EDVARD MUNCH SANAT VE TRAVMA

in SANAT

Norveçli ressam Edvard Munch (1863 – 1944), sanatını yaşadığı travmaları üzerine kurmuştur. 5 yaşındayken annesinin veremden ölmesinden sonra eğitimiyle teyzesi ilgilenir. Ama 15 yaşında ablası Sophie’nin de vereme yakalanarak ölmesi, Munch’un içinde onarılmaz bir yara açar. Tüm bunlar onun ifadesiyle içindeki cinleri kovmak için sürekli olarak tuvale aktardığı temalardır. Yaşadığı acı tecrübeler iç dünyasında derin yaralar bırakırken Edvard Munch, mühendislik eğitimini terkederek ressam olmaya karar vermiştir. Oslo’da akademiye giren Munch, o dönemde özellikle Manet’nin resimlerinden etkilenmiştir.

Sister Inger, 1884

Edvard Munch 1885’te aralarında kızkardeşi Inger’in portresinin de bulunduğu resimlerini sergiler. Bu resimle birlikte, 1886’da yaptığı Hasta Çocuk adlı çalışmasını sergiler. Ancak, her iki çalışma da kamuoyunun tepkisini çekmiştir. Hasta Çocuk’ta kızkardeşi Sophie’nin hasta yatağında verdiği hayat mücadelesini anlatmıştır. Zaten Munch’un çocukluğu ve ilk gençlik yılları ailesi içinde yaşanan, hastalıklar ve ölümler, Ölü Anne ve Çocuk, Hasta Çocuk, Hasta Odasında Ölüm çalışmalarında tüm gerçekliğiyle görülmektedir.

Hasta Çocuk, 1886

Sanatçı, 1889’da devlet bursuyla Paris’e gitmiş. Burada Van Gogh’un anlatımcılığından, Gauguin’in yüzeysel dekoratif etkilerinden ve simgesel renklerinden, Toulouse-Lautrec’in figüratif arabeskinden etkilenmiştir. Oslo’ya dönünce de önceki çalışma tarzını terk edip kendi ruhsal durumunu anlatan resimlerini yapmaya karar vermiştir. Bunu şöyle anlatır: “Okuyan erkeklerle yün ören kadınların bulunduğu iç mekanlar yapmaktan vazgeçmeliyiz. Biz yaşayan insanların soluk alan, hisseden, acı çeken ve seven insanların resmini yapmalıyız.”

Spring, 1889

Bahar tablosuna, on beş yaşında veremden ölen hasta ablasının odasında, açık pencereden içeri sızan güneş ışığı ve ılık esintiyi resmederken hastalığın karamsarlığının yanında baharın umut dolu yanını aktarmıştır.

Karl Johan’da Akşam, 1892

Karl Johan’da Akşam adlı çalışmasında da Oslo’nun ana caddesinde yalnızlığı, dışarıda olmayı ve kaygıyı göstermektedir. Resimde ezici bir görünüme sahip kalabalık, kaldırım boyunca seyirciye doğru yürümektedir. Burjuvaya özgü yüksek şapkalar takan erkeklerin ve şık başlıklı kadınların açılmış gözleriyle şaşkın bir ifadeleri vardır. Bu insanlar mensubu oldukları sınıfın kurallarının ve baskılarının esiri olmuşlardır. Cadde kenarındaki parlamento binasının aydınlık olması ve pencerelerinin parlaklığı sahneye hakimdir. Kalabalığa karışmayan ve ters yönde giden figürün, onlardan uzak durduğu ve içlerine karışmak istemediği anlaşılmaktadır.

Ses, 1893

Ses, arka planda durgun suya düşen ay ışığının oluşturduğu dikey sarı hat, bunun önünde yer alan dikey ağaç gövdeleri ve resmin sol ön kısmındaki kadın figüründen oluşmaktadır. Bu dikey hatları, göl kıyısını tanımlayan yatay hat dengelemektedir. Bütün resme yoğun bir atmosfer duygusu hakimdir.

Melancholy, 1894

Munch’un melankoli temasını betimlediği Melankoli adlı çalışmasında, siyah giysili figür başını eline yaslamış, resmin ön kısmında deniz kıyısında bir kayanın üzerinde denize dönük bir halde oturmaktadır. Resimde yer alan bu figür aslında kendisidir. Gökyüzü tüm resmin genel havasına uyarak hareketlidir. Buradaki figür çektiği acıyla melankolik bir hal almıştır. Denize bakarken dalgınlığı aslında denizi görmediğini, kafasındaki düşüncelerle boğuştuğunu izleyene belli etmektedir.

Ölü Anne ve Çocuk, 1899

Munch, Ölü Anne ve Çocuk resminde ölmüş annesinin yatağının başucundan bakar, elleriyle kulaklarını tüm duymak istemediklerine kapatmış dört-beş yaşlarında bir çocuk olarak.

Çığlık (Boğuntu), 1895

Munch bu en tanınmış tablosunda hayat, aşk, korku, ölüm ve melankoli gibi öğeleri anlatır. Diğer pek çok eserinde olduğu gibi bunun da birçok versiyonunu yaptı. Resmin pastel versiyonunu 1893’te, tempera ve taşbaskı versiyonunu ise 1895’te tamamladı. Dışavurumculuk akımının adeta tanımını yapan bir eserdir.

Bir köprünün üzerinde, korkulukların hemen yanında yüzü bize dönük bir insan, yüzünde büyük bir dehşet ifadesiyle başını ellerinin arasına almış bağırmaktadır. Ne var ki sanki bu haykırışı duyan yoktur, geri plandaki iki kişi sakin bir biçimde köprünün tepeden baktığı körfezi, limanı ve tepeleri seyreder gibi görünmektedirler. Bu anlamda resim bize korkunun yanı sıra yalnızlık, terk edilmişlik duygusu da verir. Adeta bütün dünya, haykıran kişinin üzerine yıkılmaktadır ve o tek başınadır. Bunlardan başka bir şey daha dikkatimizi çeker. Gökyüzü çok büyük bir yangın varmış gibi kırmızı, sarı tonlarındadır, fakat ortada ne yangın vardır, ne de yangınla beraber olması gereken siyah dumanlar. Ara ara biraz mavinin göründüğü bu tuhaf gökyüzü, kuzey ışıklarını andırır biçimde katman katmandır.

Amerikan sanat tarihçisi Robert Rosenblum’a göre bu resimdeki insan figürünün yüzü Paris’teki Musée de l’Homme’da bulunan Peru’dan gelmiş olan mumyanın yüzünden etkilenerek yapılmıştır. Munch, 22 Ocak 1894 tarihinde günlüğünde bu resmin çıkış noktası olan anı betimler. Şehir dışında yürümektedir. Kendisini yorgun ve hasta hisseder. Güneş batmaktadır ve bulutlar kan kırmızısına dönmüştür. İşte o anda doğayı yırtıp geçen bir çığlık duyduğu düşüncesine kapılır. Daha sonra, resmin 1895 tarihli pastel versiyonlarından birinin çerçevesine yazdığı bir şiirle bu anı yazıya da dökecektir. Resmin bir özelliği de bir serinin parçası olmasıdır. Çığlık, Munch’un 1892’yle 1910 arasında yağlıboya ve pastel olarak 4 versiyonunu yaptığı ve Doğanın Çığlığı adını verdiği resim serisinin popüler olanıdır.

The Dance Of Life, 1899

1900’lü yılların başlarında özellikle Orta Avrupa’da melankoliyle beslenen sanatsal tavır birçok sanatçıyı etkilemiştir. Korku, nefret, yalnızlık, ölüm gibi konuların işlendiği çalışmalar gerçeklik algısının gittikçe kötümserleşen görüntüleri oldular. Ekspresyonist akımın temsilcileri arasında sayılan Edvard Munch da, kendi düşünsel ve ruhsal sezişlerini bu dışavurumcu görüntüye ekleyerek, kişisel dışavurumculuğunu geliştirdi. Munch, resimlerinde insan acısını ve melankolisini yansıtırken klasik anlamda uyum ve güzellik kaygıları taşımamaktadır. Bu durum genel olarak dışavurumcu ressamlar için de geçerlidir. Onlar insanların çektiği acıyı, sefaleti vahşeti ve tutkuları öyle derinden hissediyorlardı ki, sanatta uyum ve güzellik üzerine diretmenin dürüst olmayı reddetmekten başka bir şey olmadığına inanıyorlardı.

Golgotha, 1900

Yaşadığı acı tecrübeler ve iç dünyasındaki derin yaralar, Munch’un resimlerinin temelini oluşturmuştur. Çoğu zaman kötü eleştiriler almasına rağmen, hayatı boyunca aldığı tepkilere karşı sanatından hiç taviz vermemiştir.

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*