HACI SÜLEYMAN SOKAĞI (1)

in YUSUF KARUÇ

HATIRLAMAK

Annemin söylediği o türküyü ;
Duyabilir miyim şimdi, duvarlarına dayasam kulaklarımı uyur uyanık bir düş gibi yaşadığımız o eski zamanların sesini, Dokunabilir miyim kelimelerimle o eski sevgilerin ellerine,

“Ben halayın başıyam le le
İncili yüzük taşıyam …

Bu sokağa ne zaman gelsem, o evin karşısında ki apartmanın merdivenlerine oturur, sessizce bir sigara yakardım. Eski bir fotoğraf albümü gibi dağılırdı gözümün önünde zamanın kırılan parçaları. Bu sokak benim, hayatımın bütün anları arasında özgürce dolaştığım bir zaman tüneli gibiydi. O insanlar, o yıllar, o sesler; cam atölyelerin de ateşin içine batırılıp çıkarılan ve içine her nefes üflendiğinde olduğundan başka bir şeye dönüşen renkli camlar gibi parıldıyorlar şimdi içimde. Onları yazılarımla yaşandığı zamanın dışına çıkarıp hayatın tamamına bırakmak istiyorum.

Hatıramda bu sokakta ilk sevgilimin adı yoktu. Kalabalık bir ilk sevgiydi benimkisi. Tıpkı şimdi bütün sevdiğim kadınları aynı adla çağırdığım gibi. Sevmeyi Kasımpaşa’da, bu sokakta öğrenmiştim ve sonra özlemeyi. Yedi yaşında bir akşam babamın karşısına dikilip bana bir gül getirmesini ve evleneceğimi söyledim. Babamın gülüşü hala aklımda. O zamanlar Filiz’le bizim evin alt katında Fethiya Teyzenin evinin kapısınının merdivenlerinde oturur ve saatlerce o karanlık apartmanın içinde onunla konuşurduk. Orası benim Ümit’ten dayak yemeyeceğim güvenli bir yerdi çünkü. Galiba Ayten ablaya da orada aşık oldum. Arada kapıyı açar ve gülerek bize bakardı. O saf karanlıkta, evin aralanmış kapısından dışarı sızan gün ışığının içinde, mavi gözleri parıldayan bir deniz dalgasıydı. Daha sonra bütün aşklarıma bulaşan umudun ve karanlığın başlangıcıda galiba orasıydı. Sonra Zeynep gelmişti bir akşam kapıya, beni sevdiğini söylemek için, ona; Meliha Teyzenin kapısının önünde oturup saatlerce , davul fırında pişmesini beklediğim kekleri verirdim. Galiba benim sevdiğim birine verdiğim ilk hediye o keklerdi. Daha sonra bütün sevgilerimde, bütün kadınlarıma, kalbimide Meliha teyzenin keklerini verir gibi verdim. Ama ben Zeynep’in arkadaşınıda aşıktım o aralar. O bizim evin kapısının önünde annemin yanında dururken ben yatağımın altına saklanmış ve orada uyuya kalmıştım. Sonra kimi sevsem saklanacak yer aramamın adıda orasıydı galiba.

Fatih, elindeki kahve fincanlarıyla aşağıya inmiş. Merdivenlerde yanıma oturuyor.

– Niye geleceğini söylemiyorsun”, diyor.
– Bende ne zaman geleceğimi bilmiyorum ki” …

En çok onunla kavga ederdim ve Abdullah’la ama o sayılmazdı çünkü Abdullah, beni sevdiği ve dövmek istemediği için ben onu döverdim. Fatih ise kavga ettiğimizde naylon iple bizim apartmanın içine saklanır ben içeri girincide boğmaya çalışırdı, galiba o zamanlar onu biraz da bu yüzden sevdim. Elinde kurcaladığı telefona bakıp;

– Hangi şarkı” diye soruyor. Annemin o fısıltı gibi mırıldandığı türkü dudaklarıma geliyor;
– Livaneli,” diyorum. ” Hançer “. Biraz sonra şarkı başlıyor;

“Çekin halay dizilsin le le
Mahmur gözler süzülsün …

Uğultulu bir rüzgar, nisan akşamına kabadayılanıyor. Üşüyorum. Duyabilir miyim şimdi, duvarlarına dayasam kulaklarımı uyur uyanık bir düş gibi yaşadığımız o eski zamanların sesini, dokunabilir miyim kelimelerimle o eski sevgilerin ellerine. Anlatabilirmiyim başka hayatlara onları. Küçücük bir sokağa yansımış eski İstanbul akşamlarını …

Yazı : Yusuf Karuç

4 Comments

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*