ÇARIN ŞEHRİ İSTANBUL – TSARGRAD

in EDEBİYAT

DOSTOYEVSKİ’NİN ESERLERİNE YANSIYAN İSTANBUL

Avrupa edebiyatlarında İstanbul genellikle oryantalist bakış açısının yansıması olarak hayalî, gizemli ve egzotik Doğu’nun merkezidir. Rus edebiyatında ise İstanbul, “doğuya açılan kapı” olmasının yanı sıra Slavların ve Ortodoksların dinî ve politik merkezi olarak karşımıza çıkar. İstanbul, Ruslar tarafından Ortodoksluğun başkenti olarak görülür ve Rus çarlarına izafeten “Tsargrad” (Çarın şehri) olarak adlandırılır. Tsargrad, İstanbul’un Slavik-Provaslavyan (Ortodoks) ismidir. Arkaik bir kelime olmasına rağmen Rus halkının ve diğer Slav milletlerin roman, hikâye ve şiir gibi edebiyat ürünlerinde sıklıkla yer almıştır. Slav halkların hamisi olan Rusya’nın, İstanbul’u Tsargrad olarak isimlendirmesinin dinî, tarihî ve politik pek çok sebebi vardır. Rusya’nın, Slav halkların yaşadığı coğrafyaya hâkim olma arzusu, İstanbul’un Türklerin eline geçmesiyle birlikte kendisini Doğu Roma İmparatorluğu’nun tek kanunî mirasçısı ve Hıristiyan Ortodoks âleminin dinî-mistik koruyucusu olarak görmesi, Çar I. Petro’nun İstanbul’u ele geçirip sıcak denizlere inme politikasının Rus Ortodoks Kilisesi tarafından da desteklenerek zamanla Rus kamuoyuna mal olması ve 18.yy – 19.yy’daki Osmanlı-Rus savaşları bunlardan sadece bir kaçıdır.
İstanbul’un fethiyle birlikte Rusya’nın İstanbul’a ilgisi giderek artmış, çeşitli sebeplerle İstanbul’a gelen Rus yazar, diplomat, seyyah, tüccar ve hacılar eserlerinde İstanbul’a ve Ayasofya’ya özel bir yer ayırmışlardır. 18. yüzyılın başlarında Rusya’nın, İstanbul’da daimî elçilik açmasını müteakip ünlü yazar Tolstoy’un dedesi Pyotr Andreyeviç Tolstoy ilk Rus elçisi olarak İstanbul’a gelmiştir. Pek çok Rus yazar ve şairinin yolu da seyahat, ticaret ve savaş gibi nedenlerle İstanbul’a uğramıştır. Puşkin Erzurum’a kadar gelir ama çok istediği İstanbul’u göremez. Puşkin’in eserlerinde İstanbul, gizemli Doğu’nun sembollerinden biridir. Tolstoy da ilerlemiş yaşına rağmen İstanbul’u görme arzusuyla yola çıkar ama o da İstanbul’u göremeden yolda ölür. Dostoyevski ise hiç gitmediği İstanbul’u dinî-tarihî kitaplardan ve devrin gazetelerinden öğrenir. Daha sonraki dönemlerde çeşitli nedenlerle İstanbul’a gelen ve İstanbul’la ilgili gezi notları ve hatıralar yazan pek çok Rus yazar, şair, aydın, akademisyen, diplomat ve asker vardır.
Rus edebiyatında 18-19. yüzyıldaki İstanbul algısı ile 20.-21.yüzyıldaki İstanbul algısı aynı değildir. Değişen dinî, politik ve ekonomik şartlar edebiyata da yansır. 19. Yüzyılda Osmanlı-Rus Savaşlarının ve Panslavist hareketlerin etkisiyle “İstanbul”, ele geçirilmesi, Türklüğe ve Müslümanlığa ait değerlerden tasfiye edilerek Ruslaştırılması gereken sembol şehir olarak görülürken, 20. yüzyılın başlarında ise devrimden kaçan Rusların sığınacağı bir melce ve ikinci vatan olarak görülmüştür. Rusların İstanbul’la ilgili dinî ve tarihî kanaatleri hiçbir zaman sönmemiş fakat bu dönemde olumsuz düşüncelerin şiddeti azalmıştır.
Rus edebiyatının 19. Yüzyıldaki en etkili kalemlerinden biri olan M. F. Dostoyevski’nin ilk eserlerinde İstanbul’dan hemen hiç bahsedilmez. İstanbul’un onun eserlerine yansıması hayatının son yıllarındadır. Bunda 1850’lerden sonra Panslavist hareketlerin hızlanmasının, Slavcı yazar ve ilim adamlarının İstanbul’la ilgili ütopik düşüncelerinin kamuoyuna mal olmasının ve Dostoyevski’nin Danilevsky ve Pobedonostsev’le tanışmasının büyük etkisi vardır.

Dostoyevski’ye Tesir Eden Yazarlar

19.yüzyılda Rus düşünce hayatında derin izler bırakan ve Dostoyevski gibi devrin pek çok aydınına tesir eden en önemli isim Nikolay Yakovlevich Danilevski’dir (1822-1885). Danilevski, Panslavist hareketin ideologlarından ve siyasal Panslavizmin teorisyenlerindendir. 1869’da Zarya gazetesinde yayımlanan “Россия и Европа” (Rusya ve Avrupa) adlı yazı dizisi ona uluslararası bir ün sağlar. Danilevsky’nin, daha sonra kitap olarak basılan ve tüm Ruslar için başucu kitabı olarak kabul edilen bu eserinde ortaya koyduğu Slavophile ve Panrusist düşünceler, Rus kamuoyunda, Slavcılar ve Dostoyevski üzerinde etkili olmuş, hatta yazarın bu konuda yazdığı şeylerin temelini oluşturmuştur. Dostoyevski-Danilevsky ilişkisi, 1849’daki ihtilalci Petraçevski Grubunun toplantılarında başlamış ve daha sonraki yıllarda devam etmiştir. Danilevsky, bu ihtilalci sosyalist grubun üyesi olduğu için Dostoyevski ile beraber tutuklanıp Peter ve Paul Kalesine gönderilenlerden biridir.
Danilevsky “Rusya ve Avrupa” adlı eserinde, Rusya’nın Avrupa’yla hiçbir zaman kaynaşamayacağını, batılılaşmanın yanlış bir proje olduğunu savunur. Danilevsky, tüm Slavları aynı çatı altında toplayan ve başkenti İstanbul olan bir Ortodoks İmparatorluğu kurmayı hayal etmektedir. İstanbul’a ayrı bir önem veren yazar, kitabının bir bölümünü tamamen İstanbul’a ayırmıştır. “Tsargrad” olarak adlandırılan 14. bölümde Danilevsky, tüm dünya yollarının kesiştiği bir kavşakta bulunan İstanbul’un tarihî, coğrafî ve stratejik bir öneme sahip olduğunu, iklimin ve tabiatın harika olduğunu, diğer şehirlerle kıyaslandığında hiçbir zaman önemini kaybetmeyeceğini, Türklerin eline geçmesiyle birlikte isminin değiştiğini, İslam medeniyetinin merkezi olduğunu ve bunun kendileri açısından aşağılayıcı bir durum olduğunu söyler. “Şimdiki ismi olan İstanbul, Türklerin ona verdiği bir isimdir. Ama bu, bir isim değil, utanç damgasıdır.” Danilevsky, İstanbul’un geleceğinin Türkler için değil ama Slavlar için çok parlak olduğunu, Türklerin ve İslam’ın dünyadaki tarihsel rolünün geçici olduğunu düşünür. “Türkler, İstanbul gibi bir hazineyi aldılar ama ona sahip çıkamayacak kadar beceriksizler.” Ona göre Türkler, İstanbul’da işgalci konumundadır ve kendi milli-politik çıkarlarını koruyamayan bir devletin İstanbul’a sahip çıkmaya hakkı yoktur. Danilevsky, Hasta Adam’ın tarih sahnesinden çekildikten sonra İstanbul’un kimin olacağı sorusuna kendine göre mantıkî cevaplar bulmaya çalışır. Doğu Roma olmadığı için İstanbul’un kanunî mirasçısı olan Doğu Roma’ya verilmesi mümkün değildir. Grekler de İstanbul üzerinde kanunî hak iddia edemezler çünkü Grekler, Doğu Roma’da ekalliyeti temsil etmekteydiler. Danilevsky’ye göre İstanbul’un kimin olacağı meselesi, Şark Meselesi (восточный вопрос) gibi başlı başına bir sorundur ve bütün batılı devlet adamlarının kafasını meşgul etmektedir. Danilevsky, Rusya’nın İstanbul üzerinde diğer devletlerden daha fazla hakkı olduğunu savunur. Çünkü Rusya, tüm Slav halklarının hamisi ve babasıdır (отец). Bizans’ın yıkılmasıyla birlikte Rus Ortodoks Kilisesi, Ortodoks dünyasının dinî merkezi olmuştur. Ayrıca Rusya’nın güneyden gelecek Türk ve İslam tehlikesine karşı kendisini emniyete almak istemesi İstanbul’u ve Boğazları ele geçirmeyi zorunlu kılmaktadır. Danilevsky, tarihte Bizantia, Konstantinapole ve Stambul gibi isimlerle anılan İstanbul’un gelecekteki isminin, Slav halkları için büyük anlam ifade eden “Tsargrad” olacağını söyler. Danilevsky’ye göre İstanbul, Ruslar için gereklidir ama başkent olamaz. Çünkü İstanbul’un Rusya’nın başkenti olması demek Rusya’nın aklının, ruhunun ve maddî gücünün yok olması demektir. Akıllı insanlar, bilim adamları, din adamları ve Rusya’nın maddî zenginlikleri İstanbul’a akarsa Rusya zayıflayacaktır. Rusya’nın istikbalini tehlikeye atmamak için başkent değişmemeli fakat İstanbul, yeni kurulacak bir Slav birliğinin başkenti olmalıdır.
Dostoyevski’nin Panslavist düşüncelerinde ve İstanbul’la ilgili kanaatlerinde, tarihçi Nikolay Mihayloviç Karamzin’in, Mikhail Petrovich Pogodin’in ve Konstantin Petroviç Pobedonostsev’in de tesirleri vardır. Rus muhafazakârlığının babası olarak görülen tarihçi Karamzin, İstanbul’un Türkler tarafından alınışına “Dini ve ticaret bağları bulunan Ruslar açısından bu büyük ve acı bir olaydı” der. Dindar bir ailede yetişen ve küçük yaşta kardeşiyle birlikte İncil’i öğrenen Dostoyevski, on yaşındayken akşamları babasının yüksek sesle Karamzin’in Rus Tarihi’ni kendilerine okuduğunu ve çok etkilendiğini söyler. Moskova Üniversitesi tarih profesörü Pogodin de Panslavizmin en önemli teorisyenlerinden ve fikir babalarındandır. Pogodin, Osmanlı ve Habsburg İmparatorluklarının yıkılıp Rusya’nın himayesinde merkezi İstanbul olan bir Slav Devleti kurulması gerektiğini savunuyordu. Pobedonostsev ise yazarın hayatının son yıllarında tanıştığı, Çar III. Aleksandır’ın öğretmeni ve Rus Ortodoks Kilisesi Yüksek Meclisi başkanıdır. Dostoyevski ile bu yüksek kardinalin mektuplaşmalarına bakılırsa Dostoyevski Pobedonostsev’i, Rusya’yı devrimden koruyabilecek tek kişi olarak görür. Dostoyevski’nin İstanbul’la ilgili fikirlerinin oluşumunda, Türk ve İslam karşıtı söylemlere sahip olan, sosyalist ve yıkıcı fikirler taşıyan Goerge Sand, Belinsky ve Byron gibi yazarları okumasının da tesiri vardır.

Dostoyevski’nin Eserlerinde İstanbul

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler (братья Карамазовы) romanında ve 1873-1881 yılları arasındaki günlüklerin toplandığı Bir Yazarın Günlüğü (дневник писателья) adlı eserinde İstanbul’dan bahseder. Karamazov Kardeşler, Rus halkını ve Rus toplumunun meselelerini konu almasına rağmen eserde, 19. Yüzyıl Rus toplumunu yakından etkileyen Osmanlı-Rus savaşlarının tesirleri hemen göze çarpar. Karamazov Kardeşler’de, Sina ve Aynaroz’daki manastırların aksine Rusya’daki manastırlarda dedelerin olmaması, ülkenin geçirdiği felaketlere, Tatar istilalarına ve İstanbul’un fethinden sonra Doğu’yla irtibatın kesilmesine bağlanır. Dostoyevski, romanda İstanbul’u Ortodoksluğun merkezi olarak gösterir ve dünyanın en büyük patriğinin burada oturduğunu söyler.
Bir Yazarın Günlüğü, Dostoyevski’nin dönemin sosyal, siyasî ve güncel meselelerine ışık tutan günlükleridir. Bu günlüklerde batılılaşma sorunu, Rus aydınının eleştirisi, Panslavizm, Şark meselesi, Türkler ve İslamiyet, din ve Hıristiyanlık, Yahudiler, kadın, edebiyat ve Avrupa gibi pek çok konu işlenir. Prens Meşerski’nin Yurttaş’ında yayımladığı makalelerin devamı mahiyetinde olan bu günlükler, önce 1873’te Grajdanin dergisinde yayımlanmaya başlar, daha sonra 1876’dan itibaren yazarın çıkarmaya başladığı Bir Yazarın Günlüğü adlı dergide yayımlanır ve Dostoyevski’nin öleceği Şubat 1881’e kadar devam eder. Panslavcı heyecanın ve savaş taraftarı duyguların havası içinde kaleme alınan eserde, Dostoyevski’nin aşırı derecede Türk ve İslam karşıtı olduğu ve Rus halkını Türkler aleyhine kışkırttığı görülür.
Dostoyevski, ilk defa günlüğünün Haziran 1876 sayısında dünyanın en önemli siyasal merkezi olan İstanbul’un er ya da geç Rusların eline geçmesi gerektiğini söyler. Ona göre, İstanbul’un Rusların eline geçmesi tarihin ve hadiselerin doğal sonucudur. Petro zamanında, Rusya her bakımdan çok zayıf olduğu için İstanbul’u ele geçirmek mümkün değildi. Petro, Petersburg şehrini kurduğu zaman Ruslar, Finlilerin ve Almanların etkisindeydi. Eğer o dönemde Petro, Petersburg şehrini kurmak yerine İstanbul’u ele geçirmeye çalışsaydı bu, Rusya’nın yıkımıyla bile sonuçlanabilirdi. Çünkü Almanlardan daha ince ve elit bir zümre teşkil eden, kültür, sanat, edebiyat ve denizcilik sahasında ilerlemiş olan Yunanlılar Petro’yu büyüleyebilirlerdi. Ve böylece Rusya kısa zamanda Grek kültürünün etkisi altına girer, Rusya’nın güneyi Yunan tehdidine maruz kalır, hatta düşmanları Rusya’yı karlarla kaplı kuzey bölgelerine ya da Asya’ya sürerlerdi. Rusya kendi içine kapanır, Ortodoks dünyası yenilenen İstanbul ve köhne Rusya olarak ikiye bölünür ve Petro’nun seferi İstanbul’un yenilenmesinden başka bir şeye hizmet etmezdi.
Dostoyevski, günlüğünde Türklerin İstanbul ve Anadolu’dan çıkarılıp Asya steplerine sürülmesini, İstanbul ele geçirildikten sonra halifeliğin kaba kuvvetle değil de akıllıca hareket edilerek ortadan kaldırılmasını, Ortodoks Hıristiyan inancının İstanbul’da yayılmasını, Ayasofya’nın kiliseye çevrilip Hıristiyan duaları eşliğinde patrik tarafından kutsanmasını, Moskova’dan bir çan getirilip Ayasofya’ya takılmasını, Türklere ve Müslümanlara silah taşıma yasağının getirilmesini teklif eder. Benzer uygulamaların daha önce Kazan’da yapıldığını ve başarılı olunduğunu söyleyen yazar, ancak bu şekilde Türklerin siyasal ve toplumsal muhalefetinin kırılacağını ve zamanla Türklerin sadece sabun ve cübbe satmakla meşgul olacaklarını söyler.
Mart 1877’de İstanbul’un alınması ile ilgili iddialarını tekrar günlüğüne taşıyan Dosyoyevski: “Rusya ister barışa yanaşsın, isterse geri adım atmaya niyetlensin, ben yine iddiamı sürdürmek istiyorum: İstanbul er ya da geç bizim olacaktır…” der.
Bazı Avrupalı ve Rus aydınlar, Osmanlı Devleti çöktükten sonra İstanbul’u ele geçirme kavgaları yaşanmaması için İstanbul’un uluslar arası bir kent yapılması gerektiğini öne sürerler. Dostoyevski buna iki sebepten dolayı şiddetle karşı çıkar. Birincisi yeryüzünün en önemli noktası olan İstanbul’un sahipsiz ve uluslar arası bir şehir olarak kal(a)mayacağı, İngilizlerin eline geçeceğidir. İkincisi ise Doğu Hıristiyanlarını ancak Rusya’nın bir araya getirebileceğidir. Eğer İngilizler, İstanbul’a hâkim olursa Doğu Hıristiyanları arasında birlik sağlanamaz, Ortodoksluk zayıflar hatta Bulgar-Yunan çatışmaları çıkar:

“Rusya hiçbir Avrupalı devlet önünde, hangi gerekçeyle olursa olsun, bu meselede geri adım atmamalıdır; bu dava bizim için ölüm kalım meselesidir çünkü. Bu yeni ve henüz ayağı yere sağlam basmayan Doğu halkları arasında meydana gelmesi çok mümkün ve ağır sonuçlar doğurabilecek dinsel çatışmaların önünü almak için İstanbul er ya da geç bizim olmalıdır…


Dostoyevski, İsa’nın düşmanlarıyla, yani Türklerle (!) savaşmayı kutsal bir vazife olarak görür ve İstanbul’u alma hayallerinin coşkusuyla kan dökmeyi kutsallaştırır. Slav davasını Rus davası olarak gören ve Rusya’nın bütün Slav halkların ve Ortodoksların hamisi olduğuna inanan Dostoyevski, başkenti taşımamak şartıyla İstanbul’u ele geçirme zamanının geldiğini, bunun bir ütopya ya da “histeri hezeyanı” olmadığını, “Hasta Adam”ın ölümüyle birlikte İstanbul’un kesinlikle İngilizlere ya da Avrupalı devletlere bırakılmaması ve mutlaka Rus egemenliğinde olması gerektiğini savunur.

“Avrupa’da şimdi sürdürülen diplomatik görüşmeler ve anlaşmalar ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, önümüzdeki yüzyılda da olsa İstanbul eninde sonunda bizim olacaktır! Yolumuzdan sapmadan, kararlılıkla yürümeli ve aklımızdan hiç çıkarmamalıyız.”

Dostoyevski, Avrupa’nın büyük devletlerinin İstanbul’da gözünün olduğunu, özellikle İngiltere’nin Rusya’ya karşı Osmanlı’nın yanında yer almasını bir fırsatçılık olarak görür. Dostoyevski’ye göre İngilizlerin asıl emeli yakında çökecek olan Osmanlı mirasına sahip çıkmak özellikle İstanbul’u ele geçirmek ve İstanbul’u Ruslara kaptırmamak için Balkanlardaki Hıristiyan halkların özellikle de Yunanlıların hamiliğine soyunmaktır.
Dostoyevski, Türkleri sevip onlara hak veren ve olaylara daha rasyonel ve hümanist bakan Rus aydınlarını amansızca eleştirir. Onun eleştiri oklarından Tolstoy ve Levin’in yanı sıra N. Y. Danilevsky de nasibini alır. Danilevsky, Osmanlı ve Avusturya imparatorlukları yıkıldıktan sonra Rusya’nın himayesinde başkenti İstanbul olan fedaratif bir Rus-Slav imparatorluğu kurulmasını teklif etmektedir. Rusya’nın tek başına İstanbul’a hâkim olmasını pek ahlakî bulmayan Danilevsky, İstanbul’un geçici bir süre yine Türk egemenliğinde kalması gerektiğini söyler. Dostoyevski, Danilevsky’nin bu düşüncelerine karşı çıkar ve İstanbul’un yönetiminin Rusya’ya ait olduğunu savunur.

N. Y. Danilevsky, İstanbul’un zamanla bütün doğu halklarının ortak kenti olması gerektiği sonucuna varıyor. Bu topluluklar Ruslarla birlikte İstanbul’a eşit hak temeline dayanarak sahip olacaklarmış. Böyle bir yaklaşım bence şaşırtıcı. Ruslar ve Slavlar arasında nasıl bir eşitlik söz konusu olabilir? Aralarında eşitliği kim kılacak peki? Rusya’yı onlarla her bakımdan eşit tutamayacağımıza göre, İstanbul’a sahip olmaya nasıl olur da onlarla eşitlik temeline dayalı katılabilir?.. İstanbul bizim olmalıdır, evet, İstanbul Ruslar tarafından fethedilecektir, Türklerden bize sonsuza dek geçecektir. Kısacası, sadece bize ait olmalıdır, sahip olduktan sonra biz bu kente Slavları ve sonra kimi istiyorsak onları sokacağız, ayrıca geniş temeller üzerinde, ama bu kent Slavlarla beraber fedaratif bir sahiplenme olmayacaktır… İstanbul’a, Boğazlara ve körfezlere sadece Rusya sahip olacaktır. İstanbul’da bir ordu ve filo bulundurulacak, kaleler, tabyalar inşa edilecektir… Rusya İstanbul’u şimdi ele geçirecekse, bunun tek nedeni, kendisi için saptadığı bir amaç ve görev olmasıdır; Slavlardan başka kendisine çizdiği yolda Rusya için bir diğer yaşamsal ve geniş kapsamlı sorun, Doğu Sorunu’dur ve bu sorunun çözümü İstanbul’dan geçmektedir… Özetle İstanbul Slav birliğini engelleyen ve Slavların sağlıklı bir yaşama geçme sürecini durduran tüm Slav ve Doğu dünyasındaki sürtüşmelere dur diyecek bir işlevi yerine getirecektir. Bu durumda tek çıkış yolu Rusya’nın İstanbul’u sadece kendisi için, kendi hesabına ele geçirmesidir… İstanbul Doğu’nun merkezidir, aynı zamanda da dinsel merkezidir ve başında Rusya vardır. Rusya’ya özellikle gereklidir, hatta faydalıdır, kendisinin ve tüm Avrupa’nın kaderinin değişmesine bağlı olarak, kısa bir süre için, Petersburg’u unutmak ve Doğu’da kalmak zorundadır… Rusya İstanbul’a sahip olmakla, tüm Slavların ve Slavlardan ayrı tutmadığı bütün Doğu halklarının özgürlüklerinin adeta bekçisi, güvencesi olacaktır. Yüzyıllarca süren Müslüman egemenliği bu topluluklar için birleştirici değil, zulmeden güç olmuştur ve bu topluluklar onun yönetimi altında kımıldamaya bile cesaret edememişlerdir, yani insan gibi yaşamamışlardır… Rusya’nın bu misyonu için İstanbul gereklidir, çünkü Doğu dünyasının merkezidir… Evet bu büyük Hıristiyanlık davası, bu yeni Hıristiyanlık ve Ortodoksluk hareketi şu anki savaşla başlamıştır; ancak N.Y.Danilevski hâla buna inanmıyor. İnanmıyor bu açık, çünkü İstanbul’a sahip olmayı şimdilik kimsenin, Rusya’nın bile hak etmediğini düşünüyor… Rusya’nın bu savaşta kesin sonuca ulaşacak güçte olduğuna Danilevski inanmayabilir… İstanbul’u işgal etmek için bu savaş kadar uygun bir an hiçbir zaman olmamıştır (olamaz da); hele hele Avrupa’nın şimdiki ya da yakın gelecekteki politik konumu dikkate alındığında gerçekten iyi bir fırsattır.

Panslavistlerin ve Dostoyevski’nin İstanbul’u alma konusunda çok istekli olmalarına karşın 19. Yüzyıl Rusya’sında gerek siyasî çevrelerde gerekse aydın zümrede bu fikre karşı çıkan muhalif gruplar da vardı. Rus siyaset adamı V. N. Çiçerin 1860-1870’lerde “Aklı başında olan hiçbir Rus, Türkiye’nin fethedilmesini, İstanbul’un topraklara dâhil edilmesini tabii düşünemez. Çünkü bu Rusya’nın güçlenmesi değil, zayıflaması olurdu. Ağırlık noktası güneye kayardı ve Rusya, Rusya olmaktan çıkmış olurdu” der. Eleştirmen Rozanov, “Kutsal Rus insanı” mitini yaygınlaştıran ve Panslavist heyecanın bayraktarlığını yapan Dostoyevski için “bütün edebiyatımızda, ülküleri, günün gerçeklerinden böyle bütünüyle kopuk başka yazar yoktur” der. Bay B., “Bırjeviye Vedomosti”de çıkan bir yazısında Dostoyevski’nin İstanbul’u ele geçirmekle ilgili yazısını alaya alır ve çok şiddetli bir şekilde eleştirir. Stefan Zweig ise Dostoyevski’nin bir Orta Çağ rahibi kadar bağnaz ve dünyayı Rus emperyalizmi altına sokacak kadar Panslavist bir milliyetçi olduğunu söyler.
Hayatının son yıllarında kalemini Panslavizmin emrine veren Dostoyevski, Rusya’nın hâkimiyeti altında büyük bir Slav-Ortodoks dünyasının ütopyasını kuran milliyetçi bir Rus yazarıdır. İstanbul’la ilgili düşüncelerini romanlarında, günlüklerinde, mektuplarında ve konuşmalarında sık sık dile getiren Dostoyevski, 1880’deki Puşkin’i Anma törenlerinde de “İstanbul bizim olacaktır” diye bağırır. Maikov’a yazdığı bir mektupta da Rus tarihî kaynakları esas alınarak İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından alınmasını anlatan bir masal yazmayı planladığından bahseder. Türk edebiyatında Dostoyevski’nin Puşkin, Tolstoy, Turganyev gibi diğer Rus yazarlarına göre daha geç tanınmasında onun Panslavist düşüncelerinin ve İstanbul’la ilgili emperyalist ideallerinin etkisi vardır.

19. yüzyılın en önemli romancılarından biri olan Mihail Fedoroviç Dostoyevski’nin eserlerinde İstanbul, politik ve dinî bir merkez olarak ele alınır. Danilevsky, Karamzin, Pogodin ve Pobedonostsev gibi Panslavist yazarların tesirinde kalan ve hayatının ikinci döneminde Panslavist düşüncelere sahip olan Dostoyevski, eserleriyle I. Petro’dan itibaren yürütülen “Şark Siyaseti”nin edebî bir dili olmuştur. Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” ve “Bir Yazarın Günlüğü” adlı eserlerinde İstanbul, ekümenizmin kaybedilmiş payitahtı, ve Slav dünyasının ukde-i hayatiyyesi olma özelliklerinden dolayı Ortodoksluğun hamisi Rusya tarafından ele geçirilmesi gerekli bir şehir olarak takdim edilir. Devrin şartlarından dolayı Dostoyevski’nin eserlerinde İstanbul, tarihî ve kültürel özellikleriyle değil 19. yy Rus tefekkür hayatının dinî, politik ve stratejik bakış açılarıyla ele alınmıştır.

Yazı :Selehattin Çitçi

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*