HEMİNGWAY VE YAZMAK

in EDEBİYAT

Ernest Hemingway yazılarını San Fransisco de Paula’nın dışında, Havana semtindeki evinin yatak odasında yazıyor. Evin güneybatı köşesindeki dört köşeli kulede özel bir çalışma odası olmasına karşın yatak odasında çalışmayı tercih ediyor; kulenin merdivenlerini ancak ‘karakterleri’ onu oraya yönlendirirse tırmanıyor.
Tüm duvarlar beyaz boyalı kitaplıklarla örtülmüş; her yerden kitap taşıyor, eski gazeteler üst üste yığılmış, boğa güreşi dergileri ve lastik bantlarla tutturulmuş mektupların üstleri bile kitap kaplı.
Odasındaki yüzlerce hatıra hakkında konuşmamayı tercih ediyor Hemingway. Çünkü sahip oldukları değerin, söze döküldüğünde azalacağını düşünüyor. Yazı yazmak ile ilgili de aynı görüşe sahip. Röportaj sırasında yazma sanatının fazla incelemeyle bozulmaması gerektiği üzerinde durdu; “Yazılanların elle tutulur bir yanı vardır ve bunun hakkında konuşursanız bir şey olmaz; fakat diğer yanı kırılgandır, üzerinde konuşursanız yapı çöker ve elinizde bir şey kalmaz” diyerek.
Sonuç olarak harikulade bir anlatıcı, son derece güçlü bir mizah duygusuna sahip ve ilgi duyduğu alanlarda inanılmaz derinlikte bilgisi olan bir adam olmasına karşın Hemingway yazmak üzerine konuşmakta zorlanıyor. Konu hakkında fikri olmadığı için değil, bu fikirlerin ifade edilmemesi gerektiğine inandığı için; başka sözlerle bu konuda sorular sorulması onu ürkütüyor, o kadar ki neredeyse derdini anlatamaz hale geliyor. Bu röportaja verdiği cevapların da önce okuma tahtasında taslaklarını çıkardı. Verdiği bazı cevapların kısa ve ters olması da, yine yazma eyleminin kişiselliğine ve eserlerinin son aşamalarına gelene, yani yayımlanmaların dek hiç bir şahide ihtiyacı olmadığına inanmasından dolayıdır.

Bilfiil yazma eyleminde bulunduğunuz bu saatlerden zevk alıyor musunuz?
Çok.

Bu süreçten biraz bahseder misiniz? Ne zaman çalışıyorsunuz? Katı bir programınız var mı?
Bir kitap veya hikaye üzerinde çalışıyorsam, her sabah ilk gün ışığıyla birlikte kalkar yazarım. Bu saatte sizi kimse rahatsız etmez, çalışmaya başladığınızda hava serin veya soğuk olur; yazdıkça ısınırsınız. Yazdıklarınızı okursunuz çünkü bir sonraki sahnede neler olacağına karar verdiğiniz zaman hep ara vermiş olursunuz; sonra kaldığınız yerden yazmaya devam edersiniz. Hâlâ enerjiniz olduğu ve yine bir sonraki aşamada neler olacağını bildiğiniz noktaya gelene dek yazarsınız; sonra durursunuz, ertesi gün tekrar aynı şekilde başlamak üzere ara verirsiniz. Sabah diyelim ki saat altıda yazmaya başladınız, öğlene kadar çalışabilirsiniz, bazen daha erken de bitirebilirsiniz. Yazmayı bıraktığınızda kendinizi boşalmış hissedersiniz, aynı zamanda da doymuşsunuzdur, sevdiğinizle sevişmişsiniz gibi. Hiçbir şey size zarar veremez, hiçbir şey olmaz, ertesi gün tekrar başlayana kadar hiçbir şey size bir anlam ifade etmez. En zor olanı ertesi güne kadar bekleme kısmıdır.

Daktilonuzun başında değilken zihninizi üzerinde çalıştığınız projeden uzakta tutabiliyor musunuz?
Elbette. Fakat bunu yapmak belli bir disiplin gerektiriyor ve bu disiplin zamanla kazanılıyor. Öyle olmak zorunda.

Ne kadarını yeniden yazıyorsunuz?
Değişiyor. ‘Silahlara Veda’nın sonunu, yani son sayfayı, beğenene kadar 39 defa yeniden yazdım.

Teknik bir sorun mu vardı? Sizi uğraştıran neydi?
Kelimeleri doğru kullanabilmek.

Tekrar tekrar okudukça mı ilham alıyorsunuz?
Tekrar okumak sizi devam etmeye zorluyor, o ana kadar gelebileceğiniz yerin en iyisinde olduğunu görüyorsunuz. İlham her zaman bir yerlerden alınıyor.

Hiç ilham gelmediği oluyor mu?
Elbette oluyor. Fakat kaldığınız yerde bir sonraki aşamada neler olacağını görebiliyorsanız devam edebilirsiniz. Tekrar yazmaya başlayabildiğiniz sürece sorun yoktur. İlham gelecektir.

Yazmak için duygusal açıdan dengeli olmak gerekir mi? Bir seferinde bana sadece aşıkken yazabildiğinizi söylemiştiniz. Bunu biraz daha açar mısınız?
Bu da soru mu şimdi? Ama denediğiniz için tebrik ederim. İnsanlar sizi rahat bıraktıkları ve bölmedikleri her zaman yazı yazabilirsiniz. Ya da bu konuda yeterince acımasız olabilirsiniz diyelim. Fakat en iyi kesinlikle aşıkken yazabiliyorsunuz. Sizin için de sakıncası yoksa bu konuyu fazla açmak istemiyorum.

İyi yazar az konuşur

Yazı yazarken o sırada okuduklarınızdan etkilenir misiniz?
Joyce ‘Ulysses’i yazdığından beri hayır. Onunki de doğrudan bir etki değildi. Fakat o günler bildiğimiz sözcükleri kullanmamızın yasaklandığı, tek bir kelime için bile mücadele verdiğimiz zamanlardı; eserinin etkisi her şeyi değiştirmesiydi; bizim de kısıtlamalardan kurtulmamızı sağladı.

Yazarlardan yazma sanatı hakkında bir şeyler öğrendiniz mi? Örneğin dün bana Joyce’un yazmak üzerine konuşamadığından bahsetmiştiniz.
Aynı meslekten kişilerle birlikteyken başka yazarların kitaplarını tartışırsınız. Yazarlar ne kadar iyiyse kendi eserleri hakkında o kadar az konuşurlar. Joyce çok büyük bir yazardı, açıkladığı tek şey serserilerle nasıl başa çıktığıydı. Saygı duyduğu yazarlar bunu onların eserlerini okumasından anlayabilirlerdi ancak.

Edebi alandaki atalarınız kimlerdir yani en çok ders aldığınız, size öğreten kişiler?
Mark Twain, Flaubert, Stendhal, Bach, Turgenev, Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Andrew Marvell, John Donne, Maupassant, Kipling, Thoreau, Captain Marryat, Shakespeare, Mozart, Quevedo, Dante, Virgil, Tintoretto, Hieronymus Bosch, Brueghel, Patinir, Goya, Giotto, Cezanne, Van Gogh, Gauguin, San Juan de la Cruz, Gungora… Açıkçası hepsini saymak tüm günümü alır; ayrıca hayatımı ve eserlerimi etkilemiş kişileri saymaktan ziyade, sahip olmadığım bir bilgeliği savunuyormuşum gibi gözükür. Bu klişe ve sıkıcı bir soru değil. Çok iyi, fakat ciddi bir soru; kişinin vicdanını incelemesini gerektiriyor.

Sanatınız hakkında sorular sorulması canınızı sıkıyor.
Mantıklı bir soru ne zevk verir, ne de can sıkıcıdır. Buna rağmen ben hâlâ bir yazarın nasıl yazdığını açıklamasının iyi bir şey olmadığını düşünüyorum. Kişi okunmak için yazar; açıklamalar ve incelemeler yapmak gereksizdir. Metinde ilk okunuşta anlaşılmayacak, daha derin anlamlar olduğundan kesinlikle emin olabilirsiniz; fakat bunları açıklamak, eserindeki karmaşık bölümlere rehberli turlar düzenlemek yazarın işi değildir.

Diğer yazarlarla bir rekabet içinde olduğunuzu düşünür müsünüz?
Asla. Eskiden değerlerinden emin olduğum, artık yaşamayan bazı yazarlardan daha iyi yazmaya çalışırdım. Uzun süredir yapabildiğimin en iyisini yazmaya çalışıyorum. Bazen şansım yaver gidiyor ve yapabileceğimden de iyi yazıyorum.

 

Son olarak temel bir soru sormak istiyorum: Yaratıcı bir yazar olarak sizce sanatınızın işlevi nedir? Neden gerçeğin bir temsili de, gerçeğin kendisi değil?
Bu sizi neden şaşırtıyor ki? Olmuş olan şeylerden, olan şeylerden, bildiğiniz ve bilemeyeceğiniz tüm şeylerden yola çıkarak bir şeyler yaratıyorsunuz; yarattığınız bir temsiliyet değil, gerçek ve canlı olan her şeyden daha gerçek olan yeni bir bütündür; sizin hayat verdiğiniz bir şeydir ve işinizi yeterince iyi yaparsanız sizi ölümsüz kılar. Yazmanızın sebebi sadece budur; aklınıza gelebilecek diğer hiçbir şey yazmanın sebebi olamaz. Tabii hiç kimsenin bilmediği nedenler hakkında bir şey diyemem.

YAZMAK iSTEYEN KENDiNi ASSIN

Yazar olmaya karar verdiğiniz anı hatırlıyor musunuz?
Hayır, ben her zaman yazar olmak istedim.

Yazar olmayı isteyen bir kişi için en iyi entelektüel eğitim sizce nedir?
O kişi gidip kendisini assın bence çünkü iyi yazmak imkansız denecek kadar zordur. Sonra bu kişinin ipinin acımadan kesilmesi lazım; kendisini hayatının geri kalanını iyi yazmaya adaması, buna zorlaması gerekiyor. Bunu yaparsanız en azından elinde başlamak için iyi bir asılma hikayesi olur.

Diğer yazarlarla arkadaşlık etmenin entelektüel açıdan canlandırıcı bir etkisi olduğu söylenir. Bunun bir yazar için önemli olduğunu düşünüyor musunuz?
Kesinlikle.

1920’li yılların Paris’inde bir grup oluşturduğunuz yazarlar ve sanatçılar var mıydı?
Hayır. Böyle bir grup hissimiz yoktu. Birbirimize saygı duyardık. Birkaç yazara saygı duyardım: Gris, Picasso, Braque, Monet (o zaman yaşıyordu) ile Joyce ve Ezra gibi.

HEMİNGWAY YAZMAK ÜZERİNE

Bir kitap ya da hikaye üzerinde çalışıyorken, her sabah etraf aydınlanmaya başladığı gibi yazmaya başlarım.

Eğer yazmak istiyorsanız, sizi engelleyecek hiçkimse yoktur ve havanın soğuk ya da sıcak olması önemli değildir. İşinize odaklanırsınız ve şevkle yazarsınız. Yazdıklarınızı okursunuz, ve genellikle gelecek sahnede ne olacağını bildiğiniz zaman ara verdiğiniz için buradan devam edersiniz.

Ne yapacağınızı ve sonrasında ne olacağını bildiğiniz bölüme kadar yazarsınız, orada bitirirsiniz ve yazdıklarınızla yeniden çarpışacağınız ertesi güne kadar yaşamaya çabalarsınız.

Yazmaya sabah altıda başlarsınız, öğleye kadar ya da biraz öncesine kadar devam edebilirsiniz. Ara verdiğiniz zaman boş kalırsınız, ve aynı zamanda asla boş kalmazsınız fakat aşık olduğunuz birine kur yaptığınızda olduğu gibi boşluğu değerlendirirsiniz.

Ertesi gün siz tekrar çalışmaya başlayana kadar hiçbir şey sizin için bir anlam ifade etmeyebilir. Ertesi güne kadar beklemek üstesinden gelinmesi zor bir iştir…

Bir yazar roman yazarken, karakter değil canlı insanlar yaratır. Canlı insanları yaratabilen bir yazarın kitabında büyük karakterler olmayabilir, ama onun kitabı bu haliyle bir bütün olarak, bir varlık olarak, bir roman olarak kalabilecektir.

Yazarın yarattığı insanlar usta ressamlardan, müzikten, modern resimden, mektuplardan ya da bilimden konuşabiliyorlarsa, romanda bunlardan bahsetmelidirler. Eğer onlar bu konulardan bahsetmezlerse ve yazar onları bu konulardan bahsediyorlarmış gibi yaparsa, o yazar bir sahtekar olur. Ayrıca yazar bu konuları kendisinin ne kadar bildiğinden bahsederse, o zaman da hava atmış olur.

Bir yazarın gerçekten gerekli olmayan bir yerde kullandığı sürece ne kadar güzel anlatım tarzına ya da betimleme yeteneğine sahip olduğunun bir önemi yoktur. Bu yeteneklerini gereksiz yere kullanan yazar, eserini egosuna kurban etmiş olur.

Düzyazı mimarlık gibidir, iç tasarım gibi değil. Bir yazar, bir makalede daha ucuza satabileceği kendi entelektüel düşüncelerini romanında bir insan olarak inşa ettiği karakterinin ağzından söylediği zaman bu belki iyi bir ekonomidir ama bu, edebiyat değildir.

Romandaki insanlar, beceriyle tasarlanmış karakterler değil, yazarın özümsenen tecrübelerinin, bilgisinin, zihninin, kalbinin ve onun diğer tüm varlığının yansıması olmalıdır. Eğer yazar hem şanslı hem de ciddiyse onları bir bütüne dönüştürebilir ve onlar tek boyuttan fazlasına sahip olurlar ve uzun süre var olurlar.

 

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*