HALK EDEBİYATINDA İSTANBUL

in EDEBİYAT

İstanbul, fetihten önce ve sonra Türk folklorunda ve halk edebiyatı ürünlerinde çeşitli özellikleriyle yer almıştır. Bunların başlıcaları menkıbeler, halk hikâyeleri, masallar, efsaneler, fıkralar, koşma, türkü ve destanlar, mâniler, ninniler, atasözleri, bilmeceler, tekerlemeler ve geleneksel Türk tiyatrosu örnekleridir. Halk edebiyatı ürünleri arasında fetihten önceki İstanbul’dan söz eden ilk eserlerden Dede Korkut Kitabı’nda (s. 117-118) İstanbul, bezirgânların mal almak için gittikleri uzak bir şehir olarak zikredilmektedir. Battal Gazi hikâyelerinde de Kadıköy ve Üsküdar semtlerine kadar gelen Battal Gazi’nin Hârûnürreşîd’in İstanbul kuşatmasından sonra Üsküdar’da kaldığı ve Anadolu yakasını yağmaladığı anlatılır (İA, II, 346). Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’de, Battal Gazi’nin yedi yıl kadar Üsküdar ve Kadıköy tarafında kaldığını, buraları imar edip bağ ve bahçe haline getirdiğini, bu bağlara “Battal bağları” denildiğini, Kadıköy’ün adının Battal Gazi’ye izâfeten “Gazi köyü” olduğunu belirtmesi (I, 470-471) bu rivayetin o zamanda da bilindiğini gösterir. Selçuklular döneminde yaşayan ve adı çevresinde efsaneler oluşan Sarı Saltuk da hikâyelere göre İstanbul’a gelmiş, bir küffar beldesi olan şehri yangına vermiş, maiyetindekilerle Ayasofya’da namaz kılmış, kâfirlerle savaşıp onları haraca bağladıktan sonra şehirden ayrılmıştır (Ebülhayr Rûmî, I, 66-68; İz, s. 286-290). İstanbul’un fethi için Bizans önlerine gelen müslüman askerler arasında şehid düşen ve o gece sabaha kadar mezarına nur yağdığına inanılan Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin mezarının II. Mehmed’in kuşatması esnasında Akşemseddin tarafından bulunuşu ve fetihten itibaren Eyüp semtinin imar edilişi etrafında teşekkül eden hikâyeler (Evliya Çelebi, I, 401-402) İstanbul’u halk kültürünün ayrılmaz bir parçası durumuna getirmiştir. İstanbul Boğazı’nın en yüksek tepesindeki Yûşa‘ nebî mezarı da yine fetihten önceki hıristiyanî ve İslâmî menkıbelere karışmıştır. Önemli ziyaret yerlerinden biri olan Yûşa‘ nebînin, Hz. Mûsâ’nın kız kardeşinin oğlu ve ordularının sancaktarı olduğuna, bir savaşta gövdesi ikiye ayrılıp belden aşağısının kıyıda kaldığına, belden yukarısının ise bugün mezarının bulunduğu tepeye kadar tırmandığına inanılmaktadır. O tepede 10-15 m. uzunluğunda bir mezarı bulunan Yûşa‘ın ayaklarının kaldığı kıyıda da şifalı bir su çıktığı kabul edilir.

İstanbul’da birçok velî yaşamış ve ölümlerinden sonra çeşitli semtlere defnedilmiş olduğundan buralar onların adıyla anılmış ve haklarında çeşitli menkıbeler doğmuştur. Şehrin dinî folklorunda önemli bir yer tutan bu zatların isim ve kimlikleri âdeta İstanbul adıyla bütünleşmiş, yaşarken olduğu gibi vefatlarından sonra da tekke, türbe ve kabirleri İstanbul halkı tarafından ziyaret yeri olarak kabul edilmiştir. Her biri hakkında değişik menkıbe ve ziyaret âdâbı teşekkül etmiş olan bu şeyh ve velîlerin başlıcaları şunlardır: Sümbül Efendi, Merkez Efendi, Telli Baba, Yâvedûd Sultan, Koyun Dede, Lâleli Baba, Tezveren Dede, Yahyâ Efendi, Şeyh Vefâ, Kahhar Baba, Zuhurat Baba, Horoz Baba, Baba Câfer, Helvacı Baba, Nalıncı Dede, Elekli Baba, Yıldız Baba, Akbıyık Sultan, Çifte Sultanlar, Yavuz Er Sinan, Deryâ Ali Baba, Gül Baba, Mahmud Baba, Yedi Emîrler, Aziz Mahmud Hüdâyî, Karaca Ahmed Sultan, Emîr Buhârî, Oğlan Şeyh İsmâil Ma‘şûkī, İdrîs-i Muhtefî, Şeyh Nasûhî. Bunların yanında Lohusa Sultan, Rahime Hatun, Çifte Sultanlar, Çifte Gelinler gibi kadın velîler de İstanbul menkıbeleri içinde yer alan dinî hüviyetli kimselerdir.

XV. yüzyıl şairlerinden Akşemseddin’in oğlu Hamdullah Hamdi, Tuhfetü’l-uşşâk adlı mesnevisinde fetihten önceki İstanbul’la ilgili bir halk hikâyesine yer vermiştir: Kayserili müslüman bir tüccar mal almak için İstanbul’a gelir, Bizans vezirinin kızına âşık olunca onunla evlenmek için dinini terkeder. Ayasofya’da yapılan nikâh âyini esnasında kendisinin daha önce buraya bıraktığı Kur’an’ı gören genç büyük bir heyecana kapılır; kitabın ne olduğunu soran kıza ve babasına Kur’an’dan bölümler okur. Allah kelâmının etkisiyle baba-kız müslüman olur ve üçü birlikte Kayseri’ye döner (Gibb, II, 220-222). Bu hadise daha sonra pek çok halk hikâyesine kaynaklık etmiştir. Genellikle halk hikâyelerinde aşk bir tutku, bir ülkü olduğu halde olayları İstanbul’da geçen hikâyelerde çapkınlık, şehvet, para ve mal tutkusu hâkim olup şehir zenginlik, zevk ve eğlencenin, güzellikle ahlâksızlığın birleştiği bir mekân olarak yer alır. Kahramanlar çok defa tüccar veya tüccar çocuğudur. Bunların en önemli özellikleri yalnız İstanbul’da anlatılması, olaylarının bir bölümü başka çevrelerde geçse bile İstanbul’un adından söz edilmesi ve gerçekçi olmalarıdır. Devrin İstanbul’unun yer aldığı Letâifnâme, Hançerli Hanım, Tayyarzâde, Cevrî Çelebi, Sansar Mustafa, Ferruhdil ile Mehmed Bey’in Hikâyesi, Tıflî ile İki Biraderler, Kanlı Bektaş, Evhad Çelebi adlarını taşıyan bu hikâyeler için Şükrü Elçin ortak özellik olarak “kitâbî-mensur-realist” nitelemesini yapar (Halk Edebiyatı Araştırmaları, II, 56-80).

Sözlü halk ürünlerinden masallar içinde İstanbul’a ait olanlar veya olayları İstanbul’da geçenler azdır. Anadolu’da anlatılan masallardan bazılarının kahramanları çeşitli sebeplerle İstanbul’a gider. Burada birtakım maceralar geçirir, olaylara karışır; bu vesile ile İstanbul’un özelliklerinden söz edilir. Bazı halk masallarında İstanbul saf genç kız ve delikanlıların aldatıldığı bir yer olarak da zikredilmiştir.

İstanbul çeşitli semt adları, yapıları ve değişik özellikleriyle efsaneler içinde de yer almıştır (Bayrı, s. 16-26). Fâtih Sultan Mehmed’in Rumelihisarı’nı yapmak için Bizans imparatorundan arazi istemesi, Kız Kulesi’nin yapılış efsanesi bunların en yaygın olanlarıdır. Boğaziçi’nin oluşumu, İstanbul’un fethi, Ayasofya’nın kubbesi, Cibali, Beşiktaş, Kadıköy, Yenikapı, Beylerbeyi, Kabataş gibi birçok semt ve camiyle ilgili efsaneler vardır. Bir efsanede İskender-i Zülkarneyn, Ege bölgesinde hüküm süren Katerina adlı bir hükümdarı kendi dinine davet ederse de Katerina bunu kabul etmez. Zülkarneyn Karadeniz’den Akdeniz’e bir su yolu açıldığı takdirde Katerina’nın ülkesinin sular altında kalacağını düşünür. Bunun için binlerce insan çalıştırarak on üç yıl on üç günde bugünkü Boğaziçi’ni açtırıp Katerina’nın ülkesini sular altında bırakır. Diğer bir efsaneye göre Ayasofya yapılırken kubbesi tutturulamayınca abdal kılığına giren Hz. Hızır’ın yol gösterdiği rahipler Mekke’den temin ettikleri Hz. Muhammed’in tükrüğüyle Mekke toprağını ve zemzemi karıştırıp bu harçla kubbeyi tuttururlar (Ünver, TFA, I/1 [1949], s. 9-10). Piyâle Paşa Camii’nin kubbesini çalan hırsızın taş kesilmesi, Kılıç Ali Paşa Camii’nin yapımı sırasında yıkanma ihtiyacı duyan bir işçinin isteği üzerine önce hamamın yapılması da sıkça karşılaşılan efsane motiflerindendir.

İstanbul’da derlenmiş yazma ve basma eski letâif mecmualarında Bekri Mustafa, İncili Çavuş gibi halk tiplerine ait fıkralarda İstanbul’a ve İstanbul hayatına da yer verilmiştir. Daha yakın döneme ait fıkralarda ise Pinti Hâmid, Borazan Tevfik, Pazarola Hasan Bey, Sakallı Celâl gibi İstanbul’un renkli simaları yanında Koca Râgıb Paşa, Keçecizâde Fuad Paşa, Şair Haşmet, Yahya Kemal, İbnülemin Mahmud Kemal, Neyzen Tevfik gibi devlet adamları ve edebiyatçılar da bulunmaktadır. Bunların yanında İmsâkî Molla, Çömlekçi Eyüp, Fitil Niyazi, Hasretî Efendi, Şem‘i Molla gibi İstanbul’a has fıkralar anlatan isimler de bilinmektedir.

XVII. yüzyıldan itibaren İstanbul saz şairlerinin ilgi gösterdiği bir merkez olmuştur. Yeniçeri Ocağı’nda yetişenler yanında Anadolu’dan İstanbul’a gelen saz şairlerinin sayısı da oldukça fazladır. Bunlar şiirlerinde İslâmbol, Sultânü’l-beled, Âsitâne gibi isimlerle İstanbul’dan söz etmişlerdir. Âşık Ömer, son yıllarında geldiği İstanbul’u on yedi dörtlükten oluşan “İstanbul Destanı” ile semt semt tanıtmış (Elçin, Âşık Ömer, s. 48-50), “İstanbul’un” redifli dört kıtalık koşmasında ise bu şehre duyduğu hasreti ifade etmiştir (Ergun, Âşık Ömer, s. 300). İstanbul’da yaşamamış olmakla beraber Gevherî, Kırım hanlarından I. Selim Giray’ın 1100 (1689) yılında İstanbul’a gelişiyle ilgili bir manzume söylemiş, bu manzumede hanın İstanbul’da karşılanışını, gördüğü saygıyı anlatmıştır. XVIII. yüzyıl âşıklarından Abdî de aruz ve hece vezniyle söylediği şiirlerinde İstanbul’a duyduğu özlemi dile getirmiş, özellikle, “Mevcuttur içinde hûr u gılmânı / Demişler cennet-i sâni İslâmbol” mısralarının yer aldığı “İslâmbol” redifli koşmasında İstanbul’u etkili bir biçimde tanıtmıştır (Ergun, Türk Şairleri, I, 205). XVIII. yüzyılda İstanbul’da büyük saz şairi yetişmemekle beraber şiirlerinde bu şehre çeşitli yönleriyle yer veren ve bazı tarihî olaylardan söz eden birçok âşık vardır. Bağdatlı olduğu, fakat İstanbul’da yaşadığı sanılan Bağdâdî Topkapı Sarayı’nı öven manzumeler yazmıştır (Köprülü, s. 403, 485, 486). Zileli Tâlibî’nin çırağı olan Fedâyî de İstanbul’da bulunmuş, bir ara Kumkapı’daki Sazlı Kahve’ye uğradığında “İstanbul Destanı”nı söylemiştir (TDEA, III, 175). XIX. yüzyılda İstanbul’da itibar kazanan âşıklar kibar ve ricâl konaklarında, saray çevresinde yer bulmuşlardır. Âşık Hüseyin, Dertli, Sergüzeştnâme adlı eseriyle Bayburtlu Zihnî, Develili Seyrânî, Ispartalı Seyrânî, Gülzârî, Beşiktaşlı Gedâî, Reşîdî, altı ay kadar İstanbul’da Âşıklar Cemiyeti’nde reislik yaptığı söylenen Erzurumlu Emrah gibi ünlü âşıklar yanında Nâmî, Bîdârî ve Serverî gibi Ermeni “aşuğ”lar da şiirlerinde çeşitli yönleriyle İstanbul’a yer vermişlerdir. Kayserili Seyrânî de bir güzellemesinde İstanbul’u etkili bir biçimde övmüştür. XX. yüzyıla gelindiğinde İstanbul’da eski canlılığını yitiren âşık kahvelerinin yerini yavaş yavaş semâi kahveleri almıştır. Kastamonulu Âşık Fevzi, Yozgatlı Hüznî, Üsküdarlı Râmi, Kastamonulu Yorgancı Hakkı, Âşık Veysel, Ali İzzet, Ali Huzûrî Coşkun, Yaşar Reyhânî, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova da çeşitli vesilelerle şiirlerinde İstanbul’a yer vermişlerdir.

Daha çok saz şairleri tarafından söylenmiş olan destanların konularını özellikle sık görülen yangınlar, depremler, kazanılan savaşlar, padişah ve devlet adamları teşkil eder. 1652 ve 1660 yıllarında meydana gelen İstanbul’daki iki büyük yangını Ermeni aşuğlardan Aznavuroğlu yedişer dörtlükten oluşan iki destanla, 1826 yılında meydana gelen yangını ise Cüdâî adlı bir Türk halk şairi yirmi dörtlükten oluşan bir manzume ile dile getirmiştir. IV. Mehmed’in 1099’da (1687) tahttan indirilmesi, padişahın yakınlarından Afâfe Kadın adlı bir şair tarafından yazılan bir destanda anlatılmış, Ispartalı Seyrânî de Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasını otuz dörtlükten oluşan “Vak‘a-i Hayriyye Destanı”nda dile getirmiştir. XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında İstanbul’la ilgili destanların sayısında artış görülmektedir. Semâi kahveleri, çalgılı kahveler, tulumbacıların bulunduğu mekânlar, Galata Köprüsü’nün girişleri, Yenicami’nin arkası, destan şairlerinin manzumelerini bir ezgi eşliğinde okuyup sattıkları mekânlardı. Toplumsal olaylar, çeşitli zâbıta vak‘aları, sonu iyi bitmeyen aşk maceraları, sevilen kişilerin ölümü bu destanlarda yer alan belli başlı konulardı. XIX. yüzyıl İstanbul destanlarında İstanbul’daki çarşı, hamam ve yapıların da anlatıldığı görülmektedir. Segâhî adlı bir halk şairi, otuz altı dörtlükten oluşan “İstanbul Çarşısı Kalpakçılarbaşı Destanı”nda Bahçekapı’dan başlayarak Mahmutpaşa, Mercan ve Kapalıçarşı’yı bir taşralı gözüyle tasvir etmiştir (İst.A, VII, 3766-3768). Tosyalı Âşık Mustafa’nın İstanbul hamamlarını anlatan 150 dörtlük uzunluğundaki destanı (a.g.e., II, 968), Konyalı Âşık Mehmed’in “Bayezid Hamamı Destanı” (a.g.e., IV, 2242-2243), XIX. yüzyılda yaşamış Âşık Veysel adında bir halk şairinin yirmi dörtlükten oluşan “Üsküdar Büyük Hamam Destanı” (a.g.e., VI, 3282-3283) o günlerde şehir hayatında önemli bir yeri olan hamamların yapısı, burada çalışanlar ve bu yerlerle ilgili geleneklerin anlatıldığı önemli belgelerdir. Beşiktaşlı Gedâî otuz bir dörtlükten oluşan “Vasf-ı İstanbul” adlı destanında İstanbul’daki ahlâk bozukluğundan, Batı taklitçilerinden, dinî inançların zayıflamasından, tarikatların bozulmasından, dünyanın iyiye gitmediğinden söz etmektedir, Âşık Türâbî’nin on sekiz dörtlükten, Âşık Râzî’nin otuz dört dörtlükten oluşan birer “Esnaf Güzelleri Destanı” vardır. Ahmet Şeydâ adlı Ardanuçlu halk şairi “Dâstân-ı Medhiyye-i İstanbul” adlı elli dört kıta uzunluğundaki şiirinde İstanbul’un bütün semtlerini, resmî dairelerini, çarşı ve pazarlarını, esnafını, paşasını, hocasını, kâtibini, ramazanlarını, türbelerini, tekkelerini dile getirmiştir. Destanlar XIX. yüzyılın ikinci yarısında oldukça yaygınlık kazanmış, 1000 nüsha basılan bazı destanlar bir günde alıcı bulmuştur. Kayserili Seyrânî, Zileli Fedâyî ve Ermeni aşuğlardan Nâmî de İstanbul’la ilgili destanlar yazmışlardır. XX. yüzyılda Yusuf Acıkök, Tâlibî ve Şarkışlalı Âşık Veysel İstanbul’la ilgili övgü ve yergilerini destanlarda dile getiren diğer halk şairleridir. Eski İstanbul’dan söz eden halk edebiyatı ürünlerinden biri de İstanbul bekçilerinin okudukları destanlardır. Bu konuda M. Yahya Dağlı (bk. bibl.) ve M. Sabri Koz’un çalışmaları önemlidir (Bekçi Baba, İstanbul 1998).

İstanbul türküleri ayrı bir mûsiki formu olmaları yanında İstanbul hayatını pek çok yönüyle yansıtan birer folklor malzemesi özelliği de taşır. Geçmişte “gurbet” denildiği zaman akla ilk gelen yer İstanbul olmuş, bu özelliğiyle halk türkülerinde geniş yer tutmuştur. “Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun”; “İstanbul’dan gelirkene”; “İstanbul’dan Üsküdar’a yol gider”; “Çamlıca’nın yolu ince”; “Sarayburnu’ndan ben geçer iken”; “Beyoğlu’nda gezerken”; “Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur”; “Fındıklı bizim yolumuz”; “Sarıyer’in ortasında var bir çeşme” gibi türkülerde İstanbul “diyâr-ı gurbet” oluşu yanında, bütün semtlerine ait özellik ve güzellikleriyle dile getirilmiştir. Bir deniz şehri olarak denizi, gemileri, gemicileri, kayıkları ve kayıkçılarıyla da türkülere yansımış, “Bir gemimiz var telli varaklı”; “Bahriyeli”; “Sevdim bir bahriyeli yar” gibi türkülerde İstanbul’un bu yönü üzerinde durulmuştur. Bağ, bahçe ve çiçek kültüründen söz eden türküler yanında, “Konaklar yaptırdım dağlar başına”; “Yanıyor mu yeşil köşkün lambası”; “İstanbul’un konakları köşeli” gibi türkülerde İstanbul’un mimari güzelliklerinden söz edilmiştir. Giyim kuşam ve süslenme kültürünün izlerini ise “Sana da yaptırayım Nâciyem fildişi tarak”; “Setiremin düğmeleri çift sıra”; “Saçlarını dökersin”; “Yemenimin uçları”; “Kâtibim” gibi türkülerde görmek mümkündür. Yemek kültürünün akislerini taşıyan türküler yanında “Külhanbeylik omuzdaşlar bize pek şandır”; “Daracık sokakları duman bürüdü” gibi örneklerde ise İstanbul’un meşhur külhanbeyleri anlatılmıştır.

Halk edebiyatı türlerinden olan ninnilerin bir kısmında İstanbul ve semtlerine, buraların özelliklerine yer verildiği görülmektedir: “Ninni ninni demekten / Ben kesildim yemekten / Doktor gelsin Bebek’ten / Ölüyorum yürekten”. Bilhassa sünnet çocuklarının ziyaret için götürüldüğü ve bu sebeple oyuncakları ve oyuncakçılığı ile meşhur olan Eyüp bu özelliğiyle ninnilerde söz konusu edilmiştir. İstanbul dışında söylenen ninnilerde bile anneler İstanbul’da yatan velîlerden, din ulularından yardım dileğinde bulunmaktadır.

Türkiye’nin her yöresi gibi İstanbul’da da mâni söylemek yakın zamanlara kadar yaygındı. Birkaç mâninin ardarda getirilerek mâni katarı oluşturulması ise İstanbul’a hastır. Daha çok destanı hatırlatan bu mâni katarlarında İstanbul ve semtleri âdeta adım adım dolaşılmaktadır: “İstinye körfezin dolaş / Yeniköy’de etme savaş / Tarabya’da eğlenilmez / Var Büyükdere’ye yanaş”. İstanbul mânilerinde semt adlarıyla ilgili olanlar genellikle cinaslı olarak düzenlenmiştir. Kişi adlarının cinaslı olarak yer aldığı İstanbul mânileri de vardır (Kaygılı, s. 16-18). Eski İstanbul’da bilhassa bekçilerin okuduğu ramazan mânileri İstanbul mânileri içinde önemli bir yer tutmakta ve İstanbul’un çeşitli özelliklerini yansıtmaktadır (Dağlı, s. 3). Bu alandaki derlemelerin en hacimlisi olan ve İstanbul’u çeşitli yönleriyle dile getiren 124 fasılda 1475 ramazan mânisinin yer aldığı Ramazannâme adlı eser (Atatürk Üniversitesi Ktp., Yazmalar, nr. 408), Âmil Çelebioğlu tarafından Latin harfleriyle neşredilerek ramazan mânilerinin İstanbul halk hayatındaki yerine işaret edilmiştir.

İstanbul’da kullanılan atasözleri genellikle diğer Türk atasözlerinden farksızdır. Bunların içinde İstanbul ve semtlerinden söz edenlerin sayısı fazla değildir. “Zeyrek’ten başka yokuş, serçeden başka kuş bilmez”; “İstanbul’un yazı kışı yoktur, lodosu poyrazı vardır”; “Rumeli’nin bozgunu, Anadolu’nun salgını, İstanbul’un yangını”; “Ayasofya’da dilenir, Sultanahmet’te sadaka verir”; “Üsküdar’ın Çamlıca’sı, Boğaziçi’nin Kanlıca’sı”; “Kasımpaşalı, eli maşalı”; “İstanbul’da yangın olmasa evlerin eşiği altından olurdu”;

“Baş benim olursa Üsküdar’da kazıtırım”; “Oturduğu ahır sekisi, çağırdığı İstanbul türküsü” İstanbul’la ilgili başlıca atasözleridir.

İstanbul’da bilmece söyleme geleneği, genel özellikleriyle Türk halk bilmecelerinden farklı olmamakla beraber zaman zaman mahallî öğelere yer veren bilmecelere de rastlanmaktadır. “Lodos poyraz karışır / Tophane ile Kız Kulesi dövüşür / Sepetçiler’de kavga olur / İpçiler’de barışır” bilmecesi “çamaşır” için düzenlenmekle beraber bunda, İstanbul semtlerinin özellikleriyle günlük hayatını alt üst eden lodos ve poyraz vurgulanmıştır. “Karşıda bir nesne görürüm / Uzunca zinciri var / Altı mecnunlar yuvası / Üstünde feneri var / Bazan açılır kapanır / Dünya kadar hayranı var / Bu bilmeceyi bilenin / Gayet büyük irfanı var” bilmecesinde Galata Köprüsü; “Benzer bir minareye / Deniz girmiş araya / Gökte yıldız yerde buz / Bir padişah bir o kız” bilmecesinde Kız Kulesi anlatılmıştır. Anadolu’da söylenen birçok bilmecede ise İstanbul değişik durumları ifade etmek için sembol olarak kullanılmıştır: “İstanbul’da at kişner / Kokusu buraya düşer” (telgraf); “Kaleden attım kılıcı / İstanbul’a vardı ucu” (şimşek); “Beyaz atı nalladım / İstanbul’a yolladım” (mektup); “Herkeste bir tane / Türkiye’de iki tane” (boğazlar).

Sözlü çocuk edebiyatına ait tekerlemeler, Türkiye’nin diğer yörelerinde olduğu gibi İstanbul’da da giderek azalmakla beraber varlığını bugüne kadar sürdürmüştür. Bunlar arasında, “Ne ne Nermin’i / Çok yeme peyniri / Peynir seni öldürür / Cehenneme götürür / Cehennemin kapıları / İstanbul’un cadıları / Ik mık / Kara kedi sen oyundan çık” tekerlemesi birçok yörede söylenmekle beraber içinde İstanbul adı geçmektedir. Bir çeşit tekerleme olan yanıltmacalarda da İstanbul adına ve özelliklerine yer verilmiştir: “Aksaray’da akar çeşme, aksa raylar bozulur”.

İstanbul geleneksel Türk tiyatrosu türlerinden en çok Karagöz’de yer alır (Siyavuşgil, tür.yer.). Başta Karagöz ve Hacivat olmak üzere çelebi, tiryâki, zenne, sarhoş, beberuhi, külhanbeyi gibi tiplerin tamamı İstanbul’un Türk mahallelerinden alınmıştır. Arap, Acem, Arnavut, yahudi, Ermeni, tatlı su Frengi ise şehrin yakından tanıdığı tiplerdir. “Ağalık” ve “Esir Pazarı” oyunlarında köle ve câriye alım satımı; “Büyük Evlenme”de İstanbul’un muhteşem düğünleri, “Hamam” oyununda bir devir ve çevrenin bozuk ahlâkı, “Cazular”da cahil halkın batıl inançları, “Baskın”da eski Türk toplumundaki geleneklerden biri, “Orman”da sur dışına çıkılınca karşılaşılan tehlikeler, “Bahçe” oyununda İstanbul mesireleri; “Salıncak”ta bayram yerleri; “Tahmis”te Tahtakale kahve dövüşleri; “Canbazlar”da bir loncanın merasimleri gözler önüne serilmiştir.

Geleneksel Türk tiyatrosunun diğer bir türü olan orta oyunundaki olaylar ve tipler de daha çok İstanbul’dan seçilmiştir. Orta oyununun dramatik örnekleri arasında sayılan “esnaf oyunları”nda, esnaf loncalarının Veliefendi, Kâğıthane, Çırpıcı gibi gezme yerlerinde her yıl düzenledikleri “esnaf teferrücü şenlikleri” ile genel şenliklerde bu şenliklere katılan her esnaf takımı kendi mesleğiyle ilgili oyunlar gösterirdi (Kudret, Ortaoyunu, s. 25). Nitekim Evliya Çelebi, İstanbul ve yöresindeki esnaf hayatını bütün yönleriyle anlattığı eserinde bu konulara geniş yer vermiştir (Seyahatnâme, I, 511-699). Ayrıca İstanbul’daki tulumbacılar dramatik oyunlar oynayan topluluklardan sayıldıkları için orta oyunu içinde yer almışlardır (Kudret, Ortaoyunu, s. 27).

Meddah hikâyelerinde kahramanlar genellikle İstanbul’un varlıklı çevrelerindendir. İşleri güçleri mirasyedilik, uçarılık, zevk ve eğlence olan bu hikâye kahramanlarının mutlu son olarak hayal ettikleri şey, bir baltaya sap olmak düşüncesiyle bedestende dolap (dükkân) sahibi olmak ya da varlıklı birini bularak evlenmektir. Boğaziçi yalılarında ve köşklerde sabahlara kadar süren çeşitli eğlenceler Lâle Devri’nin meddah hikâyelerinde özellikle yer almıştır.

İstanbul’da halk edebiyatıyla ilgili çalışma, derleme ve incelemeler sayıca epey fazla olmakla beraber derli toplu değildir. Bu konuya ilgi duyanların başında I. Kunos, Ahmed Râsim ve Mehmed Tevfik gelmektedir. Reşat Ekrem Koçu’nun da İstanbul Ansiklopedisi çalışmaları ve diğer eserleriyle bu alanda önemli hizmetleri olmuştur. Mehmet Halit Bayrı, Naki Tezel, Osman Cemal Kaygılı, Sabri Esat Siyavuşgil, Zeki Oral, Muhtar Yahya Dağlı, Niyazi Ahmet Banoğlu, Sadi Yaver Ataman, Muammer Kemal Özergin de İstanbul’la ilgili halk edebiyatına dair bilgi veren belli başlı isimler olarak anılabilir.

Nurettin Albayrak

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*