İSTANBUL KÜLTÜRÜ – SÜNBÜL SİNAN’IN RUHU

in İSTANBUL

İSTANBUL KÜLTÜRÜ : SÜNBÜL SİNAN’IN RUHU

Türk’ün âsûde mizacıyla Bizans’ın kederi
Karışıp mağfiret iklîmi edinmiş bu yeri.
Yahya Kemal

Dördüncü Haçlı Seferi sırasında akıl almaz derecede tahribata uğrayıp yağmalanan İstanbul, fetih öncesinde bütün kaynakları kurumuş ve nüfusu elli binlere kadar düşmüşbir şehirdi. Esasen Bizans, büyük yapıcılığını VII. yüzyıldan itibaren kaybetmeye başlamıştır. Büyük bir depremde hasar gören Ayasofya’yı tamir edebilecek çapta mimar bulunmadığı için Edirne’den Osmanlı mimarlarının davet edildiğine dair bir rivayet vardır. Genç Fatih, fethin ilk günlerinde şehri Ayasofya’nın kubbesinden de incelemişti. Gördüğü devasa bir harabeden ibaretti; evet kendi askerleri de etrafa bir hayli zarar vermişlerdi, fakat bu tahribat öyle üç günlük yağma sırasında yapılacak cinsten değildi; her taraftan asırların köhnemişliği akıyordu. Açık sarnıçlar bostan olmuş, kilise harabelerine baykuşlar tünemişti. Çok uzun bir zamandan beri kullanılmayan Hipodrom’un deprem artığı manzarasını, devrik sütunları ve iki yüz elli yıl önce Latinlerin yakıp yıktığı Büyük Saray’ın duvar kalıntılarında taşları birbirinden ayırarak fışkırmış incir ağaçlarını görünce hüzünlenen genç hükümdarın dudakları arasından gayrı ihtiyari dökülen Farsça mısralar, fetihten sonraki İstanbul’u veciz bir biçimde özetliyordu: “Kisra’nın köşkünde örümcek kapıcılık etmede, Afrâsiyâb’ın kalesinde ise baykuş davul çalmadadır.”

Fetih, doğrusu, çürüyen, insansızlaşan İstanbul için bir kurtuluştu. Nitekim şehir kısa sürede surların dışına taştı ve aşağı yukarı bir asır sonra 550 bin nüfuslu büyük bir şehir haline geldi. Ancak daha fazla kalabalıklaşmasına izin verilmeyecek; nüfus, gerekli tedbirler alınarak sabit tutulacaktı. Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli bölgelerinden insanlar getirilip imparatorluğun yeni başkentine yerleştirilmekle beraber beşerî dokusuna pek fazla müdahale edilmedi. Şehrin yerlileri dillerini konuşabilecek, inançlarını yaşayabileceklerdi.

Fatih’in Ayasofya’ya gösterdiği özel itina, hem farklı inançlara gösterdiği saygıyı, hem de sanat eserlerine verdiği değeri ifade ediyordu. Muazzam bir zafer alayı ile Ayasofya’ya geldiği gün, mozaikleri ganimet malıdır diye koparmakla meşgul bir yeniçeriyi “Binalar benim malımdır, ne hakla onu bozuyorsun?” diyerek asâsıyla vurup engellediği biliniyor. Bu iki yönlü itinanın başka bir anlamı daha vardı: İstanbul’a, bir zamanlar taşıdığı Doğu’yla Batı’yı birleştirme fonksiyonunu yeniden kazandırmak. Bu birleşme sadece siyasî ve iktisadî değil, aynı zamanda kültürel bir anlam taşıyordu. Osmanlıların bu hedefe şuurlu olarak yöneldiklerini söylemek, abartmak değildir. Bizans’ın abidevî eserleri bunun için korunmuş, birçok kilise, dış yüzleri Osmanlı üslûbunda koruyucu bir tabakayla kaplanarak bugünlere ulaştırılmıştır. Yahya Kemal, Koca Mustâpaşa şiirinde, bir Rum mühtedisi olan Koca Mustafa Paşa’nın Hagios Andreas Manastırı’nı nasıl camiye çevirdiğini, bütün mal ve mülkünü vakfettiği camiin etrafında “Türk‟ün asude mizacıyla Bizans‟ın kederi”nin birleşerek nasıl bir ruhanî atmosfer ve benzersiz bir İstanbul peyzajı oluştuğunu anlatır. Öyle bir peyzajdır ki bu, her gece, tan yeri ağarıncaya kadar, bir mücevher gibi Sünbül Sinan’ın ruhu yanar.

Fetihten sonra İstanbul’un çehresinin hızla değişmesinde ve şehrin yeni ruhunun ve estetiğinin belirginleşmesinde, Sünbül Sinan gibi tasavvuf erbabının rolü de son derece önemlidir. Tarikatler, özellikle II. Bayezid devrinden itibaren İstanbul’da faaliyete geçti. İskender Paşa’nın 1491 yılında Galata sırtlarında yaptırdığı Kulekapısı Mevlevihanesi açıldığında, Mevlevîliğin tarihinde de yepyeni bir devir, İstanbul devri başlamıştı. Ancak bu dergâhın Osmanlı aydınlarını ve üst tabakasını etkileyebilmesi için ġârih-i Mesnevî İsmail Rusûhî Dede‟nin postnişin olmasını beklemek gerekecektir. Kulekapısı‟nı Kasımpaşa, Beşiktaş, Eyüp ve Yenikapı dergâhlarının takip etmesi, sadece Mevlevîlik tarihinde değil, İstanbul’un kültür ve estetik tarihinde de önemli bir dönemeçtir. Selçuklu kültürünü Osmanlı kültürüne bağlayan ve giyim kuşamından yürüyüş tarzına, selâmından kullandığı lisana, yeme içme âdâbına kadar, her şeyiyle, yedi yüz yılın süzülmüş inceliğini ve estetiğini yansıtan Mevlevîlik, başlı başına bir yaşama üslûbu, bir duyuş ve düşünüş biçimiydi ve İstanbul kültürünün oluşmasında ciddi bir paya sahipti. İnsanları “târik-i dünya’lığa ve meskenete değil, üretmeye, meslek sahibi, işinde gücünde insanlar olmaya teşvik ediyor, mürid ve muhiblere meslek öğretiyordu. Yedi yüzyıl boyunca saraylardan en ücra yerlerdeki köylere kadar, toplumun bütün kesimleriyle sıkı bir ilişkiye giren Mevlevî dergâhları, bir yandan son derece ciddi bir disiplin içinde din, dil, edebiyat, musiki, hat, tezhib vb. eğitimi verirken, diğer yandan mürid ve muhiblere yedi yüzyıllık zengin tecrübe ve terbiyenin aktarıldığı, herbiri bir okul niteliği taşıyan kurumlar olarak önemli görevler üstlenmişti. Mevlevîlik, Bektaşiliğin aksine daha çok “havass’a, yani okumuşlara ve sanatkârlara hitap etse da, halk kitlelerinden kopuk değildi. Ancak okumuş ve zarif insanların bu dergâhlarda kendilerine sığınacak bir yer bulabildikleri, dar görüşlü zâhir ulemasının baskısından kaçarak buralarda rahat nefes alabildikleri bir gerçektir. Açıkçası, bütün Osmanlı medeniyetine asıl rengini veren İstanbul kültürü, serbestçe gelişme imkânını bu ocakta bulmuştu. Cinuçen Tanrıkorur‟un ifadesiyle, “Mevlevîliğin yedi asırlık tarihi içinde sikkesi tekbirlenmemiş büyük bir bestekâra rastlamak mümkün değildir.” Sadece Galata Mevlevihanesi, dört yüz otuz yıllık tarihinde yetmiş civarında seçkin şair yetiştirmişti. Musiki, klasik Mukabele’nin vazgeçilmezi olduğu için Mevlevîhaneler aynı zamanda musiki eğitimi verilen birer kurum ve bu özellikleri dolayısıyla birer cazibe merkeziydi. Mevlevî olsun olmasın, musiki ile ilgilenen herkes bu dergâhlara koşardı. Dilkeşhâveran Gece Salâsı, Mâye Cuma Salatı, Tekbir, Segâh Salât-ı Ümmiye, Rast Naat, Rast ve Nühüft Tevşih gibi eserleriyle dinî hayatımıza musikinin zenginliğini getiren ve Segâh Mevlevî Âyini’yle de tasavvufun göz kamaştırıcı derinliklerinde gezinen Buhûrîzâde Mustafa Itrî, Yenikapı Mevlevihanesi’nde yetişmişti. İsmail Dede Efendi ve Şeyh Galib de…

Sadece Mevlevilik değil, Bektaşilik dâhil, bütün tarikatler İstanbul kültürüne ciddi katkılarda bulunmuştur. Kuruluşundan itibaren Yeniçeri Ocağı‟nın Bektaşilikle çok sıkı bir ilişki içinde olması, bu tarikata İstanbul’un günlük hayatında önemli bir yer kazandırmıştı. Mevlevilik yüksek zümre üzerinde ne kadar etkiliyse, Bektaşilik de halkın günlük hayatına nüfuz etmede o kadar başarılıydı. Yeniçeri Ocağı kaldırılırken çok ciddi bir darbe yemiş olmakla beraber, Tanzimat’tan sonra yasağın gevşemesinden yararlanarak yeniden faaliyete geçen ve Jön Türk hareketine destek veren Bektaşiler, bu dönemde aydınları ve devlet adamlarını etkilemenin yolunu da bulmuşlardı. Talat Paşa, Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi, Rıza Tevfik, Sâmih Rifat, Yakup Kadri gibi ünlü isimlerin Bektaşi oldukları biliniyor. Bu ilişkileri sayesinde İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra etki alanları bir hayli genişleyen Bektaşilerin İstanbul’da tekkeler kapatılmadan önce faaliyet halinde dokuz tekkesi bulunuyordu. Koca Mustâpaşa şiiri dikkatle okunursa, Yahya Kemal’in derin bir sezişle, fetihten önceki kültürleri de kuşatan, içine alarak uzviyetinin bir parçası haline getiren bir terkipten söz ettiği anlaşılır. Tasavvuf ve Melâmîlik, Mevlevîlik, Bektaşîlik, Halvetîlik, Sünbülîlik, Uşşakîlik gibi tarikatler de bu terkibin olmazsa olmaz unsurlarıydı. Tekke terbiyesi İstanbulluların bütün davranışlarında, oturup kalkmalarında, yeme içmelerinde, hatta Türkçelerinde hissedilirdi. İstanbul Türkçesinde tasavvufun ne kadar derin izler bıraktığı, Abdülbaki Gölpınarlı‟nın Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri adlı kitabında bütün açıklığıyla gösterilmiştir.

Yazı : Beşir Ayvazoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*