İSTANBUL LÜFER DEVRİ – 1

in İSTANBUL

LÜFER DEVRİ

 

Size şu kadarını söyliyeyimki, nasıl tarihimizde bir Lâle Devri varsa, bir de Lüfer Devri vardır.

 

Bilmem ki size bu âlemi bütün şaşaası ile hikâye edebilecek miyim?

        Asaf Muammer

Hatırlama Faslı

İstanbul’da yaşayanlar, Boğaziçi’nde tutulan balıkların dünyanın en leziz balıkları olduğunu biliyorlar mı? Eskiler buna inanırlardı, zaten hakikat de budur. İsterseniz yurt dışında herhangi bir lokantada lüfer ızgara sipariş edin. Önünüze gelene bakıp “Ah, şimdi İstanbul’da olmak vardı” demeyecek misiniz?

İstanbul’da yaşayanlar, Karadeniz’in dünyanın en mükemmel balık havuzu olduğunu ve burada lezzeti kıvama gelen balıkların yaz mevsiminin sonlarında İstanbul’a doğru yola çıktığını, balık mevsiminde “ol mâhilerin” Boğaziçi’ni şenlendirdiğini biliyorlarmı? Göç eden balıklar düşünüldüğünde, dünyada İstanbul’dan gayri özel balık havuzu olan bir başka şehir daha var mıdır? Burada önemli olan, balığın Karadeniz’de tutulup İstanbul’a getirilmesi değil, balıkların kendiliğinden Boğaziçi’ne gelmeleridir. Göçmen balıkların Karadeniz’e sahili bulunan bunca şehrin ahalisini kendilerinden mahrum bırakarak İstanbul’da arz-ı endam etmelerinin anlamı nedir?

İstanbul’da yaşayanlar, vaktiyle Boğaziçi’nde 200 civarında balık çeşidi bulunduğunu, bu balıklardan bazılarının dünyanın başka yerlerinde bilinmediğini, bu kadar çeşit arasında lüferin en mümtaz balık kabul edildiğini ve bu konuda tabiri caizse bir sosyal mutabakat meydana geldiğini biliyorlar mı?

İstanbul’da yaşayanlar, Kızkulesi’nin Bizans’tan kalan güzel bir tarihî mekân olmaktan öteye, balığın lezzeti açısından bir kerteriz mesabesinde olduğunu, aynı cins balığın Kızkulesi’ni geçmeden ve geçtikten sonra yakalanmışları arasında lezzet farkı bulunduğunu biliyorlar mı? Tuzluluk farkından dolayı Boğaziçi’nden Marmara’ya geçen balığın, lezzetinden bir miktar feragat ettiğini biliyorlar mı?

İstanbul’da yaşayanlar, vaktiyle bu şehirde genişçe bir kitlenin lüferin yolunu gözlediğini, onu hasretle beklediğini biliyorlar mı? Bu konunun balıkçı kahveleri başta olmak üzere kıraathanelerde, vapurlarda, cami avlularında ve yalı rıhtımlarında yapılan sohbetlerde ağırlıklı bir yer tuttuğunu, bu bahsin avcılıkla alakalı olması sebebiyle mübalağalı anlatımların caiz olduğunu biliyorlar mı?

İstanbul’da yaşayanlar lüfer balığının avlanmasının ne büyük bir maharet gerektirdiğini ve meraklılarının uğruna sıhhatlerinden çok şey feda edebilecek derecede müptelâ olduklarını biliyorlar mı?

İstanbul’da yaşayanlar İstanbul’un payitaht olduğu demlerde Boğaziçi’nin her iki tarafında oturan ekâbirin, hizmetlerine mahsus kayıkçıları ve balıkçıları olduğu halde, kendileri için tutulmuş hazır lüfere itibar etmeyip sonbaharın esintili Boğaz havasında kayığın üstünde sabahlara kadar bu balığa mesai hasr ettiğini biliyorlar mı? Padişahların, sadrazamların, şeyhülislamların, sultanzadelerin, damatpaşaların ve diğer ekâbir zümrenin de bu balığa aşkla meftun olduklarını biliyorlar mı?

İstanbul’da yaşayanlar, bazı yalı sakinlerinin tutup, afiyetle yedikleri balıklar için ayrıca yalılarında özel bir balık havuzu inşa ettirip, mevsiminde yakaladığı balığı daha sonraki zamanlar için sakladıklarını, yani tutkunun bu derecelere vardığını biliyorlar mı?

Bir vakitler İstanbullular yukarıda bahsi geçen hususları umumiyet itibariyle biliyorlardı. Hangi mevsimde hangi cins balığın ne şekilde pişirilerek yenileceğini de biliyorlardı. Ahmed Rasim’in “Lüfer sözünü duyup da bir parça olsun dönüp bakmayacak İstanbullu farz edemem” sözü meseleyi izah sadedinde oldukça önemlidir. Sonra bu bilgiler İstanbul’un muhayyilesinden kaybolup gitti. Ebediyenmi? Tabii ki hayır. Gün gelecek, bunlar yeniden hatırlanacak.

Cevabı Aranan Sorular

Bu yazıda birbiriyle ilintili iki tane soruya cevap aranıyor. Birincisi, acaba Osmanlı tarihinde “lüfer” ile irtibatlandırılabilecek herhangi bir devir olabilir mi? Eğer böyle bir devir var ise, bu devrin itibari başlangıç ve bitiş noktaları tespit edilebilir mi? İkinci olarak Osmanlıda ekâbirin (kibar, kibarzadegân, rical, ehl-i mezak, sahibimerak, ehl-i tenezzüh, zürefa, sultanzadeler, damat paşalar vs.) lüferbalığına düşkün hale gelmesinde belirleyici olan kişi, iddia edildiği gibi Abraham Paşa mıdır?

Lüfer ve Asaleti

Eğer “lüfer”i hayvanâtın denizlere mahsus kısmından herhangi birisi olarak görürsek, yanılırız. Ahmed Midhat Efendi’ye göre bu kesinlikle böyle değildir. O, “Lüfer” yazısına şu satırlarla başlar:

İstanbul’umuzun bazı kadîmden kalma umumi zevk ve merakları vardır ki âdât-ı kadîme ve umumiye-i Osmaniyeyi tetebbu’ nokta-inazarından hakikaten pek mühim şeylerdir. Bunların birisi de lüferdir.

Yani umumiye-i Osmaniyeyi tetebbu’ nokta-i nazarından pek mühim bir şeymiş lüfer. İstanbul’u ve Osmanlıyı anlayabilmek için bilmemiz gereken şeylerden birisiymiş.

Yine Ahmed Midhat Efendi’ye göre Boğaziçi köylerinin herbirinde levrek ve kılıç balıklarına meftun bir iki kişi bulunabilir. Lüfer tutkusu ise umumidir. Öyle sayıya gelmez.

Lüferin tercih edilmesinin bazı sebepleri vardır. Bu özellikleri ile bu balık diğerlerinden ayrılır. Bu sebeplere dikkat ettiğimizde lezzeti, kıvraklığı, zekâsı ve kolay yakalanamaması gibi hususlar önplana çıkar.

İsmi ile başlayalım, bu balığın ismini dikkat çekici bulanlar vardır:

“Ne de zarif, kulağa hoş gelen ismi vardır. Sadece iki hafif heceden ibâret: lü:fer. Yeni gelin gibi gayet nazlı ve edâlıdır.”

Asaf Muammer’e göre lüfer Boğaziçi’nde avlanan balıkların”en işvelisi”, “en kurnazıdır.” Lüfer, hiçbir zaman “müptezel” sıfatıyla nitelendirilemez. Bir gecede üç dört sandal palamut tutulabilir, fakat lüfer için bu mümkün değildir. Yazara göre Eylül mehtaplarında”lüfer Boğaz’ın berrak sularında bütün zekâsını kullanarak hareket eder.” Ahmed Midhat lüferi “Ne zeki ne kuvvetli ne şeytan hayvandır!” ifadeleriyle anlatır.

Ahmed Rasim yemeklerin kokusu üzerinden bir kıyaslama yapar ve şöyle bir sonuca varır: Izgara edilerek kocaman bir kayık tabağın içine yatırılan lüferden çıkan o latif rayiha ile hiçbir yemeğin kokusu rekabet edemez.

Bir başka yazısında da lüfer konusunda ısrarcılığını devam ettirir: “Lezzeti, cisminin beş on lokmaya müsaid olması, biçimli, ızgara üzerinde kavuruluşu, salata yaprakları arasında veya piyaz altında duruşu, elhasıl her hali emsâline fâiktir.”

Balıkçılık konusunda en kapsamlı kitabın yazarı olan Karekin Deveciyan’ın kitabındaki şu ifadeler önemlidir: “Lüfer balığı Boğaziçi ahalisi ve bâhusus yalı sahipleri için hem gıda ve hem saydı cihetiyle fevkalade bir eğlence teşkil eder. Hâlâ “taze ve ucuz balık yemek için Boğaziçi’nde bir yalıya malik olmak iktiza eder” denildiği meşhurdur.”

Karadeniz’in, okyanuslardan oldukça uzakta olmasından dolayı,tuz oranı düşüktür. Ayrıca çok sayıda nehrin buraya boşalması da Karadeniz’in tuz oranını düşürür.

Lüfer bilindiği gibi gezici balıklardan olup ilkbaharda Karadeniz’e çıkar, Ağustos’un yarısı geldiğinde İstanbul Boğazı’na doğruyola koyulur. Bazıları Trakya sahillerini takip ederek bazıları Anadolu sahilleri üzerinden Boğaz’ın ağzına gelir.

Karadeniz’e çıkarken lezzet bakımından oldukça yavan olan bu balık, Boğaz’a dönüşünde en leziz zamanlarındadır. Lüferlerin Boğaz’ın kanal tabir edilen 60 metre derinliğinden Marmara’ya geçmesi mümkün iken, genelde bu böyle olmaz ve lüferler Büyükdere, Beykoz, Tarabya, İstinye, Kanlıca, Kandilli gibi koylara dağılırlar ve bir müddet buralarda vakit geçirirler.

İstanbullular için bakıldığında bahar ve arkasından yaz mevsiminin geçişinden sonra kışa hazırlık babında vücudun balıktaki gıdaya ihtiyaç duyduğu demlerde, dünyanın en lezzetli balıklarından birisi olan lüfer, dünyanın en elverişli balık yataklarından birisi olan Karadeniz’den yola çıkarak İstanbul’a kadar ulaşır. Ve İstanbul’da da meraklı bir çoğunluk tarafından beklenmektedir.

Şu satırlar Ahmed Midhat Efendi’ye ait. Yazar lüfer etrafında gelişen sosyal eylemi, bu eyleme katılanların halet-i ruhiyesini canlı ve heyecanlı bir üslupla anlatıyor:

“Daha Ağustos içinde vapurlarda “lüfer!” sözü söylenmeğe başlar.Dost dosta:

– Nasıl? Bir haber var mı?

Sualini îrâd eylediği zaman o anlar ki sorulan şey lüferdir.Bi’t-tabii:

– Henüz hiçbir taraftan ses sada yok! Cevabıyla mukabele eder. Yahut:

– Tek tük çinakop zuhur ediyor imiş! Cevabını verir ki çinakoplar lüferlerin küçüğü olduğundan ve lüferden daha evvel Karadeniz’den Boğaziçi’ne girdiğinden bunlar lüferlerin pişdârı, müjdecisi add olunurlar.

Ağustos evâsıtına [ortalarına] ve bâ-husus evâhirine [sonlarına]doğru:

– Çıkıyormuş!… Çekiyorlarmış! Sözleri vapurlarda, yalılarda, köykahvelerinde, gazinolarda, kıraathanelerde ağızdan ağıza dolaşmağabaşlar. Bu sözler her ağızdan çıktıkça bin taraftan kulak kabartıları herkesin çehresinde öyle bir tavır peydâ olur ki güyâ bu çehreler birer levhaimişler de üzerlerinde dahi:

– Nerede?… Kimler? Sualleri yazılı imiş zannolunur!

Nihayet Eylül hulûl ederek hele bir fırtınadan sonraki balığın Karadeniz’den kesretle vürudu itikad olunur veyahut bir yağmurdan sonrakisular bulanarak lüfer kolay tutulur diye zannedilir. Artık mahâfil-i say-yâdânda [avcı mahfillerinde] havadis dahi çoğaldıkça çoğalır. O zaman suallerin de tarzı değişir. Mesela:

– Balıkçılık nasıl? Denilir ki bu balıkçılıktan maksat dahi mahzalüfercilik demektir. Bu yoldaki suallere mesela Kanlıca Körfezi’nde dünakşam balıkçılığın pek a’lâ olduğu ve falan beyin şu kadar ve filan efendinin bu kadar tuttuğu veyahut filancanın şu kadar yem gaib ettiği veya zoka kestirdiği haber verilir. Tutamayanların! Tutanlara gıptası! Zoka kestirenlerin hiddeti! Tutabilenlerin gururu! Artık her taraftan bir kahkaha bir neş’e ki değme gitsin!”

Âsaf Muammer Bey ve “Lüfer Devri”

Yukarıdaki anlatımda tasvir edilen sosyal tutkuyu göz önüne alarak lüferin bir devirle özdeşleştiğini düşünenler olmuştur. Genişçe sayılabilecek balıkçılık literatürü içerisinde, Lâle Devri’ne benzer bir şekilde, Osmanlı Devleti tarihi içerisindeki bir dönemi “Lüfer Devri” olarak isimlendiren kişi, II. Abdülhamid’in Maliye Nazırlarından İbrahim Edip Efendi’nin torunu Kandillili Asaf Muammer Bey’dir.

Asaf Muammer Bey roman, hikâye gibi edebî dallarda eserler veren,II. Meşrutiyet dönemi gazetelerinde siyasî yazılar kaleme alan, İttihatve Terakki’ye karşı yürüttüğü mücadele sonucu 6,5 yıl sürgün hayatı yaşayıp 1918’de Türkiye’ye dönen bir yazar, ressam, siyaset adamı,denizci ve de zamanının en seçkin balıkçılarından birisidir. Hayatı hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır.

1955’te verdiği bir mülakatta söylediği hususlar Osmanlı Devleti’nin bir dönemine Lüfer Devri denilmesi gerektiğine dair tartışmayı başlatır.

Ah muhterem beyim, o eski balıkçılık âlemleri ne kadar kutsaldı. O âlemleri şimdi şu anda muhayyelemde pırıl pırıl yanan bir avizeye teşbih ediyorum. Ondan evvelkilerini görenlerin, bu âlemler için ölü vasfını takdıklarını da sözlerime ilave etmek isterim. Size şu kadarını söyliyeyimki, nasıl tarihimizde bir Lâle Devri varsa, bir de Lüfer Devri vardır.

Yazar, kendisi Abdülhamid döneminin son zamanlarındaki lü-fer âlemlerini idrak etmiş olması dolayısıyla, bu dönemi muhayyilesinde “pırıl pırıl yanan bir avizeye” benzetirken aynı zamanda Abdülaziz dönemindeki lüfer âlemlerine kıyasla kendi dönemindekileri “ölü”olarak ifadelendirenlerin bulunduğunu belirtiyor. Kendisi ile röportaj yapan kişiye (Rıdvan Tezel) Boğaziçi’nde oturan “ekâbir”in lüfer merakı ile ilgili olarak bu âlemi “bütün şaşaasıyla” anlatıp anlatamayacağı konusunda kuşku duyduğunu söyler, devamında bu balıkçılık âlemlerinin nasıl bir şey olduğunu şu satırlarla anlatır. “Evet, gelelim o eski âlemlere. Bu âlemler mehtaplı gecelere tesadüf ederse, onun tadına doyum olmazdı. Bu mehtap da, Boğaz’da oturanların İstanbul’a göç etmek üzere bulunduğu bir mevsime isabet ederdi. Yani bilhassa Eylül mehtabı… Buayda tutulan lüfere otlak lüferi tabir edilir. O zaman balık, Boğaz’ın berrak sularında bütün zekâsını kullanarak hareket eder. Bu âleme, sadece bir balıkçılık âlemi, demek pek insafsızlık olur.” Bilindiği gibi yalılar yazlık mekânlar olup ısıtma tertibatı bulunmayan meskenler idi. Bununla beraber Asaf Ertan yıl boyu oturulan yalılar olduğunu söylemektedir.

Yazara göre lüfer âlemlerinin edebiyat, musıkî ve mizah gibi bazı sanat dallarıyla da sıkı ilişkisi bulunmaktadır. “Zira Boğaziçi’nde mehtaplı bir geceye rastlayan bir balıkçılık âlemi musikinin, şiirin, nüktenin çok ahenkli bir şekilde imtizac etmesi dolayısıyle, bambaşka bir hususiyet kazanırdı. (…) Balık tutulurken, sandallar arasında şiirler teati edilir,zarif nükteler savrulur, bazen, âlât–ı musikiyenin ruhnevaz nağmelerine,davudî bir sesin cevap verdiği olurdu. Zaman zaman, Dede’lerden, Sadullah Ağa’lardan besteler geçilir, diğer sandallardan, sükûnetle, zevkledinlenirdi. Kanlıca Koyu’ndan akseden bu nağmeler, kulaklarda hoş sedalar hâsıl eder, geceyi daha rengin bir hale sokardı.”

Lüfer âlemlerinin gerçekleşmesinde en önemli âmil lüfer avı olmakla beraber lüferin olmadığı zamanlarda da şiirin, musikinin ve nüktenin Boğaz koylarının mehtaplı gecelerinde yankılandığı görülmektedir. Bir de şöyle düşünelim. Kanlıca Körfezi’nde mehtaplı bir gecede icra edilen müzik, konaklarda icra edilen müziğe kıyasla tabiatla daha iç içedir.

Burada Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in ifadeleri daha açıklayıcı görünüyor: “Boğaziçi’nde balığa çıkanların çoğu lüfer avcılığına düşkün idiler. Lüfer saydgâhının en meşhuru Kanlıca Körfezi olduğu için mehtap gecelerinde o koca körfez kayık ve sandallarla dolar. Eğer balık çıkmakta ise ortada ses seda çıkmaz, herkes sayd ü şikârıyla meşgul bulunur. Şayet balık çıkmazsa şarkılar, gazelleri taklitler ayyuka çıkardı. O ne eğlencelerdi!… İnsan şimdi hikâyesinde bile bir lezzet bulunuyor.”

Aynı olayı bize aktaran Asaf Muammer ile Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in anlatımı arasında bazı farklar var. Asaf Muammer balık tutulurken eş zamanlı olarak şiir teatileri yapıldığını, şarkılar söylendiğini ifade ederken Ali Rıza Bey, lüfer avlanırken ortalıkta çıt çıkmadığını, lüfer yokken saz ü söz fasıllarına geçildiğini söylemektedir. İkinci ifade daha doğru gibi görünüyor.

Bu lüfer âlemlerinde sessizliğe de azami dikkat gösterilir, kolektif bir eğlencenin başkalarının da paylaşımında olduğu idrak edilirdi. “O kadar çıt çıkmazdı ki, kürekler adeta, ses çıkarmıyacak bir şekildedenize batar, ne bir iskarmoz gıcırtısı, ne de bir destur, varda, kabilindennahoş kelimeler duyulurdu. Bu şiir âleminde, avam ve havas, yani istermolla beyler olsun, ister ekâbir olsun, isterse balıkçı olsun, gecenin sırrı içinde kaybolurdu. Balıkçılar bu âleme iştirak ederler, fakat hicaplarındansesleri çıkmazdı.”

Yazara göre karşılıklı takılmalar da son derece edep kurallarına uygun olarak gerçekleşirdi:

“Sandaldan sandala yapılan harfendazlıklar da son derece zarif vemüeddep olur, latife latif gerektir, fehvasınca, zerafetten bir derece dahiinhiraf etmezdi. Diyorum ya, lüfer tutulurken, en latif nağmeler duyulur,buna mehtabın verdiği revnak dolayısıyle tadına doyulmaz bir sefa in-zimam ederdi. Hatta aksi sedanın en bariz duyulduğu yerler tercih edilir,hamlacıya bu mahalde kürek tutması tenbih edilirdi.”

Asaf Muammer’e göre mehtapçılarla lüferciler arasında da karşılıklı saygı söz konusu idi. Mehtapçıların gözettiği şey Boğaziçi’nin efsunlu tabiatının ay ışığı altındaki büyülü atmosferiydi. Lüferciler için en önemli şey ise denizin içinde dolaşan lüferdi.

“Mehtabın ziyasından sefayap olmak istiyenleri bu bediî zevkten mahrum etmemek maksadıyle, hastalar dahi, lamba yakmazlar, yaksalar bile, perdelerini sıkı sıkı kapıyarak, dışarıya ışık sızmamasına dikkat ve itina ederlerdi. Dahası var: Mehtabın bu sefabahş ziyasına, yabancı bir ışık karıştırmamak için, sıgara ateşlerini bile avuç içinde saklarlardı. Bu esnada lüfer tutulur, kulak ve gözlerin kendine düşen hisselerini alabilmesi için, hiç kimse başkasını rahatsız etmezdi.”

Asaf Muammer, ilk defa kendisi tarafından dillendirilen “Lüfer Devri” tanımlamasıyla “Lâle Devri”yle kıyaslamada bulunur ve lüfer âlemlerinin sadece bir balığın avlanmasından ibaret bir ameliye olmadığını anlatır. Lüfer müptelâları lüferin bol bulunduğu sırada şarkı,gazel, şiir, nükte gibi şeylerle uğraşmayıp işlerine bakıyorlardı. Fakat balığın olmadığı zamanlarda ise sandallar arasında şiir, şarkı, gazel teati edilirdi. Mehtapçılarla lüferciler arasında zımnî bir mutabakatvardı. Birbirlerinin keyfini kaçıracak davranışlarda bulunmazlardı.Mehtapta ışık yakılmaz, sigaranın ateşi bile avuç içinde tutulurdu.

Bu yazıda çözülmesi gereken bir muamma, Asaf Muammer’in Boğaziçi’nde lüfer avına çıkan ahaliyi üçe ayırmasıyla ilgilidir. Mollabeyler, ekâbir, balıkçılar. Yazıda iki defa geçen “molla beyler” ifadesiile ne anlatıldığını takiben bir sözlükte şu ifade ile karşılaşıyoruz:

“Molla Bey: Asil bir aileden gelen, ilmî ve içtimaî mevkii yüksek kimseleriçin kullanılırdı: Hatemi Bey ki meşihattaydı / Molla Bey derdik ona (Orhan Seyfi Orhon).” Bir yerde “Molla beyler, Boğaz’ın rutubetine karşı, en mutena kürklerini sırtlarına alırlar, başlarına en nadir şallarını bağlarlardı.” ifadesi yer almaktadır. “Molla beyler” ile “ekâbir”arasında yaptığı tasnifle acaba Batılılaşmaya daha açık olanlarla bukonuda muhafazakâr olanları anlatmaya mı çalışıyor? “Balıkçı” tabiriyle tahmin edilebileceği gibi halktan lüfer meraklılarının kastedildiği âşikardır.

Yukarıdaki ifadelerden anlaşılabileceği gibi Asaf Muammer Osmanlıda “Lüfer Devri” bulunduğuna dair bir iddiada bulunur, fakat bu devrin ne vakit başlayıp bittiği konusunda herhangi bir açıklamada bulunmaz. Kendisinin Lüfer Devri’nin yaklaşık başlangıç ve bitiş anlarını belirlemesi şüphesiz daha iyi olurdu. Fakat maalesef bunu ifadelendirmemiş.

Başlangıç: Bir Sosyal Sürece Nokta Tespiti

Toplumun belirli kesimlerini zaman zaman saran tutkuların başlangıç ve bitiş tarihlerini kesin olarak belirlemek oldukça zordur,bunlar herhangi bir savaşın başlangıç ve bitiş tarihini belirlemekten oldukça farklıdır. Çünkü sosyal itiyatların zaman içerisinde alt yapısı oluşur; bu itiyatlar zaman içerisinde yayılır ve toplumun belirgin özellikleri arasına girer. Lâle Devrinde Osmanlı üst tabakasının lâle iptilâsı 1718 yılında oluşmuş değildi. Şüphesiz bu bir süreçti. Bir sadrazamın sadaret hayatının başlangıcı ve nihayeti İstanbul halkının lâle iptilâsının başlangıcı ve sonu olabilir mi? İstanbul halkı için bu devrin mutlaka 1718’in evveli ve 1730’un sonrası da olması lazım. Buna rağmen Lâle Devri Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın sadareti ile sınırlandırılır.

Peki ya bu Lüfer Devrinin başlangıç noktası hangi tarihe tekabül etmektedir? Lüfer devri için söylenebilecek hususlar nelerdir?

Şu anda cevabını aradığımız soru vaktiyle Eşref Şefik’i de bir hayli meşgul etmişe benziyor. Eşref Şefik 1941 ve 1945 yıllarında kaleme aldığı yazılarla bu soruya cevap aramıştır. Yazılardan birisinin başlığı manidar: “Balık Avı Bizde Yüksek Sınıfın Zevkleri Arasına Ne Zaman Karışmıştır?” Demek ki bu soru günümüzden yaklaşık 70 yıl kadar önce de sorulmuştur. Bu başlık altında kaleme alınan yazıda çok muhtasar olarak balık avının tarihçesine değinilmiştir:

“Osmanlı tarihinin İstanbul sahillerinden geçen zevk ve sefahat âlemlerini tetkik ettiğimiz zaman, balıkçılığın Abdülaziz devrinden itibaren yüksek sınıf arasına yayılmağa başladığını anlıyoruz. Damad İbrahim Paşa’nın Kâğıthane ve Çırağan âlemlerinde denizin uzaktan seyredildiğini, ziyafetlerde deniz avından fazla kara avlarına ehemmiyet verildiğini görüyoruz.

Saltanatını av merakı yüzünden kaybeden, av delisi Avcı Mehmed’in hayatında dahi deniz avcılığına ait bir hikâye bulamıyoruz. Şair Nedim’i alabildiğine şımartan Damad İbrahim Paşa’nın Çırağan âlemleri de balık avına ait küçük bir mısraa, ufak bir imaya tesadüf edemediğimize göre, Boğaziçi’ne fazla ehemmiyet veren İkinci Mahmud’un ve vezirlerinin hususi zevklerinde balık avının yer bulup bulamadığını araştırmak icab ediyor.O devre ait okuyabildiğim eserler ve görebildiğim vesikalar arasında deniz avlarının mevcudiyetini isbat eden işaretlere rastlayamadım.”

Yazıda dört döneme atıfta bulunuluyor. Avcı Mehmed ve Lâle Devri’nde balık avı ile alakalı herhangi bir şeye rastlanmadığı ifade edildikten sonra II. Mahmud dönemiyle ilgili araştırma daha sonrakilere bırakılarak Abdülaziz döneminde lüferciliğin başladığı iddiasında bulunuluyor. Öncelikle II. Mahmud’un balıkla ilişkisini irdeleyelim.

Önce Kılıç Balığı

Balık tutkusunun zaman içerisinde değiştiğini biliyoruz. Bu tutkuların bazılarına padişahların özel merakı önayak olmuş bazıları ise padişahlardan bağımsız olarak oluşmuştur. Aşağıdaki paragraf II.Mahmud’un balığa ilgisini etraflıca açıklamakta ve lüfer öncesi dönemde tahtta kimin oturduğunu anlatmaktadır:

“Balık, balık yumurtası ve havyar, Fatih Sultan Mehmed ve diğer padişahlar gibi II. Mahmud ’un da sevdiği lezzetler arasındaydı. Beşiktaş Sarayı’ndaki sultana özel mutfağa (Kuşhâne-i Hümâyun) alınan erzak arasında havyar, balık yumurtası, lakerda ve sardalyenin adı düzenli olarak geçmektedir. Günümüzün aksine balık ve havyar Ramazan ayındada seçkin damaklar tarafından tercih edilir; şehzadelere, hanım sultanlara,şeyhülislam, ağalar ve diğer saray önde gelenlerine gönderilen iftariyelik hediyeler arasında Azak havyarı, balık yumurtası ve sardalye bulunurdu.Sardalye, sultanın kileri için alınan yiyecekler arasında daimî bir balık çeşidiydi. Öte yandan kılıç balığı, II. Mahmud’un gözde yiyeceklerinden birisiydi, sultanın bu balığa rağbetinin dönemin İstanbul seçkinleri arasında kılıç balığı tüketimini artırdığını ima eder ve geçmişe ait bir hikâye anlatır: 1812’de kılıç balıklarının Marmara’dan aşağı doğru göçetmesi, hem saray halkını hem de şehir seçkinlerini telaşa düşürmüştür.Konu o kadar önemsenmiştir ki, Divan’da gündeme alınmış; kılıç balığından yoksun kalmak istemeyen devlet görevlileri, biri dişi, biri erkek olmak üzere iki kılıç balığı getirtilerek Boğaz’a bırakılması önerisini kabul etmişlerdir. Fakat balıkların kendiliğinden geri dönmesi dolayısıyla bu teşebbüs sonuç vermemiştir. II. Mahmud’un balık yemeklerine düşkünlüğü ilk kez onun döneminde saray mutfaklarında “Balık Matbahı”diye ayrı bir bölüm teşkiline yol açmış olmalıdır. 1826’dan sonra sarayda ki aşçıların listesini içeren bir arşiv kaydına göre, Has Mutfak aşçıları arasında gayrimüslim iki balıkçı ile bir adet Balık Matbahı sorumlusu da bulunuyordu. Balık yemeği aynı zamanda elçi ziyafet sofralarında görülebilen bir türdü.”

Yukarıdaki paragraf II. Mahmud’un balığa düşkün bir padişah olduğunu, çok çeşitli deniz ürünleri tükettiğini ve özellikle de kılıç balığının dönemin vazgeçilmezi olduğunu ortaya koyuyor. 1812 yılında yaşanan kılıç balığı kıtlığı bir devlet meselesi oluşturmuştur.Padişahın arzusuna karşılık “Efendim, maalesef kılıç balığı yok” denilemeyeceği için İstanbul dışından bir erkek bir de dişi kılıç balığı yakalanarak Marmara’ya getirilmesi Divan-ı Hümayûn’da görüşülmüştür. Ayrıca Osmanlıda üst kültürün saray merkezli olmasından dolayı Slade’in belirttiği gibi paşaların konaklarında kılıç balığı ön plana çıkmıştır. II. Mahmud 1839’a kadar tahtta kaldığına göre kılıçbalığının saltanatı da bu tarihe kadar sürmüş olmalıdır. Fakat döneme “kılıç devri” denilemez. Çünkü bu dönem sadece bu balığın lezzetine düşkünlükle alakalı bir durum olup padişah dâhil bütün ekâbirin kılıçbalığını avlamaları gibi bir durum söz konusu olmamıştır.

Yazı : Ruhi Güler

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*