İSTANBUL TÜRKÇESİ

in İSTANBUL

Nedim ve Nabi’de İstanbul Türkçesi

 

İstanbul Türkçesi deyince aklımıza şunlar geliyor:

1. İstanbul ahalisinin konuşma dili,

2. Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de kullanılan edebî dil,

3. Resmî dil (devletin yazışma dili).

İstanbul Türkçesi, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethet- mesinden bu yana devletin başkenti olan İstanbul’da zaman içinde gelişmiş, işlenmiş ve yerleşmiş olan Türkçedir. İstanbul Türkçesi, daha ilk anlardan başlayarak yalnız İstanbullular tarafından değil, impara- torluğun her tarafından gelen Türkler (ve Türkleşenler) tarafından işlene işlene güzelleşmiş lisandır.

N. Sami Banarlı’nın dediği gibi İstanbul Türkçesi, tıpkı İstanbul gibi yalnız İstanbulluların değil, bütün Türk milletinin müşterek eseridir.

Osmanlı devleti henüz bir beylikken Bursa ve Edirne’de konuşulan Türkçe İstanbul Türkçesine zemin hazırlamıştır. Bu bakımdan aslen Bursalı olan Fatih’in hocası Ahmed Paşa şiirlerinde İstanbul Türkçesini kullanan ilk şair sayılabilir:

“Eyâ perî nicesin hoş musun safâca mısın

Gele beri nicesin hoş musun safâca mısın

Seher kılup gelür Ahmed ki diye şehrimizün

Güzelleri nicesin hoş musun safâca mısın”

Mısralarda görüldüğü gibi “İstanbul’un güzelleri hal hatır sor-sunlar diye Ahmed sabah erken kalkıp geliyor.”

Ahmed Paşa ve Necatî, Fatih devrinin Türkçeyi güzel kullanan şairlerindendir.

Batı’da Fatih döneminden itibaren İstanbul Türkçesi edebî dil olarak yerleşirken doğuda da Ali Şîr Nevâî ve Hüseyin Baykara dönemlerinde (XV-XVI. yüzyıl başları) Çağatay Türkçesi edebî dil olarak gelişiyordu. Doğu’da İstanbul Türkçesi denince Osmanlı başkentinde gelişip olgunlaşan edebî dil akla geliyordu. Osmanlı ülkesinin şairleri ile Çağatay ülkesinin şairleri birbirlerinden haberdardılar ve birbirlerinin eserlerini okuyorlardı.

Yavuz Selim ve Kanunî Sultan Süleyman çağlarında İstanbul’da Necâtî yanında Âhî, Zâtî gibi şairler yetişmişti. Kanunî döneminde Bâkî gibi bir şair İstanbul Türkçesiyle şaheserler yazarken Bağdat’ta yetişen Fuzûlî, Âzerî Türkçesinin temsilcisi oluyordu. Kanunî’nin Bağdat seferi sırasında Hayâlî ve Taşlıcalı Yahya gibi İstanbullu şair- lerle tanışan Fuzûlî onlarla ilgili olarak Leylâ vü Mecnun mesnevisinin sebeb-i te’lif bölümünde:

Olmuştu refîk ü hemzebânım

Âyine-i tûtî-i revânım

Bir nice zarîf-i hıtta-i Rûm

Rûmî ki dedik kaziyye malûm

Hem ilm fenninde nüktedânlar

Hem söz revişinde dür-feşânlar

beyitleriyle hayranlığını belirtmiştir(Kabaklı, II, 575, 587). “Rum ülke- sinden (İstanbul’dan) bir grup zarîf kişi arkadaşım, dildeşim ve su gibi akıcı konuşan papağanımın aynası olmuşlardı. İstanbullu dediysek mesele malûm, hem bilgi alanlarında keskin anlayışa sahiptiler hem konuşma üslûbunda inci gibi söz söylüyorlardı.”

XV.-XVIII. yüzyıllar arasındaki İslâm coğrafyasını doğusuyla ve batısıyla bir bütün şekilde ele alarak Osmanlı Devletinin dünya üzerindeki konumunu göz önüne getirdiğimizde bu devletin resmî ve edebî dili olan İstanbul Türkçesinin önemi anlaşılır.

O dönemlerin İslâm dünyasında (doğuda batıda, kuzeyde gü- neyde) okumuş ve aydın anlayışında ortak bir kabulleniş var: Bir kişi kendini okumuş diye bildiriyorsa Arapça, Farsça ve İstanbul Türkçesi bilecek. Aksi takdirde kendini kitapla yazıyla ilgisiz bir insan olarak takdim etsin. O zaman ondan bu lisanları bilmesi beklenmez; sadece yaşadığı bölgedeki kendi dilinin mahallî ağzını konuşur, o kadar.

NÂBÎ

Nâbî, “Taşralı”. 1052/1642’de Ruha’da(Şanlıurfa) doğmuş. Ne- dim’den kırk yaş büyük. Çocukluğu ve ilk gençlik yılları Urfa’da geç- miş; ilk eğitimini de orada almış. İyi bir tahsil görüp Arapça ve Farsça öğrenmiş. 24-25 yaşlarında İstanbul’a gelmiş ve burada Vezir Musahib Mustafa Paşa’nın divan kâtibi olmuştur. Bundan sonra Nâbî tanın- maya ve şiirleri çevreden takdir görmeye başlar. Daha sonra Halep’e giden şairimiz uzun müddet orada kalmıştır. Halep valisi olan eski dostu Baltacı Mehmed Paşa’nın yardım ve desteği ile 70 yaşların- da iken tekrar İstanbul’a gelen Nâbî ömrünün son iki yılını burada geçirmiştir.

Şair Nâbî, Arapça ve Farsçayı bu dillerde yazacak kadar bilir. Özellikle Farsça ve edebiyat alanındaki bilgisi takdir edilir. Dindar, ağırbaşlı, sakin ve filozof mizaçlı bir kişidir. Şiirde hikemî tarzın öncüsü olan Nâbî’nin mısraları darb-ı mesel olarak dillerde dolaşmıştır.

Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-ı Hudâdır bu

Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ’dır bu

……

Sözde darbu’l-mesel irâdına söz yok ammâ

Söz odur âleme senden kala bir darb-ı mesel

…….

Etme âr öğren oku ehlinden

Her şeyin ilmi güzel cehlinden

……..

Erzân, meta-ı fazl u hüner, tâ o denlü kim

Bin ma’rifet, zemânede bir âferinedir

Ebnâ-yı dehr, her hünere âferîn verir

Yârâb, bu âferîn ne tükenmez hazînedir.

 

NEDİM

 

Nedim, “İstanbullu”. Bir İstanbullu olarak memleketini seviyor. İstanbul Türkçesiyle büyümüş. Nedim’in dedeleri İstanbul’un fethin- den beri burada yaşamışlardır. Fatih devrinde yaşamış ve Mevlevî tarikatine mensup Karaçelebizâde Âsım, Nedim’in büyük dedesidir. Nedim atalarının İstanbullu oluşuyla övünür:

“Fahr iken ecdâdıma ol âstânın hizmeti

Hazret-i Sultân Ebü’l-Fethin zamanından beri

Padişâhân-ı selefden bunca ihsanlar görüp

Her biri olmuşken ol bâb-ı refî’nin çâkeri”

Şair Beşiktaş’ta oturduğunu da şöyle ifade eder:

“Münâsibdir sana ey tıfl-ı nâzım hüccetin al gel

Beşiktaş’a yakın bir hâne-i vîrânımız vardır”

Nedim bir İstanbul şairi olarak yaşadığı III. Ahmed devrini bütün canlılığıyla şiirlerinde aksettirir. İstanbul’un tabiî ve mimarî güzelliği, Sâdâbâd eğlenceleri, gül ve lale bahçeleri onun şiirinde yer alır.

Erişdi nev-bahâr eyyâmı açıldı gül ü gülşen

Çerâğan vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen

Çemenler döndü rûy-i yâre reng-i lâle vü gülden

Çerâğan vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen

Nedim, şiirde Arapça ve Farsça kelime ve terkip kullanmaktan kaçınmış; şiire açıklık, ferahlık ve sadelik getirmiştir. Şiirlerinde dinî ve tasavvufî konulara yer vermez, ahireti asla aklına getirmez. Dünya zevklerine düşkün, uçarı ve hercâidir:

“Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan”

Nedim’in hayat felsefesini ortaya koyan bir başka beyit:

“Bir nîm neş’e say bu cihânın bahârını

Bir sâgar-ı keşîdeye tut lâlezârını”

Nedim’in zevk ve eğlenceyi esas alan dünya görüşüne bir başka örnek:

“Ayağın sakınarak basma aman sultanım

Dökülen mey, kırılan şîşe-i rindân olsun”

 

Nabi ve Nedim’de İstanbul Türkçesi ve İstanbul Sevgisi

 

Nedim İstanbullu, Nâbî ise Urfalıdır. Nedim şuh, uçarı, dün- ya zevklerine düşkündür. Nâbî ise ağırbaşlı, nasihatçi ve dindardır. İkisinin ortak yönleri İstanbul’u ve İstanbul Türkçesini sevmeleridir. İkisi de Arapça ve Farsça bildikleri gibi, konuşma ve yazı dili olan farklı Türkçelerden de haberdardılar. Evet, Nedim ve Nâbî’de İstan- bul Türkçesi bir tercih ve sevgidir. Nâbî uzun yıllar başka şehirlerde yaşadığı halde İstanbul Türkçesini unutmamış, bilâkis eserlerinde kullanmaya özen göstermiştir.

Ayrıca şairlerimizin ikisinin de şiirlerinde mahallîleşme cere- yanının etkisi vardır. Eserlerinde halk söyleyişlerine ve deyimlerine yer veriyorlar; şiir dilinde sadeleşmeden yanalar. Nâbî “Şiir sözlük değildir.”diyor:

“Ey şi’r meyânında satan lafz-ı garîbi

Divân-ı gazel, nüsha-i kâmus değildir.”

Başka bir mısraında da:

“Müşkil lugatle olmaz hoş-reng şi’r ü inşâ”

demektedir.

Nâbî’de ses musikisi:

Gonca gülsün gül açılsın cûy feryâd eylesin

Sen sus ey bülbül biraz gülşende yârim söylesin

Nedim’de ses musikisi:

Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana

Mey süzülmüş şîşeden ruhsâr-ı al olmuş sana

Nedim için İstanbul Türkçesi, çocukluğu bu şehirde geçtiği için farkında olmadan öğrendiği bir dil değildir. Nedim konuştuğu ve şiir yazmakta kullandığı Türkçenin diğer Türkçelerden farklı olduğunun şuurundaydı.

Nedim İstanbul halkının gündelik konuşmasını şiire taşımıştır:

Sen böyle soğuk yerde niçün yatar uyursun?

Billâh döğer dur hele dâyen seni görsün

Dahi küçücüksün, yalınız yatma üşürsün

Serd oldu havâ çıkma koyundan kuzucağım

…….

Nedîm-i zâra benzer âşıkım yokdur demişsin sen

Efendim işte vardır ben esîrin ben giriftârın

……..

Kim öğretdi sana cânâ bu denlü şîve vü nâzı

Ki dâim böyle nâz ile güler nâz ile söylersin

……..

Sen de gel gâhice hâlî kalmasın cânâ yerin

Suç benim olsun beni döğsün duyarsa mâderin

…….

Gülüm şöyle gülüm böyle demektir yâre mûtadım

Seni ey gül sever cânım ki cânâna hitabımsın

Meşhur İstanbul kasidesinden de “dedikoducu hanımların konuşma tarzı”na örnek:

Hep halkının etvârı pesendîde vü makbûl

Derler ki biraz dilberi bî-mihr ü vefâdır

Nâbî’ye baktığımızda, şair, Urfa’da doğmuş ve ömrünün büyük bir kısmını İstanbul dışında geçirmiş bir taşralı olarak İstanbul’u se- viyor, İstanbul Türkçesini benimsiyor. Nâbî Halep’te bulunduğu müd- detçe İstanbul’un ve İstanbul Türkçesinin özlemini çekmiştir.

Bilen hâk-i Sitanbuldur rüsûm-ı şîve-i nâzı

Kenârun dilberi nâzik de olsa nâzenîn olmaz

Onun şiirinde özlediği İstanbul Türkçesidir. Bunda uzun yıl- lar İstanbul’dan ayrı kalıp Halep’te bulunmuş olmasının da tesirleri vardır. Şair, İstanbul’dan ayrı kalmakla, sözlerinin de tatsız tuzsuz olduğunu söylüyor:

Nâbî aceb mi sözlerümüz olsa bî-nemek

İstanbul’un lisânın unutduk kenârda

Halep’te kaldığı yıllarda kulakları İstanbul Türkçesini duymaya hasret kalmıştır. Nâbî “ kulağın gıdası düzgün ve temiz konuşmala- rı dinlemek, gözün gıdası güzel insanları görmektir; hikâyeyi anla. İstanbulluların şeker gibi güzel sözlerini işitmeye taşradaki insanın kulağı hasret kalır.” demektedir:

“Sem’ün gıdası ma’nî-i pâkize-nutkdur

Çeşmün gıdâsı hüsndür anla hikâyeti

Elfâz-ı sükkerîni Sitanbûliyândan

Sem’un kenârlarda kalur dilde hasreti

Hüsn-i edâ vü hüsn-i vefâ hüsn-i her umûr

Ol şehr-i bî-bedelde bulur hüsn-i gâyeti

Ol dil-güşâ makaller ol hurde nükteler

Mümkin midür bula Arabistan’da sûreti

Ol cân-fezâ suhanlarun ol şûhedâlarun

Akkamlar lisânına olsun mu nisbeti

“Ba’dî leke” hitâblarından gelür mi hîç

Harf-i “a cânum âh efendim” halâveti”

Nedim’in İstanbul’la ilgili ifadeleri:

Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim

Bir perî sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana

Nedim’deki İstanbul sevgisine bir örnek olarak Sâdâbâd vesilesiyle İstanbul’u övmek için yazdığı kasidesinden birkaç mısra:

Bak Sitanbul’un şu Sâdâbâd-ı nev-bünyânına

Âdemin canlar katar âb ü havâsı cânına

Ey sabâ gördün mü mislin, bunca demdir âlemin

Püşt–i pâ urmaktasın İran’ına Tûran’ına

Ey felek insâf, ey mihr-i cihân-ârâ amân

Bir nazîri var ise söylen konulsun yanına

Sizde böyle müşk olur mu deyü hâkinden biraz

Âh göndersem sabâ ile Huten hâkânına

Cedvel-i Sîm içre âdem binse bir zevrâkçeye

İstese mümkin varılmak cennetin tâ yanına

Şu mısralar da Nedim’in, Damad İbrahim Paşa için yazdığı meşhur İstanbul kasidesinden:

Bu şehr-i Sitanbul ki bîmisl ü bahâdır

Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır

Bir gevher-i yektâdır iki bahr arasında

Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır

Altında mı üstünde midir cennet-i âlâ

El-hak bu ne hâlet bu ne hoş âb ü havâdır

Her bağçesi bir çemenistân-ı letâfet

Her gûşesi bir meclis-i pür feyz ü safâdır

Kâlâ-yı ma’ârif satılur sûklarında

Bâzâr -ı hüner ma’den-i ilm ü ulemâdır

Nâbî, Hayriyye’sinde Der Beyân-ı Şeref-i İstanbul başlığıyla aç- tığı ayrı bir bölümde İstanbul’u medeniyet bakımından uzun uzun metheder. Ona göre İstanbul bütün kabiliyetli insanların toplandığı, kemale erdiği, izzet ve şeref mertebelerine yükseldiği bir şehirdir.

Der Beyân-ı Şeref-i İstanbul’dan bazı mısralar:

İlm ile ma’rifete cây-ı kabûl

Olmaz illâ ki meger İstanbul

Olmağa meyve-hor-ı bağ-ı hüner

Olmaya şehr-i Sitanbul kadar

İtsün İstanbul’ı Allah ma’mûr

Andadur cümle meâlî-i umûr

Ne kadar var ise ashâb-ı kemâl

Hep Sitanbul’da bulur istikbâl

Her kemâl anda bulur mi’yârın

Her hüner anda görür mikdârın

Ne kadar âlemi devr itse sipihr

Bulmaz İstanbul’a benzer bir şehr

Hüsn ile görmek ile müstesnâ

Anı âgûşuna çekmiş deryâ

Ne kadar var ise aksâm-ı hüner

Hep Sitanbul’da bulur revnak u fer

Nakş u tasvîr u hutût u tezhîb

Hep Sitabul’da bulur zînet ü zîb

Mâ-hasal cümle sınâât u hıref

Hep Sitabul’da bulur izz ü şeref

Nâbî İstanbul ile taşrayı karşılaştırıyor:

Dahı vardur nice envâ-ı hüner

Taşrada nâmını da bilmezler

Ne bilür hânedekin hâric-i dâr

Ne bilür lüccedekin ehl-i kenâr

Andadur mâ-hasal-i kadr-i hüner

Taşralarda kim okur kim dinler

Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te İstanbul’u fethetmesiyle bu şehir Der-Saadet yani “mutluluk kapısı” olarak Osmanlı Devletinin hem siyasî hem kültür başkenti olmuştur. Zaman içinde İstanbul Türkçesi edebi dil olarak gelişmiş, Bâkî’den başlayarak Nâbî ve Ne- dim’e kadar usta şairlerin mısralarında söyleyiş ahengi ve ifade gücüy- le doruk noktasına ulaşmıştır. Nâbî XVII yüzyılın sonlarında hikemî şiirin temsilcisi olmuş, hikmet ve düşünceye dayalı şiirler yazmıştır. Şiirde sade dili ve İstanbul Türkçesini savunmuştur. Nedim ise XVIII. Yüzyılın başlarında neş’e ve eğlencenin, günlük hayat ve dışa dönük yaşayışın şairi olarak Lale Devri’nin sembolü olmuştur. İstanbul’un konuşma dilini şiire taşımıştır.

Nedim İstanbullu, Nâbî ise tabir caizse taşralıdır.

Sonuç olarak her biri kendi üslûbunda ekol olmuş bu iki farklı şair, Nâbî ile Nedim, İstanbul Türkçesinde ve İstanbul sevgisinde ittifak etmişlerdir.

Yazı : Zehra Öztürk

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*