi gibi bilmektedir. Mühendislerini çevresine toplayarak her şeyi en ince ayrıntısına varıncaya kadar gözden geçirir, ancak durum hiç de iç açıcı değildir: Askerî uzmanları, o zamana kadar bilinen toplarla bu Theodosius Surları’nın yıkılamayacağı sonucuna varmışlardır. O halde daha güçlü, savaş teknolojisinde o zamana kadar bilinen toplardan daha uzun menzilli ve daha etkili topların dökülmesi gereklidir, daha sert taşlardan yapılması gereken, daha ağır ve tahrip gücü daha yüksek güllelere gereksinim vardır. Bu aşılması olanaksız surlara karşı koyacak yeni toplar geliştirmek zorunludur ve Mehmet, her ne pahasına olursa olsun bu yeni saldırı aracını bulmak kararındadır.

Her ne pahasına olursa olsun bu sözde tam bir yaratıcılık ve kararlılık ifadesi vardır. Savaş ilanından hemen sonra Sultan’ın huzuruna, zamanın en deneyimli ve zengin buluşlu top dökümcüsü olarak bilinen bir adam getirilir. Urbas ya da Orbas adında bir Macar. Bu adam gerçi bir Hıristiyan’dır ve kısa bir süre önce İmparator Konstantin’e hizmet sözü vermiştir, ancak Mehmet’ten daha yüksek bir ücret alacağını ve bu işin sanatsal yeteneğini ortaya koyabileceği bir görev olduğunu düşünerek, istediği her türlü olanak kendisine sağlandığı takdirde, yeryüzünde benzeri şimdiye kadar hiç görülmemiş büyüklükte bir top dökmeye hazır olduğunu bildirir. İstanbul’u almayı kafasına kesin olarak koymuş olan Sultan için ücretin yüksek olması hiç önemli değildir, adamın emrine istediği sayıda işçi hemen veriliyor ve binlerce arabayla Edirne’ye demir cevheri taşınmaya başlanıyor. Top dökümcüsü. üç ay süren zorlu bir çalışmayla ve gizlilik içinde yürütülen sertleştirme yöntemiyle sonunda kalıbı hazırlıyor.

Artık döküm başlamıştır. Dünyanın o zamana kadar hiç tanımadığı dev top, kalıptan çıkarılır ve soğutmaya bırakılır; ilk deneme atışı yapılmadan önce Mehmet, tellallarını kent içinde dolaştırarak hamile kadınları bundan haberdar eder. Müthiş bir gürültüyle, şimşekler çakarak patlayan topun namlusundan çıkan korkunç gülle, bu ilk deneme atışıyla hedef duvarı yerle bir edince, Sultan hemen bu dev topların üretimine devam edilmesini buyurur.

Yunan yazarların daha sonraları dehşetle “taş atan makine” diye adlandıracakları bu dev top, işte böylece yaratılmış olur. Fakat Mehmet’in üstesinden gelmek zorunda olduğu bir büyük sorun daha vardır: Bu canavarları, bu demirden ejderleri bütün Trakya’dan geçirip Bizans surlarının önüne kadar nasıl getirecektir? O eşsiz “Odysseia” destanını şimdi Türkler yazıyor: Bütün bir ulus, bütün bir ordu tam iki ay boyunca bu cansız, bu uzun boylu yaratıkları sürükleyerek Bizans’a taşıyor. Bu dev topları olası her türlü saldırıdan korumak için atlılar önden geliyorlar ve özenle çevreyi kolluyorlar. Onların arkasından, topların taşınması için gece gündüz yol düzeltme çalışması yapan yüzlerce ve belki de binlerce işçi yürüyor. Bir zamanlar, Dikilitaş’ın Mısır’dan Roma’ya taşınması sırasında olduğu gibi -tam bir ağırlık dağılımı hesabı yapılarak- dingilleri üzerinde dev madeni boruları taşıyan her arabaya elli çift öküz koşulmuş bulunuyor. İki yüz insan, kendi ağırlığıyla sallanan topu düşmekten korumak için arabanın sağında ve solunda yürüyorlar. Elli araba ustası ve marangoz da tahta tekerlekleri değiştirmek ya da yağlamak, payandaları sağlamlaştırmak, köprüler kurmak için sürekli işbaşındadır. Öküzlerin ve mandaların çektiği bu dev kervanın, dağları ve bozkırları aşarak ağır ağır yoluna devam etmekten başka çaresi yoktur. Yol kenarlarını dolduran meraklı köylüler, bir savaş tanrısı gibi, rahip ve kulları tarafından bir ülkeden ötekine taşınmakta olan bu madeni canavara bakıp korkularından haç çıkarıyorlar. Ancak bu ilk canavarı, aynı ana rahminden çıkmış gibi öteki madeni kardeşleri izliyor ve böylece gerçekleşmesi olanaksız bir şey, bir insan isteği, bir kez daha gerçekleşiyor. Şimdi bu korkunç canavarların yirmi-otuz kadarı, ağızlarını tüm dehşetiyle Bizans’a açmış bulunuyor. Böylece, ağır topçu, savaş tarihindeki yerini almış ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun bin yıllık surları ile yeni Osmanlı Sultanı’nın yeni topları arasındaki savaş başlamış olur.

Yeni Bir Umut

Bu dev toplar, ağır ağır, fakat karşı konulmaz bir güçle Bizans surlarını dövüp parçalamaya başlıyorlar. Önceleri her bir top, günde ancak altı ya da yedi atış yapabiliyor, ancak Sultan her gün yenilerini getirtiyor ve her vuruşta yerden yükselen toz ve toprak yığınlarıyla birlikte sarsılan surlarda, yeni yeni gedikler açılıyor. Gerçi kuşatma altında tutulanlar, geceleri, açılan bu gedikleri, her seferinde ellerinde sayıları gittikçe azalan tahta istihkâm kazıkları ve kum torbaları ile kapatıyorlar, fakat arkasında çarpıştıkları bu taş duvarlar, o eski demir gibi sağlam surlar değildir artık. Surların arkasında kenti savunan bu sekiz bin insan, korku ve dehşet içinde, Sultan Mehmet’in yüz elli bin kişilik ordusunun, üzerinde yer yer gedikler açılmış bulunan bu surlara karşı başlatacağı büyük saldırı saatini beklemektedirler. Avrupa’nın ve Hıristiyanlık dünyasının, verdiği sözü anımsaması gereklidir artık.

Çocuklarının ellerinden tutmuş yüzlerce kadın, bütün gün boyunca kiliselerdeki kutsal tasvirlerin önlerinde diz çöküp dua ediyorlar. Bütün askerler gözetleme kulelerinden, acaba Papa’nın ve Venedik’in söz verdikleri donanma, Türk gemilerince abluka altına alınmış bulunan Marmara Denizi’nde gözükmeyecek mi diye, gece gündüz çevreyi kolluyorlar. En sonunda, 20 Nisan sabahı saat üçte, bir işaret parıldıyor. Ufukta yelkenliler belirmiştir. Gerçi bunlar söz verilen o görkemli Hıristiyan donanması değildir, ama ne de olsa bir yardım konvoyudur. Rüzgârla ağır ağır sürüklenen üç büyük Ceneviz gemisi, kente doğru yol alıyorlar. Bizans bayrağı taşıyan bir dördüncüsü, küçük bir erzak gemisi de, bu üç geminin korumasında, arkadan gelmektedir. Sevinç çığlıkları atan Bizanslılar, yardıma gelenleri selamlamak için hemen deniz tarafındaki surlara koşuyorlar. Fakat aynı zamanda, o görkemli çadırından fırladığı gibi atına atlayan Mehmet de, Türk donanmasının demirli bulunduğu limana gelir ve düşman gemilerinin, her neye mal olursa olsun, Bizans limanına, Haliç’e girmelerine engel olunmasını buyurur. Türk donanması gerçi küçük gemilerden kuruludur, ancak sayıları yüz elli kadardır. Binlerce kürekçi bir anda denize dalıyor. Rampa kancaları, yangın çıkaran aletler ve taş atan sapanlarla korunan bu yüz elli parça gemi, dört düşman kalyonuna yaklaşmaya çalışır, ancak kuvvetli esen rüzgârın etkisiyle sürüklenen bu kocaman yardım gemileri, gülleler atarak çevresine dehşet saçan Türk kayıklarını geride bırakırlar ve saldırıyı hiç önemsemeden, şişirilmiş yelkenleriyle, kendilerinden son derece emin olarak Haliç’e doğru ilerlemeyi sürdürürler, çünkü limanda -İstanbul ile Galata arasında- gerilmiş bulunan o ünlü zincir, kendilerini her türlü saldırı ve baskından koruyacaktır. Dört kalyon hedeflerine iyice yaklaşırlar. Surların üzerindeki binlerce Bizanslı kadın ve erkek, gemilerdeki Cenevizlileri tanırlar ve kurtuluşlarını müjdeleyen bu büyük an için diz çöküp Tanrı’ya ve bütün azizlere şükrederler. Yardım gemilerini içeri almak için limandaki zincir gevşetilmeye başlanmıştır.

İşte tam bu sırada müthiş bir şey olur. Rüzgâr birden duruveriyor. Dört yelkenli mıknatıslanmışçasına denizin tam ortasında, hem de kendilerini bekleyen ve her türlü tehlikeden uzak limandan birkaç taş atımı ötede, öylece kalakalıyor. Düşman kayıklarındaki yüzlerce asker, sevinç çığlıkları atarak denizin ortasında birer kule gibi hareketsiz duran dört yelkenlinin üzerine atılıyorlar. Küçük kayıklardaki Türkler, yabanıl kurtlar gibi büyük Ceneviz gemilerine, sağdan ve soldan saldırıyorlar, kargılarını ve baltalarını saplayarak, onları batırmaya çalışıyorlar, giderek daha da büyük gruplar halinde düşman gemilerinin çipo demirlerine tırmanıp yelkenlileri tutuşturmak için meşaleler ve yağlı paçavralar fırlatıyorlar. Türk armadası kaptanı, bu düşman gemisine bindirmek için kendi amiral gemisiyle ileri fırlıyor ve iki gemi, tıpkı iki güreşçi gibi adeta birbirlerine sarılıyor. Bordaları yüksek ve tepeleri zırhlı gemileriyle kendilerini koruyabilen Cenevizli gemiciler, tırmanmaya çalışan Türklere karşı koyabiliyorlar; balta, taş ve meşale fırlatarak üzerlerine saldıranları geri püskürtmeyi başarıyorlar. Fakat güreşi sürdürmeleri olanaksız. Çünkü birkaçına karşı koyanların sayısı çok fazla. Ceneviz gemileri yenilmeye mahkûmdurlar.

Duvarların üstündeki binlerce Bizanslı için tüyler ürpertici bir oyun sergilenmektedir. Halk, hipodromdaki kanlı savaşları her zaman nasıl neşe ile yakından izlediyse, şimdi de bu deniz savaşını ve kendilerine yardıma gelenlerin kaçınılmaz sonunu, aynı yakınlıkta ve acı içinde izliyor, çünkü Cenevizliler en fazla iki saat daha dayanabilecekler ve dört gemi, bu deniz savaşında düşmana yenik düşecektir. Gönderilen yardım hiçbir şeye, hiçbir şeye yaramayacaktır. İstanbul surlarını doldurmuş, çaresizlik içinde kıvranan Bizanslılar, bir taş atımlık ötelerindeki din kardeşlerinin kendilerine yardım edemeyişlerine çok öfkeleniyorlar, yumruklarını sıkarak haykırıyorlar. Bazıları çılgınca hareketler yaparak dövüşen dostlarını yüreklendirmeye çalışıyorlar, bazıları da ellerini havaya kaldırmış, İsa’ya ve Bizans’ı yüzyıllardan beri korumuş bulunan Başmelek Mikail’e, kilise ve manastırların bütün azizlerine, bir mucize yaratmaları için dua ediyorlar: Deniz bir sahne, üstünde yapılan savaş da bir gladyatör dövüşü olmuştu sanki. Sultan da atının üzerinde, dörtnala o tarafa koşturuyor. Çevresinde paşaları, atını denize sürüyor ve öylesine ilerliyor ki, etekleri ıslanıyor. Ellerini boru gibi yaparak askerlerine, ne pahasına olursa olsun Hıristiyan gemileriniele geçirmelerini buyuruyor. Türk kadırgalarından biri ne zaman geri çekilmek zorunda bırakılsa, Sultan öfkesinden küplere biniyor, ünlü kılıcını çekip amiralini uyarıyor: “Savaşı kaybedecek olursan, sakın buraya canlı dönme.”

Hıristiyan gemileri henüz direnmelerini sürdürüyorlar, ancak savaş artık sona ermek üzeredir. Çünkü Türk kadırgalarını geri çekilmeye zorlamak için kullandıkları el mermileri tükenmek üzeredir, kendilerinden elli kez daha güçlü bir donanmayla saatlerden beri savaşan tayfalar da yorgun ve bitkin düşmüşlerdir. Gün sona ermekte, güneş ufukta kaybolmak üzeredir. Dört gemi bir saat sonra -eğer o zamana kadar Türklerin eline geçmezse- düşmanın elindeki Galata kıyılarına sürüklenecek ve yok olacaktır. Artık hiçbir umut, hiçbir kurtuluş umudu kalmamıştır.

İşte tam bu sırada beklenmedik bir şey olur: bu, kıyıda, surların üzerinde, umutsuzluk içinde bekleyen, ağlayan ve dua eden Bizans halkına bir mucize gibi geliyor. Birdenbire hafif bir hışırtı oluşuyor ve ardından rüzgâr esmeye başlıyor. Dört geminin yelkenleri yeniden şişiyor. Bizanslıların dört gözle bekledikleri, esmesi için Tanrı’ya yalvarıp dua ettikleri rüzgâr, yeniden esmeye başlamıştır. Kalyonların başları, utku kazanmış edasıyla yukarıya kalkıyor ve aniden harekete geçen gemiler, çevrelerini saran Türk gemilerinin arasından hızla geçip kurtuluyorlar. Artık özgürdürler, tehlike savuşturulmuştur. Surların üstündeki binlerce ve on binlerce Bizanslının coşkulu alkışları ve neşe çığlıkları altında, peş peşe, güvenlik içindeki limana giriyorlar. Gevşetilmiş olan zincir, savunma görevini yapması için yeniden gerginleştiriliyor. Zincirin arkasında, denizin üstündeki Türk donanması eli kolu bağlı olarak öylece kalakalıyor. Bu çaresiz ve yazgısına terk edilmiş kentin üzerinde bir umut sevinci, bir kez daha yükseliyor ve tıpkı muhteşem bir bulut gibi tüm gökyüzünü
sarıyor.

Karada Yürüyen Donanma

Kuşatma altındaki Bizanslıların bu büyük sevinci, gece boyunca sürdü. Gece, insan düşüncesini nasıl süsler ve umutları, tatlı düş zehriyle doldurursa, kuşatılmışlar da, bütün gece boyunca aynı duygu hali içinde oldular, kurtulduklarını, artık güvencede olduklarını sandılar. Bu dört gemideki asker ve yardım malzemesi kente nasıl başarıyla ulaştıysa, yine aynı şekilde yenilerinin geleceği düşüne kapılıyorlar. Avrupa, dostlarını unutmamıştı. Bu peşin hükümleriyle kuşatmanın artık kalktığına, düşmanın cesaretinin kırıldığına, hatta kesinlikle yenilgiye uğratıldığına inanıyorlardı.
Ama unuttukları bu şey vardı. Mehmet de bir hülya adamıdır, hem de düşlerini gerçekleştirmede eşine az rastlanan bir hülya adamıdır. Bu dört kalyon, Haliç Limanı’nda, kendilerini güven içinde sandıkları bir sırada o, hayal zenginliği bakımından akıllara durgunluk veren bir plan üzerinde çalışıyordu, savaş tarihinde örneğini yalnızca Anibal ve Napoléon’un kişiliğinde görebildiğimiz atak bir plan. Bizans, Sultan’ın önünde duran som altından bir meyveydi ve o, bunu ele geçiremiyordu. Bunun için en büyük engel, tıpkı ortasından ikiye bölünmüş bir dilbalığı gibi kenti ikiye ayıran ve İstanbul’un öteki yakasının güvenliğini sağlayan ve bir körbağırsağı anımsatan Haliç Körfezi’dir. Bu körfezi ele geçirmek pratikte olası değildir. Çünkü hemen giriş kesiminde bir Ceneviz kenti olan Galata vardır ve Mehmet, bu kentin tarafsızlığına saygılı olacağına söz vermiştir. Buradan, düşmanın elindeki kent kıyılarına kadar uzanan büyük bir demir zincir gerilmiş bulunuyor. Bu yüzden, donanmasının cepheden saldırarak Haliç’c girmesi olası değildir. Hıristiyan donanması, ancak Ceneviz topraklarının bittiği iç körfezde ele geçirilebilirdi. Fakat bu iç körfeze girecek donanmayı Mehmet, nereden bulacaktı? Yeni bir donanma yaptırabilirdi, ancak bu aylarca sürerdi ve bu sabırsız insan daha fazla beklemek istemiyordu.

İşte bu nedenle Mehmet, savaş tarihinde benzerine rastlayamadığımız bir plan yaparak, dış denizde eli kolu bağlı, öylece bekleyen donanmasını karadan yürütüp iç denize, Haliç Limanı’na taşımaya karar veriyor. Yüzlerce gemiyi dağlık bir araziden geçirmeyi amaç edinen, insanın aklına durgunluk veren bu çılgınca düşünce, daha başlangıçta saçma ve uygulanamaz görünüyor, öyle ki gerek Bizanslılar ve gerek Galata yakasına yerleşmiş olan Cenevizliler -tıpkı bir zamanlar Romalıların, daha sonraları da Avusturyalıların, Anibal’in ve Napoléon’un Alpler’i hızla geçebileceklerini düşünmedikleri gibi- savunma planlarında stratejik bir değişiklik yapma gereğini duymuyorlar. İnsanoğlunun denetimleri de, gemilerin yalnızca denizde hareket edebildiklerini bir donanmanın karadan yürümesinin olanaksız olduğunu göstermiş bulunuyor. Ancak olmazı olur yapmanın Mehmet gibi hırslı ve üstün zekâlı devlet adamlarının elinde olduğunu, tarih bize göstermiştir. Savaş sırasında savaş kurallarıyla alay eden, sırası geldiğinde bilinen savaş yöntemlerinin yerine kendi buluşlarını
uygulayan askerî dehalar, her zaman görülmüştür. Tarih kitaplarında örneğine az rastlayabildiğimiz müthiş bir hareket başlıyor şimdi. Mehmet büyük bir gizlilik içinde, çok sayıda yuvarlak odunlar getirtiyor ve marangozlarına, denizden çıkarılacak gemilerini Haliç’e kaydırmak için, tıpkı hareket eden bir kara tersanesini anımsatan kızaklar yaptırtıyor. Bu arada binlerce işçi, Beyoğlu tepesine tırmandıktan sonra tekrar aşağıya men daracık patika yolu kullanılabilir duruma getirmek için, canla başla düzeltme çalışmaları yapmaktadırlar. Binlerce işçinin oluşturduğu bu insan selini düşmandan gizlemek için Sultan gece gündüz demeden tarafsız kent konumundaki Galata üzerinden aşağıya doğru top atışları yaptırtıyor, bu hareketin amacı ilgiyi başka yöne çekmek ve böylece gemilerinin dağları ve vadileri aşıp bir denizden ötekine taşınmasını düşmandan saklamaktı. Saldırının sadece karadan yapılacağım varsayan düşman böylece oyalanırken, iyice yağlanmış binlerce tahta tekerlek harekete geçecek ve sayısız mandaların çektiği ve denızcüerin arkadan ittiği bu dev kızaklar üzerine yerleştirilmiş gemiler, birbiri arkasından dağları aşıp Haliç’e inecektir. Gecenin karanlığı düşmanın görme olasılığını ortadan kaldırır kaldırmaz, bu mucize yürüyüş başlıyor. Büyük ve yüce olan her şeyde olduğu gibi, sessizce, zekice olan her işte olduğu gibi iyice düşünüldükten sonra gerçekleşiyor mucizeler mucizesi: Bütün bir donanma dağları aşıp Haliç’e iniyor.

Bütün büyük askerî hareketlerde düşmana indirilen kesin darbe, her zaman sürpriz baskınlar yoluyla elde edilmiştir. Sultan Mehmet’in üstün dehası ve askerî yeteneği bir kere daha tarihteki yerini alıyor. Hiç kimse onun planının farkında olmamıştır. Bu dâhi Sultan, bir keresinde kendi kendine şöyle demiş: “Eğer sakalımın bir teli bile aklımdan geçenleri öğrenmiş olsaydı, onu hemen yolardım.” İşte topları kent surlarını gümbür gümbür dövüp parçalara ayırırken, böylesine tedbirli bir insanın buyruğu, büyük bir titizlikle yerine getiriliyor şimdi. 22 Nisan gecesinde, bu bir tek gecede, tam
yetmiş parça savaş gemisi, dağlar ve vadiler aşırılıp bağlar, tarlalar ve ormanlar arasından geçirilerek, bir denizden öteki denize taşınıyor. Ertesi sabah uykularından uyanan Bizanslılar, düş gördüklerini sanıyorlar: Tam teçhizatlı, içi asker dolu ve bayraklarla donatılmış bir düşman donanması, sanki sihirli bir el tarafından getirilip konulmuş gibi, girilmez sandıkları körfezlerinin ta içlerine kadar girmiş bulunuyor. Bizanslılar hâlâ gözlerini ovuşturuyorlar ve bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini bir türlü anlayamıyorlar. Fakat o âna kadar Haliç Limanı’nın koruduğu yan surların altında şimdi borazanlar, çembalolar ve davullar tüm görkemiyle çalmakta ve Hıristiyan donanmasının sıkışıp kaldığı Galata’daki o daracık alan dışında, bütün Haliç, bu eşsiz plan sayesinde, Sultan ve ordusunun buyruğuna geçmiş bulunmaktadır. Artık Sultan, birliklerini, kuracağı tombaz köprüden hiçbir engellemeyle karşılaşmadan geçirip surların en zayıf yerlerine sürebilecektir. Böylece kentin en zayıf kanadına yüklenilmiş olacak ve sayıca zaten yeterli olmayan Bizans askerlerinin daha geniş bir alana dağılması sağlanarak savunma güçleri zayıflatılmış olacaktır. Mehmet’in pençesi düşmanının boğazını gittikçe daha çok sıkmaktadır.

Avrupa, Yetiş!

Kuşatılmışlar artık tehlikeyi kavrıyorlar. Bu en zayıf kanattan da sıkıştırıldıktan sonra, hemen yardım gelmeyecek olursa, bu delik deşik surların arkasındaki sekiz bin askerin, yüz elli bin kişilik bir orduya karşı uzun zaman dayanamayacağını biliyorlar. Fakat Venedik Senyörlüğü, Bizans’ın gemi gönderilme isteğini resmen kabul etmemiş miydi? Hıristiyan dünyasının en güzel kilisesi olan Ayasofya, Türklerin camisi olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunurken, Papa Hazretleri kayıtsız kalabilir mi? Dinsel çekişmeler ve her türlü kıskançlık duygusuyla kendi içinde parçalanmış olan Avrupa’nın, Batı kültürünün yok edilme tehlikesini hâlâ görememiş olması olası mı? Bizanslılar, belki yardım filosu çoktan hazırdır, durumun ciddiyetini kavrayamadıklarından yola çıkmakta duraksıyorlardır, felaketle sonuçlanabilecek bu gecikmenin sorumluluğunu kendilerine anımsatırsak, sorun çözülmüş olur diyerek, kendi kendilerini yatıştırmaya çalışıyorlar. Fakat Venedik donanmasına nasıl haber verilecektir? Marmara Denizi, Türk gemileriyle kaynıyor. Bütün donanmayı yarıp geçmek, bütünüyle mahvolmaları ve tek bir adamın bile büyük önemi bulunan savunmada, birkaç yüz askeri eksiltmek demek. Bizanslılar, işte tüm bu kaygı ve düşüncelerle az sayıda asker gerektiren küçük bir gemiyle kuşatmayı yarıp dışarıya çıkmayı denemeye karar veriyorlar. Hepsi hepsi on iki insan -eğer insanlık tarihinde adaletten söz edilebiliyorsa-, bu insanların her birisi, Yunan mitolojisinden tanıdığımız “Argos” gemisiyle yola çıkıp “altın pöstekiyi” aramaya giden o kahramanlar kadar kahramandırlar. Fakat böylesine bir kahramanlık destanı yazan bu insanların adlarını bugün ne yazık ki bilemiyoruz. Bu küçücük geminin direğine düşman bayrağı çekiliyor. Dikkat çekmemeleri için de, bu on iki kişiye sarık ve başlıklar giydirilerek Türklere benzetiliyor.

3 Mayıs günü, tam gece yarısı, limanı koruyan ünlü zincir sessizce gevşetiliyor ve karanlıktan yararlanan bu küçücük gemi, içindeki yiğit askerlerle birlikte hafif kürek vuruşlarıyla dışarı çıkıyor. İşte böylece, bir kere daha mucize gerçekleşiyor ve küçücük gemi hiç kimseye görünmeden Çanakkale Boğazı’nı geçip Ege Denizi’ne açılıyor. Bu büyük çılgınlık örneği, karşı tarafı işte böylece felce uğratıyor. Mehmet gerçi her şeyi aklından geçirmişti, ama on iki askerin küçücük bir gemiye binip Türk donanmasının arasından geçerek böyle bir Argonotlar seferine başlamayı göze alabileceklerini düşünemezdi.

Ama Bizanslılar büyük bir hayal kırıklığına uğradıklarını anlamakta geç kalmazlar. Çünkü, Ege Denizi’nde seyreden tek bir Venedik yelkenlisi bile yoktur. Yardımlarına koşacak hiçbir donanma yok ortada. Venedik de, Papa da Bizans’ı unutmuştur. Küçük kilise politikaları ve dinsel kavgalarla uğraşırken, verdikleri şeref sözünü ve ettikleri yemini yerine getirmezler. Böyle trajik anlar, insanlık tarihinde sık sık görülmüştür. Avrupa uygarlığının korunması için bütün Batı dünyasının bir araya gelmesinin zorunlu olduğu böyle bir anda bile, prensler ve hükümetler, aralarındaki küçük dinsel
kavgaları, geçici bir süre için bile olsun unutmak istememişlerdir. Ceneviz için Venedik’i, Venedik için de Ceneviz’i geride bırakmak, birkaç saatliğine bile olsun birleşip ortak düşmanla savaşmaktan çok daha önemlidir. Bu on iki yiğit adam, küçücük gemileriyle bir adadan ötekine umutsuzca kürek çekiyorlar, ama bu arada, çevredeki bütün limanlar düşmanın eline geçmiştir ve artık hiçbir dost devlet gemisinin bu savaş bölgesine girmesi olası değildir.

Şimdi ne yapmalı? Bu on iki yiğit denizcinin birkaçı haklı olarak umudunu yitirmiştir. Bizans’a geri dönmek için bu tehlikeli yolculuğu ne diye bir kez daha göze alsınlar? Sevindirici bir haber de getirmiyorlardı. Belki bu arada kent düşmüştür. Eğer geri dönecek olurlarsa, kendilerini bekleyen, tutsaklık ya da ölümdür. Ancak bu yiğit insanlar da, tarihte adları unutulmuş pek çok kahraman gibi, haklı kaygılarına karşın, geri dönmeye karar veriyorlar. Kendilerine bir görev verilmişti, bu görevi yerine getirmek zorundaydılar. Onlarla, Avrupalı dostlara haber gönderilmişti, şimdi bu haberi. ne kadar üzücü olursa olsun, Bizans’a getirmeleri gerekiyordu. İşte bu küçücük gemi böylece Çanakkale Boğazı’nı, Marmara Denizi’ni ve düşman donanmasını tek başına geçip gittiği yoldan tekrar geri dönmeyi başarıyor.

23 Mayıs günü, yani yola çıkıştan tam yirmi gün sonra Bizanslılar, yardım mesajı yolladıkları bu geminin kesinlikle batırılmış olduğunu sanıyorlar ve bir haber getireceğini ummuyorlar. İşte tam bu sırada surlar üzerinde nöbet tutan birkaç askerin, bayrak salladığı görülür, çünkü küçük bir gemi sert kürek vuruşlarıyla Haliç’e doğru ilerlemektedir. Bizanslıların çılgınca alkışları ve sevinç haykırışları arasında, önlerinden geçmekte olan geminin, gönderine kendi bayraklarını çekmiş bir düşman gemisi clduğunu fark eden Türkler, büyük bir öfkeye kapılarak onu, limana girmesine fırsat vermeden yakalamak için kayıklarıyla dört bir yandan saldırıya geçiyorlar. Bir an için, Bizans üzerinde neşe çığlıkları yükseliyor: Avrupalı dostları, onları unutmamış ve küçük gemiyi, yardım habercisi olarak önden göndermiştir. Fakat kötü haber akşama doğru bütün kente yayılıyor: Hıristiyan dünyası, Bizans’ı unutmuştur. Kuşatılmışlar, yalnızdırlar ve kendi kendilerini kurtaramazlarsa, yok olacaklardır.

Büyük Saldırıdan Önceki Gece

Hemen hemen her gün yapılan ve altı hafta süren bir savaştan sonra Sultan’ın sabrı tükenmek üzeredir Topları, surların pek çok yerini yıkmıştı, ancak buyurduğu büyük saldırıları hep kanlı kayıplarla sonuçlanmıştı. Bu durumda bir ordu komutanı için geride yalnızca iki olasılık vardır: ya kuşatmayı kaldırmak ya da şimdiye kadar yaptığı pek çok mevzi hücumdan sonra, kesin darbeyi vuracak son saldırıyı başlatmak. Mehmet, bütün paşalarını toplayarak bir savaş meclisi kuruyor. Ateşi ile yanıp tutuştuğu utku arzusu, bir anda bütün duraksamaları yeniyor. En büyük ve kesin saldırının 29 Mayıs’ta yapılmasına karar veriliyor. Sultan her zamanki kararlılığıyla hazırlıklara başlıyor. Önce bir dua günü düzenlenmesini buyuruyor. Yüz elli bin askerin, ilkinden sonuncusuna kadar hepsi de, İslam dininin emrettiği koşulları yerine getirecekler, aptes alacaklar, namaz kılacaklar ve üç kez büyük duayı, fetih suresini okuyacaklardır. Kente kesin darbeyi vurabilmek için, baruttan ve toplardan geride ne kalmışsa, topçu ateşini şiddetlendirmek üzere getirtiliyor. Birlikler, hücum için hazır duruma sokuluyor. Mehmet sabahın erken saatinden gece yarılarına kadar, bir an bile olsun dinlenmiyor. Muhteşem atına binmiş, Haliç kıyılarından ta Marmara Denizi’ne kadar devam eden büyük karargâhı boyunca bir çadırdan ötekine koşturuyor, uğradığı her yerde komutanlarını ve askerlerini yüreklendiriyor. İyi bir psikolog olarak da, bu yüz elli bin insanın savaş isteğini son haddine nasıl çıkaracağını biliyor. Böylece, askerlerine, insanı dehşete düşüren bir söz veriyor ve bunu, bütün onuruyla, en kusursuz bir biçimde yerine getiriyor. Davullar çalıp borular öttürülerek bütün karargâhı dolaşan tellallar, Sultan’ın bu sözünü duyuruyorlar: “Mehmet, Allah’ın, Hazreti Muhammed’in ve dört bin peygamberin adını anarak, babası Sultan Murat ve bütün atalarının aziz ruhları üzerine yemin etmiştir ki, alınışını izleyen üç gün boyunca, kenti yağmalayabileceklerdir. Surların içindeki her şey, her türlü ev ve ziynet eşyaları, sikkeler ve paha biçilmez mücevherler, erkekler, kadınlar ve hatta çocuklar bile, savaşı kazanan askerlerin malı olacaktır. Sultanın kendisi ise, ganimet hakkından vazgeçiyor, onun için Doğu Roma İmparatorluğu’nun bu son kalesini ele geçirmiş olma onuru, her türlü ganimetin üzerindedir.”

Askerler, Sultanlarının saldırı buyruğunu, coşkuyla karşılıyorlar. Binlerce askerin sevinç haykırışları ve Allah Allah sesleri, Bizans’ın göklerinde yankılanıyor. Davullar çalınıp borular öttürülerek Sultan’ın verdiği yağma sözü kutlanıyor.Gece çöktüğü zaman Mehmet’in karargâhı, bir ışık denizini anımsatan bir manzaraya bürünüyor. Surların üzerinden bunu gören Bizanslılar, ışık ve meşalelerin pırıl pırıl aydınlattığı vadiler ve tepelerde, düşmanın borular ve düdükler öttürüp davullar ve tefler çalarak utkuyu önceden kutlamasını, ürpererek seyrediyorlar. Fakat gece yarısına doğru, Sultan’ın
buyruğu üzerine, bütün ışıklar sönüyor ve binlerce sesin çıkardığı bu korkunç gürültü, birden kesiliyor. Ama bu aniden bastıran sessizlik ve çöken karanlık, dehşetle kulak kabartan şaşkın Bizanslıların üzerinde, o ışıklar denizinin üstünde, kıyamet koparırcasına yankılanan çılgınca haykırışlardan daha korkunç bir etki bırakıyor.

Ayasofya’da Son Ayin

Yaklaşan sonlarını öğrenmek için, Bizanslıların elinde ne bir haberci ne de düşman tarafından kaçıp kendi saflarına katılan bir asker vardır. Saldırıyla ortaya çıkan tehlike bilinci ve yerine getirilmesi gereken görev duygusu, bir fırtına bulutu gibi, kentin üzerine çökmüş bulunmaktadır. Dinsel tartışmalar ve iç politik anlaşmazlıklar nedeniyle aralarında derin görüş ayrılıkları bulunan kent halkı, bu son saatlerde barışıp bir araya gelebiliyorlar. Ne yazık ki insanlık tarihinin de gösterdiği gibi, sağlanabilen birlik ve barış ortamları son haddine ulaşan tehlike ânında ortaya çıkıyorlar. İmparator Konstantin, dinlerini, büyük geçmişlerini ve ortak uygarlıklarını korumak zorunda oldukları gerçeğini herkese anlatmak için büyük ve etkileyici bir tören düzenliyor. İmparator’un çağrısı üzerine, Ortodokslar ve Katolikler, rahipler ve rahip olmayanlar, çocuklar ve ihtiyarlara varıncaya kadar bütün bir halk, bu ayine katılmak üzere bir araya geliyorlar. Ne kimse evinde kalabiliyor ne de kalmayı düşünüyor. En zengininden en yoksuluna kadar herkes, “Kyrie Eleison” duasına katılmak üzere dinî şarkılar söyleyerek, önce iç mahalleleri, sonra da dış surlara kadar bütün kenti dolaşan bu görkemli alaydaki yerini alıyor. Kutsal emanetler ve azizlerin resimleri, ki-liselerden alınıyor ve en önde taşınıyor.

Surların neresinde bir gedik açılsa, oraya, Müslümanların saldırılarına dünyevi silahlardan daha etkili olacağı düşüncesi ve inancıyla, hemen bu aziz tasvirlerinden birisi asılıyor. Bu sırada İmparator
Konstantin senatörleri, soylu kişileri ve bütün komutanlarını çevresine topluyor ve son bir söylevle onları yüreklendirmeye çalışıyor: ancak onun, adamlarına, Mehmet’in yaptığı gibi sınırsız ganimet sözü vermesi olası değildir. İmparator onlara, şayet bu son ve öldürücü Türk darbesini savuşturacak olurlarsa, Hıristiyanlık ve Batı dünyası uğruna kazanacakları onuru; yenilip düşmana teslim olacak olurlarsa, kendilerini bekleyen tehlikeyi anlatıyor. Hem Mehmet hem de Konstantin, bu tarihsel günün birçok yüzyıllık bir tarihi belirleyeceğini biliyorlar.

Avrupa tarihinin en acıklı sahnelerinden biri, insanlığın hiçbir zaman unutamayacağı çöküş ânının son sahnesi, işte böyle başlıyor. Ölümü bekleyen halk, o zamanlar dünyanın en muhteşem katedrali olarak kabul edilen ve her iki kilisenin barıştığı o tarihsel günden bu yana, gerek Ortodokslar, gerek Katolikler tarafından yazgısına terk edilen Ayasofya’da toplanıyor. Soylular, Yunan ve Roma ruhanileri, Cenevizli ve Venedikli askerler ve gemicilere varıncaya kadar bütün bir saray halkı silahlanmış olarak İmparator’un önderliğinde bir araya geliyorlar. Onların arkasında, korku ve kaygının yüzlerinden okunduğu, mırıldanan gölgeleri anımsatan binlerce ve binlerce insan, diz çökmüş, başları öne eğik, sessizce ve saygıyla duruyorlar. Üzerlerindeki kubbelerin boşluklarının neden olduğu karanlıkla başa çıkmaya çalışan mumların ışığı, tek bir vücutmuş gibi birleşen ve dua etmekte olan halkı aydınlatıyor. Sanki burada Tanrı’ya dua eden Bizans’ın ruhuydu. Patrik güçlü sesini, birlik ve beraberlik çağrısı için yükseltiyor, koro kendisine şarkılarla yanıt veriyor; Batı’nın
kutsal ve ölümsüz sesi olan müzik, bir defa daha bu eşsiz katedralin kubbeleri altında yankılanıyor. Daha sonra önce İmparator, ardından da ötekiler dinin koruyucu şemsiyesi altına sığınmak için peş peşe mihrabın önünden geçiyorlar. Coşkuyla okunan dua, bu büyük, bu görkemli yapının her yanında, en yüksek kubbelerine varıncaya kadar inliyor ve yankılar bırakıyor. Doğu Roma İmparatorluğu’nun bu son ayini, ölüler ayini, işte böyle başladı. Çünkü Justinianus’un katedralinde, Hıristiyanlık inancının duası son kez olarak okunmuş oluyordu.

Bu çok acıklı sahneden sonra İmparator, yönetimi süresince, buyruğundaki saray halkı ve hizmetçilerine yaptığı haksızlık ve kötü davranışından dolayı, kendisini bağışlatmak için kimselere görünmeden, bir kere daha sarayına dönüyor. Daha sonra -tıpkı baş düşmanı Fatih Sultan Mehmet gibi- aynı anda atına atlıyor ve askerlerini yüreklendirmek için bir ucundan öteki ucuna kadar bütün surları dolaşıyor.

Artık akşam olmuş, gece bütün karanlığıyla üzerlerine çökmüştür. Ne bir insan ne de bir silah sesi duyuluyor. Fakat duvarların arkasındaki binlerce insan heyecanla ve korku içinde sabahı ve ölümü bekliyor.

Unutulan Kapı: Kerkaporta

Fatih Sultan Mehmet gece yarısından sonra, saat birde hücum işaretini veriyor. Her türlü silah, merdiven, ip ve kargılarla donatılmış yüz bin asker, dalgalanan görkemli sancakları eşliğinde hep bir ağızdan “Allah… Allah… Allah…” diye haykırıp surlara saldırırken, mehteranların çaldığı trampetlerin gümbürtüsü, öttürdükleri boruların şamataları, davulların, çembaloların, flütlerin ve zillerin kulakları sağır eden o keskin ahengiyle insan feryatları ve top gürleyişleri karışıyor ve güçlü bir kasırga gibi, göklere yükseliyor.

Surlara karşı önce, başıbozuk diye adlandırılan acemi birlikler sürülüyor acımasızca. Bunlar yarı çıplak bedenleriyle yalnızca Sultanın düşmanı yanıltma planına yardımcı olmak için görev başındadırlar. Böylece, düşmanın önceden zayıflatılması sağlanacak ve daha sonra da asıl kuvvetler savaşa sokulacak ve kesin darbe vurulacaktır. Hiç savaş deneyimi olmayan bu zavallı insanlar, sabah karanlığında surlara koşuyorlar, ellerindeki yüzlerce merdivenle, dalga dalga burçlara tırmanıyorlar, düşman tarafından her seferinde geri püskürtülüyorlarsa da, yine de hiç durmadan, tekrar tekrar ileri atılmak zorunda kalıyorlar, çünkü geri dönüş yolları kapalıdır; yalnızca kurban olarak seçilen bu bahtsız insanların arkasında hazır bekletilen asıl birlikler, onları, yüzde yüz ölümleriyle sonuçlanacak olan aynı hedefe sürmektedirler. Savunmacılar henüz üstünlüklerini koruyabiliyorlar. Üzerlerine yağdırılan ok ve taş yağmuruna karşın bedenlerindeki zırhları sayesinde hâlâ dimdik ayaktadırlar. Ancak asıl tehlike -Mehmet bunu çok iyi hesap etmiştir- yorgun ve bitkin düşmeleriyle ortaya çıkacaktır. Sırtlarındaki ağır teçhizatlarıyla, durmadan ve tekrar tekrar, kendilerine saldıran düşmanın hafif piyade birliğiyle savaşmaktan ve saldırının yayıldığı ateş hatlarının birinden ötekine koşturmaktan yorgun düşen Bizans Ordusu, kuvvetlerinin önemli bir kısmını kaybetmek zorunda kalıyor.

İki saatlik bir çarpışmadan sonra, gün ağarıyor ve Mehmet’in, Anadolulu askerlerden oluşan yeni saldırı kıtalarına hücum emri vermesiyle savaş bir anda tehlikeli bir boyut kazanıyor. Çünkü bu Anadolulular disiplinli, iyi eğitim görmüş seçme savaşçılardır, Bizanslı savunmacılar gibi onlar da zırh giymişlerdir. Ayrıca sayıca üstündürler ve yorgun da değildirler; oysa Bizanslı savunmacılar, düşmanın surlarda açtığı gedikleri süratle kapatmak zorundadırlar. Buna karşın Türk saldırısını hâlâ ve hemen her yerde geri püskürtüyorlar ve Sultan Mehmet, yedekte tuttuğu seçme birliklerini, Osmanlı Ordusu-‘nun asıl kıtalarını oluşturan Yeniçerileri savaşa sürmek zorunda kalıyor, Avrupa’nın o zamana kadar hiç tanımadığı bu genç ve seçkin on iki bin askerin başına da kendisi geçiyor ve verilen hücum emriyle birlikte yorgunluktan bitkin düşmüş olan düşmanın üzerine atılıyorlar.

Gemilerdeki denizcilere varıncaya kadar eli silah tutabilecek kim varsa, surları ve kenti savunmaya çağırmak için çanları çalmanın zamanıdır artık, çünkü sonucu belirleyecek olan kesin savaş başlamaktadır. Bu arada Ceneviz kıtalarının komutanı olan yiğit savaşçı Guistiniani, isabet eden bir taş darbesiyle ağır şekilde yaralanıyor ve gemisine götürülüyor, bu olay Bizanslılar için tam bir talihsizlik oluyor; çünkü savunmacıların kararlılıklarında bir an için bir gevşeme oluyor. Ancak düşman tehlikesinin yoğunlaştığı bu noktaya karşı koyabilmek için İmparator’un kendisi geliyor ve merdivenlerle surlara tırmanan Türkleri bir kez daha uzaklaştırmayı başarıyor. İmparator’un bu kararlılığı, Mehmet’in kararlılığına üstün gelmiş ve Bizans -bir soluk alacak kadar da olsa- kurtulmuş gibidir. Zor, başarılmış ve düşman saldırılarının en korkuncu şimdilik savuşturulmuştur. İşte tam bu sırada, insanlık tarihinde zaman zaman karşılaşılan gizemli anlardan birine, çok acıklı bir olaya tanık olunuyor ve bu olay, Bizans’ın yazgısını kesin olarak belirliyor.

Hiç akla gelmeyen, çok tuhaf bir şolmuştur. Dış surlarda açılan ve asıl saldırı yerinin hemen yanında bulunan bir gedikten, içeriye birkaç Türk askeri sokuluyor. Bunlar, iç surlardan içeriye girmeyi göze alamıyorlar. Fakat iki sur arasında şaşkın şaşkın dolaşarak çevreyi seyrederlerken, Kerkaporta denilen küçük bir kapının, anlaşılmaz bir tedbirsizlik yüzünden açık kalmış olduğunu görüyorlar. Aslında bu, büyük kapıların henüz açılmadığı saatlerde ve barışta yayalara ayrılmış bir sürü küçük kapıdan biridir. Askerî bakımdan hiçbir önemi bulunmadığı için de, varlığı son gecenin büyük telaşı içinde unutulmuş olmalıydı. Yeniçeriler tepeden tırnağa tahkim edilmiş bu surların tam ortasında bulunan bu kapının açık olduğunu, hayretle görüyorlar. İlk önce bunun bir savaş aldatmacası olabileceğini düşünüyorlar; açılan her gediğin, her mazgal deliğinin ve bütün istihkâm kapılarının önünde, binlerce cesedin yükseldiği, üzerlerine kızgın yağların döküldüğü, ok ve kargı yağmuruna tutuldukları bir sırada, sanki barış ânının bir pazar günüymüş gibi kentin tam da merkezine açılan bu Kerkaporta Kapısı’nın içeri girmelerini davet edercesine açık tutulması anlaşılır gibi değildi. Her türlü olasılığı göz önünde bulundurarak yardımcı kuvvet çağırıyorlar ve bütün bir kıta asker, hiçbir engellemeyle karşılaşmadan ellerini kollarını sallaya sallaya içeriye giriyor ve her şeyden habersiz Bizanslı dış sur savunucularını arkadan sarıveriyorlar. Birkaç savunmacı, Türkleri arkalarında görünce birden paniğe kapılıyor ve böylece bütün savaşlarda toplardan çok daha öldürücü bir etki bırakan feryat, kulaktan kulağa hızla yayılan bir söylentinin acı feryadı yükseliyor: “Kent ele geçirildi.” Türkler sevinç içinde ve çılgınca haykırarak bu yalanı tüm çevreye yayıyorlar: “Kent ele geçirildi, kent ele geçirildi.”

Bu söylenti Bizanslıların bütün direncini kırıyor. İhanete uğradıklarını sanan paralı askerler, hiç vakit geçirmeden limandaki gemilere binip canlarını kurtarmak için siperlerini terk ediyorlar. İmparator Konstantin’in, kendisine bağlı birkaç adamıyla ileriye fırlayıp kente girmekte olan düşmana karşı koymaya çalışması da boşunadır. Müthiş bir çatışma ve boğuşma ânında yere düşüyor ve kendisini tanımayan bir Türk askeri tarafından öldürülüyor, ancak ertesi gün, ceset yığınları arasında, altın kartallarla işlenmiş bir çift erguvan renkli ayakkabının fark edilmesiyle, son Doğu Roma İmparatoru’nun, Romalılara yakışır biçimde, çarpışarak yaşamını ve imparatorluğunu kaybettiği anlaşılıyor. İşte bir toz zerreciği kadar küçücük bir rastlantı, herkesin unuttuğu kapı Kerkaporta, dünya tarihinin akışını kesin biçimde değiştirmiştir.

Haç Alaşağı Ediliyor

Tarih bazen rakamlarla oynar. Roma’nın Vandallar tarafından, belleklerden çıkmayacak bir biçimde yağmalanmasından tam bin yıl sonra, Bizans’ın yağmalanması başlıyor. Savaşın galibi Mehmet, sözünü tutuyor ve katliamdan hemen sonra bütün evleri ve sarayları, kiliseleri ve manastırları, erkekleri, kadınları ve çocukları savaş ganimeti olarak askerlerine sunuyor. Gözü dönmüş binlerce yağmacı, ganimet için âdeta birbirleriyle yarışıyorlar. İlk önce kiliselere hücum ediliyor ve paha biçilmez bütün altın kaplar ve her türlü süs ve ziynet eşyaları yağmalanıyor. Daha sonra sıra, evlere geliyor. Evlere girenler, ele geçirdikleri ganimetin kendi malları olduğu anlaşılsın diye girdikleri evin damına kendi bayrağını asıyor. Yalnızca altın, gümüş, elmas ve parasal değeri yüksek olan her türlü taşınabilir ev eşyası yağmalanmakla yetinilmiyor, esir pazarlarında satılmak üzere, erkekler ve çocuklar, harem dairesi için de kadınlar savaş ganimeti olarak alınıyor. Kiliselere sığınan Bizanslılar zorla dışarıya çıkartılıyor, yaşlı olanları, değersiz bir yük sayılıp öldürülürken, genç olanları elleri ve ayakları hayvanlar gibi bağlanarak satılmak üzere esir pazarlarına götürülüyor.

Bir zamanlar Haçlıların korkunç biçimde yağmaladığı bu kentin, kutsal emanetlerden ve eşsiz sanat eserlerinden geriye ne kalmışsa şimdi savaş galipleri tarafından birer birer yok ediliyor. İçlerinde,
yüzyılların birikimi Yunan düşünce ve yazın kültürünün yer aldığı bütün kitaplar, ya yakılıyor ya da değersiz bir eşya gibi bir kenara atılıyor. İnsanlık, herkesin unuttuğu bu Kerkaporta Kapısı’ndan, Bizans’ın yazgısının belirlendiği o talihsiz anda içeriye nasıl bir felaketin girdiğini, Roma, İskenderiye ve İstanbul gibi büyük uygarlık merkezlerinin yağmalanması sırasında nelerin yok edildiğini, hiçbir zaman tam anlamıyla bilemeyecektir.

Büyük zaferin ikinci günü öğleden sonra. Mehmet artık kente giriyor. Büyük bir ağırbaşlılık ve gururla muhteşem atına binmiş, yağmacı askerlerinin ganimet için birbirleriyle boğuşmalarına hiç aldırış etmeden yanlarından geçiyor, verdiği söze bağlı kalarak kendisine utku kazandıran askerlerini, ganimet paylaşımı sırasında rahatsız etmek istemiyor.

Mehmet’in kendisi herhangi bir kazanç peşinde değildir. Onun tek bir amacı vardı, o da İstanbul’u ele geçirmekti. Şimdi bu amacı gerçekleşmiştir. Atını doğruca Bizans’ın parlayan güneşi Ayasofya’ya sürüyor. Elli günden daha uzun bir süre, çadırında hep bu ulaşılmaz gibi görünen pırıltıya, Ayasofya’nın görkemli kubbesine bakmıştı. Şimdi utku kazanmış bir sultan olarak Ayasofya’nın tunç renkli kapısından içeri girebilecektir. Ancak Mehmet, bir kez daha sabırsızlığını yenmesini biliyor: Bu kiliseyi, İslam’ın bir mabedi olarak sonsuzca yaşaması için Allah’ına adamadan önce, şükran duygusunu dile getirmek için büyük bir alçakgönüllülükle atından iniyor ve alnını yere sürüp dua ediyor. Daha sonra, yerden bir avuç dolusu toprak alıyor ve başının üzerine serperek, kendisinin de ölümlü olduğunu, kazanılan utku ile böbürlenmemesi gerektiğini anımsamak istiyor. Kulluk borcunu ödedikten sonra Sultan, tekrar ayağa kalkıyor ve Tanrı’nın en sevgili kulu olarak Ayasofya Kilisesi’ne, Justinianus’un kutsal katedraline giriyor.

Sultan, büyük bir merakla ve kendinden geçmiş olarak bu eşsiz yapıyı, mermer ve mozaikleriyle pırıl pırıl yanan yüksek kubbelerini, boşluğa doğru uzanan zarif kemerlerini, yeniden yeniden süzüyor. Bu inanç abidesinin, bu görkemli sarayın kendisine değil, ulu Tanrısına ait olduğunu hissediyor. Hemen bir imam getirtiliyor. Mimbere çıkan imam, oradan İslam’ın, yerine getirilmesi gereken koşullarını anlatırken, Padişah da yüzünü Mekke’ye çevirmiş olarak, dünyanın tek hâkimi olan Allah’a, bu Hıristiyan kilisesi içinde ilk namazını kılıyor. Ertesi gün, ustalara Hıristiyan dininin bütün işaretlerini derhal yok etmeleri buyruluyor. Mihraplar yıkılıyor, üzerlerinde dinsel resimlerin ve azizlerin yer aldığı mozaikler badana ile örtülüyor ve yeryüzünün bütün acılarını kucaklamak istercesine bin yıl boyunca kollarını açmış olan Ayasofya’nın tepesindeki haç, boğuk bir gürültüyle alaşağı ediliyor.

Gürültü, kilisenin dışına da taşıyor ve yankılar bırakıyor. Batı dünyası, bu gürültüyle uykusundan uyanıyor. Korkunç haber, Roma, Venedik ve Floransa gibi kentlerde, bir anda duyuluyor ve şok etkisi bırakıyor. Uyarıcı bir gök gürültüsü gibi hızla Fransa’ya ve Almanya’ya ulaşıyor. Dehşete kapılan Avrupa, kayıtsız kalması yüzünden, açık unutulan şu lanet olası kapı, Kerkaporta’dan içeriye giren ve insanlık tarihinin akışını değiştiren yıkıcı bir gücün, yüzyıllar boyunca ellerini ve kollarını bağlayacağını ve hareketsiz bırakacağını anlıyor. Fakat insan yaşamında olduğu gibi tarihte de, kaybolmuş bir ânın yakınıp dövünmekle geri getirilebileceği hiç görülmemiştir. Bir tek saatin kaybettirdiği şeyi, bin yıl geri getiremez.
STEFAN ZWEİG

Can Yayınları

 

2 Comments

  1. İstanbul’un fethini Stefan Zweig gibi büyük bir yazarın kaleminden okumak güzel,teşekkürler …

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*