DİVAN EDEBİYATINDA İSTANBUL

in EDEBİYAT

İstanbul klasik Türk edebiyatını derinden etkilemiş, Osmanlı edebiyat muhitinin merkezi olması sebebiyle doğrudan veya dolaylı olarak şair ve yazarların temaları arasında yer almıştır. İstanbul, pek az coğrafyaya nasip olan tabii güzelliği ve çeşitli manzaralarıyla şiire konu olmasının yanında fetihten sonra Türk-İslâm zevkinin ona kazandırdığı yeni çehre, bu çehrenin maddî öğelerini oluşturan mimarinin ortaya koyduğu muhteşem saraylar, yalılar, mâbedler, medreseler, bağlar bahçeler vb. mekân özellikleri de şehrin şiire yansımasını zenginleştirmiştir. Fetihten itibaren İstanbul için söylenen şiirlerde asırlar boyunca kademe kademe bir artış kendini gösterir.

İstanbul, müslüman kimliği kazanmasından önceki devirlerde daha ziyade Türk halk edebiyatı ürünlerinde bir ticarî merkez yahut “küffâr ili” olarak anılmıştır. Dede Korkut hikâyeleri, Battal Gazi destanları ve Saltuknâme’de İstanbul, hikâye kahramanlarının maceralı seyahatleri yahut Hz. Peygamber’in fetih müjdesi olan hadisi doğrultusundaki ülküleri çerçevesinde ele alınmıştır. Akşemseddin’in Menâkıb’ı ile Tuhfetü’l-uşşâk mesnevisinde de konu yine İstanbul’un halk edebiyatı geleneğini devam ettirir tarzdadır. Bu tür edebî mahsuller fetihten itibaren rolünü divan edebiyatına devretmiş ve İstanbul, divan edebiyatının hem merkezi hem de ilham kaynaklarının belli başlılarından birini oluşturmuş, böylece şehri konu alan on iki adet müstakil şehrengiz kaleme alınmıştır (Levend, s. 67). Bunların dışında bazı mesnevilerde şehrin değişik cephelerini, insan, toplum, hayat ve tabiat özelliklerini anlatan bölümlere yer verilmiştir. Klasik Türk edebiyatının asırlar boyunca bütün şiir birikimini ihtiva eden yüzlerce divan, mesnevi ve diğer eserlerinde, her zaman ismi anılmasa da İstanbul’a dair olduğu anlaşılan hayat sahneleriyle dolu beyitlerin sıkça yer alması, şehrin edebiyata yansıması konusundaki tesbitlere sınır çizmeyi zorlaştırır. Pek çok şair, divan şiirinin çerçevesinden taşmadan yaşadığı devrin zevk ve eğlencelerini, gezinti yerlerini, sosyal yapısını, mimarisini, yangın, deprem gibi âfetlerini, mevsimlerini ve belirli günlerini, gelenek ve göreneklerini, atasözü ve deyimlerini, bayram ve düğünlerini, çarşı ve pazarlarını, mahalle ve semtlerini, edebiyat ve tasavvuf muhitlerini, bir kültür, sanat, devlet ve medeniyet merkezi olarak topyekün İstanbul’u mısralarında sanatkârane bir üslûpta işlemiştir.

Klasik Türk edebiyatı şairi, içinde yaşadığı şehirle olan alâkasını bilgi vermek arzusu olmasa da bir sanat ve üslûp süsü olarak şiirine yansıtmaktan uzak kalamamıştır. Böylece fırsat düştükçe kafiye, redif, edebî sanatlar ve muhtevada şehre ait bir özelliği zikrediveren şair aslında yaşadığı çağa ait, fakat zamanla bir belge niteliği de kazanacak olan, başka kaynaklarda pek rastlanmayacak cinsten birtakım tarihî olgu ve bilgileri kayda geçirmiş oluyordu. Bu açıdan bakıldığında İstanbul biraz da şairlerin bu tür mısralarıyla ölümsüzlük kazanmıştır denilebilir. Okuyucu bazan cenge çıkan bir ordunun coşkusunu, bazan tebdil gezen bir sultanın halk üzerindeki psikolojik etkisini, bazan bir düğün veya zafer sevincini, bazan da bir felâket veya isyan hüznünü bu şiirler vasıtasıyla hissedebilir. Fetih askerlerini cenge hazırlayan etkiyi anlamak, Osman Gazi’ye atfedilen, “İstanbul’u aç gülzâr yap” mısraında ifade edilen ideali hesaba katmadan eksik kalacaktır. Fetih günlerinin ardından Karamanlı Aynî’nin Câmiu’n-nezâir’de kayıtlı, “Revnakı bu kâinatın şehr-i Kostantin’dedir” nakaratlı murabbaı, İstanbul’un o günkü konumunu zihinlerde birçok arşiv belgesinden daha canlı olarak şekillendirir. Hevâî’nin, “Gece çorbası çıkar bir belli kapı kalmamış” mısraında İstanbul’un sosyal durumu, “Geçilmez oldu yoldan / Sulu çamur gördün mü / Sokakları sel aldı / Böyle yağmur gördün mü” mısralarında ise yağmuru, çamuru, yolu ve sokağı başka tarihî kaynaklarda bulunamayacak tarzda canlı bir şekilde yansıtılmaktadır. Bugün Boğaziçi yahut Haliç’in tarihî coğrafyası hakkında verilecek her hüküm klasik şairlerin mısralarına muhtaçtır. Nedîm’in, “Seyr-i Sa‘dâbâd’ı sen bir kerre ıyd olsun da gör” mısraındaki coşkuyu tanımadan Kâğıthane’yi, “Vâsıf binelim kayığa İstinye koyundan / Sâgar çekerek şevk ile Kandilli suyundan” beytini okumadan Boğaziçi’nin mehtap âlemlerini anlamak zordur. Divanlarda yer alan pek çok methiye, kasriyye, bahâriyye, tarih kıtası vb. manzumelerde İstanbul’un adı anılmasa da mutlaka bir dönemi, bir vasfı, bir mekânı hemen kendini göstermektedir. Bir şitâiyye kasidesinde şiirin yazıldığı yılın İstanbul’una dair kış tasvirleri, bir ıydiyyede kutlanan bayramın sosyal tarafı, bir methiyede artık tarih olmuş kişilerin şahsiyetleriyle ilgili önemli ipuçları her zaman bulunacaktır.

İstanbul’un Türk şiirinde anılması, fetihten sonra Osmanlı’nın büyük devlet özelliği kazandığı XV. yüzyıl ile başlar. Daha önce Germiyan, Bursa ve Edirne saraylarında teşekkül etmeye başlayan Türk şiiri fetihle birlikte yeni bir kimlik kazanırken İstanbul’da karşılaşılan yabancı unsurların etkisinde göz alıcı bir üslûba bürünüp hayatın tadını çıkarma felsefesi ve yaşama sevinciyle tanışır. Fâtih Sultan Mehmed’in, “Bağlamaz firdevse gönlünü Galata’yı gören / Kâfir olur ey müselmanlar o tersâyı gören” mısralarıyla başlayan gazeli şehirdeki gayri müslim yaşayış tarzının ileride Türk seciyesini nasıl etkileyeceğinin habercisi sayılabilir. Fâtih’in vezirlerinden olan asrın büyük şairi Ahmed Paşa Topkapı Sarayı hakkındaki kasidesinde buranın inşa tarihini de söyler: “Bünyâd-ı sarâyına budur ahsen-i târîh / Kim ede mübârek tapunu hayy ü tüvânâ” (861/1457). Aynı dönemde Hamîdî’nin Sarây-ı Atîk-i Âmire ile İstanbul’un hamam ve bahçelerini anlattığı bir kasidesi vardır (Ateş, I/1 [1953], s. 17-18). Yine bu yüzyılın sonlarında Tâcîzâde Câfer Çelebi tarafından, İstanbul’u dikkate değer bir mekân duygusu ve şehir kimliğiyle ele almış ilk eser olan Hevesnâme nazmedilmiştir. Eser genel bir İstanbul tanıtımı ve övgüsünden sonra şehrin göz alıcı semtlerini, saraylarını, bazı kurumlarını, bahçelerini, Yedikule’yi, Ayasofya ve Fâtih camilerini, Sahn-ı Semân Medresesi’ni ve daha pek çok yerini tarihî, mimari, coğrafî ve içtimaî yapısıyla bölümler halinde tanıtır. Her bölümde ayrı ayrı anlatılan pek çok semt ve mekânın tasvir edildiği Hevesnâme İstanbul’un ilk kimlik kartı sayılabilir. Nitekim Tâcîzâde’nin eseri, daha sonraki dönemlerde yazılacak bazı mesnevilerde İstanbul’a dair bölümler açılmasına örnek teşkil edecek ve şairlerin bakışlarını şehre daha çok yöneltmelerine vesile olacaktır.

XVI. yüzyıl İstanbul’un olduğu kadar divan şiirinin de en önemli çağıdır. Şiirin klasik yapı içinde olgunlaşmasıyla birlikte şairler de İstanbul hayatının değişik cephelerini mısralarında anmaya başlarlar. Galata, eğlence ve içki muhiti olarak “ayak seyri”nin has mekânı özelliğiyle şairlerin ilgi alanına girer. İstanbul Türkçesi şiir ve nesirde tekâmülünü tamamlayıp bir cihan devleti dili haline gelir. Başta sultânü’ş-şuarâ Bâkî olmak üzere pek çok şairin ifadesine revnak katan bu Türkçe bütün bir Osmanlı edebiyatına bu yüzyılda yön verir.

II. Bayezid dönemi şairlerinden Sirozlu Sâdî, “Şehr-i İstanbul ki âlemde güzeller kânıdır / Dünyenin ârifleri katında Mısr-ı sânîdir” matla‘lı on beyitlik gazelinde İstanbul ile Mısır’ı (Kahire) değişik yönlerden karşılaştırarak İstanbul’un üstünlüğünü vurgulamaktadır. Âhî mahlaslı Benli Hasan’ın Galata vasfındaki, “Ha çeker başım beni durmaz bu deryâdan yana / Seyre çıkmıştır meğer dilber Galata’dan yana” matla‘lı gazeli, şehrin Galata’daki zevk ve eğlence hayatına revaç vermek bakımından hayli sevilmiştir.

XVI. yüzyıl divan şiirinin İstanbul’la ilgili en bâriz vasfı millî bir nazım türü olan şehrengizlerin peşpeşe yazılmış olmasıdır. Mesîhî’nin (ö. 918/1512) Edirne hakkındaki ilk şehrengizinin gördüğü rağbet İstanbul hakkında da şehrengizler kaleme alınmasına vesile olmuş, hatta şehrengiz türü bu asırda âdeta İstanbul ile bütünleşmiştir. Bu konuda Kâtib adlı bir şair tarafından yazılan ilk şehrengizde (919/1513) önce İstanbul’un tarihçesi ve fethi anlatılıp II. Bayezid dönemi hakkında bilgi verilir ve bazı mimari eserleri tanıtılır: “Bir ulu câmi var Ayasofiyye / Rivâyet ba‘zı eyler Âsafiyye // Olup min ba‘d Sultan Bâyezid Han / Bey oğlu beydurur ol İbn-i Osman // Bir ulu câmi etmiş tâze bünyâd / Görenler dediler hep âferinbâd”. Yüzyılın ilk çeyreğinde bir diğer şehrengiz Defterdarzâde Ahmed Cemâlî’nin kaleminden çıkmıştır. Zengin tasvirlerle âdeta şehrin resmedildiği bu eserde İstanbul yedi tepeli bir su deryası olmanın yanı sıra bir insan ve ağaç deryası olarak anlatılır. Tepelerindeki minareler göklere birer asâ gibi yükselir. Boğaz’da yelkenliler uçar, sokaklarında asiller dolaşır. Göksu, Yenihisar, Kavak, Kadıköy, Üsküdar, Eyüp ve Beşiktaş’ta “sîmber”ler denize girer.

Kâtib’in eserini izleyen Taşlıcalı Yahyâ’nın şehrengizinde elli sekiz güzel üçer beyitle tanıtılır. Sonunda da İstanbul’a dair bir kıta ile divandan iktibas edilen dört gazele yer verilir. Taşlıcalı Yahyâ’nın İstanbul’a gösterdiği rağbet Şâh u Gedâ mesnevisiyle devam eder. Klasik aşk mesnevileri içinde konusu İstanbul’da geçen orijinal bir eser olan Şâh u Gedâ, XVI. yüzyıl İstanbul’undaki tasavvufî hayatla ilgili olarak önemli bilgiler verir. Atmeydanı (Sultanahmet Meydanı) ve Ayasofya gibi muhitlerin geniş tasvirlerle yer aldığı Şâh u Gedâ şehrin pek çok semtini coğrafî ve içtimaî açıdan tanıtır. Fakîrî’nin İstanbul methinde uzunca bir mesneviyle başlayan, şehrin güzellerini şuh ifadelerle tasvir ettiği şehrengiz İstanbul’daki sosyal hayata ait dikkate değer ayrıntılar verir.

Şehrengiz yazma geleneğine Sâfî adlı bir şair de Farsça bir mesneviyle katılmıştır (944/1537-38). Aynı dönemde şairi bilinmeyen bir İstanbul şehrengizi, “Bihiştâsâ cihanda cây-ı makbûl / Olurdu olsa ger şehr-i Sitanbul // K’anın her câyı cânân ile pürdür / Cihan bahrında bir kıymetli dürdür” beyitleriyle ve uzunca bir İstanbul methiyle başlar. Celâlzâde Mustafa Çelebi’nin dört beyitlik Ayasofya tasviri ve caminin bedesteni hakkında kaleme aldığı küçük bir mesnevisiyle Zihnî mahlaslı Mumcuzâde Bâlî Çelebi’nin İstanbul ve Galata güzelleri hakkında kaleme aldığı, “Başım deryâsının iki yanında bu iki çeşmim / Biri şehr-i Sitanbul’dur biri şehr-i Galata’dır” matla‘lı gazeli şehrin beşerî yapısını anlatması bakımından önemlidir. Aynı dönemde yazılan mensur Surnâme-i Hümâyun, İstanbul’u minyatürlerle de anlatan bir eser olarak özellikle şehirdeki eğlence ve ticaret hayatını tasvir eder. Burada düğüne katılan esnaf gruplarının ayrı ayrı resmedilip anlatılması, devrin yüksek medeniyet seviyesini göstermesi bakımından dikkate değer.

Divan edebiyatının İstanbul hakkındaki ilk müstakil kitabı olan ve tezkire müellifi Latîfî’nin XVI. yüzyıl sanatkârane nesrine örnek teşkil eden Evsâf-ı İstanbul şehrin özelliklerini ve sosyal hayatını anlatan önemli bir belgedir. Evsâf-ı İstanbul İstanbul’un kuruluş ve fethinden başlayarak insanlarını, medreselerini, camilerini, surlarını, saraylarını, köşklerini, konaklarını, muhtelif semtlerini, evlerini, bahçelerini nesir ve nazım olarak inceden inceye anlatır. Azîzî Mustafa’nın Nigârnâme-i Zevkâmîz der Üslûb-ı Şehrengiz adlı eseri ise İstanbul’un güzel hanımlarını konu alır.

XVI. yüzyılın sonlarında, İstanbul Türkçesi’nin büyük temsilcisi Bâkî ile onun medreseden arkadaşları Âlî Mustafa ve Hoca Sâdeddin efendiler şehrin kültür hayatına damgalarını vurmuşlardır. Bâkî, daha ziyade İstanbul’un zevk ve eğlence dünyasına ışık tutan gazelleri ve şiir dilinde mükemmeli yakalayan üslûbu ile kendi çağının aynası olur. Özellikle, “Dilrübâlarla aceb kesreti var her yolun / Geçemez hûblarından gönül İstanbul’un” ve, “Reh-i meyhâneyi kat‘ etti tîğ-i kahrı sultânın / Su gibi arasın kesti Sitanbul u Galata’nın” matla‘lı gazelleri baştan başa İstanbul’u anlatır. Hoca Sâdeddin, bir tarihçi olmakla beraber Tâcü’t-tevârîh adlı eserinin İstanbul’la ilgili bölümlerine serpiştirdiği kısa mesnevilerinde şehrin çeşitli yönlerini özendirici tarzda anlatır: “Aceb yer var mı İstanbul’a benzer / Ki yeksân ola onda hâk ile zer”. Gelibolulu Âlî’nin Mevâidü’n-nefâis fî kavâidi’l-mecâlis’inde de İstanbul hayatı, örf ve âdetleri hakkında önemli parçalar vardır. Yine o Menâkıb-ı Hünerverân’ında meşhur hattat, nakkaş ve mücellitlerden bahsederken İstanbul sanatkârlarını da anlatır. Fakîrî’nin kaleme aldığı Risâle-i Ta‘rîfât adlı şehrengiz tarzındaki küçük mesnevide ise İstanbul’daki muhtelif meslekler ve sosyal sınıflar hakkında bilgiler vardır.

XVII. yüzyıl, divan edebiyatında mesnevi nazım şeklinin ve bu türde yazılmış eserlerin yaygınlaştığı çağdır. Şair sayısında görülen artış yanında şiir konuları geniş bir zemine yayılır ve taklitten ziyade kısmen yerli malzemeyle yoğrulmaya başlar. Asrın başında İstanbul ile Edirne mukayesesinde bir gazel yazan Sultan I. Ahmed (Bahtî) şehrin “sulu şeftalisi”ne varıncaya kadar nazma döküp, “O şehr-i dilküşânın vasfına denmiş gazeller çok / Velî Bahtî senin nazmın gibi rengin gazel olmaz” diyerek İstanbul hakkında şiir nazmetmenin bir moda olduğunu bildirirse de bu çağın İstanbul anlatımları uzun soluklu olamamıştır. Nef‘î’nin, “Mahşer olmuş sahn-ı Kâğıthâne dünyâ bundadur / Cennete dönmüş güzellerle temâşâ bundadır” matlaıyla başlayan bir gazeliyle, “Eyledi kadrini ol câmi-i vâlâ berter / Hâsılı oldı duâ hırmeni Atmeydanı” beytiyle Sultan Ahmed Camii’nden de bahsettiği kasidesi önemlidir.

Bu yüzyılın bilinen tek şehrengizini Tab‘î İsmâil Efendi yazmıştır. Eyüp, Kâğıthane, Yenikapı ve Beşiktaş gibi semtlerin dikkate değer tasvirlerinin yer aldığı eserin baş tarafında, “İçinde cevr ü hicrân ü sitem bol / Felekte yokdurur illâ Sitanbul” beytiyle başlayan bir methiye bulunur. Nev‘îzâde Atâî’nin hamsesi içinde yer alan Âlemnümâ (Sâkīnâme) adlı mesnevide Yûşâ, Göksu, Gümüşservi, Alemdağ ve Akbaba gibi şehrin uzak semtlerini resmeden şair, Rumelihisarı ile Anadoluhisarı arasında bir münazara tertibiyle buralara dair bütün güzellikleri dile getirir. Nefhatü’l-ezhâr’da devrin ahlâkî yapısını anlatırken Hefthan’da İstanbullu bir kuyumcu ile bir tüccarın mirasyedi oğullarının hikâyesini nakleder. Sohbetü’l-ebkâr’daki bir hikâyenin konusu da Üsküdar’da geçer. Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin divanında İstanbul’a dair iki gazel, bir kıta ve bir müfred mevcuttur. Bunların içinde özellikle İstanbul’un bayramlarından bahseden gazel bu konuda değerli bir belge niteliğindedir.

XVII. yüzyılın ikinci derecede önemli şairlerinden Vecdî iki ayrı gazelinin makta‘ beyitlerinde İstanbul’un ve vefasız güzellerinin hasretini sürgünde anlatırken, “Sitanbul’a o denlü ârzû var dilde ey Vecdî / Uçardım bulsam ammâ neyleyim bâl ü perim yoktur” der. Fasîhî bir beytinde, İstanbul şiir muhitinin sanatta yenilik ve değişim gayretini ve belki de sebk-i Hindî’nin yaygınlık kazanmasını söz konusu ederek artık kitâbî değil hayatî bir şiiri gündeme getirir: “Lisân-ı köhneden el çekti mahbûbu Sitanbul’un / Fasîhî şâiran etmektedir tâze zeban peydâ”. Kâşif, Hisar ve Göksu’ya dair beyitleri dışında bir kıtasında da Galata’nın değişmez özelliğini konu alır: “Kim ki İstanbul içre tevbe edip / Derse bir dahi içmezem sahbâ / İ‘timâd eylemen sözüne anın / Galat’a ihtimâli var zîrâ”.

XVII. yüzyılın İstanbul’u hakkında en ayrıntılı bilgiyi şüphesiz Evliya Çelebi vermektedir. Ünlü Seyahatnâme’sinin ilk cildini “maskat-ı re’si olan” İstanbul’a ayırmış olması şehrin bugün tarih olmuş hemen hemen her cephesini öğrenmeye imkân vermektedir. Nesir dilinin ince teferruata açılan imkânlarıyla da zenginleşen bu anlatım bize âdeta bir hayal şehri tanıtmaktadır. Evliya Çelebi şehrin efsane ile karışık kuruluşunu, çeşitli fetih denemelerini ve onu Türkler’e kazandıran son fethi uzun uzun hikâye ettikten sonra kendi dönemindeki semtleri sırayla anlatır. Bu yüzyılın en dikkate değer manzumelerinden biri olan Alaşehirli Veysî’nin murabbaı, “Elâ ey kavm-i İslâmbol bulun tahkîk olun âgâh” feryadıyla başlayıp İstanbul’un ahlâkî yapısını, halktaki ruhî çöküntüyü, kargaşa ve sapmalarını dile getiren sosyolojik bir tahlil gibidir.

XVIII. yüzyıl, şairlerin İstanbul’u anlatmakta âdeta yarıştıkları ve onu klasik kuralların içinde eriterek semt semt mısralara yansıttıkları çağdır. Yüzyılın başında Râmi Mehmed Paşa’nın, Bebek semtini sevgilinin hayaline benzettiği gazelinden sonra İstanbul, devrin usta şairleri Sâbit ile Nâbî’nin ilgi alanlarına girer girmez birden bire şiir konularının ilk sıralarına oturmuştur. Sâbit’in divanında yer alan altı gazel, iki kıta, iki müfred ve bir kısa mesnevi tamamen İstanbul’a ait özellikleri dile getirmektedir. Ancak onun bu konudaki asıl önemli manzumesi İstanbul’un oruç günlerini maddî ve mânevî yönleriyle tasvir ettiği, zengin bilgiler verdiği ünlü ramazaniyye kasidesidir.

Bu yüzyılın başında İstanbul’a derin ilgi duyan ve hasret besleyenlerin içinde hiç şüphesiz Nâbî ilk sırada gelir. Uzun müddet İstanbul’dan ayrı kalan Nâbî’nin hasret duygusuyla kaleme alınmış gazellerinde daha ziyade müteferrik bilgiler yer alır. Şehrin ihtişamı, göz dolduran âbideleri, erişilmez güzelliği ve güzelleri onun zarif lisanında ifadesini bulur. Ancak Nâbî’nin İstanbul’u başlı başına bir ideal olarak anlattığı beyitleri Hayriyye’sinde görülür. “Derbeyân-ı Şeref-i İstanbul” başlığı ile ayrı bir fasılda yetmiş beş beyit halinde anlattığı ve hemen her yönüne değindiği şehrin ilim ve irfan cephesini, aydınlarının durumunu, sanat, nezaket, bilgelik, yücelik, eğlence, zevk dolu zamanlar, temiz tabiat, hoş hava ve mimari güzelliklerini vurgulayıp taşra ile mukayesesini yapar. Özellikle denizde kayık safalarının doyulmaz zevkini dile getiren şair, o yıllarda şehirde baş gösteren veba yüzünden burayı terkedişine hayıflanarak İstanbul hakkında dualarda bulunur. Nâbî divanında mevcut on bir gazelde de İstanbul’un değişik özelliklerine ait anlatımları görmek mümkündür. Bilhassa “Ayasofiyye’de” redifli müzeyyel gazel, bir ibadethanenin tanımı ve tanıtımı açısından oldukça tatminkâr bir tasvir örneğidir. “Nâbî mektebi”nin müntesiplerinden olan pek çok şair de üstatlarının geleneğini yaşatma çabasıyla İstanbul’dan bahsetmeyi âdeta vazife bilmiştir. Bunlardan Osmanzâde Ahmed Tâib’in, İstanbul’un 1124 (1712) yılında geçirdiği yangın hakkında yazdığı bir tarih kıtasıyla Nazîm’in İstanbul sevgisiyle dolu, “Tuhfe-i nazm-ı terim yârân-ı İstanbul’dadır” dediği bir gazeli önemlidir.

Divan edebiyatının bütün zamanları içinde en büyük İstanbul şairi hiç şüphesiz Nedîm’dir. Hemen her nazım şeklinde kaleme aldığı manzumelerinde ve pek çoğu daha kendi çağında bestelenen şarkılarında İstanbul’u anlatmak onda bir tutkuya dönüşmüştür. Divanındaki birçok beyit ve manzume âdeta İstanbul’un bir belgeseli niteliğindedir. “Bu şehr-i Sitanbul ki bî-misl ü bahâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır” diyerek başladığı kasidesinin nesîb bölümünü, “İstanbul’un evsâfını mümkün mü beyân hiç” ifadesiyle bitirmesi İstanbul hakkında söylenecek sözlere sınır çizilemeyeceğini gösterir. Onun manzumelerinde İstanbul en canlı, en güzel, en ince nükte ve hayallerle yerini almış, III. Ahmed ve İbrâhim Paşa devrinin bütün zevk ve neşesiyle şehrin tabii ve mimari güzellikleri dile gelmiştir. Kasidelerinin teşbîb bölümlerinde çok defa genel çerçevesiyle ele alınan şehir gazeller ve şarkılarda Sâdâbâd merkezli, bir kaside kadar uzayıp giden müzeyyel tarih kıtalarında ise mimari merkezli olarak anlatılır. Hemen her şiirine şehrin havası, suyu, neşesi, eğlencesi ve yaşayışı sinmiş gibidir. Mazmunları şehir hayatından devşirilmiş unsurlarla doludur (Hasibe Mazıoğlu, Nedim’in Divan Şiirine Getirdiği Yenilik, tür.yer.).

Nedîm ile aynı dönemde İstanbul’a rağbet etmiş şairlerden Seyyid Vehbî’nin şûhâne gazellerinde İstanbul’un kültür coğrafyası ve tabiat manzaralarına sık sık rastlanır. Sultan III. Ahmed Çeşmesi için söylediği, “Târîhi Sultan Ahmed’in cârî zebân-ı lûleden / Aç besmeleyle iç suyu Hân Ahmed’e eyle duâ” (1141/1728-29) tarih beytini de ihtiva eden kıtası yanında İstanbul hakkında müteferrik manzumeleri de bulunan Vehbî’nin şehre dair en önemli şiirleri Surnâme’sinde yer alır. 1132 (1720) yılında III. Ahmed’in dört şehzadesinin sünnet merasimiyle üç kızının düğünlerine dair günü gününe ve fasıllar halinde tertiplenen eser, o günlerdeki İstanbul’un mahallî hususiyetlerinden örf ve âdetlerine kadar pek çok yönünü bir vesika hüviyetinde anlatır. Aynı dönemlerde Süleyman Nahîfî ise Sâdâbâd vasfında bir gazel ve bir kasriyye ile İstanbul sevgisini dile getirir ve şehri Mısır, Şam ve Bağdat’tan üstün tutar: “Görmedikçe kasr-ı Sa‘dâbâd’ı bilmezsin nedir / İster isen Mısr ü Şâm u hıtta-i Bağdâd’ı gör”.

XVIII. yüzyılda divan şiiri İstanbul hakkında nazmedilen yeni bir türle tanışır: Sâhilnâme (sevâhilnâme). O güne kadar hiçbir şairin denemediği bu tarz, İstanbul’un dillere destan sahillerini ve bu sahillerde kurulmuş yerleşim alanlarını birer ikişer beyit halinde sanatlı bir ifade ile anlatır. Şehrin topografik yapısı ve dönemin sosyal hayatı hakkında da önemli bilgiler ihtiva eden ilk sâhilnâmeyi Mustafa Fennî (ö. 1158/1745) kaleme almıştır. Mesnevi biçiminde düzenlenen eser, Boğaziçi sahilinde iskelesi bulunan toplam altmış iki yerleşim alanını konu edinmiştir. Bu yüzyılda ayrıca Neccârzâde Şeyh Rızâ’nın semtin tasavvufî özelliklerinden kesitler sunduğu “Beşiktaş” redifli iki gazeli, Sâib’in İstanbul mahbublarını konu alan bir gazeliyle Üsküdar Sarayı vasfında bir murabbaı, Mustafa Rahmî’nin Şerefâbâd kasr-ı hümâyununun inşa tarihini bildiren bir kıtası ile biri Neşâtâbâd vasfında, diğeri Beşiktaş vasfında iki şarkısı mevcuttur. Yine, “Bin yüz altmış sekizin evvel-i hamsîninde / Dondu deryâ-yı Sitanbul hele bu hikmete bak” (31 Ocak-21 Mart 1755) matlaıyla başlayan bir tarih kıtası nazmetmiş olan Hevâyî, I. Mahmud’a sunulan bir şitâiyye kasidesi ve İstanbul’un Çubuklu ve Galata gibi semtleri yanında muhtelif yönlerini dile getiren üç gazel yazan Hâtem ile iki gazel, bir kıta ve III. Ahmed ile Damad İbrâhim Paşa methinde bir ıydiyye kaleme alan Çelebizâde Âsım Efendi de İstanbul’u anlatan şairlerdir. Nâbî mektebini devam ettiren Belîğ Mehmed Emîn, içinde İstanbul adının anıldığı dokuz gazeli yanında bazı kasidelerinde de şehrin gündelik hayatına eğilmiş, gazellerinde İstanbul semtleriyle ilgili telakkileri, eğlence âlemlerini ve şehrin güzellerine dair duygularını dile getirmiştir.

Şehri değişik yönlerden mısralarına konu edinen diğer şairler içinde Muhlis Mustafa Efendi’nin mütekerrir beyti, “Kand-i dilber gibi dil eğlencesi / Gamküsârım Karaağaç bahçesi” olan müseddes bir şarkısını, Abdürrezzak Nevres Efendi’nin İstanbul hasretini dile getiren iki gazelini, Râgıb Paşa’nın, “Hâh Mısr ü hâh Bağdâd işte Şehbâ işte Şâm / Var mıdır İstanbul’un mümtâz ü müstesnâları” diyerek İstanbul’u bütün Şark dünyasına üstün tuttuğunu gösteren beytinin de yer aldığı şiirlerini hatırlatmak gerekir. Râgıb Paşa’nın yanında yetişmiş bir İstanbul çocuğu olan Haşmet ise üç kaside, on gazel ve bir kıtada İstanbul’a dair tasvir ve övgülere yer verirken şehrin sahillerinden uzak iç semtleri ve mekânlarını da (Fatih, Vefa, Şehzadebaşı vb.) anlatır. Ramazâniyyesi sosyolojik incelemelere fırsat verecek kadar zengin olup bahâriyyesi de o dönem İstanbul’unun iklim ve tabiatını tasvir bakımından bir belge değeri taşımaktadır. Şeyhülislâm Ebûishakzâde Esad Efendi’ye yazdığı methiyede ise şehrin ticarî hayatı ile esnafın durumları tasvir edilmiştir. Ârif Süleyman’ın Beşiktaş Sarayı için kaleme aldığı bir kaside, Nâşid’in çeşitli semtlerdeki (Küçüksu, Şemsipaşa, Beşiktaş) mehtap eğlencelerini konu alan bir şarkısı ile Esrar Dede’nin iki gazeli de bu yüzyıl için anılmaya değer İstanbul manzumelerindendir.

Şeyh Galib’in pek çok manzumesinde İstanbul tasavvuf muhitiyle XVIII. yüzyıl sanat ve edebiyat ortamının dolaylı terennümleri vardır. Sık sık başvurduğu semboller çok defa kendi çevresinin ilhamlarını ihtiva eder. Meselâ İstanbul’un peş peşe gördüğü yangınlar onun mısralarına, “Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybâr âteş” şeklinde akseder. Çeşitli mimari eserlerle devrin kişileri hakkında söylediği tarih kıtaları çağının kronolojisini takip ettirecek kadar çoktur. Özellikle III. Selim devrinde en mutantan günlerini yaşayan Çırağan Sahilsarayı hakkında söylediği bir şarkı, bir kıt‘a-i kebîre ve bu sahilsarayın kapısı üzerine hakkedilen, “Sabâhu’l-hayr-ı devlet bu der-i vâlâ-yı ismettir / İki bâli hümâ-yı mihr ü şehbâl-i saâdettir / Nücûm-ı âsuman deryûze eyler âsitânından / Çerâğān ile memlû bir Çırâğān-ı inâyettir” kıtası dikkat çekicidir. III. Selim’e sunduğu bahâriyye kasidesinde İstanbul baharlarının en güzel anlatımlarından biri görülür.

Yüzyılın sonlarına doğru İstanbul hakkındaki manzumeleriyle ünlü iki şair daha yetişmiştir. Bunlardan biri Fennî’nin Sevâhilnâme’sine kaside şeklinde nazîre yazan İzzet’tir. III. Selim’e ithaf ettiği altmış beş beyitlik sâhilnâmesi, anlattığı İstanbul iskelelerinin bazısı bugün mevcut olmadığından artık bir belge niteliği kazanmıştır. İkincisi olan Sünbülzâde Vehbî, Lutfiyye adlı mesnevisinde Nâbî’nin Hayriyye’si yolundan yürüyerek kendi çağının İstanbul’undan izler taşıyan beyitlerle yaşadığı dönemi âdeta tenkit eder. Onun anlattığı pek çok iş kolu ve sivil toplum manzarası aslında içinde yaşadığı şehrin tasvirinden ibarettir. Şevkengiz adlı 779 beyitlik mesnevisi ise insan bedeninin güzelliklerini, ten zevklerini ve İstanbul güzellerini tasvir ederken çok defa müstehcene varan çağrışımlara imkân verişiyle dikkat çeker. Kasideleri yanında beş gazel, bir müstezad ve İstanbul’daki pek çok mimari yapı için söylediği tarih kıtaları da şehrin özelliklerini ayrıntı kabilinden anlattığı manzumeleridir.

XIX. yüzyıl divan şiirinin kendini tekrar devridir ve bütün tür ve şekiller gibi İstanbul teması da önceki örneklere benzer bir devamlılık gösterir. Enderunlu Vâsıf’ın Hûbannâme ve Zenânnâme’si bir yana bırakılırsa bu dönem manzumelerinde genel olarak İstanbul anlatımları yerine Boğaziçi ve köylerine dair düşünce ve tasvirlere yönelmeler görülür. Yüzyılın başlarında Boğaziçi’ne dair şiirler yazan üç şairden Kâmî’nin üç gazeli, Neş’et’in bir kaside, bir gazel ve bir kıt‘a-i kebîresi, Pertev’in de bir gazeli ve Nedîm’in bir gazeline tahmisi vardır. Bu yüzyılın İstanbul âşıkı şairleri arasında İlhâmî mahlasıyla III. Selim de yer alır. İstanbul’a dair üç kıta, bir gazel ve sekiz şarkısında bilhassa seçkin zümrenin devam ettiği âsûde muhitler, mesireler, kameriye ve kasırlar, deniz ve sahil eğlenceleri dile getirilir ve lüks hayatın tasvirleri yapılır. Bu arada saltanat kayıkları ve denizde mehtap âlemleri de şiire yansımıştır: “Gece bir yağlı piyâdeyle gezip deryâda / Bir iki mutrib-i hoşnâme olup âmâde / Okusun tâze sabâ şarkıları sahrâda / Gidelim seyr-i çemenzâr edelim leyl ü nehâr.”

Divan edebiyatının İstanbul ağırlıklı son müstakil eserleri Enderunlu Fâzıl’ın kaleminden çıkmıştır. Nedîm ve Sâbit çizgisinde yazdığı manzumelerinde Fâzıl XIX. yüzyılın ilk yıllarında İstanbul’da yaşanan hayata, topluma ve çevreye dikkat çekmiş, daha ziyade sefahat, zevk ve eğlence dünyasını, mahallî gelenek ve çılgınlıkları halk dilinin ifade ve deyimlerinden faydalanarak mesnevi biçiminde anlatmıştır. İstanbul’a dair belgesel niteliğindeki bu mesnevilerinden Hûbannâme’de İstanbul dilberlerinin beden yapıları, kişilik ve huy özellikleri yönünden ele alındığı elli üç beyitlik özel bir bölüm mevcuttur. Zenânnâme ise divan şiirinde erotizme kaçan bir üslûpla kaleme alınmış olup “Derbeyân-ı Zenân-ı İslâmbol” bölümünde çeşitli kavimlere mensup kadınların özelliklerinden lâubali bir üslûpla bahsedilir. Defter-i Aşk isimli küçük mesnevisinde kendi başından geçen bir aşk macerasını anlatmıştır. Burada İstanbul’daki aşk âlemine dair zengin motifler vardır. Çenginâme, XIX. yüzyıl başlarında İstanbul’da ünlü olmuş çengiler ve çengi kollarının dökümünü yapıp haklarında birer dörtlükle bilgi verir. Şairin bütün bu eserlerinde dönemin örf ve âdetlerine dair ayrıntılar bulmak mümkündür. Fâzıl’dan sonra İstanbul’a ilgi gösterenler arasında Reîsülküttâb Ârif bir kaside ve bir kıtası, Ârif Mehmed iki küçük şarkısı, Refî-i Kalâyî iki gazeli, Halim Giray da yine iki gazeliyle şehrin o dönemde çok yaygın bir eğlence tarzı olan mehtaba çıkma geleneğini terennüm etmişlerdir. Sürûrî’nin divanında İstanbul’a dair dokuz gazel, bir kaside ve bir kıtası yer alır.

Enderunlu Vâsıf İstanbul’un mehtap âlemlerini en güzel anlatan şairdir. Vâsıf, çoğu bestelenmiş şarkılarıyla hem çağının insanını etkilemiş hem de Nedîm’den sonra şarkı geleneğini zirveye çıkarmış bir şair olarak manzumelerinde sık sık İstanbul’u terennüm etmiştir. Yirmi üç adet şarkısında doğrudan doğruya İstanbul mehtapları, güzelleri, aşkları, sevdaları anlatılır. “Olalım Göksu’ya mahfîce revan” bunların en tanınmışıdır. Devrin önemli şairlerinden olup İstanbul’a ilgisiz kalamayanlardan biri de Keçecizâde İzzet Molla’dır. Onun gazel, kıta, tarih gibi bazı manzumelerinde İstanbul’un denizi ve eğlence âlemi farklı yönleriyle ele alınmıştır.

İstanbul’la ilgili olarak Hızırağazâde Said Bey’in bir şarkısı, Râsih-i Enderûnî’nin bir kasidesi ve Adlî mahlasıyla yazan II. Mahmud’un iki şarkısı hariç tutulursa bu dönemin İstanbul hayatından ilham alan manzumelerini Sermed yazmıştır. Onun iki gazeli yanında asıl üzerinde durulması gereken İstanbul şarkılarıdır. XIX. yüzyıl İstanbul halkının beğenerek okuyup dinlediği bu şarkılarda çeşitli yönlerden şehrin panoraması sergilenir. Gündelik İstanbul Türkçesi’nin kullanıldığı, daha ziyade eğlence dünyasına dikkatleri çeken bu manzumelerde yine Boğaziçi, Göksu mesiresi ve mehtap eğlenceleri ön plandadır. Sermed’in II. Mahmud’a sunduğu altmış sekiz beyitlik bir mesnevi olan bahâriyyesinde devrin İstanbul’u ve bir âb âlemi âdeta tarih bilgisi verircesine ayrıntılarıyla hikâye edilmiştir. Manzume zengin folklorik malzeme ile doludur.

Divan edebiyatı Tanzimat yıllarından itibaren giderek gözden düşmüş ve üstat şairler yetiştiremez olmuştur. Ancak yine de uzun müddet bu edebiyatın şekil ve türlerini kullanarak, telakkilerini tekrarlayarak şiir yazılmaya devam edilmiştir. Bu şairler içinde, yüzyılın sonuna kadar mahdut manzumesinde İstanbul adını anan ve şehre dair daha önceki örneklerinden pek de farklı olmayan tasvirlere yer veren Ayıntaplı Aynî, Leylâ Hanım, Âli Bey, Şeref Hanım, Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey, Fatîn Efendi, Şâkir Ahmed Paşa, Pertev Paşa, Osman Nevres, Ziyâ Paşa, Nâil Hilmî, Hasırcızâde Mehmed, Senîh-i Mevlevî, Münif Mehmed Paşa gibi şairler yetişmişse de bunların arasında ne İstanbul şairi denilebilecek büyük üstatlar ne de alışılmış manzumelerden farklı bir söyleyişe ulaşan şiirler çıkmıştır.

Kuralcı ve şekilci yapısına rağmen divan edebiyatının yaklaşık beş asır boyunca İstanbul’a gösterdiği ilgi şehrin kültür mirası bakımından fevkalâde önemlidir. Bu şiirlerde tanıtılan İstanbul’u ne tarihler ne de diğer yazılı kaynaklar bu kadar coşkulu ve derin çağrışımlarla ifade edebilir. Bu bakımdan eski İstanbul’u anlatan her mısra edebî kıymeti yanında aynı zamanda bir arşiv belgesi değeri taşımaktadır.

Yazı : İskender Pala

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*