HAÇLI SEFERLERİ VE İSTANBUL

in İSTANBUL

BİRİNCİ HAÇLI SEFERİ’NDEN FETHE KADAR BATILILARIN İSTANBUL’U ELE GEÇİRME ÇABALARI

Tarihi kayıtların “şehirler kraliçesi” olarak bahsettiği İstanbul, tarih boyunca en önemli merkezlerden biri oldu. Önce Roma ardından Doğu Roma veya Bizans İmparatorluğu’na başkentlik yapan şehir her iki imparatorluk için de baş- kentten çok daha farklı anlamlar içermekte; göz kamaştıran güzelliği, stratejik konumu, zenginliği ve büyüklüğü ile herkesin ilgisini çekmekteydi. 12. yüzyıl Bizans tarihçisi Niketas Khoniates’in “…bütün şehirlerin gözbebeği, kainatın gururu olağanüstü şaheseri, bütün güzelliklerin yuvası, dinin en büyük lideri…” diye satırlarına yansıttığı şehir, bu özellikleri ile dünyanın da hayranlığını çekmekte ama aynı zamanda kıskançlığı da beraberinde getirmekteydi. Bu nedenle farklı zamanlarda değişik milletler tarafından ele geçirilmek için pek çok kere kuşatıldı ve Batılıların da zabtetmek için uğraştığı ve nihayetinde 1204 yılında Dördüncü Haçlı Seferi ile aldığı bir yer oldu. Bu makalede Birinci Haçlı Seferi’nden başlayarak Batılıların İstanbul’u ele geçirme çabaları üzerinde durulacaktır.

1095 yılı Kasım ayında Clermont Konsili ile başlayan Haçlı Seferleri sürecinde Batının asıl hede nde Türk-İslam dünyası bulunmaktaydı. Malazgirt Savaşı sonrası hızla batıya doğru ilerleyen ve Anadolu’yu yurt edinme mücadelesi veren Türkleri, Anadolu ve Yakındoğu’dan atmayı düşünen Avrupa, Bizans İmparatorluğu’nun doğu sınırını korumakta zorlandığını ve Türklerin ilerlemesine mani olamadığını düşünerek imparatorluğu da hede ne aldı. Bu nedenle Haçlı orduları yürüyüşleri esnasında imparatorluğa ait topraklarda ve başkentte Bizans’a karşı düşmanca duygularını sergileyerek İstanbul’u ele geçirmek dolayısıyla imparatorluğa sahip olmak için mücadele etti. Batı dünyasının imparatorluğa karşı beslediği bu hasmane duyguda iki kilise arasındaki ayrılığın etkisi bulunmakta ve Avrupa özellikle de papalık Roma Kilisesi’ni yeryüzüne hâkim kılmaya çalışarak İstanbul Kilisesi’nin kendisine itaat etmesini sağlamayı düşünmekteydi. Bu gerçekleştiği takdirde papaların nüfuzunun artması ve Hristiyan dünyanın en yüksek otoritesi olması planlanmaktaydı. Bu fikrin en güçlü savunucuları da Haçlı Seferlerinin başlamasında rolü olan Papa II. Urbanus ve seleflerinden Papa VII. Gregorios (1073-1085) oldu.

1096-1099 yılları arasında gerçekleşen Birinci Haçlı Seferi sırasında 5 büyük ana ordudan önce Pierre l’Hermite liderliğinde 20.000 kişiden oluşan öncü Haçlı güruhu 1096 yılı Temmuz sonu veya Ağustos başlarında başkent İstanbul’a ulaştı. Bu esnada Bizans İmparatorluğu’nun başında Aleksios Komnenos (1081- 1118) bulunmaktaydı. İmparator yıllardan beri yaptığı savaşlar sonucu edindiği tecrübe ile Batılıların anlaşmalara uymayan, söz dinlemeyen, yağmacı ve para düşkünü insanlar olduğunu biliyordu. Bu kaygı ve tedirginliğin aynısını imparatorluk halkı da taşımaktaydı. İmparator Aleksios Komnneos’un kızı ve Bizans tarih yazarı Anna Komnena’nın sayıları kum tanelerinden ve gökteki yıldızlardan daha çok dediği bu ordu gelirken yol üzerinde etrafa yönelik hoş olmayan davranışlarda bulunmuş, başkentte kaldıkları süre boyunca da imparatorluğun izni ile şehri dolaşırken tabiatlarındaki o kavgacı ve yağmacı ruhu sergileyerek binalara, evlere ve kiliselere zarar vermeye, kiliselerin kurşunlarını sökerek halka satmaya çalışmışlardı. İmparatorluk, Haçlıların bu hareketine mani olmaya çalışsa da onları durdurmak mümkün olmadığından Aleksios sonunda Haçlıların bir an önce Anadolu yakasındaki karargâha geçirilmesini emretmişti.

Pierre’den sonra Birinci Haçlı Seferi’nin ana orduları 1096 yılı yaz son larından itibaren ayrı ayrı yola çıkarak Balkanlar üzerinden başkent İstanbul’a geldi. İmparator Aleksios tarafından çok iyi ağırlanan ve kıymetli hediyelerle taltif edilen Haçlılara imparator, adetlerine göre kendisine vasallik yemini etmelerini istedi; ancak Toulouse Kontu Raymond de St. Gilles ile Aşağı Lorraine Dükü Godefroi’a buna itiraz etti. Raymond metni değiştirilmiş şekilde yemin ederken, Godefroi bu yemini etmemek için kardeşi ile birlikte başkentin varoşlarını yağmalamaya başladı. Bu şekilde o, papaların ve asillerin içlerindeki niyeti yani İstanbul’u ele geçirme düşüncesini ortaya çıkarmış oldu. Godefroi, imparatorun yemin için ısrarı karşısında da yanındaki birliklerle bulundukları bölgedeki köylere baskın yapıp, asayişi sağlayan imparatorluğa ait Peçenek birlikleri ile mücadele ederek karşı koymaya çalıştı. Bununla da yetinmeyip doğrudan başkente karşı saldırıya geçti. Askerlerini Haliç’in yukarısından Blakhernai bölgesine geçirerek Blakhernai Sarayı’na çıkan sur kapısını yakıp surlara saldırdı. Haçlıların bu saldırgan halleri başkent halkını çok korkuttu. İmparator Aleksios tüm bunları bilmesine rağmen Paskalya olması sebebiyle müdahaleye bir müddet geçmedi. Ancak Haçlıların güçlerini daha da artırarak imparatorluk askerlerine ok yağdırmaya başlaması üzerine askerlerine surların üzerinden Haçlıları hedef almadan sadece korku amaçlı havaya ok fırlatmalarını ve St. Romanos Kapısını açarak onlara karşı bir güç gösterisi yapmalarını emretti. Bu yöntemin etkisi oldu ve Haçlılar kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı. Bu şekilde Batılıların daha seferin başında İstanbul’u zabtederek imparatorluğu ele geçirme niyetleri önlenmiş oldu.

Birinci Haçlı Seferi’nden sonra 1101 Yılı Haçlı Seferleri sırasında da Avrupa’nın başkente yönelik saldırısı devam etti. Birbirlerinden ayrı üç farklı grup halinde yola çıkan Batılı orduların ilk grubunda yer alan Lombardlar 1100 yılı Eylül ayında Milano’dan hareket ederek 1101 yılı Mart ayında İstanbul’a ulaşıp Haliç sahilinde karargâh kurdu. İmparator Aleksios, bu orduların gelişinden hoşnut olmadı ama onların olası saldırılarına karşı iyi davranmak durumunda kaldı. Ancak Lombardların başkentte gösterdikleri saldırgan ve taşkın hareketler imparatoru çok endişelendirdi ve onların derhal Anadolu tarafında İzmit’te bulunan ordugâha geçirilmesini emretti. Lombardlar arkadan gelecek orduları beklediklerini söyleyerek geçmek istemedi. Bunun üzerine imparator onların yiyeceklerini keserek bir an evvel geçmelerini sağlamayı düşündü. Lombardlar imparatorun bu tavrına çok sinirlenerek İstanbul surlarına ve Blakhernai Sarayı’na saldırdı. Lombardların bu hoş olmayan tavrı Haçlı ileri gelenlerinin devreye girmesiyle önlenmeye çalışıldı ve onların ordugâhlarına geri dönmesi ardından da uzun uğraşlar sonucu Anadolu yakasına geçirilmeleri sağlandı. Bu şekilde İstanbul’un ele geçirilmesi engellenmiş oldu.

Birinci Haçlı Seferi sırasında Anadolu’da ilk kurulan Haçlı devleti Urfa Haçlı Kontluğu’nun 1144 yılında Musul ve Haleb hâkimi İmâdeddin Zengi tarafından yıkılması İkinci Haçlı Seferi’nin başlamasına neden oldu. Alman Kralı III. Konrad ile Fransa Kralı VII. Louis’nin katıldığı bu sefer esnasında Haçlılar yine başkent İstanbul’u zabtetme ve imparatorluğu ele geçirme çabası içindeydi. Zaten Bizans tarih yazarı Kinnamos, Batılıların gerçek niyetinin imparatorluk topraklarını ele geçirmek, görünüşteki niyetlerinin de Kudüs’ün alınması olduğunu söylemekteydi.

İkinci Haçlı Seferi ordularının imparatorluk topraklarından geçecek olması İmparator Manuel’i (1143-1180) çok tedirgin etti. Çünkü Manuel Batılılara güvenmemekte, kendi ülkesi için çok tehlikeli olacağını bilmekteydi. Bu nedenle onlar gelmeden gerekli önlemleri almaya başladı. Başkent surlarını tamir ettirerek askeri birliklerin sayısını çoğalttı. Ayrıca Türkiye Selçuklu Sultanı Mesud (1116-1155) ile bir anlaşma yapmayı uygun gördü ki bu yüzden Haçlılar tarafın- dan Hristiyanlığa ihanetle suçlandı. Ayrıca imparator gönderdiği elçilerle her iki kraldan da topraklarına zarar vermeyeceklerine dair yemin etmeyi ve hiç bir yeri ele geçirmemelerini istedi.

İkinci Haçlı Seferi’nin ilk ordusu Kral III. Konrad idaresindeki Almanlardı. Balkanlar üzerinden ilerleyen ordu 10 Eylül 1147’de başkent İstanbul’a geldi ve sur dışında yer alan Philopation’da karargâh kurdu. Almanlar, imparatorluğun Balkan topraklarında yaptıkları gibi burada da sorun çıkartarak etrafı yağmalamaya ve bölgeye zarar vermeye başladı. İmparator Manuel bu yaşananlara çok kızmakla birlikte Almanların Philopation’dan alınıp Pikridion’a (Hasköy) nakledilmelerini emretti. Burada imparator ile kral arasında son derece sert mektuplaşmalar yaşandı. Konrad, Pikridion’da bulunan birliklerinin Haliç’in öbür tarafına geçirilmesi için imparatordan gemiler istedi ve verilmediği takdirde ertesi yıl çok büyük bir orduyla gelerek başkent İstanbul’u zabtedeceğini ifade etti. Alman kralını Anadolu yakasına geçirerek olası bir saldırının önüne geçmeye çalışan imparator bu sefer de Fransa Kralı VII. Louis ve yanındaki Haçlılarla uğraşmak durumunda kaldı.

Fransa Kralı VII. Louis ve maiyeti 4 Ekim 1147’de İstanbul’a geldi. Louis başkente geldiğinde imparatora çok kızgındı. Çünkü yolculukları esnasında özellikle Balkanlar bölgesinde yiyecek sıkıntı çekmiş, Edirne’ye geldiklerinde ise İmparator Manuel’in Çanakkale Boğazı’ndan Anadolu’ya geçme teklifiyle karşılaşmıştı. Bu duruma çok kızmakla birlikte üzerinde durmayarak yoluna devam etmeyi uygun görmüştü. Ancak gelirken imparatorun Sultan Mesud ile anlaşma yaptığını ve öncü Fransız gruplarının imparatorluğun saldırısına uğradıklarını elçileri vasıtasıyla öğrenince hayal kırıklığı yaşadı. Bununla birlikte yanında bulunan Langres Piskoposu Godefroi’nın başını çektiği imparatorluk karşıtı bir grubun Bizans’a ait şehir ve kaleleri almayı, imparatorluğun düşmanı Sicilya Kralı II. Roger ile anlaşarak başkent İstanbul’u ele geçirmeyi teklif etmelerini Manuel’in yardımına ihtiyaç duyduğu için dikkate almadı. Ayrıca Fransızların İstanbul’da kalırken ve imparatorluğun her türlü imkânı kendilerine sunulmuşken etrafı yağmalayıp başkent halkına zarar vermeye çalışmaları hatta bu yaptıklarını az bulup, İstanbul’a bir saldırı düzenleyerek şehri ele geçirmeyi teklif etmeleri de reddedildi. Önceden olduğu gibi bu fikri Langres Piskoposu Godefroi ortaya atmış, başkentin ele geçirilmesi halinde diğer şehirlerin birer birer zabtedileceğini söyleyerek İstanbul’un Hristiyan bir şehir olmaktan uzaklaşmış olduğunu belirtmişti. Ancak onun sözlerine aldırış edilmedi ve bu sayede İstanbul ve imparatorluk bir kez daha Haçlı tehdidinden kurtulmuş oldu.

Kudüs’ün 1187 yılında Salahaddin Eyyûbi tarafından ele geçirilmesi ve Kudüs Haçlı Krallığı’nın yıkılması üzerine tertip edilen Üçüncü Haçlı Seferi’ne Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa, Fransa Kralı Philippe de Auguste ve İngiltere Kralı Richard iştirak etti. Fransız ve İngiliz kralları deniz yoluyla Kutsal Ülke’ye ulaşırken, Alman İmparatoru Friedrich (1152-1190) Macaristan üzerinden Belgrad-Niş-Sofya ve Filibe yoluyla ilerlemeyi uygun buldu. Friedrich’in Bizans İmparatorluğu’na düşmanlığı İkinci Haçlı Seferi’nden itibaren sürmekte ve İstanbul’un Haçlılar tarafından işgal edilmediği müddetçe başarının olamayacağını söylemesi hala devam etmekteydi. Bizans İmparatoru II. Isaakios Angelos’da (1185-1195) bile, İmparator Friedrich’in Kutsal Ülke’ye gitme gibi bir niyetinin olmadığı, hedefinin imparatorluk başkenti İstanbul’u almak olduğu düşüncesi hâkimdi. Almanların yol boyunca yaptıkları taşkın hareketler ve bizzat İmparator Friedrich’in oğlu Friedrich’e Trakya şehirlerini tahrip etmeyi, Almanya’da bulunan oğlu Heinrich’e de imparatorluğa karşı bir donanma hazırlayarak yeni bir Haçlı Seferi yapmayı emretmesi bunu gösteriyordu. Ayrıca İmparator Friedrich, Isaakios’a içeriği çok ağır bir mektup göndermiş ve mektubunda Bizans’a gerekirse silah zoru ile boyun eğdirebileceğini ve rahatlıkla İstanbul’u işgal edebileceğini söylemişti. İmparatorluk, Friedrich ile bir anlaşma yaparak ve onun Çanakkale Boğazı’nı kullanmasını sağlayarak bu tehlikeyi atlatabildi.

Batı dünyası nihayet Dördüncü Haçlı Seferi ile başkent İstanbul’u ele geçirmeyi ve imparatorluğa sahip olmayı başardı. Papa III. Innocentius (1198-1216)’un liderliğinde organize edilen seferin hedefi aslında Mısır olarak belirlenmiş ve Haçlılar deniz yoluyla doğuya gitmeye karar vererek Venedik’ten yardım istemişlerdi. Ancak sefer, eski Bizans İmparatoru II. Isaakios Angelos’un oğlu IV. Aleksios’un Fransız ve Venediklilere kendisinin Bizans tahtına çıkmasına yardım etmeleri karşılığında çok büyük vaadlerde bulunması nedeniyle İstanbul’a yöneldi.

Haçlılar, Çanakkale Boğazı yoluyla 24 Haziran 1203’te İstanbul’a gelerek Yeşilköy’de demirledi. Başkenti gördüklerinde kendilerinden geçen ve İstanbul’a hayran kalan Haçlılar Galata’yı ele geçirip ardından Haliç’e girmeyi başardı. 17 Temmuz 1203 tarihinde şehre yönelik ilk büyük ve önemli saldırı ile karadan ve denizden hücuma geçerek başkenti ateşe veren Haçlılar, Ağustos 1203’te yeniden bir yangının daha yaşanmasına neden oldu. Bütün gece ve ertesi gün devam eden yangında evler, binalar, kamu kurumları yok olmuş ve imparatorluğun tanık olduğu en şiddetli yangınlardan biri olarak kayıtlara geçmişti. Konuyla ilgili Niketas, “…daha önceleri de şehrimizde pek çok felâketli yangınlar olmuştu. Fakat onlar bunun yanında kıvılcım gibi kalmaktaydı…alevler bir ateş nehri gibi değişik yönlere yayılıp sonra tekrar birleşiyordu….alevlere hiçbir şey karşı koyamıyordu. Kıvılcımlar gökte yol alarak uzaklarda bir binanın üstüne düşüyor ve onu tutuşturuyordu. Bir bölge yangından kurtulmuş gibi görünüyordu, fakat alevler geri dönüp orayı da yok ediyordu…” demekteydi. Yangında evler, binalar, sütunlar kül olmuş, Ayasofya da büyük hasara uğramıştı. Haçlılar nihayet 13 Nisan 1204’te başkent İstanbul’u ele geçirdi ve başkent yeniden ateşe verildi. Şehirdeki tüm mahallelerde adeta koşarcasına ilerleyen, sorgusuz sualsiz başkent halkının evlerine girerek yağmalayan, kadınlara ve kızlara insanlık dışı muamelede bulunan Haçlılar onların ağlamaları ve feryatlarına kulak bile asmıyorlardı.

Salahaddin Eyyûbi’nin Kudüs’ü zabtı esnasında Müslümanların Batılılara merhamet ettiklerini, kadınlarının peşlerinden koşmadıklarını, İsa’nın mezarını kirletmediklerini kaydeden işgal ve zabtın görgü tanığı Niketas, İsa’nın düşmanı olarak gördüğü Müslümanların Kudüs’ten ayrılan Hristiyanlara serbestçe gitme izni verdiğini, can ve mallarına dokunmadıklarını, kılıç çekmeden, aç bırakmadan, yangın çıkarmadan ve eziyet etmeden merhametli davrandıklarını anlatmaktaydı. Ona göre Başkent İstanbul’u kan gölüne çeviren Batılılar insani duygulardan tamamıyla uzak, kibirli, elleri kana bulanmış çılgın adamlardı.

Haçlılar bundan sonra ganimetin bir arada toplanacağını buna uymayanların aforoz edileceğini belirtti. Batılı görgü tanığı Villehardouin, “ganimet öyle büyüktü ki, altın ve gümüşün, kıymetli kapkacak ve değerli taşların, satenlerin ve ipek kumaşların…hesabını kimse çıkaramaz” demekte, dünya kurulduğundan bu tarafa hiçbir şehirde bu kadar büyük ganimet kazanılmadığına şahit olduğunu ifade etmekteydi.

Flander Kontu Baudouin’i imparator seçen ve ardından imparatorluğu aralarında paylaşan Haçlılar bu sayede 1261 yılına kadar sürecek İstanbul merkezli Haçlı Devleti’ni kurdu. İmparatorluk ileri gelenleri ise Haçlılar tarafından işgal edilmemiş bölgelere giderek oralarda devletçikler oluşturdu. Theodoros Laskaris İznik Bizans Devleti’ni, Mikhail Angelos Epiros Devleti’ni meydana getirdi. İstanbul Haçlı Devleti’ne 1261 yılında İznik merkezli Bizans Devleti son verdi ve bu şekilde yeniden İstanbul’a ve imparatorluğa sahip çıkıldı. İznik yöneticisi VIII. Mikhail şehre girerek imparator olarak taçlandırıldı.

İstanbul’un Bizans’ın eline geçmesi, imparatorluğun yeniden ihyası ve bu şekilde Haçlı hâkimiyetinin bitmesi Batı’yı ayağa kaldırdı. Bizans’a karşı kin ve nefret yine başladı. Batı dünyası, İstanbul merkezli yeni bir Haçlı Devleti kurma planları yaparken, papalık da Roma Kilisesi’nin İstanbul’a hâkim olması için çalışmalar başlattı. Bu süreçte İstanbul’u ele geçirerek burada Haçlı Devleti kurmak isteyenlerin başında Sicilya ve Napoli Kralı Charles d’Anjou gelmekteydi. Papa IV. Clemens’in (1265-1268) ve ardından Papa IV. Martinus (1281-1285)’un desteği ile hareket eden Charles 27 Mayıs 1267’de Viterbo’da eski Haçlı imparatoru II. Baudouin ile Bizans’ın bölüşülmesini içeren bir antlaşma imzaladı ve ardından hâkimiyet alanını genişletmeye çalıştı. Bu birlikteliğe ilerleyen dönemlerde Sırp ve Bulgar kralları, Venedik ve Teselya da katıldı. İmparator VIII. Mikhail, iki kilisenin birleştirileceği sözünü vererek batıdan destek aradı. İmparator bu sayede batının tepkisini en aza indirmeyi veya yok etmeyi aynı zamanda vakit kazanmayı düşünüyordu. Zaten bundan sonraki süreçte imparatorluk, Avrupa’nın saldırılarını durdurmanın tek yolu olarak iki kilisenin birleşmesini yani unionu vaat etmeyi uygun buldu. Ancak bunu sadece yönetim söylemekte imparatorluk halkı asla batıyla bir araya gelmeyi düşünmemekteydi. Ama imparatoru, Charles karşısında başarılı kılan vaat ettiği kilise siyaseti değil imparatorluğun geleneksel politikalarından birini kullanması oldu. VIII. Mikhail, Charles’ın ülkesinde bir isyan çıkmasını sağlayarak bu muhalifini susturmayı başardı. Onun çabaları sayesinde 31 Mart 1282’de Palermo’da Anjou hâkimiyetine karşı bir isyan çıktı ve çok kanlı geçen isyan sonunda Charles ve hâkimiyetine son verildi ve bu şekilde başkent yeni bir istila ve işgalden kurtulmuş oldu.

Charles’tan sonraki süreçte Fransa Kralı Güzel Philippe’in kardeşi Charles de Valois ve Philippe de Tarente İstanbul’u ele geçirerek imparatorluğa sahip olma düşüncesini devam ettirdi. Özellikle Charles de Valois, İstanbul Haçlı Devleti’ne mensup Catherine de Courtenay ile evlenerek İstanbul’u ele geçirme planları kurdu. Hatta 1306 yılında yeni bir Haçlı Seferi yapılması için çalışmalar başlattı. Bu düşüncesini Papa V. Clemens, Sırp Kralı Milutin ve Venedik destekledi. Ancak eşinin ölümü ve beklediği Katalan yardımını alamaması bu hedefini gerçekleştirmesine mani oldu. Fakat kızı Catherine de Valois ile 1313 yılında evlenen Philippe de Tarente bu hayali sürdürmeye devam etti ama başarılı olamadı.

Sonuç olarak, Batı dünyası Bizans İmparatorluğu’nu kıskanmış, aynı dinden olan Bizanslı din kardeşlerine düşmanca duygular beslemekten geri kalmayarak kimi zaman Hristiyanlığa ihanet suçlaması, kimi zaman ise yeterince mücadele edemediği iddiasıyla başkent İstanbul’u ve dolayısıyla imparatorluğu hedef almaktan çekinmemişti. Aynı Batı, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından ele geçirilerek imparatorluğa son verilmesi üzerine bu defa da Osmanlıyı hedef alacak ve Haçlı Seferleri düşüncesi, gayreti ve çabasıyla hareket etmeye devam edecekti.

Yazı : Birsel KÜÇÜKSİPAHİOĞLU

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*