İSTANBUL KÜLTÜRÜ – YEDİ TEPEDE YEDİ TAÇ

in İSTANBUL

İSTANBUL KÜLTÜRÜ: YEDİ YEPEDE YEDİ TAÇ

Bir zamanlar hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
Yahya Kemal

İstanbul’un tarihî silueti, Sultan II. Bayezid’in üçüncü tepede, Eski Saray’ın hemen yanı başına yaptırdığı, 1505 yılında ibadete açılan Bayezid Camii ile yeni bir şekil kazanmış, oğlu Yavuz Sultan Selim’in beşinci tepeye yaptırdığı, ancak Kanuni Sultan Süleyman tarafından tamamlanan cami ile iyiden iyiye belirmişti. Fakat siluetin bugünkü çizgilerine ulaşabilmesi için Sinan’ın üçüncü tepeyi Süleymaniye, altıncı tepeyi de Mihrimah Sultan Camii ile taçlandırmasını beklemek gerekiyordu. Acem Ali’nin 1538 yılında ölümü üzerine mimarbaşı olan Sinan, Haseki ve Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Külliyeleriyle başlayıp vefat ettiği 1588 yılına kadar yarım asır devam eden bu görevi sırasında, başta İstanbul olmak üzere bütün imparatorluk coğrafyasında yüzlerce esere imza atarak başlı başına bir estetik inşa etti.

Eski eserlerin onarımından suyollarının inşasına, cadde ve sokakların düzenine kadar İstanbul’un bütün imar işlerini Hassa Mimarlar Ocağı’nda yetiştirdiği mimar ve kalfalarla birlikte yürüterek sanat tarihçilerinin “Sinan Çağı” dedikleri bir döneme ve tabii İstanbul’a damgasını vuran Sinan, Turgut Cansever’e göre, sadece abidevi eserlerini değil, mahalle ölçeğindeki küçük mescitleri, çeşmeleri, köprüleri de, çevreyle, tabiatla ve İslâmî hayat tarzıyla uyum içinde, dünyanın sonraki nesillerin de hakkı olduğunu bilerek, gelişmeye açık bir mimari anlayışıyla meydana getirmişti.

Bu tesbitler, İstanbul estetiğinin temel ilkelerinin büyük ölçüde Sinan tarafından belirlendiği anlamına gelmektedir. Kubbe-mekân ilişkilerinin en ideal formunu, “zengin ve geniş programlı kompozisyonun hassas dengesini” bulduğu bu estetik ondan sonra da en az yüz yıl belirleyici oldu. Selçuk Mülayim, Beylikler çağının kararsız fakat çeşnisi bol denemeleriyle diğer İslâm ülkelerinde bir türlü çıkış yolu bulamayan mahalli arayışların sadece Sinan estetiğinde en akılcı çözüme ulaştığını söylüyor. “Sinan, başka mimarlar tarafından daha önce kullanılmış olan bütün unsurları öyle beklenmedik, öyle büyük bir armoniye soktu ki, başkalarının keşfettiği şeyler bile artık onun malı oldu. Geleneğin güçlü desteğiyle ulaşılan bu doğal kolaylık onun sanki özel bir Tanrı vergisine sahip olduğu izlenimini veriyordu.

Sedefkâr Mehmed Ağa, Sinan’ın seçkin talebelerinden biriydi; Sultanahmet Camii, birinci tepede onun tarafından yükseltildi. Fatih’in yaptırdığı, zaman içinde yeni ilâvelerle genişleyen Topkapı Sarayı, Ayasofya’ya eklenen minareler ve Sinan’ın yaptığı Haseki Hamamı, birinci tepenin görünüşünü çok değiştirmişse de, bu tepede, Sedefkâr’ın eli değinceye kadar Bizans kimliği baskındı. Sinan Çağı’nın sona erdiğini ilan eden Nuruosmaniye Camii üçüncü tepede yükseliverince, Tarihî Yarımada, ince minareleri, ışıl ışıl kubbeleri, yeşil dokusu ve kızıl kiremitleriyle, temel çizgilerini bugün de koruyan siluetine kavuştu.Bu arada Hipodrom’un Atmeydanı’na dönüştüğünü, bu meydanın ve bu meydanı bezeyen İbrahim Paşa Sarayı’nın yüzyıllar boyunca İstanbul eğlence kültürünün merkezi olduğunu da belirtmek gerekir. Cülus yıldönümü, zafer, doğum, düğün gibi vesilelerle düzenlenen ve günlerce süren şenlikler bu meydanda yapılırdı. Nakkaş Osman ve Levnî tarafından resimlenen surnamelerdeki bazı sahnelerde, özellikle ateşle yapılan eğlencelerin ve ışık sanatlarının hayalin sınırlarını zorlayan bir zenginlikte olduğu açıkça görülür.

Işık sanatları İstanbul hayatında özel bir anlam taşırdı. On bir ay boyunca geceleri evlerine kapanmak zorunda kalan halk, kandil ve mahyalarla aydınlatılan Ramazan gecelerinde sokaklara dökülür, caddeler sahur vaktine kadar dolup taşar, isteyen istediği yerde gönlünce vakit geçirir, komşular birbirlerine çat kapı iftara ve misafirliğe giderlerdi. Karanlık geceleri donanma gecelerine çeviren kandil ve mahyaların özellikle çocuklar için nasıl bir neşe kaynağı olduğunu modern şehirlerde yaşayanların anlaması çok zordur. Halide Edip Adıvar, çocukluk hatıralarını da anlattığı Mor Salkımlı Ev’de, sütbabasının omuzunda ilk teravih namazını kılmak için Süleymaniye Camii’ne giderken gördüklerini tasvir eder. Sokaklar hareket halinde yüzlerce fenerle doludur ve kalabalık bir ateş böceği kafilesi gibi camiye doğru akmaktadır. Mahya’yı ilk defa o akşam gördüğünü söyleyen Halide Edip, “Minareden minareye havada uzanan ışıktan yazılar, mavi kubbede ne garip ve tabiatüstü bir nur tecellisi idi. Ramazan’ı karşılayan bu nurdan yazılar, beni belki Belşazaar’ın duvarda gördüğü yazılar kadar şaşırttı. Karanlık ve esrarlı dar sokakların içinde sallanarak hareket eden o ışıkları o kalabalığın en boylu adamının omuzundan seyrediyordum” diyor.

Mahya istisnalar dışında sadece Ramazan aylarına ve İstanbul’a has bir sanattı; yaygın rivayete göre, Sultan I. Ahmed devrinde Ramazan gecelerinin alâmet-i farikası haline geldi. Minareleri arasına mahya kurulan ilk cami, inşası 1617 yılında tamamlanan Sultanahmet’ti. Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey, Mevlit ve Regaip gecelerinde minarelerde kandil yakma geleneğinin II. Selim devrinde başladığını söyler. 1577 yılında Kocamustafapaşa dergâhına seccadenişin olan şeyh Necmeddin Hasan Efendi de Berat ve Miraç gecelerinde şerefeleri kandillerle bezemiş, böylece Osmanlı dünyasında mübarek gecelerden “kandil” diye söz edilir olmuştu. Ramazan gecelerinde minarelerde kandil yakma geleneğinin başlangıç tarihi ise 1610‟’dur. Önceleri bayram geceleri kandil yakılmazdı, ancak Lâle Devri’nde, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın III. Ahmed’den aldığı bir irade ile Kadir ve bayram gecelerinde minarelere kandillerle ışıktan kaftan giydirilmeye başlandı. Son zamanlarda sadece Kadir gecelerinde bazı camilerin minarelerine kaftan giydiriliyordu.

Yazı : Beşir Ayvazoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*