İSTANBUL KÜLTÜRÜ VE ESTETİĞİ

in İSTANBUL

İSTANBUL KÜLTÜRÜ VE ESTETİĞİ

Geldikti bir zaman Sarı Saltık‟la Asya‟dan.
Bir bir Diyâr-ı Rûm‟a dağıldık Sakarya‟dan.
Yahya Kemal

Tarihî Yarımada çok eski bir yerleşim bölgesidir ve üst üste yığılmış, birbirini besleyen ve birbirinde devam eden kültürlere beşiklik etmiştir. Bu kültürler içinde, kendisinden öncekilere en saygılı davranan kültürün Osmanlı kültürü olduğu söylenebilir. İstanbul‟un fethinden kırk yıl sonra batıda Endülüs‟ün, yüz yıl sonra da kuzeyde Kazan‟ın başına gelenler bilinirse, Fatih‟in ve askerlerinin ne kadar hoşgörülü davrandıkları daha iyi anlaşılacaktır. Atalarımız, dinamik, pragmatik ve son derece rahat insanlardı; fethettikleri coğrafyalardaki kültürleri hiç komplekse kapılmadan temellük ederlerdi. Anadolu‟ya geldikten sonra da kendilerini Roma‟nın varisi olarak görmeye başladıkları, bu coğrafyaya “Diyâr-ı Rûm”, yani Roma demeye devam etmelerinden anlaşılmaktadır. O halde İstanbul’un, dolayısıyla İmparatorluğun çok kültürlülüğü kaçınılamayan fiilî bir durum değil, Şuurlu bir tercih olarak ele alınmalıdır. Bu tercihin tabii bir sonucu olan “Millet Sistemi”, bütün azınlıklara kendi dillerini ve kültürlerini serbestçe yaşayıp koruma imkânı sağlamıştı. XVI. yüzyılda bir Alman sefaret heyetiyle birlikte İstanbul‟a gelen Protestan teolog Stephan Gearlach‟ın Kanunî’ye atfettiği sözler bu gerçeği ifade etmektedir:

“Çiçekler ne kadar çok renkli olursa o kadar güzeldir, İstanbul tabiattaki renk renk çiçekler gibidir, işte beyaz ve yeşil renkli sarıklarıyla Türkler ve Müslümanlar, beyaz, kırmızı, mavi karışımı serpuşlarıyla Ermeniler, mavi renkleriyle Rumlar, sarı serpuşlarıyla Yahudiler… Hepsi tabiattaki çiçekler gibi bin bir renk!”

Anadolu ve Rumeli‟de zaman içinde bütün bu renkleri dışlamadan ve boğmadan kuşatan, bütünüyle kendine has bir üst kültürün oluştuğu unutulmamalıdır. İç-Asya’dan kopup gelen dinamik toplulukların yanlarında getirdiklerini burada bulduklarıyla harmanlayarak yarattıkları, Prof. Dr. Halil İnalcık‟ın “prestij kültür” dediği, ayrı ayrı kompartımanlar halinde yaşayan kültürleri zamanla birbirine benzeten ve referansı İslâm olan bir üst kültür. Halife unvanını da taşıyan bir hükümdarın, III. Selim’in, Yahudi bir musikişinastan ders almakta sakınca görmediğini düşününüz. İstanbul’un, dolayısıyla imparatorluğun asıl kimliğini belirleyen, yani III. Selim’le Tanburî İsak Efendi’yi bir arada, aynı nağmeleri terennüm ederken düşünmemizi sağlayan bu kültürdü. Türk musikisi kültürüne sahip biri, bir çırpıda onlarca Yahudi, Ermeni ve Rum bestekâr sayabilir. Bu bestekârların duygu dünyaları o kadar Osmanlıdır ki, isimleri zikredilmezse, eserlerinden azınlık bestekârları olduklarını anlamak imkânsızdır.

Başta Fatih olmak üzere bütün Osmanlı hükümdarları ve çevreleri sanata özel bir ilgi gösterir, çıktıkları her seferden birçok sanatkârla birlikte döner, daha da önemlisi, bu sanatkârların din, mezhep ve etnik menşelerine bakmaz, hepsini himaye ederlerdi. Âşıkpaşazâde’ye göre, Çelebi Mehmed devrinde, Hacı İvaz Paşa çeşitli ülkelerden birçok sanatkârı Bursa’ya getirtmişti. şiire ve başta resim olmak üzere plastik sanatlara çok özel bir ilgi duyan Fatih de fetihten hemen sonra Anadolu ve Rumeli taraflarına fermanlar gönderip “ashâb-ı sanâyi” ve “ehl-i hıref”in İstanbul‟a gönderilmesini emretti. Büyük bir rekabet içinde olduğu Timurî kültür çevresinden de Ali şir Nevaî ve Molla Abdurrahman Câmî gibi çok beğendiği ve mutlaka yanında görmek istediği şairler vardı. Onun seleflerinden de, haleflerinden de farkı aynı zamanda Batı resim ve heykeline ilgi göstermesiydi. II. Bayezid, resim ve heykeli babası kadar ciddiye almıyordu; fakat Amasya‟dan beraberinde getirdiği hocası şeyh Hamdullah, hat sanatını Yakut el-Mustasimî’nin etkisinden kurtararak bir İstanbul sanatı haline getirdi. Yavuz Sultan Selim’e gelince, Tebriz‟i aldığında Safevîler‟in nakkaşhanesindeki bütün değerli sanatkârlar İstanbul‟un yolunu tuttular. Fethedilen ülkelerden sanatçılarla birlikte taşınabilir sanat eserlerinin de İstanbul’a getirildiğini unutmamak gerekir. Topkapı Sarayı’nda bu yolla muazzam koleksiyonlar oluşmuştu. Hiç şüphesiz, Osmanlı sanat yorumunu ve İstanbul estetiğini besleyen kaynaklardan biri de bu göz kamaştırıcı koleksiyonlardı.

Türk-İslâm dünyasının dört bir tarafından bu şekilde akan zengin bilgi ve kültür birikimi İstanbul’da adeta imbikten geçirilip damıtıldıktan sonra tekrar Türk ve İslâm dünyasına yayılırdı. Osmanlı‟nın büyüklüğü, azameti ve gücü böyle bir ameliyeyi mümkün kılıyordu. Batılılaşma döneminde de durum pek değişmedi; bütün yeni modalar, fikir ve sanat akımları, imparatorluğun Avrupa’ya en yakın bölgelerinden değil, İstanbul’dan takip edilirdi. Barok’tan Ampir’e, Rokoko’dan Art Nouveau’ya kadar bütün sanat üslûplarının Osmanlı dünyasındaki en seçkin örnekleri İstanbul’dadır. Kısacası, İstanbul, fetihten itibaren, yaklaşık olarak dört yüz elli yıl boyunca, sadece İmparatorluğun değil, bütün Türk ve İslâm dünyasının ilim, sanat ve kültür merkezi olmuştu.

Yazı : Beşir Ayvazoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*