FATİH, BELLİNİ VE RÖNESANS

in İSTANBUL

Sultan II. Murad, başta şair ve musikişinaslar olmak üzere sa- natkârları koruyup kollar, fırsat buldukça onlarla bir araya gelip eğle- nirdi. Bursa ve Edirne saraylarında değerli musiki âlimleri yetişmiş ve bazıları eserlerini ona sunmuşlardır. Böyle bir padişahın çocuklarının estetik terbiyesine de özen göstermesi tabiidir. O halde çok sevdiği şehzadesi Mehmed’in ciddi bir sanat eğitimi aldığı düşünülebilir. A. Süheyl Ünver tarafından Fâtih’in Çocukluk Defteri adıyla yayımlanan müsvedde defterindeki temrinler şehzadenin sadece şiire değil, resim, hat ve tezhip sanatlarına da ilgi duyduğunu göstermektedir. Özellikle bu defterdeki portre denemeleri onun daha sonra su yüzüne çıkacak bir merakına dair önemli ipuçlarıdır.

Şehzade Mehmed’i çeşitli sanat dallarında eğitenlerin kimler olduğunu bilmiyoruz. Bilinen şu ki, Osmanlı padişahlarının çok azında rastlanan derin bir müsamahaya sahipti ve açık görüşlüydü. Dukas’a inanmak gerekirse, muazzam bir zafer alayı ile Ayasofya’ya geldiğinde bu kilisenin mozaiklerini ganimet malıdır diye sökmekle meşgul bir yeniçeriye asâsıyla vurarak “Binalar benim malımdır, ne hakla onu bozuyorsun?” diye öfkeyle bağırmıştı. Ayasofya’da mozaiklerin Fâtih’in hassasiyeti sayesinde tahrip edilmekten kurtulduğu şüphesizdir.

“Avnî” mahlasıyla şiirler yazan Fâtih’in başta resim olmak üzere plastik sanatlara özel bir ilgi duyduğu, fetihten hemen sonra “Rumeli ve Anadolu taraflarından […] ashâb-ı sanayi ve hıref ehl ü ıyali ile pâyitahta irsâl oluna” diye hükümler göndererek önemli sanatkârları İstanbul’da toplaması ve sarayında bir Nakışhane kurmasından anla- şılıyor. Baba Nakkaş’ın yönettiği, çalışmalarına Eski Saray’da başlayıp Topkapı Sarayı’nda devam eden ve şüphesiz Ehl-i Hıref teşkilâtının temelini teşkil eden bu Nakışhane hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da ürettiği çok sayıda eser günümüze ulaşmıştır. Müzehhibinden mü- cellidine, hattatından nakkaşına kadar yüz civarında sanatkârı çekip çeviren ve bir bakıma Fâtih’in estetik müşavirliğini yapan Baba Nakkaş, muhtemelen onun seçkin ilim ve sanat adamlarının katıldığı özel meclislerine de kabul ediliyordu. Bu meclislerde dinî ve ilmî konuların yanı sıra, önemli felsefe, sanat ve edebiyat meseleleri de tartışılmış olabilir.

Sarayda kurduğu meclislerde ulemayı tartıştırarak belki de iki farklı dünyayı birleştirmenin yollarını arayan Fâtih, Bizans mirasına çevresindekilerden çok farklı bir gözle bakıyor, bazılarının iddia ettiği gibi Rönesansçı, yani hümanist bir padişah değilse de, belli ki İtalya’da gelişmekte olan resim sanatına, özellikle portreciliğe derin bir ilgi duyuyordu. Çocukluğunda kullandığı müsvedde defterindeki portreler, onda bu merakın çok erken başladığını göstermektedir. Nitekim fetihten sekiz yıl sonra, 1461 yılında, Rimini valisine bir mektup gönderterek Pisanello’nun öğrencisi Matteo de Pasti’den resim ve heykel konusunda yararlanmak istediğini bildirmiştir. Matteo yola çıkar, ancak casus olduğu gerekçesiyle Venedikliler tarafından tutuklandığı için İstanbul’a ulaşamaz. Pisanello’nun başka bir öğrencisi, Constanzo da Ferrera, Napolili Ferdinand tarafından muhtemelen 1477-78 yıllarında İstanbul’a gönderilmiş ve bu sanatçı tarafından Fâtih için bronzdan madalyonlar hazırlanmıştır.

Constanzo da Ferrera’nın madalyonlarından biri 1481 tarihlidir ve bir yüzünde Fâtih’in profilden kabartma portresi vardır. Fâtih Albümü’ndeki bir portrenin bu madalyondaki portreye benzediği için Ferrara tarafından yapıldığı tahmin edilmektedir. Mustafa Âli’nin Menâkıb-ı Hünerverân’ında gül koklayan Fâtih minyatürüyle tanınan Sinan Bey’in Venedikli ressam Maestro Paolo’nun öğrencisi olduğuna dair bir kayıt vardır. Paolo mu İstanbul’a gelmiştir, Sinan Bey mi Venedik’e gitmiştir, bilmiyoruz. Ancak erken Rönesans’ın önemli ressamlarından biri olan Gentile Bellini’nin İstanbul’a geldiği belgelerle sabittir. 1479 yılında Venediklilerle yapılan anlaşmanın ardından yarı resmi elçi olarak Venedik’e giden bir Yahudi tacir, Doj Pietro Mocenigo’ya Fâtih’ten bir mektup götürmüştür. Mektupta Fâtih’in torunlarından birinin İstanbul’da yapılacak sünnet düğününe davet edilen Doj’dan ayrıca insan tasvirleri yapabilen iyi bir ressam, bir heykeltıraş ve bir bronz dökümcüsü göndermesi rica edilmektedir (1 Ağustos 1479). Venedikli sanatçılara gösterilen bu teveccühten çok memnun olan Doj, beş yıldan beri sarayında çalışan Gentile Bellini’yi İstanbul’a göndermeye karar verir. Bellini bu vazifeyi kabul etmiş, fakat İstanbul’a gitmeyi kabul eden heykeltıraş ve bronz dökümcüsü bulunamamıştır.

Gentile Bellini, 3 Eylül 1479 tarihinde iki yardımcısı, iki tane de dışarıdan bulduğu sanatkârla beraber bir kalyona binerek yola çıkar ve eylül sonlarında İstanbul’a ulaşır. Osmanlı’nın yeni payitahtında çok iyi karşılandığı, Venedik elçisi tarafından Fâtih’e takdim edildiği ve yeni sarayda, yani bugün Topkapı Sarayı dediğimiz Saray-ı Cedid’de itibarlı bir misafir olarak ağırlandığı biliniyor. Franz Babinger’e göre, Fâtih, Bellini’den sadece kendisini ve çevresindekilerin portrelerini yapmasını değil, sarayının duvarlarını da fresklerle bezemesini de istiyordu. Bellini de onun hususi dairelerinin duvarlarına “cinsel içerikli” resimler yapmıştı. Babinger’in herhangi bir kaynak belirtmeden dile getirdiği bu iddiası o devrin şartları ve zihniyet dünyası göz önünde tutulduğu takdirde  kesin bir belge gösterilmedikçe kabul edilemez.

Bellini’nin İstanbul’daki faaliyetleri ve Fâtih’le ilişkisi hakkında tek kaynak, Giovanni Maria Angiolello’nun yazdıklarıdır. Eğriboz seferinde esir alınan ve İstanbul’a getirildikten sonra Şehzade Mustafa’nın hizmetine verilen Venedikli Angiolello, Fâtih’in bahçeleri ve resimleri çok sevdiğini, bu sebeple bir mektup yazarak Venedik’ten getirttiği Gentile Bellini’den Venedik’in ve sevdiği bazı kişilerin resimlerini yapmasını istediğini söyler. Yakışıklılığı ve güzelliğiyle meşhur yakınlarının resimlerini yapmasını isteyen Fâtih, bir gün Bellini’den bir dervişin de portresini yapmasını istemiştir. Bedesten’de bir sedire oturup padişahın kahramanlıklarını anlatan dervişin portresini yapan Bellini ile Fâtih arasında, Angiolello’ya göre şöyle bir diyalog geçer. Ahmed Refik Altınay’ın Fâtih Sultan Mehmed ve Ressam Bellini adlı eserinden aktarıyorum:

“- Jantil, bilirsin ki hakikati söylemek şartıyle her ne olursa olsun söylemene müsaade etmişimdir; söyle bakalım, şu adem neye benziyor?

– Şevketpenah, madem ki zat-ı şahanelerine serbestçe idare-i efkar etmekliğime müsaade buyuruluyor, o halde söyleyeyim, bendenizin fikrimce bu adem bir mecnundur.

– Pek doğru. Bak, alaim-i cinnet gözlerinden nasıl belli oluyor.

– Fakat şevketmeab, bizim taraflarda da böyle birtakım adamlar vardır ki bir sıra üstüne oturup rical-i muhtelifenin medayihini okur dururlar; zat-ı şahaneleri ki bu derece ulvisiniz zira İskender’in bile muvaffak olamadığı fütühata nail olmuşsunuz nefs-i şahanelerinin medholunmasını arzu etmeyişiniz beni mütehayyir ediyor.

Bunun üzerine Fâtih şu cevabı verir:

– Bu adem fikren salim olsa idi, tarafından medholunmağı arzu ederdim; fakat bir mecnunun hakkımdaki medayihini hiçbir vakit arzu etmem.”

Angiolello, Bellini tarafından İstanbul’da birçok güzel tablo yapıldığını ve hepsinin saraya konulduğunu, bu tabloların daha sonra Sultan Bayezid tarafından pazarda sattırıldığını anlatıyor. Bu portrelerden en meşhurunun 20 Kasım 1480 tarihini taşır. Venedik’e götürüldüğü, 1877-1880 yılları arasında İstanbul’da İngiliz sefiri olarak görev yapmış bir İngiliz olan Henri Layard tarafından satın alındığı, onun ölümünden sonra karısı tarafından Londra’ya götürülerek National Gallery’ye hediye edildiği biliniyor. Bellini’nin Fâtih’i şehzadelerinden biriyle gösteren başka bir tablosu daha vardır. Aynı ressama izafe edilen ve National Gallery’deki portreye çok benzeyen başka bir Fâtih portresi de 1933 yılında Moskova’dan Paris’e kaçan Zacharij Byrtschanski adında bir Rus tarafından Amerikalı bir kolek- siyonere satılmıştır. Bir çar sarayından çıktığı tahmin edilen 21×16 cm. boyutlarındaki bu portrenin diğer portreden en önemli farkı, sarığın ucunun padişahın omuzlarına kadar sarkmasıdır. Bu sebeple, sonraki yıllarda Bellini’nin portresi esas alınarak başka bir ressam tarafından yapılmış olabileceğini söyleyenler de vardır.

Bellini’nin İstanbul’da gezerek çeşitli abidelerin krokilerini ve insan tiplerini çizdiği biliniyor. İngiltere’de, British Museum’da korunan bir albümde bazı desenler vardır; mesela oturmuş halde tasvir edilen bir yeniçeri, bir Türk kadını, yaşlı bir Türk, bir şehzade, aralarında iki yeniçerinin de bulunduğu bir grup insan, çeşitli kadın tiplerinin ve kıyafetlerinin tasvir edildiği bir eskiz… Bellini bunlardan başka Theodisius Sütunu’nun bir resmini yapmış, Arkadius Sütunu’ndan da Arkadius’un Gotlara karşı kazandığı zaferlerin tasvir edildiği kabartmaların resimlerini on sekiz levha halinde çizmiştir. Bu resimler XVII. yüzyılda Fransa’ya ulaşır ve on sekiz levha halinde gravür olarak basılır.

Angiolello, Fâtih’le Bellini arasında geçenleri anlattıktan sonra Bâyezid’in babası Fâtih’i inançsızlıkla suçladığını da iddia eder. Son yıllarında oğlu Bâyezid’le arası açık olan Fâtih’e karşı ciddi bir muha lefet vardı. Ardı arkası kesilmeyen seferler, uygulanan maliye politika sı ve akçedeki gümüş oranı sürekli azaltıldığı için satın alma gücünün zayıflaması halkı; vakıflara ve şahıslar elindeki emlâke el konularak tımarlı sipahilere verilmesi de tarikat çevrelerini ve ulemayı çok rahatsız etmişti. Bu rahatsızlık ifade edilirken, muhtemelen, “kâfir” ressamlara portresini yaptırdığı ve sarayını “mücessem” tasvirlerle doldurduğu abartılarak kulaklara fısıldanıyordu. Sinan Paşa’nın Tazarruname’sindeki “İlâhî! Cümle-i nakkâşân-ı âlem ve müsavvirân-ı benî-âdem bir nakış tasvîr ve bir suret tahrîr itmek isteseler…” diye başlayan bölümün satır aralarında Fâtih’in İtalyan ressamlara ve portrecilik sanatına duyduğu ilginin eleştirildiğini söylemek aşırı bir yorum olur, fakat bu hiç de ihtimal dışı değildir. Sinan Paşa’nın sadrazamlıktan azledilerek hapsedilmesi, ulemanın gösterdiği şiddetli tepki üzerine cezasının sürgüne çevrilmesi belki de bu “estetik” kavgasının bir sonucudur. Osmanlı kaynaklarında Bellini’den ve Fâtih’in sarayında görev yapan diğer İtalyan ressam, heykeltıraş ve bronz dökümcülerinden hiç söz edilmemesi, daha da önemlisi, bu sanatçılar tarafından yapılmış hiçbir eserin İstanbul’da muhafaza edilmemiş olması, Fâtih’e karşı duyulan öfkenin büyüklüğü hakkında sarih bir fikir veriyor.

İtalyan kaynaklarına göre, Bellini bir gün Fâtih’in arzusu üze- rine aynaya bakarak kendi portresini yapar; resmin sahibine şaşırtıcı derecede benzediğini görerek hayran olan padişah, onun böyle bir harika yaratmasını sihre bağlar. Bu anekdot eğer doğruysa, Fâtih’in portre ressamlığını bir çeşit hünerbazlık olarak görüp sadece eğlen- diğine hükmedilebileceği gibi, fethetmek istediği Roma ve Venedik hakkında bilgi almaya çalıştığı da düşünülebilir. Nitekim Angiolello’nun yazdığına göre, Fâtih, Bellini’den Venedik’in resmini (Babinger “haritasını” diyor) yapmasını da istemişti.

Rönesans ressamlarının bile ne yaptıklarının tam idrakinde olmadıkları bir devirde, Fâtih’in bu tarihî dönüşümü fark ederek Bellini’yi İstanbul’a davet ettiğini, yani bir Rönesans padişahı olduğunu iddia etmek doğru değildir. Tarih dönemlerinin birbirinden kesin çizgilerle farklılaşmasına yol açacak sert kopuşların hiç yaşanmadığını, Alexandre Koyre’nin Yeniçağ Biliminin Doğuşu adlı kitabını yayımladığı tarihten beri biliyoruz. XIX. yüzyıl Fransız tarihçisi Michelet’nin “Rönesans” diye adlandırdığı dönemde antikiteye ilgi duyan aydınlar ve sanatçılar, özellikle erken dönemde, başlattıkları hareketin nelere yol açacağını bilemezlerdi. Fâtih’in de böyle bir sürecin şuurunda olması imkânsızdır. İtalya’da gelişmekte olan resim sanatıyla ve Antikite’yle ilgilenmesine bazı tesadüflerin yol açtığı söylenebilir.

Fâtih’i üstün ve farklı kılan, kendini sadece Türk hakanı ve Müslümanların sultanı olarak değil, aynı zamanda “Kayser-i Rum”, yani Roma İmparatoru, dolayısıyla Roma’nın varisi olarak görmesi, daha da önemlisi Avrupa’da olup bitenleri yakından takip etmesidir. Bu amaçla yabancı danışmanlarından çok faydalandığı anlaşı- lıyor. Avrupalıların Haçlı Seferleri sırasında karşılaştıkları Türklere kendilerinin de kabul edebilecekleri bir kök aradıklarını ve sonunda onları Troya kralı Priamos’un oğlu Turkos’a bağladıklarını onlardan öğrenmiş olmalıdır. Bu yakıştırmaya göre, Turkos’la birlikte Kafkasya’ya kaçan Troyalılar Türklerin atalarıdır. Troya’nın intikamını alan Roma İmparatorluğu, ne yazık ki, doğuda Konstantinopolis’i başkent yaptıktan sonra Yunanlılaşmıştır, dolayısıyla şimdi intikam alma sırası, Asya’nın derinliklerine sığınmış Troyalıların torunları olan Türkler dedir.

Kritovulos’un tarihinde, Fâtih’in Midilli seferi sırasında Troya’yı ziyaret ettiğinden, Homeros’un İlyada’sında isimleri zikredilen kahramanlardan ve yaptıkları hizmetlerden övgüyle söz ettikten sonra başını hafifçe sallayarak “Geçen bunca yıldan sonra, bu şehirle insanlarının intikamını almayı Allah bana nasip etti. Düşmanlarına boyun eğdirdim, şehirlerini fethettim ve ülkelerini Mysialıların yağmasına çevirdim. Şehri kuşatanlar Hellen, Makedon, Teselyalı ve Peloponez- liydi. Onların soyundan gelenleri bunca yıldan sonra, o dönemde ve daha sonraki yıllarda bu Asyalılara küstahça davrandıkları için cezalandırdım” dediği belirtilir. Montaigne de bir denemesinde Fâtih’in Papa II. Pius’a yazdığı bir mektupta, “İtalyanların bana düşman olmalarına şaşıyorum. Biz de İtalyanlar gibi Troyalıların soyundanız. Yunanlılardan Hektor’un öcünü almak benim kadar onlara da düşer; onlarsa bana karşı Yunanlıları tutuyorlar” dediğini iddia etmiştir.

Stefanos Yerasimos, İstanbul’u 1437 yılında ziyaret eden Pero Tafur adında bir Katalan’ın o tarihte Bizanslıların ağzında gezen “Türkler Troya’nın intikamını alacaktır!” sözünü not ettiğini hatırlatır ve Kritovulos’un cümlelerini naklettikten sonra bu rivayetin Fâtih’in kulağına da gitmiş olabileceğini söyler. Troya’yı ziyareti sırasında İlyada’nın Yunanca bir kopyasını yaptıran ve Roma’nın vârisi olmayı kafasına koyduğu anlaşılan Fâtih, yine Yerasimos’un yazdığına göre, kendisiyle İstanbul’da görüşen Floransalı Benedetto Dei’ye İskender, Kserkses, Kartacalı Hannibal, Afrikalı Scipion, Pyrhus ve bugüne kadar gelmiş geçmiş binlerce hükümdarın gücünü kendisine toplamak istediğini söylemiştir.

Bu rivayetleri birilerinin Avrupa’daki siyasî dengeleri gözeterek ürettiği, Osmanlı Devleti’ni Roma’nın vârisi ilân ederek mesela Almanların böyle bir iddiayla ortaya çıkmalarının önüne geçmek istedikleri bellidir. Fâtih’in de bunu iyi kullandığı, tereddütsüz benimsediği Roma varisliğinden bir “imperium” projesi çıkardığı anlaşılıyor. Sarayını sadece İslâm dünyasının âlim ve sanatkârlarına değil, İtalyanlara da açması, Bizanslı ve Venedikli danışmanlar edinmesi bu projeyle ilgilidir. Babasının da yakın çevresinde bulunan Anconalı Ciriaco ve Bizanslı tarihçi Kritovulos, onda bu ilgilerin uyanmasında önemli bir rol oynamış olabilirler. Babinger, güneydoğu Avrupa ülkeleriyle Osmanlı topraklarında siyasi ve arkeolojik amaçlarla sayısız yolculuklar yapan, gittiği her yerde geçmişin kalıntılarını arayıp günlük tutan Ciriaco’nun II. Murad ve Fâtih’le ilişkilerinden genişçe söz etmiştir. Fâtih’in Yunanca öğrenmesi, mitolojiden ve İliada’dan haberdar olması da aynı şekilde açıklanabilir. Eğer iddia edildiği gibi bir hümanist olsaydı, bu konudaki görüşleri kırıntı kabilinden bile olsa şiirlerine akseder ve kendi İstanbul’unu Rönesans tarzı binalarla donatırdı. Hâlbuki, Fâtih, bir şair olarak devrinin estetik sınırları içindedir ve felsefî görüşleri de İslamî esaslara dayanır. Hocazade’nin onun arzusu üzerine bir Tehafüt, yani Yunan felsefesinin Avrupa’da yeniden keşfedilmesine, dolayısıyla Antikite’ye karşı ilginin uyanmasında önemli bir rol üstlenen Müslüman filozoflara (felasife) reddiye yazdığını unutmamak gerekir.

Babinger’e göre, Fâtih’i batı kültürüyle yoğrulmuş bir Renaissance hükümdarı olarak görmek, onun mizacını ve siyasi emellerini inkâr manasına gelir. Büyük İskender veya Sezar gibi dünyayı yerinden oynatacak büyük zaferler kazanmak isteyen Fâtih’in bütün amacı, Babinger’e göre, İtalyan hocalarından Avrupa ülkeleri hakkında mümkün olduğu kadar doğru bilgi edinmek, batılıların harp sanatının ne dereceye kadar işe yaradığını öğrenmekti. Halil İnalcık’a göre de, Fâtih’in bir Rönesans hükümdarı olduğunu söyleyenler, gerçeklerden uzak bir görüşü savunmaktadırlar; onun Hıristiyan dünyaya ilgi duymasının tek sebebi vardır, İtalya’yı fethetmek ve yönetmek. Fâtih devrinde Kızılelma’nın tek anlamı vardır: Roma… Yahya Kemal, şair sezgisiyle kavradığı bu gerçeği “Gedik Ahmed Paşa’ya Gazel”inde “Tuğlar varsa gerektir Kızılelma’ya kadar” diye ifade etmiştir.

Fâtih’in hayalinin ufukları sadece Batı’ya değil, Doğu’ya doğru da genişliyordu. Divan ve resmi belgelerin yazılmasında kullanılan inşa üslûbu onun devrinde teşekkül etmiştir. Başlangıç ve bitirişlerde, kişi ve kurumlara hitaplarda Farsça ve Arapça yazışma geleneğinden alınmış klişelerin kullanıldığı resmî üslûp, devletin gücünü ve ihtişa- mını ifade eden tumturaklı bir üslûptu. Fâtih, babası II. Murad gibi sade Türkçe peşinde değildi; Anadolu’daki öteki Oğuz devletleriyle rekabete lüzum görmüyordu, çünkü ilk fırsatta hepsini ortadan kaldırarak devletini bir “cihan devleti” yapmaya kararlıydı. Doğuda rakip kabul edebileceği tek güç vardı: Timurîler. Maveraünnehir ve Horasan bölgesinde hüküm süren bu büyük Türk devletinde kullanılan dillere, yani Çağatay Türkçesine ve Farsçaya da Latince ve İtalyanca gibi ihtiyacı vardı.

Sadece siyasî alanda değil, her alanda Timurilerle boy ölçüş- tüğü anlaşılan Fâtih, Maveraünnehir’de yaşayan büyük ilim ve edebiyat adamlarını İstanbul’a çekmeye çalışmıştır. İstanbul’dan zaman zaman hediyeler alan Ali Şir Nevai, Fâtih ve oğullarının nazarında çok itibarlıydı ve ricaları asla geri çevrilmezdi. Büyük matematik ve astronomi bilgini Ali Kuşçu’yu Semerkant’tan getirtmeyi başaran Fâtih’in Nevai’yi davet edip etmediğini bilmiyoruz, ama onun yakın dostlarından olan ve Herat’ta yaşayan büyük sufi şair Molla Cami’yi mutlaka yanında görmek istiyordu; bunun için birkaç defa teşebbüste bulunmuştu. İstanbul sarayında Uygur alfabesi de kullanılıyor ve Çağatay Türkçesini bilen kâtipler görev yapıyordu.

Gedik Ahmet Paşa kumandasındaki İtalya seferi ve kendi kumandasındaki Doğu seferi, Fâtih’in Doğu’yu ve Batı’yı içine alan “imperium” projesini gerçekleştirmek üzere harekete geçtiği anlamına geliyordu. Esasen onun döneminde Balkanlar büyük ölçüde fethedilerek XX. yüzyılın başlarına kadar devam eden kısmî bir Avrupa Birliği gerçekleştirilmiş ve İstanbul bir dünya başkenti haline gelmişti. Büyük bir telaşa kapılan Avrupalıların Fâtih’i ortadan kaldırmanın yollarını aradıkları düşünülebilir. Bu bakımdan bu büyük hükümdarın beklenmedik ölümü konusunda yapılan tartışmalarda, doktoru tarafından zehirlenerek öldürüldüğünü iddia edenlerin gerekçeleri daha sağlam görünmektedir.

Yazı : Beşir Ayvazoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*