İŞGAL GÜNLERİNDE İSTANBUL’DA YAŞAMAK

in İSTANBUL

I. DÜNYA SAVAŞI VE İŞGAL SÜRECİNDE İSTANBUL’DA YAŞANAN SOSYAL VE AHLAKİ ÇÖZÜLME (1914-1922)

 

Umumi Harp bitti. Mütareke oldu, düşman orduları çekirge gibi İstanbul sokaklarına yayıldı, otomobil içinde sarhoş Amerika bahriyelileri kucaklarında zilzurna sarhoş Rum dilberleri Beyoğlu’nun büyük caddelerinde resmigeçit yapıyorlardı, barlarda İngiliz neferleri viski ile zilzurna sarhoş olduktan sonra rastgelene saldırıyorlardı… Bizans ömründe görmediği sefahat hayatını sürüyordu. Lokanta ve barlarda hizmet eden birbirinden güzel Rus prensesleri, kontesleri bu sarhoş alayının büsbütün çıldırtmıştı. İçki bu aşkı doyurmuyordu; beyaz toz, kokain… aldı yürüdü. İstanbul’un mahalle kahvelerine kadar sarışın Rus dilberleri beyaz tozla yayıldı. Kokain ile halkın aklı, tombala ile parası çalınıyor, tımarhanelere kokainmanlar, eteromanlar, morfinmanlar doluyordu… Topla, tüfekle, tayyare ile bomba ile dünyanın kırk küsur milleti İstanbul’u ezememişti; İstanbul kokaine, fuhşa esir oldu. Çar ordularına altı yüz sene karşı duran İstanbul, Rus orospularına mağlup olmuştu.”

1. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan işgal yılları İstanbul’da hayati sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İstanbul halkı temel ihtiyaç maddele- rini bile temin edemez duruma gelmiştir. İstanbul bu süreçte uzun yıllar etkisini sürdürecek büyük bir sosyal ve ahlaki çözülme yaşamıştır. İstanbul’a gelen Beyaz Rus göçmenler, Müslüman ahalinin adeta kültürel genetik yapısını kökünden değiştirmiştir. Şehirde kısa sürede uyuşturucu, kumar, fuhuş, zührevi ve diğer salgın hastalıklar baş göstermiştir. Aile kurumu da bu ortamdan büyük ölçüde etkilenmiştir. Pek çok aile parçalanmış, savaşta eşlerini kaybeden kadınlar dul kalmış ve bu büyük aile kriziyle kadınlar ve çocuklar suistimale açık hale gelmiştir. Toplumda yaşanan ahlaki sorunlar şehrin asayişine de yansımıştır. İstanbul, hırsızlık, gasp, tecavüz ve cinayet gibi ağır suçların her an işlendiği bir şehir haline gelmiştir.

Osmanlı Devleti’nde sosyal hayata asırlar boyunca geleneksel bir anlayış hâkim olmuştur. Buna uygun olarak kadın erkek ilişkileri, aile içi yaşam, ev mimarisi, giyim-kuşam ile cemiyet hayatının diğer alanları dinî ve geleneksel kurallarla düzenlenmiştir. Bu yapı, çeşitli tarih ve evrelerde bazı değişimler yaşamıştır. İstanbul’un fethi ile Osmanlı farklı din ve mezhepteki gayrimüslim topluluklarla birlikte yaşama tecrübesini pekiştirirken, Lale Devri’nden itibaren saray ve elit çevreler Batı’da olup biteni yakından takip etmeye başlamıştır. Sosyal hayata dair üst tabakanın benimsediği bu anlayış topluma da yansımıştır. Söz konusu toplumsal değişimlere Tanzimat ve Meşrutiyet yeni halkalar eklemiş ve Batılılaşma bir devlet politikası haline gelmiştir.

Sosyal değişimler genel itibarıyla doğal sürecinde tedricî olarak gerçekleşmekle birlikte, XX. yüzyılın başında ortaya çıkan büyük savaşlar ve akabinde yaşanan işgaller Türk milletinde ani sosyal değişimlere neden olmuştur. Örneğin, mağlup olunan Birinci Dünya Savaşı sonrasında, İstanbul’da başlayan işgal, beraberinde sosyal ve ahlaki çöküntüyü de getirmiştir. Tabu olan pek çok şey, işgal müddetince alenen yapılan rutinler halini almıştır. Bu meyanda İstanbul’a gelen Rus kadınlarının yanı sıra, dönemin getirdiği zorluklar nedeniyle ahaliden fuhşa sürüklenen kadınlar bile olmuştur. İşgal güçlerinin baskısı altındaki yönetim, bunlarla mücadele etmek yerine ancak kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Nitekim yaşanan bu sosyal ve ahlaki çözülme dönemin romanlarına, gazete ve mecmualarındaki yazılara da yansımıştır.

 

1. İtilaf Kuvvetlerinin İstanbul’u İşgali ve Azınlıkların Tutumu

 

Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan kısa bir süre sonra 8 Kasım 1918’de Musul İngilizler tarafından işgal edilmiş, ardından 13 Kasım 1918’de İtilaf donanmasının İstanbul Boğazı’na demirlemesiyle de İstanbul işgal altına alın- mıştır. Bu anlaşma ile başlayan mütareke ve işgal dönemi yaklaşık dört yıl sürmüştür.

İstanbul ve boğazların işgali; önde 22 İngiliz zırhlısı olmak üzere, 12 Fransız, 17 İtalyan, 4 Yunan savaş gemisinden oluşan donanmanın boğaza demirlemesiyle başlamıştır. İşgalin başlamasıyla birlikte sahil boyunca Rum, Ermeni ve Yahudiler büyük sevinç gösterileri yapmışlardır. Azınlıklar boğaz ve adalarda, pencerelerinden yerlere kadar sarkan büyüklükte işgal devletleri bayrakları asmış, dükkan ve binalarını yine bu bayraklarla süslemiş ve rıhtımda düşmanı bayraklarla selamlamışlardır. “Zito (yaşasın) Venizelos” diye bağırarak “hora” tepmişlerdir. Rumca gazeteler Yunan Başbakanı Venizelos’u azizler mertebesine yükseltirken Rumlar kiliselerde işgali “kutsamışlardır”.

Aralık 1918’den itibaren karaya çıkmaya başlayan İngiliz, Fransız ve İtalyan işgal güçleri şehrin siyasî, idarî ve iktisadî açıdan önemli mevkilerini kontrol altına almaya başlamışlardır. İngilizler, İstanbul’da Harbiye ve Bahriye Nezareti başta olmak üzere, nazırlıkları ve devlet kurumlarını işgal edip, her odaya birer nöbetçi koymak suretiyle devlet dairelerini görev yapamaz hale getirmişlerdir. İşgal kuvvetleri, başkentin askerî binalarının yanı sıra vatandaşlara ait özel mülk apartmanlara, otellere, fakülte binalarına, han, yetimhane, okul, hastane gibi yerlere diledikleri gibi yerleşmişlerdir. Bunu yaparken özel mülkiyet haklarına riayet etmemiş, her şeyi ganimet olarak görmüşlerdir. İşgal askerleri şehirde dolaşırken bile yol üzerinde ne görürlerse avuçlayıp ceplerine atmış ve herhangi bir ücret ödememişlerdi. İşgal subayları birçok hukuk dışılık ve yolsuzluk yapmış, özel meskenleri zorla boşalttırmışlar, ailelerin evsiz kalmalarına neden olmuşlardır. İşgalci Fransız askerleri masum halka ekmek dağıtmakta olan Osmanlı askerlerine bile saldırmışlardı.

İşgal kuvvetlerinin hukuk dışı davranışları ve devlet kurumlarını işlemez hale getirmeleri İstanbul halkını ikinci bir ölüm-kalım savaşına itmiştir. İstanbul’da asayiş ortadan kalkmış, hırsızlık, yolsuzluk, gasp gibi olaylar artmış, halk namus korkusu ile yaşar duruma düşmüştür. İtilaf güçleri ve azınlıklar kadınları sokaklarda sarkıntılık dâhil çeşitli tacizlerde bulunduklarından, namus- lu kadın ve kızlar çarşı pazara çıkamaz hale gelmiştir. Polis teşkilatları arasında yaşanan yetki ve görev kargaşası nedeniyle çeteler başta hırsızlık, kız kaçırma ve cinayet olmak üzere pek çok suça bulaşmışlardır. Çete suçları artık şehrin ortasında işlenmeye başlamış ve İstanbul’da suç oranı hızla artmıştır. İstanbul’da asayişin sağlanması için silahların toplanması, sabıkalıların takibat altında tutulması, ikiden fazla suç işleyip kendine iş bulamayanların polis nezaretinde çalıştırılması gibi tedbirlerin alınmasına rağmen İstanbul’da suç oranı bir türlü azaltılamamıştı.

İşgalciler, memurdan vali atamalarına kadar her türlü işe müdahale etmişlerdir. Bu doğrultuda Kayseri mutasarrıfı ve Ankara valisi İngilizlerin istedikleri kişilerle değiştirilmiştir. İngilizlerin aralarında yaptıkları yazışmalardan anlaşıldığına göre, İstanbul’da hapishanelerde bulunan Ermeni ve Rum suçluları serbest bırakılmışlardır. İtilaf kuvvetleri bununla da yetinmeyip, Rumları ve Ermenileri çeşitli nazırlıklara yüksek rütbeli memur, istihbarat elemanı veya polis olarak atamıştır. İstanbul sokakları, güvenlik ve istihbaratla görevli İngiliz üniforması giymiş Rum ve Ermenilerle dolmuştur. Bu yüzden resmi kurumlarda Türklerin idarî işleri yapılmıyor, başvuruları bile değerlendirmeye alınmıyordu. Buna karşın Ermeniler, kendilerine ait olduğunu ve mütareke öncesinde el koyulduğunu iddia ettikleri malları, özellikle İngiltere’nin desteği ile elde etmeye çalışmışlardır. Ermenilerin gösterdiği yerler herhangi bir inceleme yapılmadan veya doğruluğu araştırılmadan işgal kuvvetleri tarafından Türklerin elinden alınmıştır.

İtilaf Devletleri, İstanbul’a tam anlamıyla hâkim olmak için kamu binaları ve belirlenen özel mekânların boşaltılması için 24 saat gibi çok kısa bir süre tanımıştır. Bu sürenin dolmasıyla birlikte karakollara el koyulmuş, büyük cadde ve şehir merkezleri işgal edilmiştir. Hatta halk tarafından dahi bilinen işkence merkezleri oluşturulmuştur. Bunlardan biri Karaköy’de bulunan Merkez Ruh- tum Han idi. Tüm bu işgal, el koyma ve baskıya rağmen İtilaf güçleri, özellikle İngilizler, yapılan bu işin yazışmalarda “askeri işgal” olarak geçmemesi gibi anlaşılmaz bir karar almışlardı.

İngiliz Yüksek Komiseri Calthrope, işgalin alınan kararlar gereği çok sert geçeceğini açıklamıştır20. Bu açıklamalara rağmen, İtilaf güçleri Osmanlı Mebusân Meclisi’nin 28 Ocak 1920’de Misak-ı Millî kararlarını almasına engel olamamıştır. Meclis’in bu kararları alması üzerine, Osmanlı’nın malî ve hukukî olarak tam denetimini sağlamak için başkent İstanbul 16 Mart 1920 tarihinde resmen işgal edilmiştir.

İşgallerle birlikte eski nazırlar, mebuslar ve bazı ayanlar sudan sebeplerle tutuklanmış, diğer mebuslar da evlerinden dışarıya çıkamamışlardır. İşgal kuvvetlerinin yaptığı tutuklamalar insan onurunu ayaklar altına alacak şekilde cereyan etmiştir. Örneğin Erkân-ı Harbiye Reisi Cevat Paşa, evinden yatak kıyafetiyle ve elleri bağlı olarak alınmıştır. Karakol cemiyetine mensup Esat Paşa üzerinde pijaması olduğu halde sürüklenerek evinden çıkarılmıştır. Yine İngilizler Osmanlı hanedan üyeleri ve aileleri dâhil, milletvekili, senatör, kadın ve çocukları bile tutuklamaktan çekinmemişlerdir. İşgal sonrası yaşanan gelişmeler Padişahın da mevcut durumu kabullenmesine neden olmuştur. Öyle ki; İstanbul’un elden çıkması durumunda Padişahla maiyetinin Anadolu’ya geçerek Konya’da ikamet etmesi bile düşünülmüştür.

İşgaller esnasında İtilaf Devletleriyle işbirliğine giren azınlıkların oldukça rahat oldukları görülmektedir. Şehirde var olan kaos ve Müslüman ahali üzerindeki baskılara karşılık, azınlıkların günlük hayatlarında en ufak bir aksama olmamıştır. Bunun en önemli göstergesi azınlıkların yoğun olarak yaşadığı mahallelerdeki sosyal yaşamdır. Rum azınlığın yoğun olarak yaşadığı Tatavla semtinde, işgalin olanca şiddetine, sokağa çıkma yasaklarına, açlık-sefalet ve hastalıklara rağmen, Rumlar sabahın 2’sine kadar süren eğlenceler yapabilmişlerdir.

Azınlıkların Osmanlı ülkesinde yüzlerce yıl rahat bir hayat sürmelerine rağmen, I. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında yaptıkları işgallerde İtilaf Devletleri amaçlarının, Osmanlı yönetimi altında ezilen azınlıkları kurtarmak ve Batı’nın hümanist değerlerini barbar Osmanlı’ya taşımak olduğunu kamuoyları- na açıklamışlardı. Gerçek işgal nedeni bu olmadığı gibi ne azınlıklara ne de Osmanlı coğrafyasına medeniyet getirmemişlerdir. Ermeni ve Rumları hayali projelere inandıran Batılı devletler, yüzlerce yıldır İstanbul ve diğer Osmanlı kentlerinde barış içinde yaşayan Müslim ve gayrimüslim halkları birbirine düşman etmekten başka bir şey yapmamıştır.

2. İstanbul’da Temel İhtiyaç Maddelerinin Temin Edilememesi

Savaş ve işgal yılları ekonomik açıdan herkes için çok zorlu geçmiş, en temel ihtiyaç maddelerine bile ulaşılamamıştır. Su, elektrik, tramvay ve vapur hizmetleri neredeyse durmuştur. İstanbul’un deniz ve demiryolu trafiği aksamış, iç ve dış ticaret yollarının tıkanması nedeniyle kumanya temininde yaşanan zorluklar, iaşe problemlerinin ortaya çıkmasına neden olmuş ve halk zaman zaman açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Açlıktan kayın ağacı tohumu bile yemek zorunda kalan halk “Alman Fıstığı” adını verdiği bu tohumla sakız gibi oyalanmıştır.

İhtiyaç malzemelerinin azlığı, enflasyonu ve fahiş fiyatları beraberinde getirmiştir. Esasında mütareke döneminde yaşanan yoksulluk, açlık ve sefalet daha önceki gelişmelerle birlikle ele alındığında hiç de sürpriz sayılmazdı. Zira uzun ve yıpratıcı savaş sürecinde İstanbul’da yaşananlar bundan sonra yaşanacakların adeta habercisi gibiydi. Nitekim ekmek ve diğer temel gıda maddeleri karaborsaya düşmüştür. Bu durumu ortadan kaldırmak için savaş yıllarında buğday alım ve tevzi işlerinde Esnaf Cemiyeti kesin yetkili tayin edilerek, bütün değirmenlerin hükümet adına çalışması kararı alınmıştır. Bu önlemlere rağmen ekmek fiyatlarında yaşanan artışlar önlenememiştir. İstanbul’da ekmek fiyatlarını 5 paradan 55 paraya fırladığı zamanlar olmuştur. Ekmekte yaşanan fiyat artışları diğer gıda maddelerinde de görülmüştür. Şekerin kilogramı 1914 yılında 3 kuruş iken, 1917’de elli katına çıkarak 150 kuruşa; makarnanın kilogramı 1914 yılında 3 kuruş iken, 1917’de yaklaşık otuz katına çıkarak 90 kuruşa; patatesin 1914 yılında kilogramı 1 kuruş iken, 1917’de 20 katına çıkarak 20 kuruşa; sütün 1914 yılında kilogramı 2 kuruş iken, 1917’de yaklaşık 10 katına çıkarak 19 kuruşa yükselmiştir.

Açlık ve sefalet her yerde karşılaşılan olağan bir hal almıştı. İstanbul halkının durumu Amerikan gazetesi New York Times’ın 11 Nisan 1917 tarihli nüshasında şöyle anlatılmıştır;

“…(İstanbul’da) açlık başlamış durumda… sokakta rastladığımız insanların yüzleri sarı, elmacık kemikleri zayıflıktan fırlamış, gözleri bütün anlamını yitirmiş, dik ve zayıf bakıyor. …sokaktaki alil, sarsak, inmeli, titrek insanların sayısı gün be gün artıyor…”

 Amerikan Araştırma Heyeti’nin 1920-1921 yılları arasında cezaevlerini ziyaret ederek derlediği bilgilere göre; özellikle yoksulluk ve temel ihtiyaçların karşılanamamasıyla yakın ilişkisi olan hırsızlık tüm suçların yaklaşık %50’sini oluşturmuştur.

İttihat ve Terakki, fiyatlarda görülen fahiş artış ve dalgalanmaları önlemek için bazı mevzuat değişiklikleri yapmıştır; ancak bu da toplumda yeni zenginleri doğurmuştur. İttihat ve Terakkinin bazı uygulamaları savaş zenginle- rinin gücüne güç katmıştır. 9 Eylül 1918 tarihli bir istatistiğe göre, savaş esnasında devlet desteğiyle 92 şirket kurulmuştur. Bu şirketlere “Kara Kemal Şirketleri” de denir. Savaş döneminde yaptıkları vurgunlarla ön plana çıkan bazı tüccarlar da “333 (1916) tüccarı” diye anılmıştır. Kısa sürede savaş zenginleri ortaya çıkarken geniş bir kesim de yoksullaşmıştır. Bu yıllarda yaşanan spekülatif gelişmeler yüksek enflasyon ile karaborsayı doğurmuş ve gelir dağılımını alt üst etmiştir. Savaş ortamında ortaya çıkan karaborsadan Rum ve diğer azınlık tüccarlar kısa sürede zenginleşmiştir. Bunların yanında orta halli tüccarlar veya devlet kadrolarındaki bazı bürokratlar da birkaç ay içerisinde dev servetler kazanmıştır. Bu gelişmelerle İstanbul servet ve sefaletin aynı anda yaşandığı bir kent halini almıştır. Bu durum dönemin yazarları tarafından da işlenen önemli konulardan biri olmuştur.

Ortaya çıkan bu ekonomik şartlar ticaret ahlakını da alt üst etmiş, kazandıkları parayla yetinmeyen, hem sağlıksız hem de fahiş fiyatlara mal satmak isteyen tüccarlar türemiştir. Hükümet bu tür kişiler için 19 Haziran 1335 (1919)’te “İaşe Kararnamesi” hazırlamıştır. Buna göre zorunlu ihtiyaç maddelerinin fiyatları hükümet ve belediye görevlilerince belirlenmiş, buna uymayanların mallarına el konulmuş, hapis ve ağır para cezaları getirilmiştir. Bu önlemlerin yanı sıra, sağlıksız gıda maddesi, mahlut ekmek üretenlere, mahlut un satanlara, narhtan fazla fiyatla mal satanlara, kokmuş et satanlara, iaşe kanununa aykırı satış yapanlara çeşitli cezalar verilmiştir.

Eldeki bilgilerden anlaşıldığına göre toplumda dürüstlükleri ve saygınlık- larıyla bilinen esnaf bile toplumsal çöküşten nasibini almıştır. Lonca teşkilatıyla başlayan ve belirli aşamalarla güvenilirlikleri tescillenen esnaf halka başta sağlıksız un olmak üzere, çoğu gıda maddesini ya kalitesiz olarak ya da fahiş fiyattan satmıştır.

3. Ahlaki Çözülme ve Aile Bağlarının Zayıflaması

I. Dünya Savaşı ve mütareke yıllarının doğurduğu ekonomik ve politik krizler, toplumsal kırılmaların hızlanmasına neden olmuştur. Uzun ve yıpratıcı savaşlar nedeniyle boşalan devlet hazinesi memurlara maaş dahi veremez hale gelmiştir. Mevcut olumsuzluklara İstanbul’un işgali ve arkasından yaşanan toplumsal krizler de eklenince büyük bir ahlaki çözülme ve aile kurumunun zarar görmesi söz konusu olmuştur.

Savaş ve işgal yıllarında yaşanan gelişmeler her ne kadar sadece askerî olaylar gibi görünse de, gerçekte toplumun ahlaki yapısındaki çözülmeyi hızlandıran faktörlerdir. Dönemin ahlak tartışmalarının merkezinde ise “kadınlar ve kıyafetleri” ile “aile krizi” yer almıştır. Zaten o yıllarda kalem oynatan dönemin batıcı, milliyetçi ve İslamcı yazarların neredeyse tamamı toplumda bir aile krizi olduğu konusunda ittifak halindeydiler.

Kadın ve kadının örtünme alışkanlıklarıyla başlayan tartışmalar aileyle ilgili tartışmaları da gündeme getirmiştir. Kadın kıyafetiyle ilgili tartışmaların temel nedeni, savaş yıllarında askere giden erkeğinin yerini doldurmaya çalışan kadının, üretimde ve kamusal alanlarda görev almasıyla; sokakta, mektepte ve resmi dairelerde daha çok görülür olmasından kaynaklanmaktaydı. Aslında kadınların sokağa çıkma ve örtünmesi konusunda ilk değişimler Tanzimat’la başlamıştır; ancak o zamanlar keyfi nedenlerle sokağa çıkan ve sayıları oldukça az olan kadınların, I. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında artık her yerde ve daha çok sayıda dışarı çıkmaları bu dönemdeki tartışmaları daha hararetli hale getirmiştir.

Kadınların kıyafetlerinde yaşanan değişimler kimi yazarlar tarafından eleştiri konusu yapılırken kimileri de bu değişimin mecburi olduğunu düşünmüştür. İkinci grup yazarlardan biri olan ve 1923 yılında yazdığı bir makalesinde 1908-1923 yılları arasında kadınların hayatında yaşanan gelişmele- ri irdeleyen Suphi Nuri kıyafet değişimini kendi bakış açısıyla izah etmiştir. Ona göre 10 Temmuz’dan42 sonra kızlar mekteplere gitmiş ve memur olmalarına müsaade edilmiştir. Kadın giyim modası zaten garptan gelmekte olduğundan, ucuz ve iyi giyinmek için kadınlar Fransız modalarını takibe mecbur kalmışlardır. Çarşaf ve elbiseler gitgide değişip hanımların kıyafeti garp kadınlarınkinin aynısı olmuştur. Böylece elbisede başlayan zevk ve tekâmül kadınların hayat, yaşayış, düşünüş ve zihniyetlerine de tesir etmiştir. Suphi Nuri bu yaklaşımıyla kadın kıyafetlerindeki değişimin mecburiyetlerden kaynaklandığını belirtmekte ve bu değişimin sebeplerinden birinin de harp şartlarından dolayı okuyan ve çalışan kadınlarda yaşanan değişim olduğunu vurgulamaktadır. Ona göre kıyafetlerdeki bu değişim kısaca masum ve mecburi idi.

Bu süreçte sosyal hayatta kadınların vazifeleri, hareket tarzları, erkek gibi davranmaları ve süslenmeleri önemli tartışma konuları olmuştur. Şükufe Nihal bir yazısında; “…Bugün düşman kapıdayken “vatanın faziletperver, milliyetperver, vatanperver kadını” saçıyla başıyla uğraşmaz” dedikten sonra, erkeklerin de savaş dönemi olması itibarıyla kadınlarla ilgilenmesini uygun görmemiştir.

Kadınların kıyafetleri ve süslenmesi üzerinden süren tartışmalar “aile” konusundan ârî bir şekilde devam etmemiştir. Bu tartışmaların merkezine aile ve eşler arasındaki problemler de oturmuştur. Cepheye giden subay ve askerler yıllarca eşinden ve ailesinden ayrı kalmıştır. Bu ayrı kalış ilk olarak karşılıklı güvensizliğe ve beraberinde bazı ailevi sorunların da doğmasına neden olmuştur. Bilindiği üzere savaş yıllarında bazı ülkelerde kadınlar “sadakatsizlik” suçlamasına maruz kalmış olup bu durum “askerlerin kâbusu” olarak tanımlanmıştır. Evinden uzak kalan erkeğin, dizinin dibinde olmayan hanımından şüphelenmesi ve onu sadakatsizlikle veya ihanetle suçlaması artık sıradanlaş- mıştı. Bu yüzden dönemin gazete ve dergileri bu konuda uyarılarda bulunmuştur. Çünkü kadınlar artık sadece evlerinde oturup savaşın bitmesini beklemiyor, kamusal alan dâhil her tarafta varlık gösteriyor ve savaşın kazanılması için cephe gerisinde görev alıyorlardı.

Vatan için çalışan kadınların dışında kalan ve zevk için evin dışında bir yaşama alanı oluşturan, sokağa yönelen kadınlar ise basında eleştirilmiştir. Ethem Nejat, “Türk Kadını” dergisinde dışarıda kendini eğlenceye veren kadın- ları evsiz barksız kadınlar olarak tanımlamış ve bunlara güvenilemeyeceğini savunmuştur. Nejat’a göre en çok uzak durulması gereken kadın modeli Fransız eğitimi almış ve alafranga tahsil görmüş Türk kadınıdır. Dergide yeni kadın ve “Levanten kadın” tipi de eleştirilmiştir. Necmettin Sadık derginin 4. sayısında Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan, serbest hayatın taşkınlıklarıyla dolu, milliyet duygularına yabancı Levanten kadınlara yönelik önemli eleştiriler yapmış, bu kadınlara benzememe konusunda mücadele edilmesini tavsiye etmiştir.

Yukarıda da bahsedildiği üzere savaş döneminde erkeklerin eşlerinden şüphelenmeleri en üst seviyeye çıkmıştır. Karısından gelen mektupların seyrekleşmesi bile erkekler için bir şüphe nedeni olmuştur. Bu da o dönemde kaleme alınan hikâye ve romanlarda yer bulmuştur. “Türk Kadını”nın birinci sayısında Aziz Hüdai “şüphe” adlı bir hikâye kaleme almıştır. “Sadakat saç gibidir. Erkeğe değil kadına lazımdır!” diyen hikâyenin kahramanı miralayın, karısından gelen mektupların seyrekleşmesi ve Kadıköy, Beyoğlu gibi yerlerde gezerken görüldüğünü öğrenmesi bile ondan şüphelenmesi için yeterli bir sebep olmuştur. Dönemin basınında yer alan bu ve benzeri hikâyeler savaş yıllarında eşlerin birbirlerine güvenlerinin ne derece azaldığını gösteren çarpıcı örnekler- dir. Anlaşılan o ki, savaş dönemlerinde birçok ailede bu hikâyedekine benzer sorunlar yaşanmıştır.

Ahmet Rasim de aile bağlarının yıpranması, fuhşiyat ve toplumsal çöküntünün ana nedenini I. Dünya Savaşı olarak tespit etmiştir. 1924 yılında kaleme aldığı bir yazısında;

“…Eski fuhuş çöktü. Fakat güya çirkefe atılmış bir taş gibi bütün pislikleri etrafa serpildi. Eskiden birkaç mahalleye serpilmiş olan içtimai rezillik yılan gibi kovuktan kovuğa sokularak evden eve tünel açtı; yeni fuhuş başladı (fuhş-ı cedid). Yeni rezalet yerleri açıldı, çoğaldı. Muhtelif semtlere saldırarak dallı budaklı bir şekil aldı. Bilhassa İslam içtimai terbiyesini yaraladı… Umumi harp, onu (fuhşu) seferber hale koydu. Bu büyük hercümerç arasında idi ki aile rabıtaları, hürmetleri, takayyütleri gevşedi…” demiştir.

 Savaş ve işgal yıllarında yaşanan sosyal çöküntü ele alınırken, aynı zamanda özünden kopan ve Batılılaşan Türk kadın tipi de eleştirilmiş, hatta sadece bu haliyle bile ihanet ettiği ifade edilmiştir. Bu düşünceler dönemin yazarlarının roman ve hikâyelerinde yer alan kahramanlarda vücut bulmuştur.

Yakup Kadri Sodom ve Gomore’de yabancı işgali altındaki İstanbul’u tasvir eder. Hikâyede yer alan Orhan Bey karakterini, kadınlarını işgal güçlerine peşkeş çeken Batı yanlısı bir hain olarak işlemiştir. Romanında kadın kahraman seçiminde, Batılılaşmanın kadınlar üzerinde yarattığı ahlaki yozlaşmayı işler. Ayrıca kadın karakterleri, çöküş ve yozlaşmanın ideal taşıyıcıları olarak tanımlar.

Gerçekten de savaş ve mütareke yıllarında kadınlar üzerindeki sosyal çöküntü o denli fazladır ki bazı trajikomik durumlar da ortaya çıkmıştır. Batı’dan gelen değişimler bazı kadınlar tarafından hiç sorgulanmadan alınmıştır. Örneğin, Rusya’dan gelip İstanbul’a sığınan Rus kadınlarının pek çoğu pislik ve sefaletten bitlenmiş olduklarından saçlarını kökünden kestirmiş ve başlarını farklı farklı renklerde örtülerle kapatmışlardır. Osmanlı kadınları arasında bu saç modeli “Rus başı” olarak moda olmuş ve Dersaadet kadınları önce saçlarını bu şekilde kısa kestirmişler daha sonra da göçmenlerin rengârenk örtülerini de taklit etmişlerdir. Hatta imkânsızlıktan dolayı omuzları yırtık elbiseler giyen Rus göçmenlerin bu kıyafetleri de moda olmuştur. Bu durum devrin karikatürlerine de yansımıştır.

Savaş yıllarında toplumda baş gösterdiği düşünülen ahlak dışı durumları engellemek amacıyla bazı dernekler faaliyet alanlarını bu yöne kaydırmıştır. Mesela Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi bunlardan biridir. Cemiyet, savaş esnasında ve mütareke döneminde yaygınlaşan para karşılığı yapılan kısa süreli sözde evliliklerle diğer ahlak bozucu durumları önlemek amacıyla kadınları çalışmaya teşvik etmiştir. Nitekim cemiyet nizamnamesinin 2. ve 3. maddelerinde cemiyetin amacı anlatılırken namus kavramı vurgulanmıştır. Nizamnamenin ilgili yerinde; “Kadınlara iş bulup kendilerini “namuskârâne temin-i maişete alıştırarak” himaye etmektir. Cemiyet, işbu maksadını temin etmek için kadınların yapabileceği bilcümle işlere kendilerini sevk edecek ve bu suretle çalışacakları daimi surette himaye edecektir” şeklinde açıklanmaktadır. Bu cemiyet kadınların çalışmasına karşı yayınlanmış fetvaların geri alınması için de uğraş vermiştir.

Aile bağlarının zayıfladığı dönem olan Birinci Dünya Savaşı yıllarında yapılan bazı hukuki düzenlemeler o dönem hakkında bazı ipuçları vermektedir. Sadece kadınlar değil bazı erkekler de eşlerine sadakatsizlik yapmakta idi. Bu durumun sosyal bir sorun halini alması üzerine normal şartlar altında Sünni inancına göre kadının kocasını boşaması çok zor şartlara bağlı iken, 1915 yılında kadının lehinde değişiklik yapma çalışmaları başlamıştır. Belirli şartların doğması halinde kadının kocasını boşayabilmesi için şeyhülislamdan fetva alınmış ve padişah da buna uygun olarak ferman yayınlamıştır. Bu konu daha sonra 1917 Aile Nizamnamesi’nde kanunla düzenlenmiştir. Harp döneminde ortaya çıkan özel durumlar bu fetva ve nizamnamelerin hazırlanmasında etkili olmuş ve sadece Hanefi değil diğer mezheplerden de görüş alınarak bazı esnemeler yapılmıştır. Savaş ve işgal yıllarında erkeklerin evi terk etmesi ve çocuklarına bakmaması gibi durumlar görülmeye başlaması üzerine artık boşanma konusundaki geleneksel Sünni görüşten vazgeçilmiştir.

Buraya kadar anlattıklarımızı toparlayacak olursak, savaş ve mütareke yıllarının eşler arasında güvensizliklerin doğduğu ve aile bağlarının gittikçe yıprandığı yıllar olduğu, aile kurumunu zedeleyen bu süreci dönemin basın, hikâye, roman ve hukuki düzenlemelerinden de takip etmenin mümkün olduğu görülmektedir.

4. Kadın ve Çocuklar

Savaş ve mütareke yıllarında sosyal değişimi ele alan çalışmalarda kadın ve çocukların durumu ya atlanmış veya çok kısa ele alınmıştır. Oysa toplumun genelini etkileyen felaketler, çocuk ve kadınları daha fazla mağdur etmiştir. Bunun en açık örneklerini sokakta dilenen, istismar edilen çocuklarda ve karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan veya fuhşa itilen kadınlarda görmek mümkündür.

Mütareke ve işgal dönemi, İstanbul’da yetim sayısının en üst seviyeye çıktığı yıllardır. Bu dönemde yaklaşık 10.00058 ila 15.00059 arasında yetim bulunduğu tahmin edilmektedir. Bunların ekseriyeti Türk yetimleri idi. Bu yetimlerin çok az bir kısmı farklı milletlere ait yetimhanelerde barınıyorlardı. Yetimhanelere sığınabilmişlerin dışında, sokaklarda başıboş dolaşan, dilencilik ve hamallık yapan çok sayıda aç ve yarı çıplak erkek ve kız çocukları vardı. Nitekim yabancı seyyahlar da mütareke yıllarında Galata ve Pera’nın aç çocuklarla dolduğunu nakletmektedir.

Mütareke yıllarında çeşitli iş kollarında çalışan çocuklar da vardı. Çalışma saatleri 9-10 saati buluyordu ve çocukların ücretleri ise normal işçilerin yaklaşık üçte biri kadardı. Çocukların çalıştıkları işletmelerin sosyal hizmetleri yok denecek kadar azdı. Bu yıllarda sadece ayakkabıcılık sektöründe yaklaşık 2.500 erkek çocuk çalışmaktaydı. Bu çocuklar arasında 7 yaşında olanlar bile vardı. Çalıştıkları yerler sağlıksızdı ve kullanılabilecek temiz tuvaletleri yoktu. Bu işyerlerinde çalışan çocuklar genel itibariyle kötü beslenmenin sonucu olarak cılızdı. Çocuklar iş yapabilecekleri tüm fabrikalarda çalıştırılmıştır. 6-7 yaşındaki kız çocukları nakış gergeflerinde kanaviçe işler veya ajur yaparlardı. Çalışma ortamı ve havası çok kötü olan sigara fabrikalarında bile çocuklar çalışmaktaydı. Havalandırması nerdeyse olmayan sigara fabrikalarında tütün tozu havayı doldurmakta, bu da çocuklarda çeşitli hastalıkların zuhuruna neden olmaktaydı .

Kimsesiz ve maddi imkânı olmayan çocuklar çalışmak veya dilenmek zorunda kalırken, diğer çocuklar okula gitmek istese de gidemiyorlardı. Çünkü işgallerle birlikte öğretmenler ve eğitim de baskı altına alınmıştı. Siyasi gerekçelerle bazı öğretmenlerin azledilmiş olması öğretmen yetersizliğine neden olmuştur. İşgal, zaten yetersiz olan eğitim kurumlarını çalışamaz hale getirmiş, mali sıkıntı çeken hükümet de okulları açamamış, tatilleri aylarca uzatmak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla eğitim de işgallerle birlikte aksamıştır.

İstanbul’da olup eşini kaybetmiş dul kadınlarla birlikte Anadolu’dan İstanbul’a sığınan çok sayıda da dul vardı. Bu dullar arasında eşi şehit olup eline bir miktar para geçenler olmakla birlikte, eşi resmi kayıtlarda kayıp olarak görünen ve devletten herhangi bir maaş alamayan çok sayıda kadın da vardı. Bu dullar camilere, imarethane ve medreselere sığınmışlardır. Bunlardan bazıları da çok zor şartlar altında kendi evlerinde yaşam mücadelesi vermiştir. Evlerde yaşayan dulların %50’ye yakını çok kötü şartlarda barınıyordu. Kendileri ve çocuklarının sağlıkları bozuktu. İstanbul’da yaşayan dullar arasında en kötü şartlarda olanlar Türklerdi. Türk dulları ve çocukların yaklaşık %60’ı hasta idi. Diğer azınlıklara göre en az okula giden ve en çok çalışan çocuklar Türk dullarına aitti.

Yoksullukla pençeleşen şehirde kadınlar çok düşük fiyatlara veya karın tokluğuna çeşitli iş kollarında çalışmaktaydı. Bunlar arasında günlük 1 liraya çalışanlar bile vardı ve bu iş sürekli değildi. Bazıları ise aylık ortalama sadece 4-6 lira kazanmaktaydı. Bu da bir evin temel ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak bir miktardı.

Bu zor şartlar altında karınlarını doyurmak için çalışan kadınlar, ahlaki problemlerle de karşılaşmışlardır. Kadınların artık neredeyse tüm iş kollarında çalışmak zorunda kalması cinsiyetlerin de birbirine karışmasına neden olmuştur. Erkek işlerinin de kadınlar tarafından yapılır hale gelmesiyle basında cinsiyetler arasındaki sınırın çizilmesi konusu gündeme gelmiştir. Mesela Türk Kadını dergisinin 13. sayısında “Erkekleşme” yazısını kaleme alan Nezihe Rikkat, bu soruna dikkat çekmiştir67. Yine çalışmak zorunda kalan kadınların erkeklerle olan ilişkileri konusunda Müfide Ferit, “Yeğenlerime Mektuplar” adlı yazısında erkekler cepheye gittiği için çalışmak zorunda kalan kadınlara destek verir; ama “erkeklerle ilişkilerinizi düzenlediniz mi?” diye sorar. Ardından “Erkeklere nasıl muamele edeceğinizi bilemediniz… Onlarla arkadaş olmayın” diye öğüt verir. İbrahim Alaaddin Gövsa da “Kadınlar içtimai faaliyetlere yeni açılan şampanya gibi fışkırıp döküldüler, çöpçülük bile yapıyorlar” tespitini yaparak bu durumu eleştirmiştir.

5. İşgalcilerin Toplumun Ahlaki Değerlerini Dejenere Etme Faaliyetleri

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti’nde sosyalleşme ve eğlence mekânların- dan biri kahvehanelerdi. Peçevî Tarihi’nde yer alan bilgilere göre; Hicri 963’e (1555) kadar İstanbul’da kahve ya da kahvehane yoktu. İstanbul’a bu tarihten sonra Hekim ve Şems adında Halep ve Şam’dan gelen kişiler tarafından bir dükkânda kahvehane açılmıştır. Kahvehaneler ilk zamanlar insanların bir araya geldikleri, kahve içtikleri ve beldelerinden haber aldıkları, aydın ve ediplerin dinlendiği bir buluşma yeriydi. Zamanla kahvehaneler amaçlarından saptığından dolayı devlet bu tür mekânları belli zamanlarda kapatmayı da içeren bazı tedbirler almıştır.

Batılılaşmanın bir devlet politikası haline geldiği dönemlerde, kahvehane- lerin kullanım amaçları şekil değiştirmiş ve alkol alınan, hatta üst katlarında fuhuş yapılan mekânlar haline gelmiştir. Avrupa ile ilişkilerin sıklaşmış olduğu 1826-27 yıllarında kahvehaneler dışında meyhaneler de yaygınlaşmıştır. Bu yıllarda meyhanelerin sayıları 560’a ulaşmıştır. Nitekim eserlerinde devrinin sosyal hayatını ustalıkla tasvir eden Ahmed Mithat’ın, bu hususta verdiği şu bilgiler oldukça anlamlıdır:

“Galata ve Beyoğlu’nda Almanların küşad etmiş oldukları birahaneler hakkında Osmanlı beylerimizin, efendilerimizin rağbetleri pek fevkalade idi. Hele Galata’da Voyvoda civarında 15 numaralı Fogel birahanesi Osmanlıların en ziyade mazhar-ı rağbet olmuştu. O derecelere kadar ki, orada hizmet eden Alman karıları bile pek az bir müddet zarfında Türkçe öğrenmeye mecbur kalmışlardı…”

Tanzimat dönemi alkollü içkilerin temin edilebildiği mekânlar için geniş serbestiyetin geldiği ve yaygınlaştığı bir dönem olmakla birlikte, meyhane, pavyon, müzikhol ve kafeşantan gibi alkol alınabilen mekânların adım başı açıldığı dönem I. Dünya Savaşı ve işgal yılları olmuştur. Şehremaneti’nin hazırlamış olduğu istatistiklere göre; 1914 yılında Beyoğlu ve civarında 310 genelev, 405 meyhane, 2.284 şarap ve içki bulunduran mekân, 270 lokanta ve birahane, 1.800 kahvehane ve çaycı dükkânı, 180 pastahane ve şekerci, 17 tiyatro ve sinema ile 8 kafeşantan ve kafekonser bulunmaktadır.

İşgal ve mütareke yıllarında bu tür yerler yaygınlaşmış, İstanbul’un her mahallesinde işgal askerleri ve göçmenlerden müteşekkil müşterisi hazır biraha- neler açılmıştır. Bu hususta başı çeken Galata ve Beyoğlu’ndaki birahanelerin arasında Aynalı, Bizans, Nikoli (İsveç), Yani, Bartoli, Strazburg (Yani 2), Londra ve Anadolu en meşhurları olmuştur. Yine eğlence adı altında bulvar tipi kokteyllerin de alınabildiği kahvehaneler yaygın bir şekilde açılmıştır. Bu tür kahvehanelerin sahiplerine bakıldığında Rumların yoğunlukta olduğu görülmektedir. O günlerin Pera, Galata ve Tatavla’sını anlatan hatıratlara bakılırsa toplumsal çöküşün kaynağı daha açık bir şekilde görülmektedir. Daha sonraları Beyoğlu’ndaki kahvehaneler çalgı çalınan gazinolar haline gelmiştir. Buralarda sarhoş yabancı uyruklu kadınlar şarkı söyleyip dans etmişlerdir. Beyoğlu’nda bu mekânların yanında elçilerin, yabancıların ve Batı hayranı Türklerin sürekli gittikleri kulüpler de açılmıştır. Bu kulüplerde yasak olmasına karşın kumarın yanı sıra başka eğlence şekilleri de yaygınlaşmıştır.

Osmanlı geleneklerinde kadın ve erkeğin aynı ortamda bulunabilmesi oldukça zor şartlara bağlı iken, işgalciler kadın ve erkeklerin aynı mekânda buluşmasını sağlayan salon hayatını teşvik etmiş ve adeta toplumda yaygınlaş- tırmıştır. 1920’li yıllara gelindiğinde kadınlar salonlarda erkeklerle birlikte dans etmeye başlamıştır. Bu yıllarda tango ve diğer danslar işgal askerleri ve İstanbul’a gelen Beyaz Rus kadınları aracılığı ile yayılmıştır.

Dans konusunda ortaya çıkan bu durum toplum hayatında rahatsızlıklara neden olmuştur. Gerek bu dönemde gerekse işgalden sonraki yıllarda dansın maksadını aşan bir hal alarak toplumu dejenere ettiği ve ahlaki yapıyı bozduğu görüşü toplum nezdinde ağırlık kazanmaya başlamıştır. Peyami Safa da işgal yıllarında toplumda yaşanan yozlaşma ile tangoyu eleştirmiştir. “Sözde Kızlar” adlı romanında sürekli makyaj yapan, süslenen, özgür (!) bir cinsel hayat süren ve namuslu aile kızlarını peşkeş çeken kötü karakterli kadınları “tango” olarak tanımlamıştır. Tango demek dinini, milletini sevmeyen, mahallesine, ailesine isyan eden, ırzını, namusunu satan, her günahı işleyen “mel’un karı” demektir. Ona göre aslında memlekette muharebe, açlık, ölüm, yangın ve koleranın sebebi bu tango denen kadınlardı. Burada dikkati çeken husus tangonun Avrupai bir dans olması ve bunu yozlaşma ve ahlaksızlığın bir sembolü olarak kullanması- dır77. Tango’ya ileriki yıllarda daha başka anlamlar da yüklenmiştir. 1928 yılına kadar şehevi, ruhsuz kadını kahraman olarak seçen kitaplara da ‘tango’ denilmiştir.

İşgal dönemi, halka Batı propagandası yapılan, halkın ahlaki değerlerini dejenere etmek için müstehcen ve ahlaki yapıya ters filmlerin izlettirildiği yıllar olmuştur. Sinemanın toplum üzerindeki etkisini çok önceleri keşfeden işgalciler, bu yolla toplumun değer yargılarını değiştirmeyi planlamış olmalıdır. Bu amaçla Avrupa’dan ahlaka mugayir film ve kartpostallar getirilmiş ve bunlar sinema salonlarında gösterilmiştir. Mayıs 1921’de İstanbul’da yaklaşık 32 daimi, 12 de yazlık olmak üzere toplam 44 sinema vardı ve bunların sayıları sürekli artmaktaydı81. Her ne kadar sinemaların bazılarının sahibi yerli girişim- ciler ise de kahir ekseriyetinin sahipleri yabancılarla azınlıklardı. Buralarda gösterilen filmler Fransız, İtalyan ve Amerikan filmleriydi. Bu durumdan İtilaf güçleri oldukça memnundu; çünkü bu filmler kendi ülkelerine aitti ve bir yönüyle propaganda aracı olarak kullanılıyordu. Bu filmlerden bazıları Amerika ve İngiltere’de gösterimine izin verilmeyen müstehcen, niteliksiz, ahlaksız filmlerdi ve her yaştan kişinin seyretmesine izin veriliyordu.

Öte yandan sinemalarda gösterilen filmlerin ilgi çekmesini sağlamak için ilginç yöntemlere başvurulmuştur. Bunlardan en çok başvurulan yöntemlerin başında filmlerin ilan afişlerine “Gençlere yasak” veya “Genç kızlara yasak” gibi ibareler yazmaktı. Bu tür filmlerin başında Kadıköy Sineması’nda gösterilen “Fahişenin Kızı” ve Beyoğlu Odeon Sineması’nda gösterilen “Oires Karnvale=Eyones Karnavalı” adlı filmler gelmekteydi84. Hükümet tarafından ahlaka ve adaba aykırı bulunan bu tür filmler gösterimden kaldırılmıştır.

Bu dönemde hükümet veya işgal güçleri tarafından uygulanan diğer bir sansür bilgisi de Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Mürebbiye” romanından uyarla- narak çekilen filmiyle ilgilidir. Senaryo ve yönetmenliğini Ahmet Fehim’in, görüntü yönetmenliğini Malul Gaziler Cemiyeti’nde görev yapan Fuat Uzkinay’ın yaptığı bu filmin sinemalarda oynatılması ve Anadolu’ya dağıtımı, Fransız işgal güçleri komutanı General Louis Franchet d’Espèrey tarafından yasaklanmıştır. Bu yasağa rağmen film, gizlice gösterilmiş ve büyük ilgi görmüştür. Konumuzu ilgilendiren kısım ise filmin yasaklanma sebebinin çirkin içerikli olması değil, filmde yer alan karakter Fransız Anjel’in mürebbiye olarak çalıştığı evde çeşitli entrikalarla erkekleri baştan çıkarması, Fransız kadınlarını küçük düşürmesi ve Fransa’nın imajını zedelemesidir. Bu yıllarda başlayan umumi ahlaka aykırı film çekme ve izlettirme geleneği Cumhuriyet yıllarına miras kaldığı gibi artık o tür filmlere yapılan sansür veya yasaklama da kaldırılmıştır. Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında “Şehvet ve Şeytan” adlı filmin gazete reklamlarında müşteri toplamak için toplumun genel ahlakına aykırı sahneleri bile gazetelerin ilan sayfalarında yer almıştır.

Mütareke yıllarında işgalciler okullarda propaganda faaliyetleri de yürütmüşlerdir. İşgal sırasında Fransız subaylar Muallim Mektebi’nde konfe- ranslar vermişlerdir. Konferansların içerikleri hakkında kesin bir bilgiye sahip değilsek de bunların propaganda içerikli olduğunu tahmin etmek zor olmaya- caktır. Benzerleri Adana’da lise öğretmen ve öğrencilerine de verilen bu konferanslarda, Anadolu’da başlayan direniş hareketinin başarıya ulaşamayacağı yönünde propaganda yapılmıştır. Ayrıca işgalciler 1921-1922 yılı ders müfredatında Tarih derslerinde değişiklik yaparak, öğrencilerde vatan sevgisi- nin gelişmemesi için “Malumat-ı Vataniye” dersini kaldırmıştır. Azınlık ve yabancı okullarında ise Türkçe dersleri çoktan kaldırılmıştı. İstanbul’daki Fransız subaylar da haftada bir gün öğrencilere konferanslar vermişlerdir.

 

6. İstanbul’a Gelen Göçmenler ve Sığınmacılar:

 

İstanbul politik, dinî veya başka nedenlerden dolayı problem yaşayan tüm dünyadaki mülteciler için baştan itibaren önemli bir sığınma yeri olagelmiştir. Bir imparatorluk başkenti olması ve ulaşım yollarının kavşağında yer almasın- dan dolayı İstanbul, siyasî, askerî ve ekonomik faktörlerle doğal afetlerin yol açtığı sorunlar nedeniyle vatanını terk eden mültecilerin sığındıkları şehirlerin başında gelmekteydi. Özellikle konumuzu teşkil eden XX. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan savaşlar nedeniyle İstanbul, çok kısa sürede yoğun göçlere maruz kalmıştır.

İstanbul’a her milletin bakış açısı farklı olmakla birlikte, herkes burada kendini güvende hissetmiştir. Türk ve Müslüman ahali İstanbul’u başları sıkıştığında sığınacakları payitahtları olarak görürken, Rumlar için burası kadim dini bir merkezdi. Ermeniler için ise İstanbul güvenli bir yuvaydı. Müttefik güçleri de işgalleri müddetince İstanbul’un kapılarını tüm mültecilere açmıştı. Bu yüzden yurt dışından ve ülke içinden çok sayıda mülteci İstanbul’a akın etmiştir. Mütareke yıllarında farklı milletlere mensup sığınmacılardan bazıları şunlardır: Ruslar, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Gürcüler, Ukraynalılar, Tatar- lar, Kalmuklar, Polonyalılar, Letonyalılar, Litvanyalılar, İsveçliler, Almanlar, İtalyanlar ve az sayıda da Finlandiyalılar.

Kırım ve Balkan savaşlarını hariç tuttuğumuzda genel olarak İstanbul’a gelenleri şu ana başlıklar altında toplayabiliriz:

1.Birinci Dünya savaşında çeşitli cephelerde esir olup mütarekeyle birlikte serbest bırakılan, silah bıraktırılıp terhis edilen veya başkente çağırılan binlerce Osmanlı askeri ve subayı,

2. Trakya ve Kuzeybatı Anadolu’nun Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine bu bölgelere ve payitahta gelen Türk mülteciler,

3. Anadolu’da yaşanan siyasî ve askerî hareketlilikten rahatsız olanlardan İstanbul’a gelenler,

4. BMM’ye ve Kuvay-ı Milliye birliklerine karşı isyan edip cezalandırıla- caklarını düşünenler,

5. Yaşanan büyük yangınlarda evleri yandığı için devletin imkânları veya yardım kuruluşlarının destekleriyle yaşamak zorunda olan yangın zedeler,

6.Nüfus oranlarını fazla göstermek amacıyla gizli olarak İstanbul’a yerleştirilen Rumlar,

7. Bolşevik rejiminden kaçıp İstanbul’a sığınan Rus mülteciler.

Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı İstanbul’da göçmen sayısı artırmış ve şehir adeta istilaya uğramıştır. Gerek Rusya’dan, gerekse Osmanlı Devleti’nin diğer bölgelerinden İstanbul’a sığınan binlerce mülteci, kentin sağlık, ekonomik, sosyal, kültürel ve ahlaki bakımından çöküşüne zemin hazırlamıştır.

Şehirde 1914 yılında 560.434’ü Müslüman diğerleri de Rum, Ermeni, Katolik, Latin, Yahudi olmak üzere toplam 909.978 kişi yaşarken94, 1914-1916 yılları arasında nüfus hızla artmıştır. Bu göç hareketinin daha iyi anlaşılması için şu bilgi somut bir örnek olacaktır: 1922 yılının başına kadar sadece İzmir ve Aydın’ı terk edenlerin sayısı 200.000 ila 300.000’e ulaşmış ve bunların önemli bir kısmı İstanbul’a gelmiştir95. Bunlara bir de işgal için İstanbul’a gelen binlerce İtilaf askerini eklemek gerekmektedir.

İstanbul’a gelen göçmen sayıları hakkında farklı kaynaklarda çeşitli rakamlar verilmekle birlikte, 1920 yılı itibariyle Kızılay’a göre şehirde 94.000, Amerikan Kızılhaç’ına göre ise 85.524 göçmen vardır. Dönem dönem bu göçmenlerin sayıları 200.000’e ulaşmıştır. Kapasitesinin üzerinde göç alması nedeniyle İstanbul oldukça zor günler yaşamıştır. Gelen mültecilerin önemli bir kısmı konutsuz, aç, hasta, bakımsız ve başıboş bir haldeydi.

Meydana gelen kozmopolit yapı kültürel etkileşimi ve buna bağlı olarak önemli değişimleri beraberinde getirmiştir98. İstanbul sokakları farklı din, dil, kültür ve ahlak değerlerine sahip unsurların bir arada yaşadığı, kargaşanın hüküm sürdüğü bir hale gelmiştir. Bu durum her ne kadar kültürel zenginlik veya çeşitlilik gibi görünse de esasında önemli sosyal ve ahlaki kırılmaların zeminini oluşturmuştur. Zira gıda ve barınma problemlerine ek olarak birbiriyle ilişkisi olmayan birçok ailenin aynı ortamda yaşamaları ahlak dışı davranışlara zemin hazırlamıştır.

 

7. İstanbul’a Gelen Rus Mülteciler ve Yaşanan Sosyal Sorunlar

 

Mütareke döneminde gelen göçmen ve sığınmacılar arasında 1917 Ekim Devrimi sonrası Rusya’dan kaçan ve sayıları on binleri bulan Beyaz Ruslar da yer almıştır. Bu göçmenler gelirken ülkelerindeki ahlak ve kültür anlayışlarını da İstanbul’a taşımışlardır. Göçmenler nüfus dengesini alt üst ederken, Ruslar ise sosyal çöküntüye ve ahlaki değerlerin alt üst olmasına neden olmuştur. Örneğin, Osmanlı toplumu “pavyon” ve “gece kulübü” gibi mekânları bu göçmenlerden öğrenmiştir.

Bolşevikler Ekim 1917’de Çarlık rejimini yıktıktan sonra Rusya’da büyük bir iktidar mücadelesi başlamıştır. Kızıl Ordu’ya karşı savaşan General Pavel Wrangel yenilince binlerce  asker ve sivil Fransa’nın desteğiyle Kırım’dan hareketle İstanbul’a gelmiştir. 1920 yılının ilk yarısından itibaren gelmeye başlayan Ruslarla ilgili olarak gazetelerde de haberler yer almıştır. Rusya’dan gelen göçmenler hükümetin karşı çıkmasına rağmen işgal güçlerinin kararıyla İstanbul sokaklarına yayılmışlardır. Rusların gelişigüzel şehre dağılması ve Müslüman mahallelerine de yerleşmeleri şehirde rahatsızlık uyandırmıştır. Şehremaneti’nce Rus mültecilerinin Müslüman mahallelerine yerleştirilmelerinin uygun olmadığı, bu kişilerin Büyükada, Kadıköy ve İstanbul cihetinde müsait olan mahallere yerleştirilmeleri istenmiştir.

1921 yılında İstanbul sokaklarındaki Rus Mülteciler “Constantinople Today” adlı makalede şöyle anlatılmıştır: “Rus göçmenleri çiçek, kâğıttan bebek, yağlıboya İstanbul resimleri, pasta ve kek, biblo ve incik boncuk, Rusça kitap ve gazete satarken her yerde görmek mümkündür.” Onlar sokaklarda ve cami merdiveni gibi yerlerde uyuyor, dileniyorlar bazen de açlıktan hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Lokantalarda garsonluk yapan Ruslar arasında prenses veya generaller olduğu gibi, yalvara yalvara sigara, kâğıt ve çiçek satan profesörlere, üniformalarıyla “beş kuruşa bir matmazel” diye bağırarak bebek satan askerlere veya eski bir milyonere rastlamak mümkündü. Rus göçmenler, arasında çok ilginç becerilere ve uzmanlık alanına sahip olanlar da vardı. Meselâ bunların başında gelen işinin ehli desinatör gravürcü ve matbaacılar 10’luk, 25’lik ve 50’lik sahte Türk Lirası bile basmışlardı.

Rusya ve diğer coğrafyalardan gelen sığınmacılar İstanbul’u sosyal, ekonomik, kültürel, ahlaki ve sıhhî bakımdan olumsuz etkilemişlerdir. Şehirde asayişsizlik artmış, işsizlik ve pahalılık ile birlikte her türlü bulaşıcı ve zührevi hastalık baş göstermiştir. Her ne kadar bazı yazarlar mesleki ve kültürel bakımdan Rusların olumlu sayılabilecek etkilerini zikretmişse de, ahlaki değer ve inanç bakımından Türklerden çok farklı olan Rus göçmenler, toplumda büyük bozulmaya ve derin sosyal yaraların açılmasına neden olmuştur. Zira uyuşturucu, kumar, fuhuş, zührevi ve diğer salgın hastalıkların yayılmasında onların büyük etkileri olmuştur.

Gelen Beyaz Ruslar arasında zengin olup lokanta, konser, bar, kabare ve kumarhane açıp çalıştıranlar da olmuştur. Çoğu Rus Yahudileri tarafından işletilen bu mekânlarda, Müslüman halk Ruslara özgü eğlence hayatına alışmıştır. Ayrıca Rus kadınları fuhuş hayatında da vesikalı ve vesikasız olarak yoğun bir şekilde yer almıştır. Devrin polis kayıtlarına göre vesikalı çalışan yabancı uyruklu kadınlardan sayıları en fazla olan Rus kızlarıdır.

Yüzyıllardır deniz yerine mesire alanlarını tercih eden İstanbul halkı, plaj modasını Rus göçmenlerden görmüştür. Tarihi çınarları ve memba sularıyla meşhur Fülürye’ye, Fülürye kuşunu dinlemeye giden İstanbullular artık deniz banyosu için Fülürye sahillerine gitmeye başlamıştır. Bu arada “Fülürye” Rus şivesi ile Florya’ya dönüşmüştür. Yarı çıplak Rus kadınlarının denize girdiği ve kumlara uzandığı mekânlara giden Türk halkı için giderek haremlik kalkmış, mesire yerlerinde açıktan içki satılmaya başlanmış ve bazı Türk kadınları da Ruslar gibi denize girmeye başlamıştır. Daha önceden fazlaca görülmeyen bu durum, o dönem için ahlaka ters tavırlar olarak tanımlanmıştır.

Yaşanan bu toplumsal çöküşe bazı yazarlar tepki göstermiştir. Bunlardan biri Fikret Adil’dir. Adil, Rus ihtilalinin İstanbul’a getirdiği Beyaz Rusların Çarlık Rusyası’nın en medenileri (!) olduğunu ve İstanbul’a medeniyetin ilk zehrini onların aşıladığını ifade eder. Ayrıca savaşın yıkıcı etkisinden kurtulabi- len ailelerin, Beyaz Rusların kollarına düştüğünü ve orada eriyip bittiğini belirtir. Türkiye’de ilk modern ruh sağlığı hastanesini kuran Mazhar Osman da İstanbul’da yaşanan ahlaki çöküntüyü Rus göçmenlere bağlamaktadır. Osman bu durumu,

“Umumi Harp bitti. Mütareke oldu, düşman orduları çekirge gibi İstanbul sokaklarına yayıldı, otomobil içinde sarhoş Amerika bahriyelileri kucaklarında zilzurna sarhoş Rum dilberleri Beyoğlu’nun büyük caddelerinde resmigeçit yapıyorlardı, barlarda İngiliz neferleri viski ile zilzurna sarhoş olduktan sonra rastgelene saldırıyorlardı… Bizans ömründe görmediği sefahat hayatını sürüyordu. Lokanta ve barlarda hizmet eden birbirinden güzel Rus prensesleri, kontesleri bu sarhoş alayının büsbütün çıldırtmıştı. İçki bu aşkı doyurmuyordu; beyaz toz, kokain… aldı yürüdü. İstanbul’un mahalle kahvelerine kadar sarışın Rus dilberleri beyaz tozla yayıldı. Kokain ile halkın aklı, tombala ile parası çalınıyor, tımarhanelere kokainman- lar, eteromanlar112, morfinmanlar doluyordu… Topla, tüfekle, tayyare ile bomba ile dünyanın kırk küsur milleti İstanbul’u ezememişti; İstanbul kokaine, fuhşa esir oldu. Çar ordularına altı yüz sene karşı duran İstanbul, Rus orospularına mağlup olmuştu….” .

 şeklinde değerlendirmiştir.

Yukarıda ele alındığı gibi bazı fikir insanları Rus göçmenlerle başlayan süreci eleştirirken, bazılarıysa olumlu yaklaşmaktaydı. Bunlardan biri olan Refik Halit Karay savaş yıllarının bunalımlı, dedikodulu ortamında çıplaklığın huzur ve demokrasi olduğunu söyler. Karay bu konuda, “…zira çıplaklıkta ve kumsalda bir asayiş ve sulh tesiri var. Mademki sırtınızda üniforma, elinizde silah, belinizde palaska yoktur; mademki etrafınızda herkes sizin kıyafetinizde- dir; mademki çoluk çocuk pervasız soyunmuşuz ve ortaya atılmışız, salına salına yürüyor, sırt üstü veya yüzükoyun, hatta baş başa, diz dize yatıyoruz; demek ki tehlikeden uzaktayız, halden eminiz keyfimiz yerinde…. bütün kabuslardan uzak, üzüntü ve eziyetten uzaksın… Bunu yapan çıplaklıktır. Beden çıplaklığı, zihni de lüzumsuz örtülerden, o bunaltıcı, terletici fikir elbiselerinden kurtarmaya yarıyor, fikir de plajda soyunuyor, yıkanıyor, daha samimi, daha tabii oluyor.” Karay, çıplaklık hakkında sözlerine şunları da eklemiştir; “çıplaklığın faydaları pek çok, hem sadece maddi ve sıhhi bakımdan değil, terbiye ve ruh noktasından da…Evvela göz doyması, göz tokluğu…. Bir kemale eriş, bir istiğna mertebesine varış. Soyulmak ne kadar fena ise soyunmak o kadar iyi…” Karay böyle düşünse de Rusların toplumu rahatsız eden davranışlarına işgal bittikten sonra bile halkın tepkisi devam etmiştir. 1923’ün yaz aylarında seçkin zevatın eşi ve yakını olan kırk kadar İstanbul hanımefendisi hükümete bir dilekçe vererek, Rus kadınlarının İstanbul’dan kovulmalarını isterler. Tanin Gazetesi “Rus Kadınların Tedibi İsteniyor” başlığı ile verdiği dilekçede “İşgal kuvvetlerinin dahilde tedarik ettikleri şüreka ile birlikte İslam anasırına zulüm ve teaddi icraasıyla iman-ı milletimizi, maddi ve manevi kuvvetlerimizi ezmediği hatta bu mezalim sayesinde kuvva-i maddiye ve maneviyatımızın büsbütün kesb- i resanet ettiğini görerek nihayet Bolşevik akımı önünden kurtulup kaçan Rus enkaz-ı istibdadını bir amil-i şer ve fesad olmak üzere İstanbul’un nezih muhitine ilhak ettiler…” denilmek suretiyle gelen Rusların toplum için bir şer ve fesat unsuru oldukları vurgulanmış ve İstanbullu hanımlar genel ahlakı bozan Rus kadınlarının şehirden ihracını istemiştir.

Yazı : Cafer Ulu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*