BİZANS İSTANBULU

in İSTANBUL

ROMA’NIN DÜŞÜ

DOĞU’NUN BAŞKENTİ KONSTANTİNOPOLİS

Büyük Roma İmparatorluğunun içinden doğmuş, ilk yüzyıllarında ona öykünmüş, sonra kabullendiği yeni din Hristiyanlığın ve Hellenistik kültürün etkisiyle ondan uzaklaşmaya başlamış, İkonaklazm da denilen “puslu bir dönem” geçirmiş, 9.yüzyıldan itibaren, özellikle Makedonya ve Kommenos hanedanları dönemlerinde kişiliğini bulmuş, tüm kurum ve kuruluşlarıyla Hristiyan bir Orta Çağ devleti haline gelmiştir. 1204 yılındaki Haçlı Seferi sırasında 57 yıl süren ikinci bir bunalımlı dönem yaşamış, 1261’de başkentini geri alarak iki yüz yıla yakın bir süre yani 1453’e kadar varlığını sürdürmüş, özellikle başkentinde en olgun sanat eserlerini üretmiştir. Bu süreç sönmekte olan bir mumun son parlayışına benzetilmektedir. Siyasi, politik ve askeri açılardan tarih sahnesinden çekilip gitse de Bizans kültürüne sahip çıkan, kendilerini onun doğal mirasçısı sayan, Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Rusya gibi devletler varlıklarını günümüzde de devam ettirmektedirler. Burada önemli bir soru akla gelmektedir: Bizler, yani Türkler bu mirasın neresindeyiz? 1453’ten günümüze kadar aynı coğrafya ve iklimde yaşayan, benzer adetleri, türküleri, aşkları yaşatan bizler, farklı dinlere mensup olmamız dışında, Bizans uygarlığının mirasının ne kadar farkındayız? Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi, ama en çok da hem Bizansın bin yüzyıl, hem Osmanlı’nın beş yüz yıl başkentliğini yapmış İstanbul’daki Bizans eserlerinin ne kadar farkındayız?

Aslında tarihte Bizans Devleti diye bir devlet, kendisine “Bizanslıyım” diyen hiç kimse varolmamıştır. “Bizans”, Batılı bilim adamlarının, onu Roma İmparatorluğundan ayırmak için türettikleri bir ifadedir. Bizim Bizans dediğimiz İmparatorluk, kendisini “Roma” (Romania) olarak, halkı da “Romalı” (Romaioi) olarak tanımlıyordu. MÖ 476 yılında Batı yarısı Barbarlar tarafından yıkıldıktan sonra, Roma’nın tek bir başkenti kalmıştı; bu şehir günümüzün İstanbulu, Bizanslıların Konstantinopolisi,ya da kısaca Polis’i (Şehir’i) idi.

Efsanelere karışmış olsa da İstanbul’un ilk kuruluşu, Roma İmparatorluğundan önceye, MÖ 7. yüzyıla kadar geri gitmektedir. Yunanistan’ın Megara bölgesi sakinleri geleceklerini Delphoi kahinlerine sorduklarında, kahinler onlara yeni yurtlarını Boğaz’ın en korunaklı yeri olan Sarayburnu’nda (Akra bölgesi) kurmalarını öğütlerler. Burasını da “Körler Ülkesi’nin yani Khalkedon’un (Kadıköy) karşısında diye tarif ederler. Megaralılar efsanevi önderleri (Heros Eponymos) Byzas liderliğinde buraya gelerek yeni vatanlarını inşa etmişlerdir. Antik dönemde adet olduğu üzere şehirlerini bir surla çevirmişler, akropolislerine de sevdikleri tanrı ve tanrıçaların mabetlerini yapmışlardı. Surlar onları bölgeye daha önce gelerek Khalkedon, Haliç çevresinde ki Kidaros, Barbios ve Sykai’de (Galata) yerleşen komşularının yanısıra diğer düşmanlarına karşı da koruyacaktı. 650/658 yılında kurdukları yerleşimin stratejik öneminin farkına varan Byzantionlular yeni limanlarda inşa etmişler ve deniz ticareti sayesinde kısa süre içinde zenginleşmişlerdi. Bu zenginlik düşman güçlerin ilgisini çekmiş, MÖ 478’de Persler şehri istila etmiş, bu türden tehlikelere karşı Byzantion 5. yüzyılda Attika Deniz Birliği’ne üye olmuş, hatta kendi sikkelerini basmaya başlamıştı. Şehrin coğrafi konumunun öneminden dolayı defalarca Atinalılar, Spartalılar, Makedonyalılar, Galatalar Byzantion’u ya tehdit etmiş, ya yönetmiş ya da işgal etmişlerdir. MÖ 146’da Roma egemenliği altına giren Byzantion, belkide tarih içinde uğradığı ilk büyük tahribatı Romalı Septimus Severus’un orduları karşısında yaşamıştı. Taht mücadelesi sırasında Septimus Severus, rakibi Pescennius Niger’i destekleyen Byzantion’u 193-196 arasında 3 yıl boyunca kulatma altında tutmuş, açlıktan kırılan Byzantionlular 196 yılının kışında teslim olmuşlardı. Septimus Severus, ordusunu üç yıl boyunca uğraştıran Byzantion halkına acımamış, şehri talan etmiş, tapınak ve binaları yakıp yıkmıştır. İmparator daha sonra, oğlu Caracalla ile birlikte şehri yeniden imar etmeye girişmiş, yıkılan surları, şehri daha da büyütecek şekilde yeniden inşa etmiş, yahut da onartmıştır. Daha sonra, Bizans döneminde şehirde ki en önemli yapılardan biri olan Hippodrom ve Zeukippos hamamlarının inşasını başlatmıştır. Şehrin bu dönemde ki adı “Antonia” veya “Antoninia”dır. Şehir daha sonra Gotların ve Herulianların saldırılarına maruz kalmış, 324 yılında Büyük Konstantinos’un antik şehri Doğu’nun başkenti olarak seçmesine kadar varlığını sürdürmüştür. Bizans İstanbulu veya İstanbulun Bizansı yaklaşık bin yıllık bir geçmişin üzerine, MS 4. yüzyılda, Büyük Konstantinos ile birlikte yeni döneme girmiş ve 1453 yılına dek 1100 yıl daha varlığını sürdürmüştür. Bu on asrı aşkın süre içinde İstanbul, bazen zafer ve utkularla, bazen sisli veya karanlık dönemlerle, tarihinin en uzun süreli imparatorluklarından birinin başkentliğini yapmıştır.

İstanbul’un Ortaçağ tarihini Büyük Konstantinos’la başlatmak gerekir. Adıyla anılacak olan (Konstantinopolis) İstanbul’un yeni başkent olarak seçilmesi ve uzun tarihi onunla birlikte başlamıştır. Konstantinos önceki Roma imparatorları, egemenlik sürdükleri geniş coğrafyanın tek bir merkezden, yani Roma şehrinden yönetilemeyeceği gerçeğini fark etmişlerdi. İkinci bir yönetim merkezinin, İmparatorluğun asıl entellektüel bölgesini oluşturan Doğu eyaletlerindeki bir şehrin seçilmesini öngörmüşlerdi. Antakya, Efes ve İzmit bu yeni merkez için uygun görülüyordu. Konstantinos tahta geçince “Yeni Roma” olarak Boğaz kıyısında ki antik Byzantion’u başkent yapmaya karar verdi. Burası çokça balık çıkarılan, şarabı ve mısırı bol, Karadeniz ve Ege’ye sınırı olan ülkeler arasında ticaret yapan gemiler için gerekli limanları bulunan zengin bir kasabadır. Ayrıca topografik konumu nedeniyle surlarla bir kale gibi korunabilecek bir yerdir. Bu yeni başkent ayrıca, gittikçe büyüyen yeni bir dinin merkezi olmayada müsaittir. Konstantinos 324 yılında İstanbul’u Doğunun başkenti yapmaya karar vermiş, 328 yılında bunu ilan etmiş ve yoğun bir imar faaliyetine girişmiştir. Şehri büyütmek amacıyla eski şehir surlarının batısına kendi surlarını inşa ettirmiştir. Konstantinos, şehrinin Roma’ya benzemesi için çabalamış, topraklarındaki en iyi yapı ustalarını yeni binalar yapmak üzere davet etmiş, şehrin süslenmesi için sanat eserleri getirtmiştir. Kendi adıyla anılan Konstantin Forumu’nu Byzantion şehrinin nekropolisi üzerine inşa ettirmiştir. Çevresinde görkemli yapıların bulunduğu eliptik planlı forumun ortasında büyük bir sütun (Çemberlitaş) ve bunun üzerinde kendisinin Yunan Güneş Tanrısı Helios’a benzeyen bir heykelini koydurtmuştur. 12. Yüzyıla kadar içinde Bizans imparatorlarının ikametgahları, resmi binaları bulunan Büyük saray kompleksinin inşaaına başlamıştır. Yeni başkentinde yaşayan paganlar için tapınaklar, heykeler yaptırmış ama aynı zamanda Hristiyanlar içinde kliseler inşa ettirmiştir. Byzantion’un akrapolisi yakınlarındaki küçük bir kiliseyi büyüterek yeniden yaptırmış. Döneminde Ekklesia Antiqua (Eski Klise) olarak bilinen bu kilise daha sonraları, İsa’nın sıfatlarından biri olan Kutsal Barış (Hagia Eirene) adını almıştır. Yüzyıllar boyunca İstanbul’un katholikonu (Baş Kilisesi) olan ilk Ayasofya Kilisesi’nin inşaatını başlatmış ama eser oğlu Konstantios tarafından bitirilmiştir. Konstantinos, İsa’nın havarilerinin kutsal kalıntılarının korunması amacıyla bugünkü Fatih Külliyesi’nin bulunduğu yere Kutsal Havariler Kilisesi’ni kilisenin içi ve yakınına da 13. havari olarak kendi anıtsal türbesini inşa ettirmiştir. Böylece İlkçağ’ın pagan merkezi Roma görkem açısından kendisi ile yarışacak Ortaçağ’ın Hristiyan merkezi İstanbul ile bir tutulmaya başlanmıştır. İstanbul bu imar faaliyetleri devam ederken 11 Mayıs 330 tarihinde kırk gün süren büyük tören ve şenliklerle resmen açılmıştır, şehrin adı artık “Konstantinos’un Şehri” anlamına gelen Konstantinopolis’tir. 5. yüzyılda yazılan Natitia Urbis Costantinopolinae’ye göre, şehir 12’si sur içinde olmak üzere 14 bölgeye ayrılmış, yönetimi ise gümüz vali ve belediye başkanlarının görevlerini üstlenen praefectus urbiye verilmiştir. Büyük Konstantinos 337 yılında İzmit yakınlarında ölünce yerine oğlu Konstantios geçmiş (337-361), o da babasının imar faaliyetlerini sürdürmüştür. Onun döneminde surlar ve Kutsal Havariler kilisesi tamamlanmış, Ayasofya 15 şubat 360 tarihinde takdis edilerek açılmıştır.

1. Justianos ve imparatoriçe Theodara Bizans’a ilk parlak dönemini yaşatmışlardır. İmparator 527 yılında tahta çıktığında İstanbul, surlarıyla, saraylarıyla, yolları ve forumlarıyla, kilise ve manastırlarıyla  fiziksel görünümünü tamamlamış gibidir. Anacak onun, imparatorluğun ve İstanbul’un yazgısı, tahta çıkışının beşinci yılında değişmiştir. İstanbul’da günümüzün siyasi partilerine benzetilebilecek, ancak daha çok sınıfsal ve ekonomik dayanışmayla öne çıkan Yeşiller ve Maviler diye adlandırılan ve aslında birbirlerinden pek de hoşlanmayan partiler (loncalar) bulunmaktaydı. Bunlar hippodramda yapılan quadriga yarışlarında farklı tarafları tutarlar, çoğu zaman da birbirleriyle didişirlerlerdi. Ama 537 yılının Ocak ayında bu iki parti, ayrıca bürokratlar ve halkın büyük bir bölümü ekonomik gerekçelerle birleşerek Saray’a karşı büyük bir ayaklanma başlatmışlardır. Şehrin cadde ve sokaklarına dağılan öfkeli gruplar “Nika Nika” (Zafer Zafer) nidalarıyla önlerine gelen her yeri, her binayı yakmışlardır. Bu ayaklanma ile  şehrin ve imparatorluğun sonu gelmiş gibi görünüyordu. İmparator tam Galata’ya kaçmak üzere iken Theodora’nın efsane olmuş sözleri ile kalmış, genarellerine ayaklanmanın bastırılması emrini vermiştir. Ayaklanma kısa sürede ve çok kanlı biçimde bastırılmış, hippodroma toplanan 30.000 asi kılıçtan geçirilmiştir. İmparator harap olan İstanbul’un yeniden imarına hemen başlamış, yanan, hasar gören yapıları ya onartmış ya da yeniden inşa ettirtmiştir.

Büyük Konstantinos’tan sonra İstanbul’u neredeyse yeniden inşa eden Justinianos’un imar faaliyetleri için sadece Ayasofya kilisesi’ne bakmak yeterlidir. Onun yeniden inşa ettirdiği üçüncü  (günümüzde ki) Ayasofya, yüzyıllar boyunca Hristiyan aleminin en büyük kilisesi olmuştur. Nika ayaklanmasının bastırılmasından hemen sonra Trallesli (Aydın) Antemios ve Miletoslu (Milet) İsodoros’u kilisenin inşası için görevlendirmiş, emirlerine 10.000 amele ve kalfa vermiştir. Anlaşılan İmparator bastırılan isyanı bu yapı ile taçlandırmak istemiştir. Mimarlık tarihinde bir örneği daha bulunmayan kilise 27 Aralık 537 tarihinde, yani sadece beş yıl gibi kısa bir süre sonra, Patrik Menas tarafından kutsanarak açılmıştır. Efsaneye göre lustinianos yapıya girmiş ve “geçtim seni ey Süleyman” demiştir.  İmparator Justinianos döneminde hem imparatorluk hem başkent en görkemli dönemlerinden birini yaşamıştır, bazı araştırmacıların dediği gibi Justinianos, “Son Romalı İmparator”dur. Onun döneminde şehrin nüfusu bir milyona yaklaşmıştır.

7. yüzyıla gelindiğinde, İstanbul’un kaderi, İmparatorluğun kaderine bağlı olarak büyük bir bunalım dönemine girmiştir. Resmi dil olarak kullanılan Latince yerini Halk Yunancası’na bırakmış. Doğu’dan gelen düşman tehditleri artmış, bu yetmezniş gibi, veba salgınları şehir halkını kırmıştır. Dış tehditlerin yanı sıra, imparatorluk içte de çalkantılı bir döneme girmiştir. İmparator 3. Leon döneminde (717-741) başlayan ve ikonaklazm olarak adlandırılan süreçte tasvir karşıtı görüşün (ikonakstlar) etkisiyle figürlü dini içerikli resim yapma yasağı başlamış ve daha önce yapılan her türlü dini içerikli resim tahrip edilmiş, tasvir taraftarlarına (ikonadüler) işkenceler uygulanmış, keşişler manastırlarından sürgün edilmiş, hatta öldürülmüşlerdir. Bizans’ta çoğu zaman uyumlu bir ilişki içinde olan Saray ve Kilise bu olayda ilk kez büyük boyutlu bir çatışma içine girmiştir. Bu kargaşa döneminde 740 yılında ki depremde başkentte ki pek çok yapı, surlar ve Aya İrini Kilisesi büyük oranda hasar görmüştür. 813’te Bulgar Hanı  Krum ordusuyla birlikte şehrin kapısı olan Porte Aurea (Altın Kapı) önüne çadır kurmuş ve şehri tehdit etmiştir. Anlaşılacağı gibi , 7 – 9. yüzyıllar arası Bizans için hiç de iç açıcı geçmemiştir. Ancak İmparatorluğun askeri, ekonomik ve sanatsal uyanışı, son ikonoklast imparator olan Theophilos döneminde (829-842) başlamıştır. 843 yılında ikonaklazm’ın sona ermesiyle birlikte sanatta yeni dönem başlamıştır. Artık imparatorlukta teolojik tartışmalar büyük oranda sona ermiş, mimari özgün karakterini kazanmış, sınırlar güvence altına alınmıştır. 6. yüzyılda kapatılan ünlü İstanbul Üniversitesi 863 yılında yeniden açılmış ve Magnaura Sarayı’nda teoloji ağırlıklı eğitim vermeye başlamıştır. İmparator 6. Leon (886-912), çıkardığı yasalarla İstanbul’un sosyal yaşamına yeni düzenlemeler getirmiştir.

Kutsal Topraklar’ı Müslümanların elinden kurtarmak amacıyla başlatılan Haçlı Seferleri’nin dördüncüsü İstanbul için tam bir felaket olmuştur. 1203 yılında İstanbul surları önlerine dayanan haçlılar, 12 nisan 1204’te şehre girmiş ve talana başlamışlardır. Şehri çok iyi tanıyan Venedikliler en değerli sanat eserlerini Venedik’e götürmüşlerdir. Haçlılar Ayasofya Kilisesi içinde ki kutsal eşyaları parçalamışlar, sarhoş askerler bu kutsal mabedin içinde şarkılar söylemişlerdir. ” Güzelliğin değerini bilmeyen bu barbarlar”, İstanbul’u süsleyen ne varsa ya yok etmişler ya da memleketlerine götürmüşlerdir. 57 yıl süren bu işgal, ünlü bir tarihçi tarafından “İnsanlığa karşı 4. Haçlı Seferi kadar büyük bir suç işlenmemişti”. Cümlesiyle tanımlamıştır. 57 yıl sonra İznik Prensliği (Laskarisler) İstanbul’u Latinlerden geri alarak  ” Son Bizans Dönemi İmparatorluğunu başlatacaklardır. 8. Mikhael Palaiologos, Ağustos ayı ortalarında Porte Aurea’dan törenlerle şehre girer ama geçen 57 yılda şehir bir harabeye dönmüştür. Palaiologoslar hanedanının on imparatoru, yaklaşık 15o yıl boyunca şehrin imarı için çabalarlar. Ancak artık Büyük Konstantinos’un, 1. Justinianos’un, 1. Basilesios’un İstanbulundan eser kalmamıştır; şehirde ki boş alanların büyüklüğü şehrin terk edildiği izlenimini yaratmaktadır. İstanbul’u bu son dönemlerinde ziyaret eden seyyahlar günlüklerini üzüntülü bir dille aktarmaktadırlar. Şehir kurulduğu 324 yılından 1129 yıl sonra yine bir Mayıs ayında 29 Mayıs 1453’te Osmanlıların eline geçmiştir. Bu sırada şehirde bulunan Bizanslı Francis’in yazdıklarına göre, şehrin Osmanlıların eline geçtiğini gören İtalyan bir asker; ” Titre Güneş, Yeryüzü Ağla, Çünkü Şehir Düştü”.

Yazı : Sacit Pekak

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*