İSTANBUL DÜŞÜ

in İSTANBUL

Gezginler, ressamlar, yazarlar yüzyıllardan süzülen bir incelikle İstanbul’u nasıl anlatıyor? İşte birbirinden yetenekli ressamların çizgileriyle İstanbul tasvirleri ve kenti ziyaret eden Chateaubriand, Lamartine ve Hemingway’in kaleminden İstanbul.

 

François Rene De Chateaubriand (1806)

Paris İstanbul Kudüs, Bir Seyyahın Günlüğü

“Saat sekizde, bir kayık bordamıza yanaştı; sarsıntı geçince filikadan ayrıldık, adamlarımla birlikte küçük gemime atladım. Yıkılıp giden eski bir gotik kale olan Yedikule Hisarı’nın yükseldiği Avrupa burnunu sıyı­rarak geçtik. İstanbul, en çok da Asya kıyı­sı, sisler içine gömülmüştü. Bu buğu için­den gördüğüm servilerle minareler, yapraklan dökülmüş bir ormanı andırıyordu. Sarayburnu’na yaklaşırken kuzey rüzgârı çıktı, bu tablo üzerindeki sisi birkaç daki­kada dağıttı; kendimi birden müminler sultanının sarayı önünde buldum; sanki bir büyücü değneğiyle her yer değişmişti. Karşımda güleç tepeler arasında, şirin bir nehir gibi Karadeniz Boğazı kıvrılıyordu; sağımda Asya toprağı, Üsküdar şehri vardı; Avrupa toprağı solumdaydı; girinti çıkıntılarıyla, demir atmış büyük gemilerle daha geniş bir koy meydana getiriyor, deniz üs­tünden de sayısız küçük vapurlar gelip ge­çiyordu. İki bayır arasına kapanmış olan bu koy; karşıda İstanbul’la Galata’yı basa­mak basamak gözlerimizin önüne seriyor­du. Galata’nın, İstanbul’un, Üsküdar’ın, evleri kat kat dizilmiş olan bu üç şehrin uç­suz bucaksız genişliği; her yandan yükselip birbirine karışan serviler, minareler, gemi serenleri; ağaçların yeşilliği; beyaz, kırmızı evlerin renkleri; bunların altına mavi örtü­sünü seren denizle, yukarıda başka bir ma­vi ova açan gökyüzü, hayranlığımı uyandırıyordu. İstanbul, dünyanın en güzel yeri­dir, diyenler hiç de abartmıyorlar.”

 

Alphonse De Lamartine (1833)

İstanbul Yazıları

“Saat beşte, geminin güvertesinde ayakta idim; kaptan denize bir sandal indirtti, onunla beraber sandala biniyordum; deni­zin yaladığı İstanbul surları boyunca Boğaziçi’nin ağzına doğru pupa yelken gidi­yoruz. Demir atmış bir sürü gemi arasından yarım saatlik bir ilerlemeden sonra sarayın duvarlarına yaklaşmış bulunuyoruz. Şehir surlarının devamı olan bu duvarlar, İstan­bul’un yükseldiği tepenin bitimindedir ve Marmara Denizi’ni Boğaziçi ve Haliç’ten ayıran açıyı teşkil ederler; aynı zamanda bu duvarlar, İstanbul’un iç ve büyük iskelesi de sayılabilir. Tanrı ve insan, tabiat ve sanat burada, insan gözünün dünya yüzünde gö­rebileceği en harika görünüşünü beraberce oturtmuş ve yaratmışlardır. Kendimi tuta­madım, haykırmışım; artık Napoli Körfezi’ni ve sihirlerini sonsuzca unuttum; bu haşmetli ve zarif topluluğu başka bir görü­nüm ile kıyaslamayı istemek evren yaradı­lışına küfür etmek olur…

Birkaç kürek vuruşundan sonra deni­zin öyle bir noktasına varmış olduk ki, bu­radan hem Haliç, hem Boğaziçi ve Marma­ra hem de bütün liman ve İstanbul şehri­nin iç denizini görmek mümkün oluyordu; ama buraya gelince Marmara’yı, Asya kı­yısını ve Boğaziçi’ni unutarak Haliç’in giriş havuzunu, İstanbul’un yedi tepesi üstüne asılı yedi şehrini, çevreyi tarayan bakışla­rımızla seyre daldık.

Şehrin yedi tepesi denizin bir kolu olan Haliç’e doğru akıyordu; eşsiz, hiçbir yerle kıyaslanamayacak İstanbul, hem şehir, hem kırlık, hem deniz, liman, nehir kıyılan, bahçe, ormanlık dağ, derin vadi, evler ve yapılardan kurulu barına deryası, gemi ve sokak birikintisi, sessiz göller ve sihirli yalnızlıklar ülkesi idi. Hiçbir ressam fırçası burasını bütünü ile resmedemez, ayrıntılarına takılmak zorunda kalır; her kürek vuruşu da gözü ve ruhu başka bir görünüme, başka bir etkiye götürür.”

 

Ernest Hemingway (1922)

İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar

“İstanbul’da hala 168 resmi izin günü var. Cumaları Müslümanların, Cumartesileri Yahudilerin, Pazarları da Hıristiyanların tatil günü. Ayrıca Katoliklerin, Müslü­manların ve Rumların hafta içlerinde di­ni bayramları var. Yahudilerin dini bayramları da cabası. Bu yüzden İstanbul’da her delikanlının emeli bir punduna geti­rip banka memuru olmak.

Geleneklere uymakta, ayak uydur­makta direnmeyen kişi, İstanbul’da gece saat dokuz oldu mu, yemeğini yiyor. Ti­yatrolar saat onda açılıyor. Gece kulüple­ri ikide; tabii gözde olan kulüpler. Adı kö­tüye çıkmış gece kulüpleri ise ancak sa­baha karşı dörtte kapılarını açıyorlar.

Bütün gece boyunca köftecilerle haş­lama patates satanlar kaldırımları kaplı­yor, kömür yıktıkları ocaklarında, sabaha kadar müşteri bekleyen faytonculara yi­yecek hazırlıyorlar. Her türlü çılgınlığa, kumara, dansa, gece kulüplerine paydos demek için kararlı Mustafa Kemal, şehre girinceye kadar, İstanbul bir çeşit ölüm dansına dalmış.

Limandan yukarı çıkan yokuşun orta yerindeki Galata semti, Barbary Coast’un en dehşetli eski günlerine taş çıkartacak kadar küçük bir yer. Her milletin ve bü­tün müttefiklerin askerleri burada kuru­lu tuzağa düşürülüyor.

Türkler günün her saatinde dar yolla­rın kenarlarındaki kahvelerde oturup nargilelerini fokurdatıyor, bir yandan da insanın midesini yakıp kavuran rakılarını yudum yudum demleniyorlar. Bu içki o kadar sert ki, yanında meze olmadan iç­mek imkânsız gibi bir şey.

Güneş doğmadan kara ve yumuşak topraklı İstanbul sokaklarında yürüyecek olursanız, fareler önünüzden kaçışır; sıs­ka sokak köpekleri çöp tenekelerini karış­tırır. Bir barın kapısından sızan ışık soka­ğa düşerken, içerden patlayan sarhoş kahkahaları duyarsınız. Sarhoşun kahka­hası, müezzinin güzel, dokunaklı, içli çağrısına tam bir çelişkidir.”

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*