İSTANBUL KÜLTÜRÜ – TAŞ VE AĞAÇ

in İSTANBUL

İSTANBUL KÜLTÜRÜ – TAŞ VE AĞAÇ

Bâde-nûşân gibi doğru yolumuzdan sapmazız
Avn-i Fir’avn ile şeddadî binalar yapmazız
Yahya Bey

İstanbul’un benzersiz silueti, Fatih’in Bizans’ın en önemli kiliselerinden biri olan Havariyyun Kilisesi’nin bulunduğu dördüncü tepenin üzerine yaptığı camiyle şekillenmeye başladı. Fatih Camii, İstanbul’a artık yeni bir inancın, medeniyetin ve estetiğin hâkim olduğunu dünyaya ilan etmekle beraber, aynı zamanda bir sürekliliğe işaret ediyordu. Bu sürekliliği Tarihî Yarımada’nın başka bölgelerinde de görmek mümkündür. Mesela kuruluşundan beri şehrin ana arteri olan Mese Caddesi, Divanyolu adıyla aynı güzergâhı takip etmiştir. Hipodrom, bu kelimenin Türkçesi olan Atmeydanı adıyla asırlar boyunca aynı şekilde kullanılmıştır. Fetihten sonra, İstanbul’un yeniden oluşumunda kültürel geçmişinin inkâr edilmediği söylenebilir. Ancak yeniden inşa sürecinde, dedelerimizin İslâmî anlayışa uygun olarak insan ölçeğini esas aldıkları ve Roma devri İstanbul’una göre çok daha insanî bir şehir meydana getirdikleri muhakkaktır.

İstanbul yeniden kurulurken, Turgut Cansever’e göre, Rönesans büyük bir yanılgıyı yaşıyor, sabit bir noktadan ve tek bir bakış açısından bütün varlığın kavranabileceği yolundaki düşünceyi mimariden resme, felsefeden bilime kadar bütün insan faaliyetlerinin temeline yerleştiriyordu. Bu görüş şehirleri dondurmuş ve gelecek nesilleri de kendi çerçevesinde yaşamaya mahkûm etmiştir. Cansever, bütün Türk-İslâm şehirlerinde olduğu gibi, fetihten sonra İstanbul’da da mekânın hareket halinde fark edilmesinin esas alındığını söyler. Bu, varlığın Rönesans’ta olduğu gibi, bir noktadan bakılıp o noktadan görülen yüzüyle tamamen anlaşılabileceği yolundaki kanaate bütünüyle zıt bir anlayıştır. Var olan her şey, bütün veçheleriyle ancak hareket eden göz tarafından görülerek idrak edilebilir. Bu bakımdan şehir her tarafından sonsuzluğa açılır ve bu sonsuzluğu kırmak günah sayılır. Bunu bazı Batılı gezginler de fark etmişlerdir. Meselâ Edmondo de Amicis, Avrupa şehirlerinde gözün ve düşüncenin hemen her zaman dar bir çerçeveye hapsedildiğini, İstanbul’da ise her an sınırsız ve lâtif uzaklıklara kaçacak bir yol bulabildiğini söyler.

Başta İstanbul olmak üzere, bütün Osmanlı şehirleri oluşurken, mesken mimarisinde daha çok ahşap ve kireç gibi dayanıksız malzemelerin niçin tercih edildiği yeterince tartışılmamıştır. “Küçük Kıyamet” denilen 1509 depreminde kârgir binaların çökmesi yüzünden ahşabın tercih edildiği söylenir. Elbette coğrafyanın sunduğu imkânları ve iklimi de hesaba katmak gerekir. Ancak bu tercihin arkasında İslamî ve tasavvufî bir duyarlığın varlığı da rahatlıkla iddia edilebilir. Kur’an‟da Ad kavmine ve “kazıklar sahibi Firavun”a neler edildiğine dair anlatılanlar ve “Siz her yüksek yere bir alâmet bina edip boş şeyle mi uğraşırsınız” âyeti, Osmanlı şehirciliğinin estetik ilkelerinden birini verir. “şeddadî” binalar yapmaktan bu sebeple kaçınılmış, özellikle mesken mimarisinde son derece mütevazı ölçüler tercih edilmiştir. Asırlarca dünyanın en güçlü imparatorlarını barındıran Topkapı Sarayı bile, Batılı kral ve derebeylerin saray ve şatoları yanında çok mütevazı durmaktadır. Devâsâ köşkler ve saraylar, hem dünyaya kazık kakma arzusu, hem de tabiattaki ilahî düzenin kudsiyetine müdahale olarak görülürdü. Taşlıcalı Yahya Bey‟in:

Avn-i Fir’avn ile Şeddadî binalar yapmazız

mısraında, sözünü ettiğimiz âyetlere ve Osmanlı şehircilik anlayışına atıf vardır. Taş gibi sağlam bir malzemeyle ancak kalıcı değerler temsil edilebilir, cami ve medrese, imaret, hamam gibi hayra yönelik binalar yapılabilirdi. “Allah‟ın yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evler”, yani mabetler bütün güzellikleri bünyesinde toplamalıydı. Camiler âdeta bir “güzellik deposu”ydu; mimari, musiki, şiir, hitabet, hüsnühat, tezyinat, taş oymacılığı, çinicilik, sedef kakmacılık, kündekârî, kalemişi, renkli cam sanatı, halıcılık vb. camide bir araya gelir ve birbirini tamamlardı. Merkezî noktalarda camii, medresesi, sıbyan mektebi, imareti vb. ile bir mimari kompleks olarak tasarlanan külliyeler, İstanbul‟un ayırıcı özelliğini teşkil ediyor, oluşma yönünü ve siluetini belirlediği şehri fizikî olarak da tanımlıyordu. Özellikle selâtin camilerinin iç ve dış avluları, aynı zamanda büyük meydanlar olarak kullanılmaya müsaitti. Herbiri bir odak noktası haline gelen bu camilerin çevrelerinde günlük hayatın şartlarına göre kısa aralıklarla yenilenen sokaklar ve mahalleler şekillenirdi. Her neslin kendi şehrini bir bakıma yeniden inşa ettiği de söylenebilir. Hiçbir nesil, kendisinden önceki neslin zevklerine ve ihtiyaçlarına göre belirlenmiş bir şehirde yaşamak zorunda değildi. Sahnenin Dışındakiler adlı romanındaki şu cümleler, bu gerçeğin Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da dikkatinden kaçmadığını göstermektedir: “İstanbul mahalleleri yirmi otuz senede bir çehre değiltire değiştire yaşarlar ve günün birinde park, bulvar, yol, sadece yangın yeri, hâli arsa, geleceğe ait çok zengin ve iç açıcı bir proje olmak üzere birdenbire kaybolurlar. Dedelerimiz ahşap ev denen şeyi icat ettikleri gün bir imkânı bize hazırlamışlardır.”

Le Corbusier‟nin Türk şehirlerinin bu hususiyetini hemen fark ettiği yukarıda zikrettiğimiz âyetlerden haberdar olmadığı halde şu notlarından anlaşılmaktadır: “İstanbul’da her ev ahşaptır ve çatıları aynı eğimde olup aynı cins kiremitle örtülmüştür. Bütün büyük binalar, camiler, mabetler, kervansaraylar ise taştandır. Bütün bunların temeli bir standardın varlığıdır (…) İstanbul’da veciz bir doku görülür; bütün fânilerin evleri ahşap ve Allah‟ın evleri ise taştandır.”

XX. yüzyılın en büyük şehirci ve mimarlarından sayılan Le Corbusier, Türkiye’ye ilk defa 1911 yılında gelir, Edirne, İstanbul ve Bursa‟da incelemeler yaparak krokiler çizer. Bir bakar ki, ressam Amédée Ozenfant’la birlikte ortaya koymaya çalıştığı “pürizm” asırlar önce İstanbul‟da hayata geçirilmiş. Hayranlıkla çizdiği bazı krokilerin altlarına şöyle notlar düşer: “Pek soylu biçimlerin melodisi”, “Geçmiş, şimdi, gelecek, değilmeyen. Prizmaların mersiyesi”, “Saf geometrinin ebedî biçimleri”… Sadece mimari eserleri değil, Osmanlı şehir dokusunu da son derece etkileyici bulan Le Corbusier, New York’un bir felaket, İstanbul‟un ise yeryüzü cenneti olduğunu yazmıştı. Türklerin “Kişi bina yaptığı yere ağaç da diker” dediklerini hatırlatan ünlü mimar, hayal ettiği “bahçe şehir’i de İstanbul’da görmüştü. Diyordu ki: “İstanbul bir meyve bahçesidir; bizim şehirlerimiz ise taş ocakları”; “İstanbul‟daki evler ağaçlarla çevrilmiştir; insan ve doğa arasındaki cazip dostluk”; “İstanbul‟da her yerde ağaçlar olup onların arasından mimarlığın soylu örnekleri yükselir. Ağaçlar bizim psikolojik ve fiziksel yönden iyi durumda olmamızı sağlarlar.”

Asıl ilgi çekici olan, Le Corbusier’nin İstanbul!un imarına talip olması ve Ankara’ya yazdığı mektupta, büyük bir uzak görüşlülükle, bu güzel şehri olduğu gibi korumayı tavsiye etmesidir. Bu tavsiyenin ilerlemeyi ve çağdaşlığı yüksek apartmanlar dikmek ve şehirlerin göbeklerinde fabrika bacaları yükseltmek olarak anlayan yöneticileri, bürokratları, hatta aydınları nasıl dehşete düşürdüğünü tahmin etmek zor değildir. Le Corbusier, mektubunun büyük bir taktik hatası olduğunu sonradan itiraf etmiş ve şunları söylemiştir: “İstanbul’u gayet iyi tanıyorum. Son gelişim eski rejim zamanında, yani epeyce eski olduğu halde orada gördüğüm güzellikler hâlâ gözümün önünde. İstanbul’un çehresini hatırlatan acele ile çizilmiş krokileri hâlâ saklıyorum. Ne güzel, renkli ve canlı bir şehriniz var. Eğer hayatımın en büyük gafı ve en büyük taktik hatası Atatürk’e yazdığım mektup olmasa idi, bugün büyük rakibim Prost yerine güzel İstanbul şehrinin imarı ile ben uğraşacaktım.”

İstanbul’u Avrupa şehirlerine benzetmek isteyen imarcılar, buna karşı çıkan yabancılara ilerlememizi istemediklerini zannederek düşman olurlardı. Batıcı aydınlar Pierre Loti’yi bu yüzden hiç sevmezlerdi, çünkü o “Türkiye’de şark‟ı sevmişti”. Yahya Kemal’e göre de, “Alafranga edebiyatın pudra ve lavantasından mütehassis olan yeni nesil, küflerimizi sevdiği için Pierre Loti‟nin bizimle alay ettiğini zannediyor, kızıyordu.” Geçen asrın başlarında, Loti‟nin Can Çekişen Türkiye’deki şu feryadını anlayabilecek aydın yok denecek kadar azdı:

“Yangın özellikle İstanbul’un can evine saldırarak geçmişin harika eserlerini mahvetmekten sanki zevk duyuyor. Ettikleri kötülüğü düşünemeyen yenilikçiler yangınların boş bıraktığı bu yerlerde bugün Amerikanvari geniş, dümdüz caddeler açmayı ve aynı biçimde evler yapmayı tasarlıyorlar. Fakat fazla olarak iki yıldan beridir Türk belediyesi, şark özelliklerini aksettiren ne varsa, tamamını yok etmek istemektedir. Burada da bizde olduğu gibi, ataların değer verdikleri şeyler hakkında saygı hisleri kalmadı. Artık ne camiler, ne mezarlıklar kutsal sayılıyor. Son zamanlarda gelir sağlayan çirkin binaları yapmak için az kalsın tarihî bir kabristan olan Rumelihisarı Mezarlığı‟nı kaldıracaklardı. Burası, Boğaziçi’nin Rumeli yakasında en değerli bir güzellik incisi gibidir […] Birtakım cahil belediye memurlarının zaten yeter genişlikte olan caddeyi daha da genişletmek bahanesiyle Şehzadebaşı‟nın o güzelim sütun ve kemerlerini pervasızca yıktıklarını, Türklüğe has güzelliklerden birini daha dümdüz ettiklerini öğrendim. Bu kadar aptalca cinayetlere nasıl göz yumuluyor? Öyle sanıyorum ki, Türkiye yöneticileri arasında çok zeki kimseler, sanat duygusuyla dolu insanlar ve büyük bir mazinin bu şahitlerini millî şeref namına olsun korumak gerektiğini duyan sapına kadar Müslümanlar vardır?”

Şunu unutmamak gerekir: Amicis, Loti, Le Corbusier gibi sanat ve kültür adamlarının hayran oldukları İstanbul, yangınların, depremlerin ve göçlerin harap ettiği İstanbul’du. Refah devirlerinin İstanbul’unu görselerdi, kim bilir neler yazarlardı? Devletin zengin ve halkın refah seviyesinin yüksek olduğu asırlarda, yanan yakılan sokaklar, mahalleler, semtler, çok kısa sürede aynı güzellikle yeniden inşa edilirdi. Ancak devlet ve halk fakirleştikçe, kaybedilenlerin yerine yenileri konulamaz oldu. Konulabilenler ise gittikçe fukaralaşan devletin ve halkın acıklı vaziyetini yansıtıyordu. Fotoğraf makinesi tam o yıllarda icad edildi ve objektifleri İstanbul’a çevrildi. Yerli ve yabancı fotoğrafçıların harıl harıl görüntüledikleri şehir, inkıraz halindeki Devlet-i Aliyye‟nin başkentiydi. Yanan yıkılan geniş, ferah evlerin, konakların yerlerine önce konak yavruları, durum kötüleştikçe “kutu gibi”, “iki bakla bir nohut” yahut “nohut oda bakla sofa” evler yapılmaya başlanmış, bunlar da yeterince bakım görmediği için İstanbul mahalleleri enikonu salaşlaşmıştı. Bununla beraber hâlâ güzelliğiyle Batılı gezginleri hayranlık ve şaşkınlık içinde bırakıyordu. 1874 yılında İstanbul’a gelen Edmondo de Amicis’in şu cümleleri XIX. asır sonu İstanbul‟ü’u hakkında bir fikir verebilir:

“İstanbul, önünde şair ile arkeologun, sefir ile tacirin, prenses ile gemicinin, kuzeyli ile güneylinin, hepsinin aynı hayranlık duygusuyla haykırdığı alemşümul ve son derecede büyük bir güzelliktir. Bütün dünya bu şehrin dünyanın en güzel yeri olduğu fikrindedir. Seyahat hâtıralarını yazanlar buraya gelince şaşırıp kalırlar. Perthusier’in dili dolaşır, Tournefort beşer dilinin aciz kaldığını söyler, Pouqueville cennette olduğunu sanır, La Croix sarhoşolur, Marcellus vikontu kendinden geçer, Lamartine Tanrı‟ya şükreder, Gautier gördüğü şeyin hakikat olduğundan şüphe eder ve hepsi de tasvir üstüne tasvir yığarak pırıl pırıl bir üslûpla yazarak düşüncelerinin yanında fakir kalmayacak ifade tarzını bulabilmek için boşuna kafa yorarlar.”

Gezginleri güzelliğiyle dilsizleştiren İstanbul, hiç şüphesiz, Levantenlerin Galata’sı değil, abidevî camileri kucaklayan ahşap şehir dokusu ve bu dokuyu sarıp sarmalayan yeşil örtüsüyle Türk ve Müslüman İstanbul’dur. Boğaziçi’dir, Süleymaniye’dir, Eyüp’tür, Üsküdar’dır. Dar ve gölgeli sokakları, insanı ezmeyen binaları, hanları, hamamları, küçük mescitleri, çeşmeleri, mezarlıklarıyla son derece in sanî ve pitoresk bir şehir… Amicis, bu İstanbul’un gelecekte yok olacağını ve “dünyanın en güler yüzlü şehri”nin harabeleri üzerine yükselecek modern, korkunç ve gamlı Ģehri düşünerek dehşete kapılır, kalbinin sıkıştığını hisseder.

Eski Türk şehrinde planın esası, arazinin topografik yapısına göre belirleniyordu. Çünkü makbul olan, tabiata tecavüz etmek değil, onu tamamlamak, şehrin onun bir parçası olarak doğup gelişmesini sağlamaktı. şehir, geleneğin şaşmaz ölçüleri kullanılarak tespit edilen mevkilere kurulmuş külliyelerin etrafında emprovize bir biçimde şekilleniyordu. Bu teşekkül biçimini plansızlık, gelişigüzel yapılaşma olarak anlamamak gerekir. Çünkü her yapı, çevresine uyumu gözetilerek inşa edilir, böylece harikulâde sürprizlerle dolu emprovizasyon şaheserleri doğardı. Abidevî eserlerin dışında, beşerî ölçülerin hemen hiç dışına çıkmayan atalarımız, gölgeli dar sokaklarındaki asmalı çardakları, yer yer ağaçlı köşeleri, ne tabiatı taklit, ne de tabiata müdahale esasına dayanan bahçeleri, muhtelif ağaçlarla gölgelendirilmiş kahveleri, çeşmeleriyle, son derece munis şehirler kurmuş, daha önce kurulmuş şehirlere de yepyeni bir kimlik kazandırmışlardı.

Yazı : Beşir Ayvazoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*