HALİÇ

in İSTANBUL

İstanbul Boğazı’nın Marmara denizi ağzına yakın kesiminde karalar içine 8 km. kadar sokulan deniz girintisi.

Sarayburnu-Galata arasından başlayarak önce batıya doğru uzanan, sonra da kuzeybatıya kıvrılan yay biçiminde bir girinti olduğundan Batılılar Haliç’e “altın boynuz” anlamında karşılıklar bulmuşlardır. Alibeyköy ve Kâğıthane derelerinin birleşmesiyle oluşan bir akarsu ağzının, jeolojinin Buzul çağı adı verilen döneminin sonunda sular altında kalmasıyla meydana gelmiştir. Haliç, bu oluşum şekliyle fizikî coğrafyada ria terimiyle ifade edilen derin körfez (deniz istilâsına uğramış vadi) tipinin en güzel örneklerinden biridir.

Metin Tuncel’in verdiği bilgiye göre Haliç’in genişliği, yukarı kısımlarında Eyüp hizasında 200 m. kadar iken aşağıya doğru bu genişlik artarak Cibali-Kasımpaşa arasında 700 metreye ulaşır. Aynı şekilde derinliği de yukarı kesimlerinden Boğaz’a doğru yaklaştıkça artar. Eyüp önlerinde sadece birkaç metre derinlik bulunduğundan bu kesimde yayvan alüvyon adacıkları ortaya çıkmıştır. Unkapanı ile Azapkapı arasında 40 metreye varan derinlik, Eminönü-Karaköy arasında 60 metreye yaklaşır. Yapılan tesbitlere göre Haliç’in dibi “V” biçimindedir. Dolayısıyla ortası çok derin olmakla beraber yanlarda yüzyılların getirdiği toprak birikimi çamur kaplı yamaçlar oluşturmuştur.

Günümüzde Haliç’in en önemli meselesi, kıyılarında XIX. yüzyılın sonlarından itibaren kurulmaya başlanan ve XX. yüzyılda daha da yoğunlaşan sanayi tesislerinin atıklarıyla dolarak kirlenmesidir. Bunun dışında kanalizasyon atıklarının da Haliç’e verilmesi dolma ve kirlenmeyi hızlandırmıştır. Haliç’te akıntı yetersizliği kendi kendine temizlenmesini engellediğinden söz konusu problem daha da endişe verici bir safhaya ulaşmıştır. Bu önemli meselenin çözülebilmesi için İstanbul Büyükşehir Belediyesi çeşitli önlemler almıştır. Bunlar arasında sanayi kuruluşlarını başka yerlere (sur dışında Güneşli, İkitelli, Mahmutbey ve Halkalı gibi sanayi alanlarına) taşımak, Haliç kıyılarında yeşil alanlar meydana getirmek ilk akla gelenler ve uygulananlar oldu. Ayrıca sanayi ve kanalizasyon atıklarını Haliç’in iki yakasında yer alacak kolektör sistemiyle toplayıp Marmara denizine ve İstanbul Boğazı’nın alt akıntısına vermek gibi büyük bir proje de uygulamaya konulmuştur.

İstanbul Boğazı’nın Trakya toprakları içine girintisi durumunda olan Haliç tarihin en erken çağından beri iki akarsu tarafından beslenir. Bu iki derenin arasında Silivri tepesi denilen bir yükseklik bulunur. Haliç’in bu topografik konumu, İstanbul’un en eski tarihiyle bağlantılı olarak İlkçağ mitologyasında değerlendirilmiştir.

İlkçağ müelliflerinden Miletoslu Hesykios’a göre iki derenin Haliç’e döküldüğü yerdeki tepenin üstünde, Byzantion’un efsanevî kurucusu Byzas’ın annesi olarak kabul ettiği Keroessa doğmuştur. Bu sebeple İo’nın kızı olan Keroessa’nın adı Haliç’in eski adı Keras’ın esası olmuştur. İstanbul’da ilk yerleşme bu efsanede belirtildiği gibi etrafı verimli topraklarla çevrili olan, her türlü deniz ürününün bol olarak elde edilebildiği, denizcilere güvenilir bir sığınak sağlayan Haliç’in yukarı ucunda olmuştur.

Haliç eski yazarlar tarafından Keras (boynuz) olarak adlandırılır. Batılılar daha sonra bunu Khrysokeras’a (altın boynuz) çevirmiş olduklarından Haliç’in bütün Batı dillerindeki yaygın adı bu olmuştur. Ancak Roma çağı yazarlarından Plinius ile Ammianus Marcellinus’tan öğrenildiğine göre Altınboynuz Haliç’in değil İstanbul yarımadasının adıdır. Arap müellifleri Haliç’i Halîcü’l-Kustantîniyye veya kısaca Halîc diye adlandırdıkları gibi bazan bununla Boğaziçi ve Marmara denizini de kastetmişlerdir. Osmanlı kaynaklarında da Halîc-i Kostantîniyye, Halîc-i İstanbul ve Halîc şeklinde geçmektedir. Milâttan önce II. yüzyılda yaşayan Polybios ile Strabon Haliç’i İstanbul Boğazı’nın arazi içine uzanan bir koyu, bir kolu olarak belirtirler. Tam milât yıllarında yaşayan Amasyalı Strabon, topraklar içine altmış “stadium” boyunca giren Haliç’in geyik boynuzunu andırdığını, kollara ve koylara sahip bulunduğunu, akıntının buralara kadar sürüklediği palamut balığının çok bol olduğunu ve elle bile tutulabildiğini bildirir. Byzantionlu Dionysios ise sadece bazı parçaları günümüze kadar gelen manzum eserinde Haliç’in mükemmel ve çok güvenilir bir iç liman olduğuna işaret ettikten sonra İlkçağ’da burada iki kıyıda bulunan önemli yapıların adlarını verip tasvirlerini yapar. Milâttan sonra II. yüzyıla ait bu kaynak sayesinde Haliç’in iki kıyısının bazı tabii özellikleriyle çeşitli yerlerinin eski adlarını öğrenmek mümkün olmaktadır.

Persler’in Byzantion önlerine geldiklerinde tahrip ettikleri Hera Mâbedi Eminönü’ne hâkim bir yükseklikte, Hades Mâbedi onun az ötesinde bulunuyordu. Süleymaniye yamacı ise Skiros kayalıkları olarak adlandırılıyordu. Bunun eteklerinde kıyı balık avına çok uygun olup Kukla diye adlandırılmış, burada bir Atena Mâbedi yapılmıştı. Az ileride Unkapanı’na inen vadinin ucunda Melias denilen bir koy, balığın en bol olduğu yer olarak tanınmıştı. Burada bir Zeus mâbedi yükseliyordu. Fener’e doğru, denize dik olarak inen Mellapokopsas adı verilen bir burundan sonra gelen Hippenidas ve Peraikos denilen koylar da balık bakımından zengindi. Az ötedeki Ayvansaray’da Blakhernai’nin ilerisinde rüzgârlardan emin bir kıyı olan Kamara’dan itibaren “durgun, kokmuş deniz” anlamına gelen Saprathalassa adlı bölge geliyordu. Burası iki akarsuyun Haliç’e dökülüp çamurlarını sürükledikleri bir yerdi. Sonraları burada Eyüp hizasında yassı adacıklar türemiştir.

Haliç’e akan iki tatlı sudan batıdaki Kydaros (Alibey), doğudaki Barbyzes (Kâğıthane) deresi olarak adlandırılmıştı. Bu ikisinin Haliç’e kavuştuğu yerde Silivri tepesi denilen yükseklik üstünde Semestra adına bir sunak yapılmış ve buraya Keroessa’yı büyüten kaynak perisinin adı verilmişti.

Karşı kıyıda Hasköy sırtlarında Nisaios adına yapılmış bir sunağın eteklerinde balıkçılık bakımından çok verimli bir sahil şeridi uzanıyordu. Daha güneyde, içeriye derin bir biçimde giren Aktis koyuna Keison (Neison veya Peison) adı verilen bir akarsu dökülmekteydi; burası daha sonra Kasımpaşa deresi adıyla anıldı. Bugün Piyalepaşa bulvarının uzandığı vadiden akan bu derenin Haliç kıyısındaki yerleşim bölgesine dönüşmüş yatağı da bir cadde ile örtüldüğünden artık görülememektedir. Daha güneydeki bölgeye ise burada sık ormanlık içinde yaban domuzunun çok olmasından dolayı “khoiros”tan (domuz) Khoiragria adı verilmişti. Burası herhalde bugünün Şişhane-Tepebaşı sırtları olmalıdır. Haliç girişinin Boğaziçi’ne kavuştuğu yerdeki ileri taşkın tepe Sykai (İncirlik) olarak adlandırılmıştı. Sonraları Galata diye tanınan bu semt tarih içinde başlı başına bir şehir gibi gelişmiştir.

İlkçağ’ın Haliç’i suları sakin ve tertemiz, girintili çıkıntılı yamaçları yeşillikler ve ormanlarla kaplı, kıyıları küçük koylarla bezenmiş bir kanaldı. Bu dönemde Haliç, o çağın ihtiyaçlarına ve ölçülerine göre fazla geniş ve derin olduğundan bütünüyle bir liman görevi yapmıyordu. Sadece kıyılardaki koylar bu gayeye hizmet ediyordu. Böylece Haliç, çağın insanları için verimli ve emin küçük bir iç denizden ibaretti. Her halde tepelerde yer yer mâbed ve sunakların mermer kitleleri yükseliyordu. Esas yerleşme bölgesinin Haliç’in sonunda bir yerde, hatta birkaç yerde olduğu tahmin edilebilir. Sarayburnu bölgesinde Haliç’in girişindeki bir yerleşmeden başka içerilerde daha başka bölgeler kurulmuş olmalıdır. Ancak bunlara dair bugün belirli bir iz yoktur. Yalnız iki akarsuyun döküldüğü yerde Silâhtarağa’da Roma dönemine ait bir yapının temelleri, bir çeşme (nymphaion) veya sunakla mermer heykel kalıntıları, Alibeyköy’ün Soya merası denilen yerinde define arayıcıları tarafından bulunan bazı mahzenler, mezar odası ve milâttan önce II. yüzyıla tarihlenen mezar steli ve nihayet yirmi beş yıl kadar önce Küçükköy’ün Çiftlik mevkiinde meydana çıkarılan milâttan önce VI. yüzyıla ait koku kabı (aryballos) Haliç’in yukarı ucundaki bu yerleşmelerin izleri sayılabilir.

Yazı : Semavi Eyice

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*