HALİÇ – BİZANS DÖNEMİ

in İSTANBUL

Roma İmparatorluğu’nun son yüzyılında ve Ortaçağ başlarından itibaren gelişen Byzantion’un IV. yüzyıl başlarında I. Constantinos tarafından Roma’nın yanında devletin ikinci başşehri yapılması ve Haliç’in Cibali ile Fener arasında Marmara yönünde uzanan yeni surlar inşası suretiyle genişletilmesi Haliç’e de iç liman olarak büyük imkânlar sağlamış oldu. Daha sonra Roma İmparatorluğu 395’te ikiye bölününce şehir Doğu Roma Devleti’nin başşehri olmuş ve V. yüzyıl başlarında II. Theodosios döneminde daha da batıda Ayvansaray’dan Marmara’ya uzanan surların yapılması ile Haliç, artık büyük bir hıristiyan merkezi olan İstanbul’un kuzeyini boydan boya sınırlayan geniş ve emin büyük bir sığınak durumuna girmiştir. Theodosios suru Ayvansaray yakınında Haliç’e indiğinden Sarayburnu’ndan itibaren kıyı boyunca buraya kadar bir sur duvarı uzatılarak şehir kuşatılmıştı. Sur duvarında ve burçlarında Sarayburnu’ndan Ayvansaray’a kadar evvelce tesbit edilen ve bugün hiçbiri görülemeyen kitâbelerin büyük çoğunluğunda İmparator Theophilos’un (829-842) adı anılır. Yalnız Petrion’da kartuşlar halindeki bir kitâbede VI. Leon ile (886-912) kardeşi Alexandros’un (912-913) adları teşhis edilmiştir. Bu duruma göre şehrin Haliç tarafı surları IX. yüzyılda ya yeniden yapılmış veya önemli ölçüde tamir görmüştür. Kapıları ve önlerinde iskeleleri olan bu surlar aralıklarla kare şeklinde burçlarla takviye edilmiştir. Fakat surun fazla yüksek olmayan yalın kat duvar halinde oluşu, şehrin bu taraftan gelebilecek bir tehlikeyi fazla önemsemediğini belli eder. Haliç bu surların önünde tabii bir su hendeği meydana getiriyor ve ayrıca Bizans, donanmasının gücüne güveniyordu. Sur ile Haliç kıyısı arasında yer yer pek dar bir toprak şeridi uzanıyordu. Birçok yerde sur duvarlarının ve kulelerin eteklerini Haliç’in suları yalıyordu.

İmparator Iustinianos’un (527-565) yaptırdığı veya ihya ettirdiği dinî tesisleri anlatan Yapılar kitabının yazarı Prokopios, “suları daima sakin olan” Haliç’in kış fırtınalarında gemicilere rahat ve zahmetsiz bir sığınak teşkil ettiğini belirttikten sonra boydan boya her tarafında demirlemenin mümkün olduğunu ve böylece şehre büyük ölçüde hizmet sağladığını söyler. Bu bakımdan Haliç, VI. yüzyılda Akdeniz’in başlıca tabii limanlarının başında gelmektedir. Yine Prokopios’un yazdığına göre Haliç’in iki kıyısında Iustinianos’un yaptırdığı tesisler arasında Aziz Laurentios adlı harap kilise ile Blakhernai (Ayvansaray) bölgesinde sur dışında çok uzun, yüksek ve muhteşem görünüşlü, Meryem adına inşa edilen bir kilise bulunuyordu. Aynı imparator, yine kıyıda temelleri kısmen su içine atılmış olan, azizlerden Priskos ile Nikolaos adlarına da bir kilise inşa ettirmişti. Halbuki aynı yazarın Iustinianos’u kötülemek üzere yazdığı ileri sürülen Gizli Târih adlı eserinde, bu hükümdarın “dalgaları yapılarla boyunduruğa alma” ve “parayı suya gömme” merakı ile tenkit edildiği dikkati çeker. Hasköy Köprüsü ayakları yapılırken 1972’de Ayvansaray’da surlar dışında bulunan VI. yüzyıla ait, çok değişik ve itinalı bir işçiliğe sahip iki sütun başlığı Iustinianos’un bu yapılarından birinin kalıntıları olmalıdır.

Iustinianos, Haliç’in yukarı kesiminde azizlerden Kosmas ve Damianos adlarına evvelce yapılmış bir kiliseyi de ihya ettirdiğinden daha sonra Eyüp olarak anılacak olan bu yerin adı Kosmidion olmuştur. Haliç’in karşı yakasında etrafında mermer sütunlu geniş bir avlu bulunan Anthimos Kilisesi’nin temellerini ise “dalgalar okşuyordu”. Sonraları Galata diye adlandırılacak olan aynı kıyıda Iustinianos Hagia Eirene (Aya İrini) adına muhteşem bir kilise daha yaptırmıştı. San Domenico Kilisesi’nin Cenovalılar tarafından bunun kalıntıları üstünde inşa edildiği genellikle kabul edilir. Bu kilise fetihten sonra Arap Camii olmuştur. Prokopios’un ifadesine göre Haliç’in iki kıyısı İmparator Iustinianos’un gayretiyle imar edilerek güzelleştirilmiştir.

Ortaçağ’da Haliç, Akdeniz’in ve Yakındoğu’nun en önemli ve hareketli ticaret merkeziydi. Bizans döneminde Haliç kıyılarındaki mahalleler, sur kapıları ve iskeleler arkalarındaki kilise ve manastırlarla adlandırılıyordu. Şimdiki Sirkeci’de bulunan Evgenios Kapısı ve Khalkedonisia İskelesi büyük dinî törenlerde kullanılıyordu. Bu kapı üzerindeki Kentenarios burcu, Haliç’in girişini engelleyen zincirin bir ucunun bağlandığı yerdi. Diğer ucu ise Karaköy’de Kastellion denilen hisara bağlanmıştı. Bu hisarın mahzeni XVIII. yüzyılda Yeraltı Camii’ne dönüştürülmüştür.

Sepetçiler Köşkü ile Sirkeci arasındaki tabii bir koyda İlkçağ’dan beri deniz yoluyla gelen yiyecek maddelerinin boşaltıldığı Prosforion Limanı bulunmaktaydı. VI. Konstantinos (780-797) dönemine kadar sığır ve domuz pazarı da bu limanın başında kuruluyordu. Az ileride Eminönü-Bahçekapı’da Neorion adında ikinci bir liman daha olduğu ileri sürülürse de son yıllarda burada iki liman değil tek liman bulunduğu görüşü ortaya atılmıştır. Bu liman veya limanlar da zamanla Haliç’in bu kıyısında bulunan surlar önündeki girintiler gibi Bizans döneminde dolarak gitgide işe yaramaz duruma gelmiştir. Eminönü çevresindeki Eksartesis denilen iskelede devlet gemilerinin demirleri, yelkenleri ve kürekleri hazırlanarak donanımları tamamlanıyordu. Eminönü ile Unkapanı arası şehrin en önemli iskelesi idi. Önceleri Zeugma, sonraları Perama denilen bu kıyıdan kayıklar aracılığı ile Haliç’in karşı kıyısındaki Sykai’ya (Galata) geçiş sağlanıyordu. Zeugma’da hiç değilse VI. yüzyılda kereste ve odun antrepolarının bulunduğu anlaşılmaktadır.

Bahçekapı’dan Unkapanı’na uzanan kıyıda XI. yüzyıldan itibaren, Yakındoğu’da geniş ölçüde deniz yoluyla ticaret yapan İtalyan sitelerinin ayrı ayrı bölgeleri sıralanıyordu. Bu ticaret merkezleri Venedik, Amalfi, Pisa ve Cenova’ya ayrılmıştı. Bunların surların iç tarafında kiliseleri, depoları ve hanları vardı. Nitekim buradaki Balkapanı Hanı’nın bodrum kısmı Venedik ticaret merkezinin son hâtırası olarak kabul edilir. Sirkeci taraflarında da Almanlar’a ayrılmış küçük bir bölgenin varlığı bilinmektedir. Yenicami’nin bulunduğu yerde yahudiler yaşıyordu. Bu sonuncu cemaat buradaki varlığını Türk döneminin ortalarına kadar sürdürmüştür.

Üzerlerinde Süleymaniye ile Sultan Selim külliyelerinin yapıldığı tepelerin oldukça dik yamaçlarla Haliç’e inmesine karşılık arada kalan Fatih tepesinin eteğindeki kıyı Platea adındaki düzlüktü. İmparatoriçe Pulkheria’nın sarayının burada olduğu ileri sürülmüştür. Daha ileride Petri Kapısı ile Fener arasındaki düzlük ise iç taraftan ikinci bir duvarla çevrildiğinden bir iç kale oluşmuştu. Petrion denilen bu hisarın içine XVII. yüzyıl başlarından itibaren Ortodoks Patrikhânesi yerleşmiş olup hâlâ buradadır. Fener’de daha Bizans döneminde bir deniz fenerinin bulunduğu ileri sürülür.

Ayvansaray ile Edirnekapı arasında surlara bitişik olarak kurulan ve Ayvansaray’da bir iskelesi bulunan Blakhernai Sarayı XII. yüzyıldan itibaren imparatorların makamı olmuştur. Deniz yoluyla geldiklerinde imparatorların kayığının yanaştığı bir iskele ile buradaki kapı Basilike Pule (imparator kapısı) olarak adlandırılmıştı. Bu kapı arkasındaki mahalle, Bizans’ın son döneminde devlet ileri gelenlerinin konakları ile saraylarının bulunduğu en itibarlı bölge idi. Haliç’in bu kesimine verilen Balat adının da “saray” anlamındaki Palation’dan geldiği sanılmaktaysa da buna esas olan sarayın hangisi olduğu bilinmemektedir. Blakhernai Sarayı’ndan gelmesi ihtimali ise Türk döneminde bu adla tanınan mahalleye sarayın uzak kalması sebebiyle mümkün değildir.

Haliç kıyısında ve arkadaki yüksekliklerde birçok manastır sıralanıyordu. Adları kaynaklarda geçen bu dinî tesislerden birkaçının kilisesi günümüze kadar gelmiştir. Unkapanı’nın üst tarafında, XII. yüzyılda yapılan ve Bizans’ın en büyük ve önemli manastırlarından olan Îsâ Pantokratoros’un kilisesi Zeyrek Kilise Camii olarak mevcuttur. Fatih’e yakın, Haliç’e hâkim mahmuz şeklinde bir yükseklik üzerinde XI. yüzyıl sonlarında kurulan Pantepoptes Manastırı’nın kilisesi Eski İmaret Camii olmuştur. Bu iki yapı grubunun daha yukarısında Haliç’in her tarafından görülen bir tepede şimdiki Fâtih Camii’nin yerinde, Bizans’ın Ayasofya’dan sonra ikinci büyük mâbedi olan On İki Havâri (Hagioi Apostoloi) Kilisesi yükseliyordu. Bunlardan başka aşağıda Haliç kıyısındaki düzlüklerde de dinî tesisler kurulmuştu. Cibali’de eski Theodosia (Evphemia) Kilisesi olan Gül Camii, Ayakapı’nın iç tarafında hemen sur duvarı yanında, hangi yapının parçası olduğu bilinmeyen ve son yıllarda üzerine yapılan evler tarafından yok edilen bir şapel ile XVI. yüzyılda Kaptanıderyâ Sinan Paşa’nın mescide çevirdiği, fakat son yıllarda üstüne ve etrafına yapılan evlerin görünmez hale soktuğu, eski adı meçhul son devir Bizans sanatının mimari özelliklerine sahip başka bir şapel sayılabilir. Bugün hiçbir izi kalmayan Şeyh Murad ve Kandili Güzel (Purkuyu) mescidleri de eski adları bilinmeyen kilise veya manastır kalıntıları idi. Haliç’e hâkim Fener sırtlarında XIII. yüzyılda kurulan Panagiotissa Manastırı, İmparator VIII. Mikhail’in Moğol Hakanı Abaka Han’dan dul kalan evlilik dışı kızı Maria tarafından genişletildiğinden Mongouliotissa olarak adlandırılmıştı. Kilisesi birçok değişikliğe uğramış olan bu yapı hâlâ Ortodokslar’a hizmet etmektedir.

Çarşamba ile Haliç arasındaki yamacın düzlüğünde XIII. yüzyılda yeniden kurulan Pammakaristos Manastırı fetihten sonra 150 yıl kadar Ortodoks patrikhânesi olarak kullanılmış, kilisesi XVI. yüzyıl sonlarında Fethiye Camii olmuştur. Karagümrük ile eskiden adı Kynegion olan Balat arasındaki vadi Bizans çağında manastırların yoğun olarak toplandığı bölgeydi. Buranın merkezini Türk devrinde adı Kesmekaya olan Petra teşkil ediyordu. Buradaki manastırların kalıntıları olan eserler Karagümrük’te Kasım Ağa, Odalar (Kemankeş Mustafa Paşa) ve Kefeli mescidleridir. Bu bölgenin en önemli manastırı surlara yakın bir yamaçtaki Khora Manastırı’dır ki XIV. yüzyıl başlarında devlet ileri gelenlerinden fikir adamı Theodoros Metokhites tarafından ihya edilerek genişletilmiştir. Bu manastırın muhteşem duvar resimleriyle süslü kilisesi fetihten sonra Atik Ali Paşa tarafından camiye çevrilmiştir (bk. KARİYE CAMİİ). Metokhites’in özel sarayı da bu manastıra komşu idi. Daha aşağıda bulunan, VI. yüzyıldan itibaren Bizans’ın kutsal ziyaret yerlerinin başında gelen Blakhernai Meryem Kilisesi ve Ayazması 1434’te yanmıştır. Fetihten sonra uzun asırlar kilise harabe halinde kalmış, ayazma ise XIX. yüzyılda tekrar Rumlar tarafından ziyaret edilmeye başlanmıştır. Bugün de yerinde aynı adla anılan yeni bir kilise vardır. Buradaki Panagia tes Sudas Kilisesi, 1140 (1727-28) tarihli bir fermana göre fetihten beri Rumlar’ın elindeydi. 1776 ve 1815’te tamir gören ve ayakta olan kilise hâlâ Ortodokslar’ca ziyaret edilmektedir. Haliç’in kıyısında surların denize kavuştuğu köşede de IX. yüzyılda yapılan Aya Tekla Kilisesi olduğu sanılan Atik Mustafa Paşa Camii bulunmaktadır. Bunun 150 m. kadar ötesinde surların dibinde, son yıllarda üzerine yapılmasına izin verilen evlerle yok edilen Toklu İbrâhim Dede Mescidi de eski adı bilinmeyen bir Bizans şapelidir.

Bu bölge müslümanların şehri kuşatmaları ile çeşitli efsanelere konu olmuştur. Belki “teberrüken” yapılmış olan buradaki velî türbeleri Bizans döneminde şehri kuşatmaya gelen, başarı elde edemeyince şehre az sayıda girmelerine izin verildiği halde ihanete uğrayarak şehid edilen müslümanların hâtırasını sürdürür.

Haliç’in kuzey kıyısında, IX. yüzyılda Theophilos’un savaş malzemeleri ambarı olarak yaptırdığı Armementareas bir ormanlık içinde idi ve Theophilos’un karısı Theodora’nın kurdurduğu Panteleimon Manastırı da burada bulunmaktaydı. Eminönü’nde olduğu gibi Haliç’in yukarı kesiminde de gemilerin donatıldığı bir Eksartysis vardı. Erken Bizans döneminde Zeytinlik denilen yüksek bir yerde bir cüzzamhâne yapılmıştı. Bir efsaneye göre azizlerden Zootikos’un kurduğu bu tesis Balkanlar’dan İstanbul’a yönelik akınlardan hayli zarar görmüştü. Galata’nın Kasımpaşa’ya inen yamacında veya Kasımpaşa tepesinde olduğu söylenen cüzzamhânenin kesin yeri tesbit edilememiştir. Ancak Hasköy sırtında Haliç Köprüsü’nün yapımı sırasında meydana çıkan, fakat son yıllarda yok edilen bazı duvar kalıntılarının buraya ait olabileceği düşünülür. 1960-1970 yılları arasında Şişhane yamacında meydana çıkarılarak yerine Kanser Araştırmaları Merkezi yapılmak üzere yok edilen, belki IV. yüzyıla ait büyük su sarnıcı da Haliç’e hâkim bu mevkide bilinmeyen önemli bir tesisin son kalıntısı idi.

Haliç’in savaş harekâtına sahne olduğu tek olay Dördüncü Haçlı Seferi sırasında vuku bulmuştur. 1203’te çok güçlü bir donanmayla İstanbul önlerine gelen Batılı şövalyeler, Galata’da zincirin bir ucunun bağlandığı Kastellion Hisarı’nı ele geçirerek zinciri açmışlardı. Böylece içeri giren Haçlı donanması, Haliç kıyısında Balat ile Petrion arasında surların suya en yakın olduğu yerden hücuma geçmiş, gemilerin burunlarına konulan çıkarma tablaları doğrudan doğruya surlara bindirilerek kısa sürede bu burçlar ele geçirilmiştir. Venedikliler’in çıkardığı bir yangın kuzey rüzgârı ile (poyraz) ilerleyince şehrin zaptı da kolaylaşmıştır. Tahtından indirilen II. Isaakios’un isteği üzerine birtakım vaadler karşılığında ona yardım bahanesiyle yapılan bu işgalden az sonra şehir Haliç kıyısından Marmara’ya kadar bir defa daha yanmıştır. Tahtına dönen imparatorun ve onun aracısı olan oğlu IV. Aleksios’un vaadlerini yerine getirememeleri üzerine 1204’te yeniden şehri işgale girişen Latinler, bu defa Cibali ile Ayakapı arasından hücuma geçerek içeriye girmişlerdir. Yeni bir yangın sağlam kalan Bizans mahallelerini de bu arada yok etmiştir.

Latin işgali sırasında Haliç kıyılarından başlayan bu yangınlar şunu gösterir ki buradan çıkan bir ateş kuzey rüzgârı ile günlerce sürmekte ve sırtlara tırmanarak Marmara’ya kadar kolayca ilerlemektedir. Nitekim 433’te Neorion Limanı’nda, 465’te bir balıkçı dükkânında, 599’da tekrar Neorion Limanı’nda, 1040’ta Eksartysis’te çıkan yangınlar şehre büyük zarar vermiştir. 1203 ve 1204’te Haçlılar’ın işgali sırasındaki yangınlardan sonra 1261’de Bizanslılar Latinler’den şehri geri aldıklarında Haliç kıyısındaki Latin mahallelerini tutuşturmuşlar, 1291, 1301, 1308, 1351’de Haliç kıyısında çeşitli yerlerde yangınlar çıkmış ve bunlar geniş alanları harap etmiştir.

Yazı : Semavi Eyice

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*