İSTANBUL KÜLTÜRÜ – AĞAÇLAR VE BAHÇELER

in İSTANBUL

İSTANBUL KÜLTÜRÜ : AĞAÇLAR VE BAHÇELER

O dehâ öyle toplamış ki bizi,
Yedi yüz yıl süren hikâyemizi
Dinlemiş ihtiyar çınarlardan.
Yahya Kemal

Mimarinin tamamlayıcı unsurları olarak düşünülen ağaçlar, tabiatla tabiata ilave edilen yapılar arasındaki denge ve uyumu sağlıyordu. Bunun için Osmanlı Türk şehirleri uzaktan bakıldığında, üzerine kuruldukları arazinin tabii uzantıları gibi görünürler. Başta İstanbul olmak üzere, iklim şartlarının müsait olduğu Osmanlı şehirlerinin hemen hepsi, bir baştan bir başa bahçe ve bostanlarla bezenmişti.
Bahçeli bostanlı isimlerin yanısıra, ağaç ve çiçek isimleri taşıyan sokak, mahalle ve semtlerin çokluğu, İstanbul’un nasıl bir yeryüzü cenneti olduğunu gösteren açık belgelerdir. Bazı semtler yetiştirdikleri özel sebze ve meyvelerle ünlüydü ve her İstanbullu bunları çok iyi bilirdi: Tuzla bamyası, Yedikule marulu, Erenköy çavuş üzümü, Arnavutköy çileği, Çengelköy hıyarı, ayvası ve hurması, Göksu patlıcanı, Kavak inciri, Mecidiyeköy dutu, Beykoz fasulyesi, Çekmece domatesi, Darıca enginarı..

Büyük mesireler ve hasbahçeler bir yana, istisnasız her evin küçük veya büyük bir bahçesi, bu bahçede birkaç meyve ağacı, kestanesi veya çınarı bulunurdu. Cami veya mescit önlerinde, çeşme başlarında, meydanlarda, mesirelerde, herbiri başlı başına bir anıt olan çınarlar, serviler, kestaneler, atkestaneleri, dişbudaklar, çitlenbikler, ıhlamurlar, kırmızı yapraklı kayınlar, ender de olsa lâle ağaçları, çamlar, fıstık çamları, sakızlar, sedir ağaçları, İstanbul manzarasının vazgeçilmez unsurlarıydı. Ruşen Eşref Ünaydın, bir yazısında bu ağaçları birer fırça darbesiyle şöyle tasvir eder:

Buz renkli çam: Kıyıda kanatlarını germiş dinlenen albatros. Göğe engin fıskiyesini yayıp yere engin gölgesini döken çınar.
Fıstık çamları: Kleopatra’nın ardı sıra esirlerin taşıdığı yelpazeleri andıran fıstık ağaçları. Balık biçimli yapraklarının altında dikenli fiske topları saklayan atkestaneleri. Üç gövdeli ıhlamurlar. Altı açık, üstü koyu kelebek yapraklı ıhlamurlar. Meltem estikçe gümüş direklere dönen salıntılı kavaklar. Havada burkulup burkulup gene yere sarkan soforalar. Testere yapraklı aylandoslar. Göğün berraklığında öbür ağaçların dallarına tutunmuş örümcek ağları sanılacak aylandoslar.
İç çeken serviler. Kolalanmış gibi katı ve parlak yapraklı manolyalar.
Yeşil çadırlı cevizler. Avize billurları gibi sarkan, akan, titreşen salkımlı çam…

Herbiri başlı başına bir belirleyici olan bu ağaçlar, çevrelerinde yaşayanlar için apayrı bir anlam taşır ve âdeta bir yaşama üslûbu yaratır. İstanbul’un hâtıralarınada sahip olan asıl nüfusu, yaşadıkları çevredeki ağaçları korumuş, koruyamadıkları ağaçlar için de en yakınlarını kaybetmişçesine üzülmüşlerdir. Sahil yolu açılırken, Bakırköy halkı, Sakızağacı Mahallesi’nin denize temas ettiği noktada, Sakızın Burnu denilen yerdeki bin iki yüz yıllık sakız ağacını kestirmemek için yaklaşık bir ay direnmiş, Şehremini halkı da Millet Caddesi açılırken Fatih’in diktiğine inandığı beş yüz yaşındaki çınarın kesilmesini önlemek maksadıyla yolu kapatmış ve tam üç ay açmamıştı. Büyük mimarların eserlerinin yanı başında birkaç çınar veya serviyi eksik etmediklerini, bazan daha da ileri giderek cami ve medrese avlularında çınar ve servi gibi ağaçların yetişmesi, sarmaşıkların halkalanması, güllerin açması için özel yerler ayırarak mimari ile ağaç arasında tam bir işbirliği tesis ettiklerini, küçük büyük her çeşmeyi iri gövdeli bir çınar veya servinin beklediğini söyleyen Tanpınar’a göre, hissî terbiyemizde, İstanbul peyzajına o asil hüznü veren servi, çınar ve çam ağaçlarıyla fıstık çamlarının büyük payı vardır. Hayatımızda ve muhayyilemizde özellikle iki ağaç, servi ve çınar derin izler bırakmıştır. şehrin manzarasına belli bir noktadan bakınca Karacaahmet, Edirnekapı, eski Ayazpaşa ve Tepebaşı’ndaki serviliklerin hâkim olduğu görülür; ancak manzaranın üslubunu Boğaziçi’nde çınarlar, Haliç’te Eyüp servilikleri tayin etmektedir. Bu düşüncelerini kendine has üslubuyla anlattıktan sonra, en sevdiği ağacın çınar olduğunu, bu güzel ağaçların dev gövdelerine ve geniş, pençe pençe yapraklarına bakınca, gözlerinde, Peçevî’nin uzun uzun anlattığı, sefer meşveretlerinde söz alıp kumandanlara yol gösteren yaşlı serhat gazilerinin canlandığını söyleyen Tanpınar’ın şu cümlesi önemlidir: “Onlar toprağımızın hakiki gururudur; belki dedelerimiz o heybetli vakarı, o dağ sükûnetini onlardan öğrendiler.” Bunun için Yahya Kemal’in, Itrî’yi eski çınarların mektebinden yetiştirmesini çok iyi anladığını sözlerine ekleyen Tanpınar, İstanbul’da ağaçların gitgide azaldığını belirterek “Bir ağacın ölümü, büyük bir mimari eserinin kaybı gibi bir şeydir. Ne yazık ki biz bir asırdan beri, hatta biraz daha fazla, ikisine de alıştık” diyor. Tanpınar, İstanbul manzaralarında ve şehir estetiğinde, bu şehre has ağaçların ne kadar önemli olduğunu sadece denemelerinde değil, roman ve hikayelerinde de sık sık vurgulamıştır. Sahnenin Dışındakiler’de, Cemal’in çocukluğunun geçtiği bahçede iki incir ağacı, bir mürdüm eriği ve büyük bir ceviz ağacı vardır. Aşeren hanımlar, eğer mevsimine tesadüf ederse mutlaka mürdüm eriğinin meyvelerinden yemek istedikleri için bu ağaç adeta dokunulmazlık kazanmıştır; meyvelerinden çocukların hissesi sadece yere düşenlerdir, fakat cevizin meyveleri herkese mübahtır; dibindeki evliya bile onu çocuklardan koruyamaz. Meyve ağaçları üzerinde Tanpınar’ın özellikle durması, onun, Türk bahçesini, bahçelerin ve ağaçların İstanbul şehir estetiğindeki yerini çok iyi bildiğini göstermektedir. Güzellik ve faydayı birlikte düşünen ve yaşadıkları çevrelerde bu iki değerin benzersiz bir sentezini vücuda getiren eski Türkler, meyve ağaçları, hiç olmazsa bir erik, kayısı, kiraz, badem veya cevizi bulunmayan bahçeyi bahçeden saymazlardı. Sadece İstanbul için değil, bütün Müslüman Türk şehirleri için geçerli bir kaidedir bu. Çocukluğumuzu çiçek ve meyveleriyle dolduran ağaçları unutabilir miyiz?

Çiçekler günlük hayatın vazgeçilmezlerindendi; zarifler Nedim’in ünlü müstezat gazelinde de ifade ettiği gibi destarlarına birer gül iliştirir, sıbyan mekteplerinde okuyan çocuklar her sabah hocalarına küçük çiçek demetleri götürür, hasta dostlara zarif çiçek şişeleri içinde bir güzel karanfil, gül, zerrin yahut lâle gönderilerek hal hatır sorulurdu. Bahçesiz fukara evlerinin bile pencere önlerinde gül, sardunya, karanfil, küpe çiçeği, fesleğen saksıları eksik olmazdı. XIX. asır başlarında Türkiye’yi ziyaret eden Miss Julia Pardoe, İstanbul’un o yeşilliğe ve çiçeğe boğulmuş sokaklarını, evlerini, yalılarını görünce hayretler içinde kalmış ve “Keşke Shakespeare, Romeo ve Juliet’in bahçe sahnesini yazmadan önce Boğaziçi’ni görmüş olsa idi” diye hayıflandıktan sonra şunları yazmıştı:
“Bütün Doğulular çiçekleri taparcasına severler. Boğaz kıyısındaki her güzel yalının bir çiçek bahçesi vardır. Bu bahçe denizden yüksek olup âdeta bir balkon halindedir. Bunun deniz tarafındaki yüzüne kafesli pencereler geçirilmiştir. Çiçeklik, bu kafeslerin arkasından kısmen görülebilir. Burada bin bir şekil ve güzellikte gül veren fidanlar yetiştirilir. Buradan başka, yalı bahçesinin yanında, güzel bir yolun ilerisinde çeşitli gül goncalarından meydana gelen sıra sıra perguleler, öte yanında kırmızı toprak saksılardan sarkan ve top gibi gelişen çiçekler, yol yol karanfiller, akasyalar, bol bol göze çarpan bitkilerdir. Her bahçede yetişen orman ağaçlarının dalları altından görülebilen bu güzel çiçeklerin bıraktığı etki son derece hoştur.” Çiçek kadar, meyve yetiştirmeye meraklı İstanbullular da vardı. Geçen asrın hekimbaşılarından Mustafa Behçet, Abdülhak, Hayrullah ve Salih Efendiler, aynı zamanda tanınmış meyve yetiştiricileriydi. Elimizdeki kayıtlara göre, bıldırcın armudu, tereyağı armudu, şeker gevrek armudu, sarı büyük kış armudu, misk armudu, sibir elması, vişne eriği, aşağı yukarı nargile büyüklüğünde bir ayva türü, tanesi üç yüz dirhem gelen kız memesi şeftalisi, bostanî şeftali, sarıpapa şeftalisi, draki yarma şeftalisi, ağustosta çıkan beyaz ve uzun saplı bir kiraz türü, ağustostan sonra olan ceviz büyüklüğünde, bir tarafı beyaz diğer tarafı siyah kiraz, beyaz at kestanesi, şam üzümü cinsinden iri siyah üzüm ve daha birçok üzüm çeşidi, Abdülhak Hâmid’in dedesi Abdülhak Molla’nın Çamlıca’daki bağının ürünlerinden bazılarıydı. Bahçelerinde meyve ağaçları bulunan herkes, şüphesiz, Hekimbaşı Abdülhak Molla ve benzerleri gibi, meyve yetiştirmeyi başlı başına bir zevk, bir
sanat haline getirmiş değildi. Fakat fakir veya zengin, her evin bahçesinde bir veya birkaç meyve ağacı bulunur, çocuklar mutlaka meyveyi dalından yemenin zevkini tadarlardı. En azından, komşunun bahçesindeki meyve ağaçlarının birinin dalları ya sokağa yahut diğer avlulara taşardı. Tanpınar’ın Huzur’unda da, Nuran, Mümtaz’la oturacakları evin bahçesinde hangi çiçeklerin bulunması gerektiğini anlatırken, meyve ağaçlarının çiçeklerinden özellikle söz eder. Bu bahçede bol bol badem, erik, şeftali, elma ağaçları bulunmalıdır. Çünkü meyve ağaçlarının çiçekleri “ömürleri kısa ve beş gün için olsa bile, insanda bütün bir sene devam edecek hayaller uyandırabilir.”

Bahçelerinde mutlaka birkaç meyve ağacı bulunmasını isteyen ve meyve çiçeklerine “bahar” diyen eski İstanbullular için baharın gelmesi, bir bakıma, manzaranın pembeden beyaza meyve çiçekleriyle donanması demekti. Bahar açmış bir meyve ağacı, cisimleşmiş yaşama sevinciydi. Orhan Veli kısa bir şiirinde bu sevinci çok iyi ifade etmiştir:

Deli eder insanı bu dünya
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç

İstanbul’da, bahar açmış ağaçların rengi olan pembe ve beyazı mor takip eder; erguvan ağaçları, nisan başlarında bütün zenginliklerini teşhir ederek tabiata en duyarsız insanların bile dikkatlerini kendilerine çekmek için çırpınırlar. Hilmi Yavuz’un dediği gibi zaman erguvana bürünür, öyle bir erguvan ki dayanılmaz. İstanbul’u “sırf baharı seyretmek için kurulmuş bir köşk’e benzeten Refik Halit Karay da, “İlkbahar” başlıklı denemesinde, İstanbul ve baharı, altın üzerinde elmas, billûr içinde şarap ve güzel gözlerde ihtiras gibi birbirine çok yakışan, birbirine güç ve anlam veren, kısacası birbirini tamamlayan iki farklı güzellik olarak tarif etmiştir. Ama onun tercihi, İstanbul baharının başlangıcındaki ılık güneş ve yarı uyanmış, yarı renklenmiş mütevazı kırlardır; daha sonraki şatafatı bir çeşit “sefâhat” olarak görür. Fazla süslü, zevksizce makyajlı, renk ve şekil bakımından müsrif, sonradan görmüşler gibi takıp takıştırmış, iki dirhem bir çekirdek, hoppa ve haspa çiçekleri sevmeyen Refik Halit, tek renkli veya tek renk üzerine yine aynı renkten açıklı koyulu zarif çiçeklere tutkundur. Boğaziçi yamaçlarında, güneş çekildikten sonra batı tarafından bir değirmi bulut kopmuş da yere inip bir fidana sarılmışa benzeyen erguvan, taze bir dul kadın hüznü ve hatta rayihası taşıyan leylâk, taneleri bir meyve gibi dolgun, eti diri, kokusu namuslu, rengi vakarlı, sanki üzüm salkımına sihirli bir el değmiş de çiçek oluvermişe benzeyen mor salkım gibi. İsterseniz daha eskilere gidelim, bakalım kadim istanbullular neler düşünmüşler erguvan hakkında: Klasik şiirin büyük ustalarından Bâkî, bir benzetme unsuru olarak erguvanı en çok kullanan şairdir; onun nazarında erguvan, yağmur sonrasında inci ve yakutla bezenmiş murassa bir ağaçtır; nakit altın sayan bir beyzâdeye benzer. Tanpınar’a göre, renkliyi, parıltılıyı ve kıymetli olanı seven Bâkî’nin başlı başına bir “sefâhat” olan erguvana ilgisi tabiidir. Bunun için sevgilisini erguvanî elbiseler içinde düşünmüştür. Çağdaşı Hayâlî Bey de bir gazelinde söğüt yaprağı gibi titreyip erguvan fidanı gibi kan terlediğini söyler. Şeyh Galib‟de “sürekli kanama” imajı uyandıran erguvan, onun ateşli hayal dünyasını yirminci yüzyılda yaşatan Ahmet Haşim’in şiirinde nedense lâyık olduğu yeri edinememiştir; tek bir şiirinde renk olarak karşımıza çıkar. şiirde Yahya Kemal’den çok Haşim’in izinden giden Tanpınar da, o kadar sevdiği erguvanı şair olarak nedense ihmal etmiştir; fakat Beş Şehir’in Bursa’da Zaman bölümünde birden coşar ve Erguvan Bayramı’ndan söz ederken, İstanbul’da vakti gelince “Zengin, cümbüşlü israfıyla her tarafı donatıp bahar şarkısı söyleyen” erguvan ağaçlarını hatırlayarak bir “Diyonizos rüyası” görmeye başlar. Yahya Kemal’e gelince; onun Tanpınar’a ithaf ettiği “Bahçelerden Uzak” şiirinde, Özlemem vaktini dağ dağ kızaran erguvanın dediğine bakmayın siz; o bir İstanbul tutkunu olarak bu şehrin benzersiz peyzajında erguvanın ne kadar önemli olduğunu bilenlerdendir. İstanbul’un baharları Yahya Kemal’in büyük aşkıydı; gurbette İstanbul’u hep aşinalıkları aşka dönüştüren baharlarıyla hatırlamıştı. Bir gurbet dönüşü, Moda’da şafaktan önce uyanınca odasını bahar kokularıyla dolmuş buldu. Bütün varlığı derin bir hazla büyülenmiş, anne topraktan yayılan bu sevgi sürekli oldukça ölümden korkulmayacağını, korkulmaması gerektiğini düşünmeye başlamıştı. Bu duygu ve düşüncelerini anlattığı Moda’da Mayıs şiiri, bütün kelimelerinde İstanbul baharlarının ve İstanbul estetiğinin hissedildiği şu mısralarla sona erer:

Bugün ne semtine baksam, çiçek, çimen, yaprak!
İçinde râhatta varmış yatan aziz ölüler
Demek ki böyle bahar örtüsüyle örtülüler!

Aslında güneş ışıkları ve bahar kokuları bütün eski İstanbul evlerinin pencerelerinden içeri doluşurdu; çünkü pencereler bugünkü gibi soğuk, sevimsiz apartman duvarlarına değil, tabiata ve sonsuz mekâna açılırdı. İstanbullular pencerelerinden baktıkları zaman ağaç, çiçek ve yaprak görür, kuş sesleri dinlerlerdi. Pencereler, sadece duvarlarda (bazan da tavanda), kapalı mekânın hava ve ışık alabilmesi için bırakılmış boşluklar değil, aynı zamanda iç mekânla sonsuz mekânın ve tabiatın irtibatını sağlayan, ayrıca vazgeçilmez estetik fonksiyonları bulunan mimari elemanlardır. Bu kavrayıcı tarifte dört unsur vardır: Hava, ışık, kapalı mekânın sonsuz mekânla ve tabiatla irtibatı, estetik. Hava derken şüphesiz temiz havayı, ışıkla da güneşi kastediyoruz. Sonsuz mekânla ve tabiatla irtibat, insanın çevresinden kopmaması için gereklidir. Ve estetik, güzel bir çevrede yaşama arzu ve ihtiyacının eşyaya yansımasıdır, denebilir. Bugün içinde yaşadığımız mekânlarda pencere diye açılan boşluklar bu fonksiyonlar açısından değerlendirildiği takdirde, modern şehrin meş‟um realitesi bütün çıplaklığıyla belirecektir: Pencerelerimizi kirli havaya maruz kalmamak için sıkı sıkı kapatmak zorundayız. Ve sadece kazanacağı parayı düşünen cahil bir müteahhidin belki de asırlık ağaçlar kesilerek elde edilmiş bir arsanın üzerine inşa ettiği apartman bloku sonsuz mekânla irtibatımızı kestiği gibi, güneşinize de kalın kara bir perde çekmiştir. Nasılsa baltadan kurtulan ağaçlar da, lenduha apartmanların arasında soluksuz kaldıkları için bütün canlılıklarını yitirir ve yavaş yavaş kuruyup yok olurlar. Artık insanlar, bin yıllık çınarları bile gözlerini kırpmadan kesiyor, yerlerine çirkin bir villa yahut bir apartman kondurmak için matkapla deldikleri ağaçların içine asit zerk edip kurutuyorlar. Asıl trajedi, bu katliamın bir ara imar adına yapılmış olmasıdır. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Yedi Tane Erik Ağacı adlı şiirinde, yolunun üzerindeki yedi erik ağacının kesilişini büyük bir acı duyarak anlatmıştır: şiirine, evinin Fındıklı’da, deniz kenarında olduğunu, ekmek parasını ise Beyoğlu’nda kazandığını anlatarak başlayan şair, yirmi yıldır işine gitmek için bir yokuştan çıktığını, bu yokuşun ortasındaki alanda yedi erik ağacı bulunduğunu söyler:

Ne zaman yolum düşse
Erik ağaçlarını arar gözüm
Ya kedi yavruları gibi sırılsıklam
Ya buram buram bahar içredirler
Ya bütün dalları kırılıp dökülmüş
Her sene kırılır dallar âdettir
Bu yaz geleceğine alamettir

1951 yılının baharına gelindiğinde, henüz yeşermeye başlamış bu erik ağaçlarının yedisini de dibinden keserler. Ve bir süre sonra yerlerinde cascavlak bir apartman yükselir:
Ensesi ceketinden iki parmak dışarda
Üç katlı tombalak bir apartman kuruldu
Güzel bir yapı olsa canım yanmaz
Yapı değil mübarek hacıyatmaz

Bedri Rahmi, bu şiirle İstanbul’da yaşanan korkunç betonlaşma sürecini güzel anlatmıştır. Yedi erik ağacının 1951 baharında kesildiğini belirterek, 1950‟den sonraki imar faaliyetleri sırasında, İstanbul’un tarihî ve tabiî dokusunda yapılan büyük tahribata atıfta bulunan şair, şüphesiz bir Tek Parti adamı olarak Demokrat Parti iktidarını, üstü kapalı bir biçimde eleştirmektedir. Doğrusu, Bedri Rahmi‟nin göremediği gerçek, İstanbul‟da bu mânâda asıl tahribatın batılılaşma hareketleriyle birlikte başlamış olduğudur. İstanbul’un içinde yüzyıllarca yabancı bir örgü gibi barındırdığı ve kendi içine hapsettiği Beyoğlu’nun Tanzimat’ın getirdiği imkânlarla birden aşağı doğru sarkmaya başlamasından sonradır ki, başta Lamartine olmak üzere, birçok batılı gezginin hayranlıkla söz ettikleri Galata sırtlarındaki emsalsiz yeşil doku ve ihtişamlı bahçeler yok olma
tehlikesiyle yüz yüze gelmiştir. Bedri Rahmi‟nin yolunun üzerindeki erik ağaçları, herhalde, bu dokudan artakalanlardı. “Diyar-ı küfrü gezip beldeler kâşâneler gördüklerini” söyleyen ve bunları kendi şehirlerinde de görmek isteyen hüsnüniyetli Tanzimat aydınlarının hayal ettikleri şehir, Beyoğlu gibi, “ağaçsız, ufuksuz, millî karakterden mahrum” bir şehirdi. Bugünkü İstanbul, aslında Tanzimat ideallerinin
belki biraz fazlaca kontrolsüz gerçekleşmiş biçimidir.

1950’den sonraki sanayileşme hamleleri, bilindiği gibi aynı zamanda büyük bir iç göçe yol açmış ve İstanbul’da asıl kahredici felâket o zaman başlamıştır. Yeni nüfus, İstanbul’un tarihî ve tabiî dokusunun farkına bile varamadan kendilerini ekmek kavgasını içinde bulan yoksul insanlardan oluşuyor, varoşlarda başlayan gecekondulaşma, bir zihniyet olarak şehrin içlerine doğru sarkma eğilimi gösteriyordu. Çok geçmeden, asıl nüfus azınlığa düşecek ve bütün İstanbul bir baştan bir başa rant alanı haline gelecektir. Eski evler, köşkler, bahçeler, ağaçlar vb., yeni nüfusu için şehrin en kıymetli arsalarını işgal eden lüzumsuz varlıklardı. Yaktılar, yıktılar, kestiler… şurası bir gerçektir ki, birçok şair, günümüzde yaşasalardı, Gökyüzüne ağaç desen türkülerinde,
Ağaca gökyüzü,
Bir şey değişmiş olmaz
Pencereden baktığın zaman.
Ne kuşlar şaşırır dallarını,
Ne yıldızları koparmak mümkün olur.
Eksilmez etrafta yeşillik;
Bu kubbenin maviliği devam eder.
Cahit Sıtkı Tarancı

bir çam vardı önünde
doğduğum odanın
çöpten yapraklarında
güneşi
rüzgarla sallayıp
kafesten
içeri dolduran bir çam
Asaf Halet Çelebi

Kımıldanır mahallemin daralan ufku
Basma perdelerinde gün batarken
Atıp saatler süren uykusunu
Odama uzanır akasyam pencereden.
Orhan Veli

gibi şiirler söyleyemezlerdi. Çünkü dışarı bakınca ne ağaçları ve çiçekleri, ne de gökyüzünü, karşıdaki apartmanın kirli ve çirkin yüzünü göreceklerdi. Pencerelerin artık tek fonksiyonu kalmıştır; içinde barındığımız hapishaneye benzer mekânların birer tecrit hücresi haline gelmesini önlemek. Hâlbuki eski türk şehrinde pencere demek, peyzaj demekti. Eski İstanbullular, evlerinin pencerelerinden
baktıklarında, ya tepeden tırnağa çiçek açmış, ya dalları leziz meyvelerle yüklü yahut kuruyup kızarmış yapraklarını rüzgâra ve toprağa emanet eden güzel ağaçlar görürlerdi.

Yazı : Beşir Ayvazoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*