İSTANBUL KÜLTÜRÜ – EVLER VE SOKAKLAR

in İSTANBUL

İSTANBUL KÜLTÜRÜ : EVLER VE SOKAKLAR

Şimdi, bu anlattıklarımızdan yola çıkarak İstanbul estetiğinin ki bu estetik, İstanbul’da yüzyıllar içinde teşekkül eden yaşama kültürünün dışa vurmuş halidir ilkelerini kısaca özetlemeyi deneyebiliriz:

İstanbul’un yedi tepesine yedi taç kondurulmak suretiyle, gece ve gündüz farklı güzellikler sunan göz kamaştırıcı bir siluet yaratılmıştır. Ufuk çizgisine yerleştirilen bu harika yapılar, ne taraftan bakılırsa bakılsın, bu tepelerin tabii uzantılarıymış gibi görünür. Abidelerin etrafındaki sivil yapılar, bu abideleri daha da görünür kılacak şekilde küçük yapılırdı, yani beşerî ölçekteydi. Büyük yapılar bile hiçbir zaman bu camilerin yüksekliğini aşan boyutlarda inşa edilmezdi. Küçük mabetler de her şeyiyle ölçülüydü; küçük, ahşap bir mescide upuzun bir minarenin yapıldığı görülmüş şey değildi. Külliyeler, kamu binaları ve mezarlıklarda kullanılan taş ve tuğla ile meskenlerde kullanılan ağaç ve bunları birbiriyle kaynaştıran yeşil doku, eski İstanbul’un açıklanması zor estetiğinin sırlarından biriydi.

İstanbul’da, nüfusun istikrarlı olduğu zamanlarda meskenler geniş bahçeler içine oturtulur, şehir yukarıdan bakıldığı zaman bir ormanın içine gömülmüş gibi görünürdü. Külliyeler, evlerin çatılarındaki kiremitlerle ayrı bir güzelliğe bürünen, pastel renklerin hâkim olduğu suluboya resim güzelliğindeki bu dokunun içinden birer ışık kütlesi gibi taŞardı. Cetvelle çizilmiş gibi dümdüz, bir ucundan bakılınca diğer ucu görünen caddeler ve sokaklar hiç sevilmezdi. Dolanıp kıvrılarak ilerleyen, bahçe duvarlarından meyve ağaçlarının, mor salkımların taştığı, baygın kokulu hanımellerinin, yaseminlerin duvarlara tırmandığı, zaman zaman üzeri asmalarla adeta örtülmüş, sebilleri, çeşmeleri, küçük mescitleri, hazireleri, kuyuları, çıkrıklarıyla herbiri karakteristik özellikler taşıyan ve hiçbiri diğerine benzemeyen, çoğu zaman biraz ilerleyince birden bir mucize gibi müthiş bir deniz manzarasını önünüze seriveren caddeler ve sokaklar, İstanbul’un vazgeçilmezleriydi.

Şehir dokusu şaşırtıcı bir üslup birliği gösterirdi, fakat her ev ayrı bir kişilik taşırdı. Bazen küçücük bir arsanın üzerinde çıkmalarla genişletilmiş, masal mimarisi gibi, eşsiz güzellikte bir yapı yükseliverirdi. Ahşabın inanılmaz zenginlikteki plastik imkânları büyük bir zevk ve incelikle kullanılırdı. Eli böğründelerle sokağa taşırılan çıkmalar, cumbalar, bazen çatıya kondurulan bir cihannüma, herbiri yepyeni bir çözümle, komşunun manzarasını engellemeden inşa edilmiş evler… Bir sokağın bitip diğerinin başladığını gösteren köşe başlarındaki evler başka bir güzellikteydi. Üçgen planlı zemin kat üzerine yapılan katın, kare veya dikdörtgen bir cepheyle sokağa baktırıldığını, çatıya da zarif bir cihannüma kondurulduğunu düşününüz.

Yedi tepe üzerine kurulduğu için inişli çıkışlı bir şehir olan İstanbul’un bol yokuşu vardı; yamaçlara inşa edilen evlerin ilk bakışta fark edilen özelliği, birbirini kapatmaması ve genellikle denize veya yeşil bir alana bakan manzaranın âdilane bölüşülmesiydi. Bu konuda yazılı olmayan, herkesin uyduğu, uymak zorunda olduğu kurallar vardı. Bir ev boyanırken bile, o civardaki evlerin renkleriyle hem âhenk olması, uyum sağlaması gözetilirdi. Daha da önemlisi, bu şekilde teşekkül eden mahallelerde herkes oturabilirdi; zengin bir tüccarın veya bir devletlinin konağıyla fakir bir bekçinin, sıradan bir memurun evi yan yana olabilirdi. Zenginler, mahallenin fakirlerini kollar, camisinin, mescidinin ihtiyaçlarını karşılarlardı.

Genellikle bir camiin, bazen de bir çeşmenin yahut ağaçlıklı bir meydanın etrafında oluşan mahalle, camii, mektebi, hamamı, küçük çarşısı vb. ile kendi kendine yeten bir bütünlüktü. Sakinleri, tek bir aileymiş gibi birbirlerine kenetlenirlerdi. Evler sokaklara birbirinin mahremiyetini ihlâl etmeksizin, fakat komşuluk ilişkilerinin kolayca yürütülmesini sağlayacak şekilde yerleştirilmişti. Komşuluk demek, yardımlaşma ve dayanışma demekti. “Ev alma komşu al”, “Komşu hakkı, Tanrı hakkı”, “Komşu komşunun külüne muhtaç”, “Komşuyu komşudan sorarlar” gibi atasözleri, Türk mahallesindeki komşuluk ilişkisinin mahiyetini son derece açık bir biçimde özetlemektedir. Mahallenin bütün sokakları, cami ve mahalleyi şehrin merkezine bağlayan ana yola çıkardı. Sokakların çoğu çıkmazdı. Çıkmaz sokağı, tek tek evlerin veya birkaç evin özel sokağıdır diye tarif etmek mümkündür Âdeta loş dehlizlere benzeyen bu dar sokakların üstleri, birinci katların çıkmaları ve cumbaları, ağaçların bahçe duvarlarından taşan dalları ve nihayet çatıların saçaklarıyla âdeta örtülürdü. Evlerin birinci katlarındaki pencerelerin açıldığı sokaklar, yerli ve yabancı birçok ressamı cezbeden pitoresk mekânlardı.

Yazı : Beşir Ayvazoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*