İSTANBUL VE MİMARİ

in İSTANBUL/SİNAN GENİM

İstanbul bir şehir idi,

Herhangi bir şehir değil.

Károly KÓS

 Aristoteles (MÖ 384-322) bir anlatısında “Bir şehir, farklı türde insanlardan oluşur; benzer insanlar bir şehir meydana getiremez.” demektedir. Günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce söylenen bu sözler bize şehrin insan yaşantısındaki önemini vurgular. Gerçek şehirlerde dilin, dinin, rengin ve ırkın üstünlüğü yoktur; herkes dilediği yaşantıyı sürdürür. Şehirler insan yaşantısını şenlendirir, insanı geleceğe taşır. Unutmamamız gerekir ki her türlü düşünce, bilim ve gelişim şehirlerde oluşmuştur. Ibn Haldun “Mukaddime” adlı eserinde; “İnsanlar ancak göçebelik dönemini yaşadıktan sonra yerleşik bir hayat yaşamağa ve ancak bundan sonra şehir ve kasabalar kurmağa ve kaleler yapmaya başlarlar. Üstelik şehir ve kasabalar özel kurumlar olmayıp, umumun iş ve menfaati için bina edilmekte olduğundan, şehirlerde büyük heykeller, büyük yapılar ve büyük binalar vücuda getirilir…” demektedir. Günümüzde şehircilik bir bilim dalı olarak şehirlerin planlamasını sağlarsa da, gerçek şehirleri yapılar oluşturur. Yapılar ise mimarlar tarafından yapılır.

Mimar kimdir? Mimar sözcüğü Arapça “umrân” kökünden gelir. Umrân kelimesi dilimize bayındırlık, bayındırlaşma, medeniyet, ilerleme, refah ve saadet, mutluluk olarak tercüme edilmektedir. Bu kökten türetilen bir diğer kelime ise mâmur etme, bayındır etme, şenlendirme anlamına gelen “imar” dır. O hâlde aynı kökten gelen “mimar” sözcüğünü anladığımız ve alıştığımız üzere yalnızca yapı yapan insanlar için kullanmamamız gerekir. Geniş anlamda “mimar” insanlara refah ve mutluluk getiren, bireylerin ve yaşam çevrelerinin şenlenmesine katkıda bulunan meslek mensupları olarak tarif edilmelidir. O hâlde bakalım içinde yaşadığımız bu şehri günümüze kadar kimler şenlendirmek, onu dünyanın en güzel yaşam alanı haline getirmek için çalışmışlar, kimler hangi yapıların oluşumuna katkıda bulunmuşlar.

İstanbul’un Tarih Öncesi

Son araştırmalara göre İstanbul’un yakın çevresinde günümüzden 800.000 yıl öncesine uzanan iskân izleri bulunmaktadır. Uygarlık tarihinin en eski dönemlerini temsil eden Paleolitik Çağ (1.000.000-10.000 yıl önce) boyunca İstanbul, henüz İstanbul Boğazı oluşmadığı için Afrika ile Avrupa bağlantısını kesintisiz sağlayan bir yol üzerinde olup, Afrika’dan dünyaya yayılmaya başlayan insan türleri Homo Erectus, Neandertal ve nihayet Homo Sapiens’in kısa süreli ikametine sahne olur. Şehrin hemen yakınında Küçükçekmece Gölü çevresindeki Yarımburgaz Mağarası’nda bu iskân izlerini izlemek mümkündür. Bu buluntuların en eski örnekleri Doğu Afrika’da Olduvan Vadisi’nde bulunduğu için, “Olduvan Türü” olarak tanımlanan çay taşlarının biçimlendirilmesi ile elde edilen, basit kesici ve parçalayıcı özelikleri olan bu aletler, insanlığın bilinen en eski aletleridir.Yarımburgaz Mağarası’nın yanı sıra, aynı türdeki aletlerin Büyükçekmece Gölü çevresinde, Eskice Çiftliği ile Kilyos yakınlarındaki Gümüşdere’de bulunması İstanbul’un yakın çevresinin ne kadar eski bir yerleşim alanı olduğunu gösterir. Yaklaşık 200.000– 120.000 yılları arasındaki Alt Paleolitik Çağ’ın sonlarına ait izlere ise, Ümraniye çevresinde rastlanmıştır. Orta Paleolitik Çağ’a ait buluntular da Ağaçlı, Gümüş- dere, Domuzdere kumulları ile Ambarlı Deresi ve Dudullu yöresindeki araştırmalarda ortaya çıkarılmıştır. Neolitik Çağ (MÖ 6.600-5.800), Paleolitik Çağ’ın avcı ve toplayıcı yaşamının yerine tarıma dayanan bir yaşam biçimi olan yerleşik düzene geçişi kapsar. Bu nedenle de insanlık tarihinin dönüm noktası olarak kabul edilir. Yakındoğu’da Batı İran, Kuzey Irak, Suriye, Filistin’e kadar bir bölge ile Güney ve Orta Anadolu’yu kapsayan geniş bir alan içerisinde MÖ 10.500 yıllarında başlayan bu yerleşim çabası, aynı coğrafi bölge içinde MÖ 7.000 yıllarına kadar gelişimi sürdürdükten sonra çevreye yayılmaya başlar. Bu gelişim süreci içinde buğday ve arpa gibi tahıllar ile baklagil ve benzeri bazı bitkilerin tarımı yapılmaya başlanmış, domuz, sığır, koyun, keçi gibi hayvanlar evcilleştirilmiş, kilden kap-kacak yapımı ve daha da önemlisi barınağın konuta dönüşümü sağlanmıştır. Çiftçiliğe dayalı köy yaşamı İstanbul çevresine yaklaşık MÖ 6.600 yıllarında İç Anadolu’dan göçen gruplar tarafından getirilir. Köy yaşamının ilk temsilcileri bölgeye geldiğinde Marmara Denizi günümüze göre çok daha küçük bir alanı kaplayan göl durumundadır. Bu nedenle çoğunlukla kıyıya yakın olan ilk Neolitik yerleşmeler daha sonra yükselen Marmara Denizi’nin altında kalmıştır. Son zamanlarda yapılan Yenikapı kazılarında, bugünkü deniz seviyesinin 6.5-9.5 metre altında Neolitik bir yerleşim yerine ulaşılmıştır. Benzer Neolitik yerleşim yerleri tatlı su kaynaklarının bulunduğu Fikirtepe, İçerenköy, Pendik-Kaynarca ve Tuzla-İçmeler’de de bulunmaktadır. İstanbul çevresindeki Neolitik Çağ toplulukları “Fikirtepe Kültürü” olarak isimlendirilmektedir. Paleolitik ve Neolitik dönemlere ait buluntulara nazaran Kalkolitik Çağ (MÖ 5.500-3.200) ve Tunç Çağları’na (MÖ 3.200-1.100) ait buluntulara daha az rastlanmaktadır. Kalkolitik Çağ’a ait bazı buluntulara Yenikapı kazıları ile 1927 yılında yapılan Sultanahmed Hippodrom kazılarında rastlanmıştır. Tunç Çağı’na ait izlere ise Selimpaşa höyüğünde, Ağaçlı çevresinde, Ayamama Deresi boyundaki bazı alanlarda ve Moda Koyu’nda deniz içinde ulaşılmıştır. İlk Demir Çağı’na (MÖ 1.100-900) ait izler ise Sarayburnu’nda Arkeoloji Müzesi ek inşaatı temel kazısı sırasında ve Yenikapı kazılarında bulunmuştur.

İstanbul şehri insanlık tarihinde çok özel bir yere sahiptir. Görüldüğü gibi yaygın kabulün aksine yaklaşık 1.000.000 yıl öncesine ulaşan bir tarihe sahiptir. Buna karşın bu şehirde yaşayan pek çok kişi şehrin kuruluşunun MÖ 660’da Megaralı Helenlerin Sarayburnu çevresine yerleşmesiyle başladığına inanmaktadır. Üstelik efsaneye göre kısa süre önce Kadıköy’e (Khalkedon) yerleşen kolonistleri körler olarak suçlayarak… Hâlbuki araştırmalara göre Byzantion öncesi günümüzde Sarayburnu olarak isimlendirilen burun üzerinde Lygos (Lykos) isimli bir yerleşme mevcuttur. 1871’de demiryolunun inşası sırasında burada büyük taşlarla yapılmış sur kalıntılarına rastlanmıştır. Yaşlı Plinius tarafından Lygos (Lykos) adıyla anılan bu şehre ait iskân izlerini şehrin en az tahrip edilmiş bu bölgesinde ciddi bir şekilde aramak gerekir. Lygos-Lykos, Luwi dilinde Lu-Luw sözcüğünden türetilmiş olup “ışık-parıltı” anlamına gelmektedir. Latince, “lux-ışık” sözcüğünün de bu isimden türetildiği söylenir. Gerek güneşin doğuşunun, gerekse mehtabın en güzel göründüğü yer olan Sarayburnu çevresinin bu isimle anıldığı düşünülebilir. Bu arada, Bayrampaşa Deresi için İlk Çağ’da, Helenleşme döneminde Lykos adının kullanıldığını da bilmekteyiz. Suriçi’nde rastladığımız buluntuların yanı sıra Keras’ın (Haliç) sonunda, Kydares (Alibey) Deresi ile Barbyzes (Kağıthane) Deresi arasındaki Semestra’da (Silivritepe) bazı erken dönem iskân izlerine rastlanmıştır. Tatlı su kaynaklarının yakınında, vadi içlerine doğru uzanan düzlük alanlarda çeşitli devirlerde iskân olması gerekir. Ancak, yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi bu alanlar, bin yıllar boyunca yoğun bir şekilde iskân edildiklerinden dereler yok olmuş, kıyı çizgisi değişmiş ve günümüzde geçmiş dönemlere ait izlere ulaşmak zorlaşmıştır. Tıpkı Bayrampaşa vadisi boyunca olduğu gibi Kasımpaşa Deresi, Ihlamur Dere, Göksu Deresi ve diğerler akarsuların başlangıç noktalarında da benzeri yerleşme alanları bulunabileceğini düşünmek gerekir.

Byzantion – Antonia

Söylencelere göre, Dor kökenli Megaralı kolonistlerin Khalkedon’u (Kadıköy) kurmalarından yalnızca birkaç yıl sonra, Megara ve diğer Helen kökenli kolonistler, sözde efsanevi liderleri Byzas’ın önderliğinde bugunkü Sarayburnu’nda MÖ 660- 658 yıllarında yeni bir yerleşim bölgesi kurarlar. Byzantion daha ilk yıllarından itibaren surlarla çevrilmiştir. Bugün Topkapı Sarayı’nın bulunduğu alanda bir Akropolis ve hemen yakın çevresinde Apollon, Artemis ve Aphrodite adanmış tapınaklar bulunmaktadır. Poseidon Tapınağı ile Athena Ekbasia kutsal alanının ise yarımadanın kuzeyindeki sahilde günümüz Sarayburnu ile Sirkeci arasındaki kıyıda yer aldığı sanılmaktadır. Bu bölgede şehrin zenginleşmesine neden olan korunaklı iki liman da bulunmaktadır. MÖ 512’de Byzantion, I. Darius’un İskit Seferi sırasında Pers egemenliği altına girer. MÖ 478’de Pausanias tarafından fethedilir ve ardından Birinci Attika Deniz Birliği’ne katılır. V. yüzyılın ortalarına doğru yıllık vergisi 15 Talent ile bu birliğin en zengin kentlerinden biridir. V. yüzyılın sonralarında ise kendi parasını basmaya başlar. Çeşitli kuşatmalara ve savaşlara karşın bağımsızlığını uzun süre korumayı başaran Byzantion, MÖ 200’lü yıllardan itibaren Roma tarafına geçer ve MÖ 146’dan sonra “civitas foederata” sıfatıyla Roma’ya bağlanır. Bu dönemdeki önemli yapılardan ikisi limanın yakınındaki stadyum ile Akropolis’in doğu yamacında bulunan tiyatro binasıdır. Antik Byzantion’un gelişimine en büyük darbe, Pescennius Niger ile Septimius Severus (193-211) arasındaki taht kavgası sırasında olur. 193 yılından itibaren kent Septimius Severus’un birlikleri tarafından kuşatılır ve iki buçuk yıl sonra 195-196 kışında açlık nedeniyle teslim olur. Surların ve önemli yapıların yıkılmasından sonra kent imparatorun emri ile Perinthos’a (Marmara Ereğlisi) bağlanır. 197 yazından itibaren Antonina (Antoneinia) diye anılmaya başlanan şehirde yoğun bir yapı faaliyetine girişilir. Günümüz Divanyolu’nun (Mese Caddesi) başlangıcında, daha önceleri muhtemelen Agora’nın bulunduğu alanda Tetrastoon ismiyle anılan bir meydan (günümüz Ayasofya önündeki alan), Zeuksippos Hamamları ve Hippodrom’un yapımına başlanır; Apollon Tapınağı ve Eski Tiyatro yeniden yapılır. Bu yapı faaliyeti Caracalla (211-217) döneminde de sürer.

Nea Rome – Konstantinopolis

Konstantinopolis’in tarihi, isminin değişimiyle 324 yılından itibaren başlar. İmparator Constantinos ile Roma’nın pagan üst tabakası arasındaki görüş farklılıkları ve Roma’nın kuzeyden gelen akınlara açık olması, 328 yılında kentin yeni yönetim merkezi olarak ilan edilmesi sürecini başlatır. Constantinos, yaklaşık altı kilometre kare genişletilmiş olan kentin yeni sınırlarını, geleneksel bir törenle belirler. Kentin eski yapıları olduğu gibi muhafaza edilir. Bu döneme ait bilgilerimizin kısıtlılığı bize şehrin planlaması hakkında yeterli bilgi vermese de gerek şehrin topoğrafik yapısı, gerekse mevcut yapıları koruma isteği, Akropolis’ten başlayan ve Mese Caddesi (Divanyolu) boyunca her iki yamaca doğru yayılan yollar ile bunları birbirine bağlayan denize paralel sokakların oluşturduğu, genel olarak “Doğulu Şehir” bünyesi olarak tanınan ve merkezden çevreye doğru yayılan, yer yer çıkmaz sokakların oluştuğu bir planlama anlayışının egemen olduğu söylenebilir.

Constantinos eski dönemin Agorası’na (Tetrastoon) dokunmaz, ancak annesi Helena adına yaptırdığı bir heykelden dolayı adını Augusteion olarak değiştirir. Augusteion’un Marmara yönüne bir İmparatorluk Sarayı (Magnum Palatium) ve Senato inşa edilir. İnşaatı tamamlanamamış olan Zeuksippos hamamları ile Roma’daki Circus Maximinus örnek alınarak Hippodrom yapıları tamamlanır. Mese Caddesi’nin devamında ve Septimius Severus döneminde yapılan surların dışında Forum Konstantinos (Çemberlitaş Meydanı) oluşturulur. Bu arada Roma’nın köklü ailelerinin şehre yerleşmeleri için pek çok saray ve konut yapılır. Constantinos’un yoğun inşaat faaliyeti oğlu Constantius ve Julien l’Apostat tarafından da sürdürü- lür. Bu döneme ait önemli anıtlardan biri Akropol üzerindeki Artemis, Aphrodite ve Apollo-Helios tapınaklarının yakınında yapılan ve piskoposluk kilisesi olarak kullanılan Aya İrini, diğeri ise Roma’daki Miliarum Aureum’dan esinlenerek yapılan Milion’dur. Aynı zamanda uzun süredir Byzantion surları dışına taşan iskân yeni bir surla koruma altına alınır.

Bazı kaynaklar Konstantinos’un bugünkü Fâtih Camii’nin bulunduğu alanda olduğu bilinen Aposteleion’u (Aziz Havâriyyûn Kilisesi) yaptırdığını da ileri sürerler. Ancak bu dönemdeki yapının yalnızca bir anıt mezar olduğunu kabul etmek daha doğru olacaktır. Giderek artan nüfus sorunu sonrası su sıkıntısı baş gösterir. İmparator Valens (364-378) döneminde, 368 yılında şehre yeni su kaynakları sağlanır ve Valens (Bozdoğan) Kemeri inşa edilir. Hemen hemen aynı tarihlerde Constantinos döneminde inşasına karar verilen Ayasofya Kilisesi, oğlu Constantius tarafından inşa edilerek, 15 Şubat 360 günü ibadete açılır. Muhtemelen bazilikal bir plana sahip olan bu yapı, 9 Haziran 404 tarihinde çıkan ayaklanmada yanar ve daha sonra yeniden yapılır.

Constantinos döneminde ana hatlarıyla biçimlenen şehirdeki yapısal faaliyet “büyük” ünvanı ile anılan I. Theodosios (379-395) döneminde tamamlanır. Bu dönemde şehrin artan gıda ihtiyacını karşılamak amacıyla Marmara Denizi kıyısında, günümüzde Yenikapı kazıları sonucu ortaya çıkan Lygos (Bayrampaşa) deresi ağzındaki büyük liman inşa edilir. Hemen çevresine Horrea Alexandrina ve Horreum Theodosianum isimleriyle anılan iki yeni ambar yapılır. Yine bu dönemde Mese Caddesi üzerinde 393 yılında Forum Tauri (Bayezıd Meydanı) oluşturulur. Oğlu Arkadios (395-408) döneminde ise daha batıda ikinci bir forum, Forum Arkadios inşa edilir. I. Theodosios bu şehre en eski anıtını, “Dikilitaş”ı, hediye eden kişidir. Dikilitaş eski Mısır’da 18. Sülale hükümdarlarından III. Tutmosis (MÖ 1502-1488) adına, MÖ 1450’ye doğru bir benzeri ile birlikte Karnak’taki Amon-Re Mabedi’nin önüne dikilir. Muhtemelen, I. Konstantinos tarafından yeniden kurulan şehri güzelleştirmek için yerinden indirilir. Uzun bir süre sonra Konstantinopolis’e getirilir ve bir süre sonra 390 yılında bugünkü yerine dikilir. 19.59 metre yüksekliğindeki bu anıtın günümüzdeki görünümünün gerçek uzunluğunun üçte ikisi olduğu da ileri sürülmektedir. Bu döneme atfedilen ve bu şehirde yaşayan çok az insanın farkında olduğu bir diğer anıt ise, “Gotlar Sütunu” adıyla bilinen sütundur. Muhtemelen I. Theodosios’un Gotlara karşı yaptığı savaş anısına dikilen bu sütun, Sarayburnu’nda Gülhane Bahçesi’nde aradan geçen yüzyıllara rağmen varlığını sürdürmeye devam etmektedir.

Şehrin yeniden genişlemesi II. Theodosios (408-450) döneminde gerçekleşir. İmparator 413 yılında Konstantinos surlarından yaklaşık 1.5 kilometre daha batıda, varlığını günümüze kadar sürdüren surları yaptırır. Böylelikle şehrin dış mahalleleri, su depoları, şehir dışında oluşan manastırlar ve uzun süreli bir kuşatma altında şehrin direnme gücüne yardımcı olabilecek olan bağ, bostan gibi tarım alanları güvence altına alınır. VII. ve IX. yüzyıllarda bazı genişlemeler yapılan surların yanı sıra İmparator Manuel Komnenos (1143-1180) döneminde Blakhernai (Tekfur) Sarayı’da ikinci bir sur duvarı ile korumaya alınır. II. Theodosios döneminde Büyük Saray içindeki yapılar topluluğuna günümüzde sahil yolundaki surlar üzerinde cep- hesinin bir bölümü görülmekte olan Boukoleon Sarayı da eklenir. Artık kent en geniş haline kavuşmuştur; bu görüntü imparatorluğun bir anlamda son bulduğu 1453 tarihine kadar devam eder. Yerleşim düzeni açısından son gelişme diyebileceğimiz bu oluşum sonrası, şehrin ana caddesi konumundaki Mese (günümüz Divanyolu) Caddesi ve diğer ana yollar kesinlik kazanır. Augusteion’dan (Ayasofya’nın önündeki meydan) başlayan Mese Caddesi, Konstantinos Forumu’nu takiben Forum Tauri (Bayezıd Meydanı) ile Philadelphion Meydanı’na (Aksaray Meydanı) ulaşmaktadır. Buradan itibaren ikiye ayrılan ana caddenin bir kolu, Haliç kıyılarına paralel olarak Aziz Havariyyun Kilisesi önünden geçerek Aetius Sarnıcı’na ve devamında Kharisios Kapısı’na (Edirnekapı) ulaşarak şehir dışına çıkmaktadır. Diğer cadde ise, Marmara Denizi’ne paralel olarak Forum Bovis ve Forum Arkadius Meydanları’nı geçtikten sonra, muhtemelen Roma dönemindeki Via Egnetia’yı takip ederek Porta Aurea’ya (Altınkapı) ulaşmaktadır. II. Theodosios dönemini takiben çeşitli anıtsal eserlerle zenginleştirilen şehirden, günümüze ulaşan bir diğer anıt İmparator Markianos döneminde dikilen ve günümüzde Kıztaşı adıyla anılan sütündur.

465 yılında İmparator Büyük Leon (457-474) döneminde meydana gelen büyük yangın sonucu kentin hemen hemen yarısı yanar ve devamında büyük bir yenileme hareketi başlar. Ancak kısa süre sonra I. Iustinianos (527-565) döneminde, ortaya çıkan 532 tarihli Nika isyanı sırasında kent bir kez daha büyük ölçüde tahrip edilir. İmparator duruma hakim olduktan sonra hızla kentin ve yapıların res torasyonunu tamamlar, yeni anıtsal eserler yapılmasını sağlar. Bu dönemin dikkat çekici bir özelliği artık anıtsal yapılardan çok dini yapı faaliyetinin hız kazanmış olmasıdır. Bu dönemde Hippodrom, Senato Binası, Zeuksippos Hamamları ve Büyük Saray’ın bir bölümü tamir edilir. Iustinianos döneminin en önemli yapısı hiç şüphesiz 532 yılı Ocak ayında Trallesli Mimar Anthemios ile Miletli İsidoros tarafından hazırlanan plan doğrultusunda yapımına başlanan Ayasofya Kilisesi’dir. Bu dönemde İmparator Ayasofya önündeki meydanıda (Augusteion) yeniden düzenler ve üzerinde kendi heykeli bulunan bir sütun dikilmesini sağlar. Iustinianos döneminde yapılan ve varlıklarını günümüze kadar koruyan diğer iki yapı ise, Yerebatan Sarnıcı ile Binbirdirek Sarnıcı’dır. Ayasofya’nın yapımı kentin özellikle Marmara yönündeki silüetinin değişmesine yol açar. Artık Roma sütunlarının göğe yükseldiği şehir görüntüsünün yanı sıra kubbenin etkin bir eleman olarak şehir silüetinde yer aldığı bir döneme geçilmektedir. Nika İsyanı şehirde önemli bir diğer değişikliği de beraberinde getirir; imparatorluğun resmî dili bundan böyle Latince değil, yerel konuşma dili olan Helence olacaktır. Şehrin gelişimi Iustinianos dönemi sonrası uzun bir süre durur. Giderek küçülen Mısır ve Anadolu’nun büyük bir bölümü ile Trakya’da büyük toprak kayıplarına uğrayan imparatorluk, bir anlamda içine kapanmıştır. Üç yüz yılı aşkın süre devam eden bu durağan devir sonrası İmparator Theophilos (829-842) ve I. Basileios (867-886) dönemlerinde yeni bir inşa faaliyetine başlanır. Ancak artık büyük ebatlı anıtsal yapılardan çok, küçük ebatlı dini yapılar yapılmakta veya eski yapılar onarılmaktadır. Makedonyalılar hanedanı (867-1081) ile başlayan bu yenilenme döneminden günümüze ulaşan iki yapı, 907’de yapımına başlanan Kontantinos Lips Manastırı (Fenârî İsa Camii) ile 922’de yapılan Myrelaion Kilisesi’dir (Bodrum-Mesih Paşa Camii). 1081’de I. Aleksios ile başlayan ve 1185’e kadar süren Komnenoslar dönemi süresince de günümüze kadar ulaşan orta ölçekli çok sayıda ibadethane inşa edilir. Pantepoptes Kilisesi (Eski İmaret Camii), Hagios Theodoros (Vefa Kilise Camii), Pantokrator Kilisesi (Zeyrek Camii), Hagia Theodosisa Kilisesi (Gül Camii), Theotokos Dia- konissa (Kalenderhâne Camii), Hagios Ioannes en to Trullo Kilisesi (Hirâmî Ahmed Paşa Mescidi), XII. yüzyılın sonlarına doğru yapılan Pammakaristos Kilisesi (Fethiye Camii) ve Khora Kilisesi (Kariye Camii) bu dönem yapıları arasında yer almaktadır.

1204-1261 yılları Konstantinopolis’in çöküş ve yağma dönemidir. Kudüs’e doğru başlayan IV. Haçlı Seferi, şehrin işgali ile sonuçlanır. Latin İşgali’nin en önemli özelliği, şehrin yağmalanması olur. Yüzyılların emeğiyle oluşan Konstantinopolis’in zenginliği karşısında şaşkınlığa uğrayan batılılar tarafından altmış yıla yakın bir süre soyulur. Bu yağmaya günümüzde ki en güzel örnek, Venedik’te bulunan zengin eser koleksiyonudur. Bu arada 1204-1205 yılları arasında şehrin gerek kuşatma altında olduğu dönemde, gerekse işgalin ilk yılında batılılar tarafından planlı olarak gerçekleştirilen üç yangın da şehrin önemli ölçüde tahrip olmasına yol açar. Ayasofya Kilisesi, Latin Patrikliği’nin katedrali haline getirilir. Blakhernai Kilisesi ve Mangana Manastırı Fransız papazlarının, Pantepoptes ve Peripleptos manastırları Venedik Benedikten keşişlerinin, Samson Düşkünler Yurdu Templar şövalyelerinin, Theotokos Diakonissa Kilisesi (Kalenderhâne Camii) Fransisken rahiplerinin idaresi altına girer. Ayasofya’nın altarı, Hippodrom içindeki dört atlı heykel gibi sayısız anıt eser İtalya’ya taşınır; örmeli sütun üzerindeki plakalar ve çok sayıda bronz heykel eritilerek malzeme olarak kullanılır. Bunlar içinde MÖ IV. yüzyılda yapıldığı bilinen bir Herakles ile Hera, Paris ve Helene heykelleri de bulunmaktadır.

1261’de VIII. Mikhail Palaiologos Haçlılar’ı şehirden kovar ve Konstantinopolis tekrar özgürlüğüne kavuşur. Latin istilası sırasında şehri terk edenler geri dönmeye başlar; ancak artık şehir ve imparatorluk eski görkeminden oldukça uzaklaşmış, hinderlandını büyük ölçüde kaybetmiştir. Yaklaşık iki yüz yıl süren Palaiologoslar döneminde nüfus büyük oranda Marmara kıyılarını terk ederek, Haliç sahili boyunca özellikle de Blakhernai Sarayı çevresi ile en önemli dini merkez olan Ayasofya çevresinde yoğunlaşmaya başlar. Bu dönemde yapıldığını bildiğimiz bir yapı ise günümüze ulaşmayan bir cami yapısıdır. Ağustos 1203 tarihinde Haçlılar tarafından yakılan Mitaton (veya Praitorion) Camii yerine yeni bir cami yapılır. Memlük Sultanı Baybars’ın bu yapıda kullanılmak üzere altın şamdan, buhurdanlık, halı, işleme gibi hediyeler yolladığı ileri sürülür. Palaiologoslar döneminde Boğdan Sarayı ile daha sonraları İsakapısı Mescidi, Manastır Mescidi, Sinan Paşa Mescidi olarak anılacak olan küçük ölçekli, basit kiliselerin yapımına devam edilir. Latin istilası sonrası şehrin gelişen bir diğer bölümü ise, Galata ve çevresidir. 1261 sonrası sur içinden çıkarılan Latin kökenli yerleşimcilerin, 1267 ve 1303 tarihli iki anlaşma ile Galata bölgesine yerleşmelerine izin verilir. Bu izin, kısa sürede özellikle de Cenevizlilerin Galata’da bir serbest bölge yaratmalarına yol açar. 1335’den itibaren surlarla çevrilen Galata yerleşmesi, 1349’da yapımına başlanan günümüz Galata Kulesi ile tamamen bağımsız bir yerleşme haline gelir. Günümüzde Arap Camii adıyla anılan Dominiken rahipleri tarafından yapılan Aziz Paulus Kilisesi ile 1427’de Benedikten rahipleri tarafından kurulan Saint Benoit Kilisesi bu dönemin yapılarıdır. Bu arada çoğunlukla yanlış bilinen bir yapıdan söz etmek te gerekmektedir. Hepimizin bildiği ve Beyoğlu’nun simgesi haline gelen Galata Kulesi ile tarihimizde Kurşunlu Mahzen adıyla bilinen ve günümüzde Yeraltı Camii’nin bulunduğu yapı kalıntısı birbirine karıştırılmakta ve Galata Kulesi’nin yapım tarihi çok eskilere götürülmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bugün Galata Kulesi adıyla anılan ve eski Galata surlarının en üst noktasında yer alan yapının yapımına 1349 yılında Cenevizliler tarafından başlanır. Bugünkü Karaköy yakınlarında bulunan ve “Kastellion ton Galatau” veya Geoffroi de Villehardouin tarafından “Tor de Galathas” olarak adlandırılan yapı ise, İmparator II. Tiberios (578-582) döneminde Haliç’in girişini kontrol etmek için yaptırılır ve bir dönem Haliç’e girişi önleyen zincirin bu kaleye bağlı olduğu ileri sürülür.

Konstantinopolis, erken dönemlerden itibaren özellikle batıdan gelen güçler ve VIII. yüzyıldan itibaren de Araplar tarafından kuşatılırsa da bir türlü fethedilemez. Türkler’in şehri ilk kuşatması Sultan I. Bayazıd döneminde gerçekleşir. 1395 yılında kuşatma altına alınan şehir, Haçlılar’ın Balkanlar’a doğru ilerlemesi üzerine başarılı olamaz. Niğbolu Zaferi sonrası Konstantinopolis’in fethini kolaylaştırmak ama- cıyla şehirdeki ilk Türk yapısı olan, Anadoluhisarı inşa edilir. Daha sonra 1400 yılı baharında başlayan ikinci kuşatma Timur’un Anadolu’ya girişiyle son bulur. 15 Haziran 1422’de Sultan II. Murad tarafından gerçekleştirilen kuşatma teşebbüsü ise, Düzmece Mustafa İsyanı ile ilgili ayaklanmalar nedeniyle sonuçsuz kalır.

Dikkat edildiğinde bu metnin içinde hiçbir şekilde “Bizans” sözcüğünün geçmediği görülecektir. Her ne kadar günümüzde Bizans adı yaygın olarak kullanılıyor olsa da bu sözcüğü hiçbir Roma İmparatoru’nun kullanmadığını, daha doğrusu böyle bir sözcüğün o tarihlerde var olmadığını bilmekteyiz. Konstantinopolis’in fethine kadar tahta oturan tüm imparatorlar kendilerini Roma İmparotoru olarak görmüş ve öyle kabul edilmişlerdir. Hatta Fâtih Sultan Mehmed’in de bu ünvanı kullandığını ve Georgios Trapezuntios’un kendisine “Roma İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis’tir… Dolayısıyla siz Romalılar’ın meşru İmparatorusunuz… Ve kim ki Romalılar’ın İmparatorudur ve öyle kalır. O aynı zamanda bütün dünyanın İmparatorudur.” diyerek seslendiği de bilinmektedir. Fâtih’e atfedilen “Bundan böyle dünyada tek bir imparator, tek bir din ve tek bir hükümdar olmalı…”sözleri de bu güçten kaynaklanmaktadır. İdris’i Bitlisî Yavuz Selim için “Din-perver ve Dünya fâtihi sensin. Sen Dünya’nın vâdedilmiş İskender’isin” demektedir. Selim ŞahName adlı eserinde ise “Rum beldelerinde oturan ve yolculuk halinde bu- lunan…” sözleriyle Yavuz Selim’in Anadolu halkını ifade ettiğinden bahsetmektedir. Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman 18 Eylül 1547’de Macaristan toprakları için yıllık vergi ödemeyi kabul eden İspanya Kralı Karl ve kardeşi Ferdinant’ın imzasını taşıyan ancak Kanuni’nin yalnızca mührünü bastırdığı antlaşma sorası da kendini “Romalıların İmparatoru” olarak kabul ettiğini de belirtmek isteriz.

Bizans sözcüğü ilk olarak Alman tarihçi Hieronymus Wollf’un 1557 yılında yayımlanan “Corpus Historiae Byzantinae” adlı eserinde geçer. Bu eserde “Bizans” sözcüğünün kullanılmasının esas amacı, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun, Roma’nın gerçek varisi olduğu fikrini yaygınlaştırmak arzusudur. Daha sonraları Montesquieu (1689-1755) özellikle de “Romalıların Yükselişi ve Düşüşü” adlı kitabında Bizans sözcüğünü kullanarak, terimin yaygınlaşmasını sağlar. Bu konudaki çalışmalar, özellikle papalığın girişimleri sonucu 800 yılında Papa III. Leo’un Charlemagne’a taç giydirip onu imparator ilan etmesine kadar geriye gider. Ancak tarih gösterir ki, imparatorluklar gerçekte dil, din, ırk ve renk ayrımı yapmadıkları müddetçe varlıklarını sürdürürler ve imparatorluk olarak anılırlar. Adı Kutsal Roma gibi dini temele, Germen gibi ırk üstünlüğüne dayanan bir devletin imparatorluk olabilmesi ve varlığını uzun süre sürdürmesi mümkün değildir ve bugüne kadar böyle bir imparatorluk da olmamıştır.

Kontantinopolis merkezli Roma İmparatorluğu, zaman zaman Doğu Roma İmparatorluğu adıyla anılırsa da, Konstantinos’un başkent olarak bu şehri yapılandırması sırasında Roma’da bir imparator yoktur. Konstantinos’un ardından tahta geçen oğlu Konstantios, başlangıçta imparatorluğu iki kardeşi arasında bölüşürse de kısa bir süre sonra onların saf dışı kalmasıyla tek imparator olarak hüküm sürer. 364’den sonra tahta geçen Valens döneminde kardeşi Valentinianus batıda, yani Roma’da tahta çıkar. II. Theodosios döneminde imparatorluk kesin olarak ikiye ayrılır. Çeşitli savaşlar ve kısa süreli hükümdarlarla varlığını sürdürmeye çalışan Batı Roma İmparatorluğu, Germen kabile şeflerinin kuklası haline gelir ve so-nunda Odovakar’ın İmparator Romulus Augustus’u devirmesiyle tarihe karışır. Buna karşın Doğu Roma varlığını sürdürmeye devam eder. Her ne kadar başkenti Roma olmasa da artık tek bir Roma İmparatorluğu’ndan söz etmek gerekmektedir. Üstelik onun başkentine de Nea Rome adı verilmiştir ve devletin dili Latince’dir. Çok daha sonraları bile kendilerini “Basileia ton Romania” veya sadece “Romania” olarak tanımlayan bu insanları tarihe karıştıklarından yüz yılı aşkın bir süre sonra “Bizans İmparatoru” veya “Bizanslı” olarak anmak ne derece mümkündür. Günümüzde kullanılmakta olan “Rum” terimi de bu görüşümüzü desteklemektedir. Türklerin ve Arapların dil uyumu nedeniyle Rum olarak niteledikleri “Rom” yani Romalı veya Roma vatandaşı sözcüğünün ne anlama geldiğini ciddi olarak düşünmemiz gerekir. Günümüzde Yunanistan’da yaşayan bir kimseye Rum denildiği vakit onun büyük bir rahatsızlık duyduğunu ve “Ben Rum yani Romalı değilim ben Helenim veya Grekim” dediğine tanık olmaktayız. Bu konu üzerinde özellikle durmamızın sebebi yıllardır bilinçli bir şekilde yerleştirilmeye çalışılan bir terimi bizim de kabul etmiş görünmemizdir.

Bu terimin bir üstün ırk ayırımını vurgulamak için yaratılmış olmasının yanı sıra örtülü bir diğer amacı da Roma İmparatorluğu’nun din değiştirme gerçeğinin gündeme geleceği endişesidir. Roma İmparatorluğu kuruluş dönemlerinde Pagan’dır. İmparatorluğun sahip olduğu tüm topraklardaki inançlara saygı göstermekte ve bu inançları Roma’nın resmî inancı olarak kabul etmektedir. Giderek güçlenen ve inanan sayısı artan Hiristiyanlığın Roma İmparatorluğu içinde yayılışı Konstantinos’u tedirgin eder ve Roma’nın resmî dini olarak Hiristiyanlığın ön plana çıkarılması gerektiğini görür. Roma’da devletin yeni bir dini kabul etmesi zordur ve böyle bir değişimin devletin önemli ölçüde tahrip olmasına yol açması kaçınılmazdır. Bu nedenle halkın direncini azaltmak için yeni bir başkent oluşturulur ve Hiristiyanlık inancını bu başkentin oluşumu ile birlikte kabul etmek planlanır. Roma İmparatorluğu’nda hızla Hiristiyan inancını kabul ettirip, Konstantinopolis’in de bir patriklik merkezi olarak kabul edilmesi sağlanmaya çalışılır. 451 yılında yapılan Khalkedon (Ka- dıköy) Konsülü’nde de başarılı olunur. İmparatorluğun Pagan inancından Hiristiyan inancına geçmesi çok erken dönemlerde bu denli sancılı olmuşken, nasıl olur da 1453 sonrası Müslüman olmuş bir Roma İmparatorluğu kabul edilebilir. Gerçekte Roma İmparatorluğu’nun sonu 1 Kasım 1922 tarihinde padişahlığın kaldı- rılması ile gerçekleşir. Her ne kadar adı değişse de Osmanlı İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu’nun devamıdır ve onun varisi olarak yüzyıllarca varlığını sürdürmüştür. Zaman zaman İstanbul’un üç imparatorluğun merkezi olduğundan söz edildiğini görmekteyiz. Bu söylem nereden kaynaklanmaktadır bilinmez. Byzantion bir şehir devletidir ve hiçbir zaman bir imparatorluk olmamıştır. Konstantinopolis’in kurulmasıyla birlikte bu şehir Roma İmparatorluğu’nun merkezi olur. 1453 sonrasında da dini ve adı değişse de Roma İmparatorluğu olarak varlığını sürdürür; diplomatik oluşumları, saray seromonileri, evrensel ölçekli bakışı, örfi hukuk konusundaki düzenlemeleri bu geleneğin devamı olduğunun en önemli göstergeleridir. Ayrıca bizim hâlâ Rum (Roma) Ortodosk Patrikhanesi dememizin ve bir anlamda şehrimizi geçmişin Roma’sı ile eş değer tutmamızın arkasındaki gerçeği araştırmamız ve kendi içimize kapanmanın getirdiği reddi mirası geçmişte bırakmamız ge rekir. Unutmamamız gerekir ki Osmanlı padişahları ve imparatorluk halkı hiçbir endişe ve korku duymaksızın 1924 yılına kadar bu şehri pek çok ismin yanı sıra ağırlıklı olarak Konstantiniyye adıyla anmışlardır.

Konstantiniyye

Kostantiniyye elbette feth olunacaktır.

Onun emiri ne güzel emir ve o asker ne güzel askerdir.

Ahmed bin Muhammed Hanbal

 Konstantiniyye 29 Mayıs 1453 Salı günü şafak vakti feth olunur. Bunu çeşitli kaynaklar açıkça kaydetmektedirler. Nicolo Barbaro bu olayı şöylece özetler, “… Ve her şeyi muntazam yazdım, bu şehir 1453 senesi 29 Mayıs Salı günü şafak vakti alındı.” 29 Mayıs günü öğleden sonra muhteşem bir alayla şehre giden Fâtih Sultan Mehmed doğruca Ayasofya’ya gider ve orada namaz kılarak burayı camiye çevirir. Roma’nın daha önce Pantheon’u Hiristiyanlaştırdığı gibi, bu defa da Ayasofya Müslümanlaştırılmıştır. Öncelikle şehre giriş çıkışı denetim altına almak amacıyla hızla surların onarımına başlanır. Çok uzun bir dönem Akdeniz ve çevresinde var olan Pax Romana’nın yerine artık Pax Ottomana geçmektedir. Fâtih Sultan Mehmed’in ilk uygulamalarından biri şehrin nüfusunu artırmak için tedbir almak olmuştur. Tursun Bey, Fâtih’in “her kim kendi arzusu ile gelip şehre yerleşirse, tuttuğu mülk onun olacaktır” diyerek bir emirname yayınladığını, bu emir sonrası çeşitli bölgelerden gelen insanların şehre akın ettiğini ve evlere saraylara yerleştiğinden söz eder. Ancak günümüzde de örnekleri görüldüğü gibi, çoğunlukla bakmaya, onarmaya hatta vergisini ödeyemeyeceği bir mülkü sahiplenenler, şehrin gelişmesi için arzulanan bu ihsanı yanlış anlamışlar ve onarmak durumunda kaldıkları yapıları onaramaz, şehrin gelişimine katkı sağlayamaz olmuşlardır. Bunun üzerine yayınlanan ikinci bir emirname ile “herkesin tuttuğu kendi mülküdür beyanımızın arzusu, şehrin imar edilmesi, şenlendirilmesidir. Görüldüğü kadarıyla pek çok kişi bakamıyacağı onaramayacağı evi veya yapıyı sahiplenmiştir. Bundan böyle tüm yapılar kayda alınıp yeni bir düzenleme yapılacaktır” denilmiştir. Bu yeni emir sonrası, şehre yeni gelenler kendi arzularıyla yaşamlarına münasip evlere sahip olurlar. Şehre yerleşmeyi kolaylaştırıcı bu benzeri tedbirlere rağmen, şehrin nüfusu arzulanan ölçüde artmaz. Bunun üzerine Osmanlıların nerede ise kuruluş döneminden itibaren uyguladıkları, yeni feth edilen topraklara, eski yerleşim bölgelerinden nüfus transferi yoluna başvurulur. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden, Adalar’dan, Mora’dan, Kırım’dan derlenen göçmenler şehre yerleştirilir. Fâtih döneminin şehrimizdeki en önemli yapısı hiç şüphesiz Boğazkesen Hisarı da denilen Rumelihisarı’dır. Devrin tanığı Nicolo Barbaro’nun anlatısı ile 1452 senesi Mart ayı içinde yapımına başlanan hisar, aynı yılın Ağustos ayı içinde, yani altı ayda tamamlanır. On üç burç ve üç kuleden oluşan yapı, 130×250 metre ebatlarında olup, Boğaz’ın en dar noktasına, İstanbul’daki ilk Türk yapısının karşısına inşa edilir. Eski dönemlerde kurşun kaplı sivri külahlı kulelerinin çok görkemli bir görüntüsü vardır. Fâtih’in İstanbul’u fethi ile yapılan bir diğer yapı, 1455-1456 tarihli Yedikule’dir. Şehrin Marmara yönündeki silüetine etkin olan bu yapının bir bölümü Roma dönemi surlarından oluşmakta olup, Roma İmparatorlarının zafer sonrası şehre girişte kullandıkları Altın Kapı (Porta Aurea), bu yapı sonrası hisarın giriş kapısı olarak kullanılmaya başlanır. Fetih sonrası yapımına ilk başlanan anıtsal yapı ise muhtemelen Eski Saray-Saray-ı Atik olmalıdır. Bugünkü İstanbul Üniversitesi Merkez Binalarının olduğu geniş alanda 1454 yılında yapımına başlanan yapılar topluluğu bir yılda oturulur hale gelir ve takriben on beş yıl boyunca İmparatorluk Sarayı olarak kullanılır. Ancak, çok daha sonraları Paris örneğinde görüldüğü gibi, çevresi kısa süre içinde yoğun bir iskânla sarılan ve dar bir alana sıkışan bu sarayın yönetim için gereken stratejik konumda olmadığı görüldüğünden yeni arayışlara girilir. Ne yazık ki İstanbul’daki bu ilk saray yapımızdan gü- nümüze, bazı çizili belgeler dışında hiçbir görüntü ulaşmaz.

Fâtih’in şehir içinde yaptırdığı en önemli yapı şüphesiz Yeni Saray-Saray-ı Ce- did adıyla anılan günümüz Topkapı Sarayı’dır. Tursun Bey’in deyişi ile de “İki berre iki bahre bakar yir” (I. Tepe) yapımına başlanan bu saray, yüzyıllar boyunca İstanbul’dan yayılan gücün doruk noktası olacaktır. Bugün büyük tadilatlar sonrası Hazine Dairesi olarak kullanılan Fâtih Köşkü ve Arkeoloji Müzesi bahçesinde bulunan Çinili Köşk bu dönem yapılarına örnek teşkil eder. Elbette Sur-u Sultani adıyla anılan ve sarayın dış bahçelerini çevreleyen surları ve üst katı yıkılan Bab-ı Hümayûn’u da unutmamamız gerekir. Ekrem Hakkı Ayverdi, Fâtih döneminde şehirde çeşitli büyüklükte 535 yapı yapıldığını belirtir. Bu muazzam inşa faaliyeti içinde, cami, medrese, imaret, hamam ve türbeden oluşan 1458 tarihli Eyüp Camii külliyesinin özel bir önemi vardır. Bu yapı hem İstanbul’da ilk yapılan külliye olma özelliğini taşımakta, hem de sur dışındaki bir bölgenin özel bir önem atfedilerek iskân edilmesini sağlamaktadır. Daha sonra 1463’de merkezi ticaret alanlarının yakınına Veziriazam Mahmud Paşa medrese, mektep, imaret ve türbeden oluşan kendi külliyesini inşa ettirir. Bu dönemin önemli diğer yapıları sırasıyla 1465-1471 tarihli Murad Paşa Cami ve Külliyesi, 1467-1470 tarihli Fâtih Külliyesi, Üsküdar’da 1471-1472 tarihleri arasında inşa edilen Rum Mehmed Paşa Camiİ ve Külliyesi ile yapım tarihi bilinmeyen İshak Paşa Camii ve Külliyesidir. Bu dönemde on beşi kiliseden bozma 192 adet cami ve mescid yapıldığı bilinmektedir. Yeni yapılan bu yapıların 22’si kubbeli, diğerleri ise kırma veya beşik çatılıdır. Kiliseden camiye tahvil edilen yapıların ise 13’ü kubbelidir. Görüldüğü gibi mevcutların yanı sıra yeni yapılan yapılarla şehrin silüeti kubbeler ve minareler ile süslenmeye başlanmıştır.

İskânın hızlanması ve anıtsal yapıların süratle inşasına rağmen II. Bayezıd (1481- 1512) döneminin başlarında İstanbul henüz Roma tesirini muhafaza etmektedir. Bu dönemdeki iki yapı iskânı yönlendirmesi açısından ilgi çekicidir. Bu yapılar Galatasaray Acemioğlan Mektebi ile Galata Mevlevihanesi’dir. Deniz kıyısında denetim altına alınan Galata iskânı, sırt çizgisine doğru yapılan biri dini, diğeri askerî iki yapı ile üst kotlarda da kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. II. Bayezıd döneminin en önemli olayı hiç şüphesiz Kıyâmet-i Sugra (Küçük Kıyamet) adıyla anılan ve 14 Eylül 1509 günü başlayan depremdir. Aralıklarla 45 gün süren bu deprem, 109 cami ve mescid ile 1070 evin zarar görmesine neden olur. Bu depremin İstanbul’un yapı tarzına büyük etkisi olur ve bu tarihten sonra özellikle konutların ahşap olarak inşasına karar verilir. Ancak bu defa da şehrin başına yüzyıllar boyunca yangınlar musallat olur.

II. Bayezıd döneminin en önemli anıtsal yapısı Forum Tauri üzerine inşa edilen Bayezıd Külliyesidir. 1501-1506 yılları arasında inşa edilen cami, medrese, mektep, imaret, kervansaray, hamam ve türbeden müteşekkil külliye o tarihe kadar yapılan en geniş yapılar topluluğudur. Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde şehirde önemli bir yapı faaliyetine rastlanmaz. Yavuz Sultan Selim, 1515 İran Seferi dönüşü Tersane’nin Haliç’in içlerine doğru nerede ise Karaağaç bölgesine kadar genişletilmesini sağlar. Fâtih’in düzenlediği Tokat Kasrı ve hasbahçesinin yanı sıra Boğaziçi’nin çeşitli noktalarında oluşturulmaya başlanan hasbahçelerin bazılarının da bu dönemde inşa edildiği bilinmektedir.

Kanûnî Sultan Süleyman Ve Sinan Çağı

İstanbul’un gerçek bir Türk-İslâm şehrine dönüşümü Kanûnî Sultan Süleyman (1520- 1566) dönemi ile başlar. Sultan’ın ilk anıtsal yapısı babasının yapımını başlattığı Yavuz Selim Camii’dir (Mayıs 1521-Aralık 1522). Sinan yapıları öncesi Kânunî devrine ait elimizde bulunan çok değerli bir belge Matrakçı Nasuh’un 1534-1535 yılları arası yapılan Irak Seferi münasebetiyle çizdiği “Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn” isimli minyatür albümüdür.

1537-1538 tarihli bu albümdeki minyatürlerden birinde İstanbul, diğerinde ise Galata görülmektedir. Bu minyatürlerde şehirdeki büyük yapı kompleksleri, ticaret bölgeleri ve iskân alanları açıkça belli olmaktadır. Şehrin en büyük anıtsal yapıları Ayasofya, Bayezıd ve Fâtih Camileri ile son iki cami çevresinde oluşan külliyelerdir. Yavuz Selim Camii bu yapılar kadar ağırlıklı gösterilmemiştir. Ayasofya ile Bayezıd Camii arasında, ortasında Fâtih döneminde yapıldığını bildiğimiz Bedesten olan ve gelecekte günümüz Kapalıçarşı’nın çekirdeğini teşkil edecek olan bir grup revak bulunmaktadır. Sultanahmed Meydanı’nın kuzey ucunda Zeuksippos Hamamı, batı ucunda ise İbrahim Paşa Sarayı görülmektedir. Daha sonraları Sulta- nahmed Camii’nin yapılacağı alanda ise çeşitli yapılar seçilmektedir. Hippodrom’un sphendone sütunları ise net olarak belirtilmiştir. Spina duvarı üstünde yer almakta olan Yılanlı Sütun’un üç başı da olduğu gibi durmaktadır. Eski ve Yeni Saray etraflarını çeviren duvarlarla şehir dokusundan ayrılmış iki kompleks gibidir. Kadırga Limanı faaliyetine devam etmektedir. Ticaretin genellikle Ayasofya ile Ba yezıd Camileri arasındaki vadide toplandığı görülür. Fâtih Camii önüne düşen üç sakaflı yapı ile Sultan Pazarı (Suk-u Sultaniye) belirtilmeye çalışılmıştır. Şehrin Haliç kıyısına bakan yamaçlarındaki dini ve anıtsal yapıların yoğunluğuna bakarak iskânın daha çok bu bölgede toplandığını söylemek gerekir. Eyüp Camii ve iskânı minyatürün köşesine sıkıştırılmakla birlikte, artık ihmal edilemeyecek bir büyüklüğe ulaştığı anlaşılmaktadır. Galata surları içi üç ayrı sur ile bölünmüştür. Yazılı belgelerden Galata Ambar, Galata Kulesi ve Azapkapı diye üç bölüme ayrıldığını bildiğimiz Galata suriçinde, Azapkapı adıyla anılan bölümde bazı minareler seçilmektedir. Galata surları içindeki yoğun yerleşmeye karşın surlar dışında Okmeydanı ve Kasımpaşa içlerinde dört revaklı bir yapı ile bir köşk seçilmektedir. Tophane, Galata Mevlevîhânesi ile Galatasaray Acemioğlan Mektebi ve Tersane gözleri Galata iskânının boyutlarını işaret eder.

Kânunî Dönemi bir anlamda Sinan Çağı’dır. Muhtemelen 1492 tarihinde Kayseriye bağlı Ağırnas köyünde doğan Sinan, Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde devşirme olarak acemioğlanlar ocağına katılır. Kânunî ile birlikte çeşitli seferlere katılır. 1534-1535 Irakeyn Seferi sonrası haseki sınıfına dahil edilerek padişahın yakın maiyetine alınır. Puglia ve Boğdan Seferleri’ne katılan Sinan, Prut nehri üzerinde kurduğu köprüde elde ettiği başarı sonrası, sefer dönüşü hassa mi- marbaşılığına getirilir. Bundan böyle “Ser mimarân-ı hassa” ya da “Mimar Ağa” isimleriyle anılacak olan Sinan’ın 1588’de ölümüne kadar sürecek olan muhteşem sanat devri başlar. Ibn Haldun “Bazı sanatlar, bazı şehirlere mahsustur” demektedir. Sinan da bu hükme uygun olarak her ne kadar imparatorluğun baş mimarı olsa da özellikle İstanbul’a has bir mimardır. Hayatı boyunca yaptığı ve tespit ede- bildiğimiz 477 yapının (Tezkiret-ü’l-bünyan’a göre 276’sı, Tuhfetü’l-mimarin’e göre 294’ü) büyük çoğunluğu İstanbul ve yakın çevresine inşa edilmiş yapılardır. On altı ayrı fonksiyonda (cami, mescid, türbe, medrese, mektep, tekke, imaret, kervansaray, saray, köşk, ambar, mutfak, hamam, köprü, su kemeri, vd.) yüzlerce yapıya imza atmıştır.

Mimarbaşı Sinan’ın İstanbul’daki ilk yapıları 1538-1539 tarihli Sütlüce’deki Çavuşbaşı Camii ile Haseki Hürrem Sultan Camileri’dir. Başlangıçta tek bir cami olarak başlanan yapı, bir yıl sonra medrese ve sıbyân mektebi, daha sonraları ise imaret ve darülşifanın ilavesiyle bir külliye haline dönüşür. 1540’lı yıllarda iki önemli yapı inşa eder; Üsküdar Mihrimah Sultan Camii (1547-1548) ve Şehzade Mehmed Camii (1548) ve Külliyeleri. Topkapı Sarayı’nda başta mutfaklar olmak üzere bazı yapılar, Eski Saray, Üsküdar Sarayı, Fenerbahçe Sarayı, Kandilli Sarayı gibi devrin önemli saraylarında tamirler ve yeni düzenlemeler gerçekleştirir. Büyükçekmece Sultan Süleyman Köprüsü (1567-1568), Güzelce Kemer, Mağlova Kemeri, Uzun Kemer (1553-64), gibi su tesislerini yapar. Elbette Sinan’ın İstanbul’daki en muhteşem eseri, “kalfalık dönemim” dediği, 1557 Eylülü’nde tamamlanan Süleymaniye Camii ve Külliyesidir. II. Tepe’nin Haliç’e doğru uzanan yamacı üzerinde inşa edilen bu yapı, İstanbul’un, Galata yönünden bakıştaki silüetinde en etkileyici yapıdır. Daha sonra 1565 yılında tamamladığı 74 metre kotundaki Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesi ise suriçi görünüşünü, o dönem için hem Haliç, hem de Marmara’dan etkileyen önemli bir yapıdır. Bu arada önemli gördüğümüz bir noktayı belirtmek isteriz: İmparatorluk döneminde gerek İstanbul’da, gerekse tüm Osmanlı coğrafyasında, padişahlar arzusu dışında iki minareli cami yapmamak konusunda toplumsal bir mutabakat vardır. Padişah adına yapılmayan yalnızca iki cami, Şehzade Mehmed Camii, iki minareli ve ikişer şerefelidir. İki minareli diğer yapı ise, Üsküdar Mihrimah Sultan Camii olup, iki minaresine rağmen, tek şerefelidir. Günümüzde yapılan dörder-altışar minareli, ikişer-üçer şerefeli camilere baktıkça şehir kültürümüzün ve geçmişe saygımızın boyutları konusunda hayrete düşmemek mümkün değil. Beşiktaş Sinan Paşa (1555-1556), Kanlıca İskender Paşa (1559-1560), Fındıklı Molla Çelebi (1561), Tahtakale Rüstem Paşa (1562), Kadırga Sokullu Mehmed Paşa (1571-1572), Kasımpaşa Piyale Paşa (1573-1574), Azapkapı Sokullu Mehmed Paşa (1577-1578), Tophane Kılıç Ali Paşa (1580-1581), Üsküdar Şemsi Paşa (1580-1581), Üsküdar Atik Valide (1583) ve Eyüp Zal Mahmud (1580) camileri ve daha nice yapı bu devrin ürünüdür.

Kânunî devri sonlarına doğru ve II. Selim’in saltanatı boyunca İstanbul nüfusu suriçinin dışına taşmakta ve özellikle Üsküdar, Haliç kıyıları ve bazı Boğaz köyleri çevresinde genişlemektedir. Örneğin Tersane, Haliç sahillerinin kuzey bölümünün büyük bir kısmını kapsadığı için Piyale Paşa, Kasımpaşa deresinin çok içlerinde yaptırdığı cami ve çevresine yaptırdığı yapılar ile Haliç’ten camiye kadar açtırdığı kanal ile yeni iskân denemeleri yapmaktadır. İmparatorluğun gücünün arttığı seviyede, ticaret hacmi de artmakta ve şehre ilgi çoğalmaktadır. Özellikle yabancıların iskân ettiği Galata iskânı da büyümekte ve günümüz Taksim bölgesine doğru sırt boyunca genişlemektedir. Yüzyılın sonlarına doğru günümüz İstiklal Caddesi (Cadde-i Kebir) üzerinde inşa edilen Ağa Camii (1597) bu iskânın ulaştığı sınırları belirlemektedir. Bu tarihten sonra yoğun anıtsal yapı faaliyeti bir anlamda son bulur. II. Selim (1566-1574) ile III. Murad (1574-1595) dönemlerinde orta büyüklükteki yapı faaliyetlerine devam edilirse de İstanbul silüetini etkileyecek önemli bir yapı yapılmaz.

Sultan III. Murad döneminde, 1594 tarihinde çıkarılan bir ferman İstanbul’un iskân sorunu açısından ilgi çekicidir. 1586 tarihinde Fethiye Camii adıyla camiye çevrilen Pammakaristos Kilisesi çevresindeki boş alanların cami cemaatini artırmak amacıyla dağıtılmasına karar verilir. Dağıtılacak arazi bir ve yarım evlek olarak düzenlenir. Bir evlek günümüz ölçüsüyle 188.12 m2, yarım evlek ise 99.06 m2’dir. Bazı şahısların birden fazla arazi aldıklarının duyulduğu, buna mani olunması gerektiği belirtilmektedir. Yukarıda belirttiğimiz fermandan anlaşılacağı gibi, suriçinin nüfusu artmış ve arsa alanları giderek küçülmüştür. Özellikle küçük bir bahçesi olan bir evin yaklaşık 99.00 m2’lik arsaya inşası günümüz için bile zor bir çözümdür. Yine bu tarihlerde Topkapı dışına yapılan Takkeci Mescidi (1593) iskânın artık sur dışına taştığının bir göstergesidir. XVII. yüzyıl sonlarına da doğru yapılan Cerrahpaşa Camii (1593), Mesihpaşa Camii (1585), Nişanca Camii (1584-87), Hüsrev Çelebi Camii (1585) bu döneme kadar Haliç yamaçları boyunca gelişen iskânın, Marmara’ya bakan yedinci tepe ve yamaçları boyunca gelişmeye başladığını göstermektedir. Sultan III. Mehmed’in (1595-1603) kısa süreli saltanatı sırasında önemli bir yapı faaliyetine rastlanmaz. Her ne kadar o güne kadar büyükçe bir meydan olan ve gümrük ambarlarının bulunması ve gümrük işlemlerinin yapılması dolayısıyla önceleri Gümrükönü daha sonraları ise Gümrük Emini’ne atfen Eminönü denilen alanda, padişahın annesi Safiye Sultan tarafından 9 Nisan 1598 tarihinde temeli atılan Yeni Cami inşaatına başlanırsa, bu yapının tamamlanması 65 yıl sonra, IV. Mehmed’in annesi Hatice Turhan Sultan’a nasip olacaktır (1663). Bu yapının mimarı Sinan’ın halifelerinden Mimar Davut Ağa’dır. Ancak daha temel atılması sıra sında vefat eder ve yapının başlangıcını Mimar Dalgıç Ahmet Ağa organize eder. Bugün şehrimizin en enteresan alışveriş merkezlerinden biri olan Mısır Çarşısı bu cami ile birlikte yapılmış olup, o güne kadar cami çevresinde yapılan ve bir külliye oluşturan yapılardan farklı bir fonksiyon taşımaktadır. Yeni Camii’nin hemen yanında, Roma surlarının bir burcu üzerinde yer alan Hünkâr Kasrı ise son senelerde restore edilerek İstanbul’a geri kazandırılmıştır.

Hiç şüphesiz şehrimizin en görkemli camilerinden önde geleni Sultanahmed Camii’dir. 1609’da temeli atılan bu yapı, 1616 tarihinde tamamlanarak ibadete açılır. Mimarı Sedefkar Mehmed Ağa’dır. Daha önceleri Sinan Paşa Sarayı ile çeşitli yapıların bulunduğu bir alan üzerinde inşa edilen yapı, şehrin Marmara silüetinde Ayasofya ile rekabet etmektedir. XV ve XVI. yüzyıl boyunca şehrin Haliç’ten görüntüsüne etkin olan anıtsal yapı faaliyeti, bu yapı ile birlikte Marmara yönünde etkin olmaya başlar. Sultanahmed Camii altı minareli bir cami olarak tüm Osmanlı coğrafyasındaki tek örnektir. Devrin kaynaklarına göre o dönemde altı minaresi bulunan Mekke-i Mükerreme ile yarıştığı için padişah kınanmış ve bu nedenle Harem-i Şerif’e iki minare daha ilave edilerek sekiz minareli olması sağlanmıştır. Sultan III. Ahmed (1603-1617) döneminde İstanbul’un su sorununa da bazı çözümler üretildiği görülür. 1613 yılında özellikle şehrin Beyoğlu bölümü ile giderek yoğunlaşan Tophane, Fındıklı, Salıpazarı ve Kabataş semtleri için yeni su kaynakları temin edildiği bilinmektedir. Evliya Çelebi’nin Sultan IV. Murad (1623-1640) için “İstanbul’da mühim bir eser bırakmadı” dediği söylenir. Ancak Evliya Çelebi bu söylemi ile anıtsal bir yapıyı kast ediyor olmalıdır. Yoksa IV. Murad döneminde Topkapı Sarayı’na yapılan Revan ve Bağdat Köşkleri bugün yüzümüzü ağartan yapılardır. IV. Murad dönemi hakkında en iyi bilgiyi birinci ağızdan, Evliya Çelebi’den okumak gerekir.Sultan IV. Mehmed (1648-1687) dönemi bir anlamda savaşlarla geçen yoğun yıllardan sonra bir dinlenme dönemidir. Şehrin nüfusu giderek artmakta, suriçinin yanı sıra Eyüp, Kağıthane ile Galata arasındaki kıyı boyu ve Üsküdar ile Boğaziçi köyleri yoğunlaşmaktadır. IV. Mehmed döneminin Evliya Çelebi’nin yanı sıra bir diğer tanığı Eremya Çelebi’dir. Bu dönemin iki de yabancı tanığı mevcuttur. 2 Aralık 1655 ile Eylül 1656 arasında şehirde bulunan Jean Thèvenot ile 1672’de şehre gelen Joseph Guillame Grelot İstanbul hakkında birinci elden hem yazılı, hem de görsel bilgiler sunmaktadırlar.

Sultan III. Ahmed (1703-1730) dönemi günümüz İstanbulu’nun oluşumu sağlayan dönemdir. Tarihimizde Lale Devri olarak anılan bu dönemde, XVI. yüzyılda görülen anıtsal yapı faaliyetine erişir büyüklükte bir sivil yapı faaliyeti görülür. Günümüze kadar erişen, fakat ne yazık ki uzun yılların getirdiği ihmal sonucu artık kaybetme aşamasına geldiğimiz 1699 tarihinde yapılan Anadoluhisarı Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı Divanhanesi, yeni bir anlayışın ürünüdür. 1509 depremini takiben yaygınlaşan ahşap inşaat artık doruk noktasına erişmiştir. Bundan böyle yapılar, özellikle ev, köşk, yalı, saray gibi sivil mimarlık yapıları, yalnızca içlerinde yaşamak, tabiatın getirdiği kötü şartlardan korunmak için değil, içinde yaşayanları ve onları seyredenleri şenlendirmek için yapılacaktır. Padişahların özellikle yaz aylarında Topkapı Sarayı dışındaki bazı saraylarda yaşantılarını sürdürdükleri bilinmektedir. Bu sarayların bazıları günü birlik kullanılmakta, bazılarında ise uzun süre ikamet edilmektedir. Fenerbahçe Sarayı, Kandilli Sarayı ve en önemlisi Üsküdar Sarayı bu yapılar arasında yer almaktadır. XVII. yüzyıl ortalarında bu yapılara, örneğin Beşiktaş Sarayları da eklenir. Beşiktaş Sarayı içinde yer alan, alçak bir zemin kat üzerine yapılmış kâgir Çinili Köşk, bu dönem yapılarına örnek teşkil eder.68 Erken dönem örneği olarak benzer bir diğer yapı da 1676 tarihinde IV. Mehmed tarafından onarılan ve III. Ahmed döneminde büyük tadilatlar geçiren Hasköy’deki Tersane Sarayı’dır.

Lale Devri İstanbul’un bir başka dünya, bir başka hayat tarzıyla tanışmasını sağlar. Artık şehir çevreye açılmakta, Kâğıthane-Sâdâbad, Beykoz Hünkâr İskelesi, Göksu, Fener Bahçesi gibi mesire yerleri halkın kullanımına sunulmaktadır. Haliç ve Boğaziçi’nin köyleri önem kazanır, uzun bir süredir ihmal edilen hasbahçeler yenilenir, korular bakıma alınır, yalı ve köşk bahçeleri laleler ile süslenir. Salıpazarı’nda Emnâbâd, Ortaköy-Kuruçeşme arasında Hümâyunâbâd, Kuruçeşme’de Kasr-ı Süreyya, Defterdarburnu’nda Neşetâbâd, Çengelköy’de Bağ-ı Ferah, Üsküdar’da Şerefâbâd kasırları inşa edilir. Eyüp’teki Vâlide Sultan Sarayı ile Karaağaç Yalısı onarılır. Bu dönemin en önemli yapısı hiç şüphesiz Kâğıthane vadisinde yapılan düzenleme ile Sadâbâd yapılarıdır. III. Ahmed’in günümüze ulaşan iki önemli yapısı, 1728 tarihli Bab-ı Hümâyun girişindeki meydan çeşmesi ile Üsküdar meydanındaki çeşme günümüzde de şehrimizi süslemeye devam etmektedir. Bu iki çeşme, bize o güne kadar alışılmadık bir görüntü sunmaktadır; daha önceleri hep bir duvara veya sarnıça bitişik olan tek veya iki yüzlü çeşmeler yerine dört yüzlü meydan çeşmeleri geleneği başlamaktadır. Bu açılım ve yenilenme hareketi ne yazık ki büyük bir hüsranla son bulur. 1730 tarihinde meydana gelen isyan sonrası bu güzelim yapılardan çoğu yakılır veya yıkılır, şehir büyük ölçüde tahrip edilir.

Sultan I. Mahmud (1730-1754) döneminde, Ekim 1744’te, Tophane Kebir Top Kârhanesi tamamlanır, Tophane Meydanı denize doğru çakılan kazıklarla büyütülür. Sultan I. Mahmud’un en önemli faaliyetlerinden biri Taksim sularının şehre dağıtılması ile birlikte Tophane, Salıpazarı, Fındıklı, Kabataş ve Cihangir iskânının hızlanmasıdır. Şem’dânîzâde Fındıklılı Süleyman Efendi “Fındıklı bahanesine Galata, Kasımpaşa, Dolmabahçe ve Beşiktaş ihyâ oldu” demektedir. Suların bölündüğü yer anlamına gelen Taksim adı ve hemen İstiklal Caddesi’nin başlangıcında yer alan küçük Taksim Binası bu dönemden günümüze ulaşır. Tophane Meydanı’nda yer alan, dört yüzlü I. Mahmud Çeşmesi ile Azapkapı’daki Saliha Sultan Çeşmesi de bu çalışmanın getirdiği suları şehre sunan tesislerdir. Sultan I. Mahmud saltanatının sonuna doğru (1748) büyük bir cami yapımına başlarsa da, ömrü yetmez, yerine tahta çıkan yeğeni Sultan III. Osman (1754-1757) kısa süren saltanatı sırasında bu yapıyı tamamlar ve adını Nur-u Osmaniye (1755) koyar. Bu yapı sur içindeki son anıtsal külliye olacaktır.

İstanbul’un gelişimi sürmektedir, Sultan III. Mustafa (1757-1774) şehre ikisi Anadolu yakasında olmak üzere Mimar Mehmet Tahir Ağa tarafından inşa edilen dört yapı armağan eder. Üsküdar Ayazma Camii (1760), giderek gelişen Kadıköy iskânı için İskele Camii (1760), 1766 depreminden zarar gören Fâtih Camii (1767- 1771) ve Laleli Camii (1759-1763). Yaptırdığı bu dört yapı da ne yazık ki kendi adı ile anılmaz. Sultan Mustafa’nın bu dört yapı için söylediği sözler gerçek bir özlemi ifade etmektedir; “Bir cami yaptım su kaptı, bir dahi yaptırdım deniz aldı, yılmadım bir dahi yaptım ceddimde kaldı. Ben de diğerini dervişe bağışladım”.

Sultan I. Abdülhamid (1774-1789) döneminin en önemli yapısı Beylerbeyi Abdülhamid Camii’dir. Emirgân Camii de bu padişahın yapısıdır. I. Abdülhamid Topkapı Sarayı içinde kendi adını taşıyan bir mabeyn dairesi ile harem dairesinde sarayın en güzel mekânları arasında yer alan bir yatak odası yaptırır. Sultan III. Selim dönemi imparatorluk için bir ıslahat dönemidir. Şehrin çeşitli yerlerine Humbaracı, Lağımcı, Topçu Ocakları için kışlalar yaptırılır. Eski Üsküdar Sarayı’nın bulunduğu alana günümüz Selimiye Kışlası’nın temelleri atılır. Hemen yanına Anadolu yakasının en büyük camii olan Barok stildeki Selimiye Camii (1804) yapılır. İmparatorluğun büyük toprak kayıpları sonrası özellikle Rumeli’den şehre gelen göçler, Sultan Selim’in en büyük kaygısıdır. “Köylünün tarlasını, tüccarın dükkanını bırakıp” başkente göçmesi ciddi nüfus artışı yaratmaktadır. III. Selim döneminin yeni yapılanmalarının arkasındaki en büyük isim Alman asıllı mimar Antoine- Ignace Melling’dir (1763-1831). Osmanlı Sarayı ile tanışması III. Selim’in kızkar- deşi Hatice Sultan vasıtasıyla olur. Melling Hatice Sultan’a Ortaköy Defterdarburnu’ndaki sahilsarayı inşa eder. III. Selim’in son yıllarında Topkapı Sarayı’nın sahil bölümünde günümüze ulaşmayan bir sahilsarayı daha inşa eder. Daha sonra Beyhan Sultan’a Çırağan Sahilsarayı’nı yapar. En önemli yapısı ise hiç şüphesiz gelecekte Dolmabahçe Sarayı’nın temelini oluşturacak olan Beşiktaş Sahilsarayı’dır.

Yenileşme hareketlerine karşı çıkan, uzun dönemdir istikrarsız davranışları ile şehre zarar veren yeniçeri taifesi 15 Haziran 1826 günü “kul kıyamı” denilen ayaklanma sonrası tasfiye edilir. Artık İmparatoluk ve İstanbul için farklı bir dönem başlamaktadır. İlk nüfus sayımı Sultan II. Mahmud döneminde gerçekleştirilir. Bu tespite göre “Nefs-i İstanbul” denilen suriçinde 45.000 Müslüman, 30.000 Ermeni ve 20.000 Rum yaşamaktadır. Bu tespitler yalnız erişkin erkek nüfusunu belirtmektedir; aile büyüklüğü ortalama beş kişi kabul edilirse, XVIII. yüzyılın başında suriçi nüfusunun 450.000-500.000 civarında olduğunu söylemek mümkündür. Suriçi’nin yanı sıra İstanbul, Galata, Eyüp ve Üsküdar içinde ilk nüfus sayımları yapılır ve her aile için bir hane açılır. Sultan II. Mahmud döneminin en önemli yapısı, 1825 tarihinde tamamlanan Ampir üsluptaki Tophane Nusretiye Camii’dir. Bu caminin yapımı sonrası ortaya çıkan bir sorun, minarelerinin kısalığı nedeniyle asılan mahyaların denizden ve hemen gerisindeki suriçinden görünmemesidir. Bu sorunu gi- dermek için minareler daha yüksek olarak yeniden yapılır ve cami mimarimizde klasik döneme nazaran daha farklı bir anlayış ortaya çıkar. Mimarı Kirkor Balyan olan Nusretiye Camii farklı bir anlayışın ilk örneğidir. Bundan böyle mimaride Ermeni mimarlar dönemi, özellikle Balyan Ailesi’nin egemenliği başlayacaktır. Üsküdar Selimiye Kışlası, Rami Kışlası, Taksim Topçular Kışlası, Tophâne-i Âmire Arabacılar Kışlası gibi askerî yapılar ile Belgrad Ormanı içinde yer alan Valide Bendi ve Topuzlu Bendi gibi su yapıları Sultan Mahmud döneminde yapılan yapılardır. Bu dönemin en önemli olayı şehre ilk kez gelen buharlı bir teknedir. 20 Mayıs 1828 günü Swift isimli, yandan çarklı, ince uzun bacalı bir tekne İstanbul limanına yanaşır. İstanbul halkının çok büyük çoğunluğunun hayatlarında ilk defa gördüğü bu tekne bacasından çıkan dumanlar nedeniyle “Buğ Gemisi” adıyla anılır. Sultan Mahmud bu tekne ile Boğaziçi’nde, Marmara’da gezintiler yapar. Artık İstanbul’da kayık devrinin sonuna gelinmektedir. Kısa süre içinde Boğaziçi, Kadıköy ve Adalar’ın günü birlik gezi ve ikamet alanları olarak şehirle bağlantısı artacaktır.

Sultan II. Mahmud döneminde şehrin gelişimi için yapılan en önemli inşaat fa- aliyeti, 6 Ekim 1836 günü açılışı yapılan ve Hayratiye adıyla anılan Cisr-i Atik’dir (Yeni Köprü), Suriçi ile Beyoğlu bölgesini birbirine bağlayan bu ahşap köprü, İstanbul için yüzyıllardır hayal ettiği bir olayın gerçekleşmesidir; artık şehrin iki yakası bir araya gelmiştir. Sultan Mahmud’un önemli bir diğer icraatı da yaz aylarında Topkapı Sarayı’ndan Beşiktaş Sahilsarayı’na taşınmasıdır. Artık giderek eskiyen ve çağın konfor anlayışını karşılamaktan uzaklaşan Saray-ı Cedid terk edilmekte ve yeni saray arayışları gündeme gelmektedir. Sultan II. Mahmud dönemi İstanbul’un simgesi bir diğer yapının da yapıldığı dönemdir. 1828 tarihinde Senekerim Balyan tarafından Bayezıd’daki Yangın Kulesi yapılır ve o günden günümüze şehrimizin hemen her noktasından görülen anıtı olur. Sultan II. Mahmud dönemi sonlarında şehrin çevresinde bazıları çok eski tarihlere uzanan çeşitli atölye ve fabrikalar bulunmaktadır. Günün ulaşım imkânları çerçevesinde bu yapıların hemen hepsi kıyılarda, özellikle de Haliç kıyılarında, yoğunlaşmaktadırlar: Kazlıçeşme’de deri atölyeleri, Haliç girişinde Tophane, Haliç’in kuzey sahili boyunca Tersane, Unkapanı’nda un fabrikaları, Defterdar’da Feshane, Eyüp’ün sonunda İplikhane, Hasköy’de Lengerhane.

Sultan Abdülmecid (1839-1861) dönemi her açıdan farklı yıllardır, yenileşme hareketleri hız kazanır, devlet yapısında esaslı reformlar yapılır. Siyasal ve toplum- sal dönüşümlere paralel olarak, Türk-İslâm mirasından da belirli ölçüde bir kopuş yaşanır. Sanki XV. yüzyılın Konstantiniyyesi’nin oluşumu gibi yeni bir süreç başlamaktadır. 1838 ile 1908 yılları arasında eski düzeni çağdaşlaştırmak için harcanan yoğun toplumsal ve iktisadi çaba, Vali Eugène Hausmann’ın, III. Napoleon döneminin Parisi’ni yeniden düzenlemesi gibi bir hareketliliğin ortaya çıkmasına yol açar. Yangın alanları yeni bir anlayışla, ızgara planlı olarak yeniden düzenlenir. Sultan Abdülmecid, tümü şehrin Beyoğlu yakasında olmak üzere üç büyük cami yaptırır: Dolmabahçe Bezm-i Âlem Vâlide Sultan Camii (1852-1853), Çırağan Kü- çük Mecidiye Camii (1848) ve Ortaköy Büyük Mecidiye Camii (1854). Ancak sultanın şehrimize en büyük armağanı hiç şüphesiz Dolmabahçe Sarayı’dır. Hâlâ evrensel bir imparatorluk olduğunu hatırlayan yönetim, devletin gücünü tüm dünyaya gösterecek nitelikte bir saray yapısına sahip olmak gerektiğini görür. Planlama anlayışı olarak, her ne kadar Türk Evi plan tipine uygun bir çözümleme taşısa da, artık büyük bahçeler içinde, dışa kapalı avlulara açılan, köşkler ve kasırlardan oluşan geleneksel Türk Sarayı yerine, tek bir yapı içinde çeşitli bölümlerden (Selamlık-Muayede-Harem ve Cariyeler Bölümü) oluşan yeni bir yapı anlayışı hakim ola-caktır. Dolmabahçe Sarayı, Veliaht Dairesi, Bezm-i Âlem Vâlide Sultan Camii, Tiyatro Binası, Dolmabahçe vadisinin hemen hemen tamamını kaplayan (günümüz İnönü Stadyumu) Has Ahırları (Istabl-ı Âmire), saray kayıklarının muhafaza edildiği Hamlahe Binası, Beşiktaş’a doğru yolun gerisinde kalan servis ve hizmet binaları, Musâhibân Dairesi ve diğer ek yapılarla birlikte büyük bir kompleks oluşturmaktadır. Abdülmecid döneminde Boğaziçi’nde çeşitli kâgir kasırlar da yapılır: Beykoz Kasrı, Küçüksu Kasrı, Beşiktaş vadisinin gerilerinde Ihlamur Kasrı vd. gibi.

Sultan Abdülmecid’in saltanatı sırasında ortaya çıkan yeni ulaşım imkânları, şehrin iskân alanlarını genişletmektedir. Daha önceleri Rumeli yakasında Ortaköy, Anadolu yakasında Paşalimanı’nın ötesindeki Boğaz köylerinin şehirle günü birlik bağları kısıtlı iken, Sultan II. Mahmud döneminde, 1837 yılında biri İngiliz, biri Rus şirketine ait vapurların düzenli seferlere başlamasıyla birlikte şehir hareket kazanır. 1843 tarihinde Tersâne-i Âmire bünyesinde kurulan Hâzine-i Hâssa Vapurları İdaresi, Hümapervez adlı vapurla bu seferlere katılmaya başlar. Daha sonra Mesir-i Bahri isimli vapur da bu hatta verilir. Yoğun yolcu talebini karşılamak amacıyla 1 Ocak 1851 günü padişahın irade-i seniyesi ile Osmanlı Devleti’nin ilk anonim şir- keti olan Şirket-i Hayriyye kurulur. İngiltere’ye altı adet vapur sipariş edilir ve 1852 yılında ilk ikisi sefere başlar. Şirket-i Hayriyye seferleri Üsküdar, Salacak, Harem ve Boğaz hatları ile sınırlıdır. Daha Sultan Abdülaziz döneminin başlarında Haydarpaşa, Kadıköy, Marmara kıyılarındaki diğer iskeleler ile Adalar’a çalışma imtiyazı olan Seyri-i Sefain İdaresi kurulacaktır. Bu arada Haliç’te de düzenli vapur seferleri yapıldığını, hatta günümüzde bu şehirde yaşayan çok az kişinin haberdar olduğu bir hatta, Köprü’den Kumkapı, Yenikapı Samatya, Bakırköy ve Yeşilköy’e düzenli vapur seferleri yapıldığını hatırlamamız gerekir.

Bu dönemin şehir tarihi açısından önemli bir atılımı da Belediye idarelerinin kuruluşudur. 1857 tarihli bir nizamname ile İstanbul 14 belediye dairesine ayrılır. Örnek bir belediye teşkili için Beyoğlu ve Galata’yı kapsayan Altıncı Daire’nin kuruluşu sağlanır. Sultan Abdülmecid döneminde hız verilen deniz ulaşımı, Sultan Abdülaziz (1861-1876) döneminde de kara ulaşımının hızlanması için yapılan ça lışmalarla desteklenir. Dünyanın en eski yeraltı toplu taşıma çalışmasına Ağustos 1871 tarihinde başlanır. Dört yıllık bir çalışma sonrası 18 Ocak 1875 tarihinde tünel açılır. Bundan böyle Karaköy ile Beyoğlu arasında dünyanın üçüncü metrosu çalışmaya başlayacaktır. Abdülaziz döneminde İstanbul Tramvay ile de tanışır. 30 Ağustos 1869’da Dersaadet Tramvay Şirketi kurulur ve ilk atlı tramvay 1871’de Azapkapı-Ortaköy hattında hizmete girer. Kısa süre sonra da Eminönü-Aksaray, Aksaray-Topkapı ve Aksaray-Yedikule hatları açılır. 1911’de elektrikli tramvaya geçilinceye kadar kırk yıl süresince nerede ise o günün şehrini bir ağ gibi saran hatlarla yoğun hizmet verir. Artık İstanbul’un karada da hareketi hızlanmıştır. Abdülaziz döneminin en büyük uygulamalarından biri de demiryoludur. İstanbul’da banliyö hatlarının kuruluşu 1869 tarihinde Baron Hirsch’e verilen bir imtiyaz ile başlar. Sirkeci’den başlayan hattın saray bahçesinde geçeceği ve bir kısım köşk ve yapıların yıkılması gerektiği söylendiğinde, Sultan Abdülaziz’in “geçecek olan şömendöferse, geçsin de isterse göğsümden geçsin” dediği meşhurdur. Şehrin Anadolu yakasının özellikle Marmara kıyısındaki Göztepe, Suadiye, Maltepe, Kartal, Pendik gibi köylerinin şehirle organik bağlar kurmasını sağlayan 91 kilometrelik Haydarpaşa-İzmit hattı 1873’de hizmete girer. Artık İstanbul, Boğaziçi’nin yanı sıra, Yeşilköy’den, Pendik’e kadar uzanan geniş bir alana yayılmaktadır. Ancak burada ilgi çekici bir görüntü oluşmaktadır. Giderek gelişen ve yayılan iskân alanlarının tümü deniz kıyılarına paralel olarak uzanmakta ve şehir içi ulaşım demiryolunun yanı sıra ağırlıklı olarak deniz yolunu da kullanmaktadır. Sultan Aziz dönemi tüm dünyada bir ilki de gündeme getirir. 1870 yılı içinde Şirket-i Hayriyye Müdürü Hüseyin Haki Efendi, Umum Müfettiş İskender Efendi ve Hasköy Fabrikaları Sermi- marı Mehmed Usta yoğun bir çalışma ile o güne kadar görülmemiş ve düşünülmemiş bir araba vapuru tasarlarlar. Bu tasarım günümüzde araba vapuru ya da feribot denilen vapur tipinin ilk örneğidir. Hemen İngiltere’ye iki vapur sipariş edilir ve 1872 yılında hizmete alınırlar. Yandan çarklı bu yeni vapurların her ikisinin de ismini Namık Kemal Bey koyar. 26 baca numaralı Suhûlet ve 27 baca numaralı Sahilbent. Bundan böyle şehrin iki yakası arasındaki araç trafiği de rahatlayacaktır.

Abdülaziz döneminin şehrimizi süsleyen iki önemli yapısı Eski Çırağan Bahçesi’ne yapılan günümüz Çırağan Sarayı ile eski Beylerbeyi Sarayı yerine yapılan günümüz Beylerbeyi Sarayı’dır. Bu dönemin suriçindeki önemli anıtsal yapısı ise 1871’de ibadete açılan Aksaray Pertevniyal Valde Sultan Camii’dir. Sultan Aziz kendi adıyla anılacak bir cami inşatına da başlar. Bir dönem Taşlık adıyla anılan, Maçka’nın altındaki büyük boşluk alanda 1875 tarihinde yapımına başlanan cami, ne yazık ki Abdülaziz’in halli ile tamamlanamaz. Sultan Abdülaziz döneminde uzun yıllar sonra İstanbul’da ahşap inşaatın yasaklanıp bundan böyle kâgir inşaatın yapılacağı hakkında bir emirnamenin yayınlandığına şahit oluruz. 1810, 1811 ve özellikle 1870 büyük Beyoğlu yangınından sonra öncelikle Altıncı Daire sınırları içinde ahşap inşaat yasaklanır. Yüzyıllar boyu ahşap inşaat konusunda uzmanlaşmış olan toplum, özellikle kâgir malzeme konusunda büyük sıkıntı çeker. Marsilya’dan ithal edilen kiremit ve tuğla ile Malta’dan ithal edilen döşeme taşları, bazıları unutsa da çocukluğunu İstanbul’da yaşamış altmış yaş kuşağının anılarını süslemektedir.

Sultan II. Abdülhamid dönemi büyük bir atılım ile başlar. Sultanın tahta çıkması ile birlikte kısa süre uygulansa da Meşrutiyet İdaresi kabul edilir. Ancak imparatorluk son zamanlarını yaşamaktadır. İstanbul giderek büyüyen toprak kayıpları sonrası Rumeli ve Kafkasya’dan büyük göç almaktadır. Buna rağmen şehrin canlı ticaret hayatı, Avrupa ülkelerinden de yerleşmeleri artırmaktadır. Beyoğlu sanki şehir içinde farklı bir bölge konumuna gelir. Bebek, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere, Moda ve Adalar’da yabancı nüfus artmakta ve bu bölgeler yenilenmektedir. O güne kadar yaz aylarında rağbet gören Boğaziçi yerine yeni banliyö alanları da artmaktadır. Tren ve vapur seferleri Bakırköy ve Yeşilköy gibi uzak yerleşmeleri şehirle birleştirmektedir. Ancak Abdülmecid ve Abdülaziz döneminde oluşan dış borçları ödemek için 1881’de kurulan Düyun-u Umumi İdaresi, devletin vergi gelirlerine büyük oranda el koyduğu için artık büyük yapılar yapma, şehri düzenleme imkânı kısıtlanmıştır. Buna rağmen Abdülhamid, Osmanlı yaşantısına göre farklı bir yapı olan Dolmabahçe Sarayı yerine, büyük bahçeler içinde çeşitli köşk ve pavyonlardan oluşan Yıldız Sarayı’na yerleşmeyi ve bu sarayı yeni yapılarla süslemeyi ve genişletmeyi tercih eder.

Yıldız Sarayı’nın ilk yapısı, 1804-1805 yıllarında Sultan III. Selim’in annesi Mihrişah Vâlde Sultan için yaptırdığı, günümüze ulaşmayan kasırdır. 1834’de II. Mahmud’un bu alanda küçük bir köşk yaptırdığı bilinmektedir. Muhtemelen “Yıldız” adı verilen bu köşkten sonrada yörenin adı Yıldız olarak söylenir olmuştur. Ancak günümüz Yıldız Sarayı’nın oluşumu tümden II. Abdülhamid (1876-1909) dönemindedir. II. Abdülhamid döneminde Yıldız Hamidiye Camii (1885) dışında yoğun bir sivil yapı faaliyeti görülür: Sirkeci Garı (1888-1890, Mimar: Jasmund), Haydarpaşa Garı (1906-1908, Mimarlar: Otto Ritter-Helmuth Cuno), Şişli Etfal Hastanesi(1899, Mimar : Franz Niebermann), Haydarpaşa Tıp Fakültesi (1895-1903, Mimarlar: Alexandre Vallaury ve Raimondo d’Aronco), Düyun-u Umumi Binası (1897, Mimar: Alexandre Vallaury), İstanbul Arkeoloji Müzesi (1891-1907, Mimar: Alexandre Vallaury). Bu yapıların hemen hepsi günümüzde de varlıklarını sürdürmektedir. Bu dönemde özellikle Ortaköy ile Kuruçeşme arasındaki sahil boyuna yapılan çok sayıdaki Sultan Sarayı ise günümüze ulaşamamıştır. Bu arada, mahalle aralarındaki çeşmeleri iptal olmakla birlikte hâlâ satılmakta olan Hamidiye Menba Suları’nı şehrimize kazandıran kişinin Sultan Abdülhamid olduğunu hatırlamakta fayda olduğunu düşünmekteyiz.

İrili ufaklı pek çok yapının yapılmasına rağmen 1909-1923 yılları İstanbul için kaos dönemidir; bir taraftan şehir giderek fakirleşmekte, diğer taraftan da yeni yapılar yapılmaya devam edilmektedir. İmparatorluğun son yıllarına egemen olan bu hareketliliğe öncü olan Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi ve bu dönemin önde gelen temsilcileri olan Mimar Kemalettin (1870-1927) ve Mimar Vedat Tek (1873-1942) Beyler’den de kısaca bahis etmemiz gerekir. Yeşilköy Mecidiye Camii (1909-1924), Bostancı Kuloğlu Camii (1913), Bebek Camii (1913), Laleli Harikzedeğân Apartmanları (1919-1922), Çamlıca Ahmed Ratip Paşa Köşkü (1900), Sultan V. Mehmed Reşad Türbesi (1910-1912) gibi yapılar ile çok sayıda mektep, medrese ve türbe yapan Kemalettin Bey, günümüzde Vakıf Hanları olarak adlandırılan altı adet yapının da mimarıdır. Erenköy Zihni Paşa Camii (1902), Sirkeci Hobyar Mescidi (1909), Sultanahmed Defter-i Hakani Binası (1908), Sirkeci Büyük Postane (1909), Moda ve Haydarpaşa Vapur İskeleleri (1917-1919) gibi çok sayıda yapının mimarı olan Vedat Bey, 1909-1919 yılları arasında Topkapı ve Dolmabahçe Saraylarında yapılan bazı onarımlara katkıda bulunur.

İstanbul tüm zamanlarda dünyanın ilgisi çeken bir şehir olmuştur. Örneğin 1910 yılında Paris’te basılan bir haritada şehrin gelecek için hazırlanan ulaşım planını görürüz. Öncelikli tramvay hatları Rumeli yakasında Yedikule’den başlayarak sur boyunca Haliç’e uzanmakta, oradan bir köprü ile Kâğıthane’ye bağlanmakta, devamında ise büyük bir yay çizerek Şişli üzerinden Ortaköy’e ulaşmaktadır. Bugünkü Zincirlikuyu kavşağından Kilyos’a kadar yeni bir hat planlandığı da görülmektedir. Aynı şekilde Anadolu yakasında Üsküdar’dan başlayan bir hat Beykoz-Umuryeri’ne, diğer bir hat ise Çamlıca üzerinden Alemdağ’a uzanmaktadır. Günümüzde bile düşünülmesi zor böyle bir planlamanın 1910 gibi erken bir tarihte düşünülmesi ve belgelenmesi gerçekten İstanbul için övünç kaynağıdır.

İstanbul

29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edilir. Bin yıllar boyu imparatorluk başkenti olmuş bir şehri, bir ulus devletinin başkenti yapmak mümkün değildir. Bundan böyle İstanbul ülke içindeki herhangi bir şehir, Ankara terminolojisiyle “taşra” olacaktır. Ancak ülkenin en büyük ve en önemli şehri olarak elbette özel bir konuma sahiptir. Cumhuriyet İstanbul’unun ilk Şehremini, 8 Haziran 1924 tarihinde bu göreve atanan Emin Erkul’dur. Emin Bey kısa süre içinde Halil Ethem Eldem, Cemil Topuzlu, Yusuf Razi Bel, Vedat Tek, Limancı Mustafa, Şerit Safvet Atabinen, müşavir uzman Dr. Grossmann ve Alman şehircilik uzmanı Dr. Bau Rahtree’den oluşan bir komisyon oluşturur. Kendinden önce şehreminliği yapmış olan Haydar Bey’in başlattığı Atatürk Bulvarı’nın Yenikapı-Saraçhane bölümünü tamamlar. Üsküdar- Beykoz arasındaki yolu genişletir, bu arada beş yüz yılı aşkın süredir bu şehri süsleyen ve İstanbul’daki ilk yapımız olan Anadoluhisarı’nın bir bölümünü yıkarak içinden yol geçirir. Boğaz’ın Rumeli yakasındaki kıyı yolunun genişletilmesi sırasında Rumelihisar yalılarını yıkar. Bu arada Kayışdağı suyu ile birkaç kaynağı değerlendirerek Kadıköy havalisinin su kapasitesi iki misline çıkarır.

14 Temmuz 1928 günü Muhittin Üstündağ İstanbul vali vekili olarak atanır, kısa süre sonra 14 Ekim 1928’de vali ve belediye başkanı olur. Bundan böyle uzun süre, 17 Kasım 1963 günü yapılacak olan seçimlere kadar İstanbul “birleşik idare”  denilen yöntemle idare edilecektir. 1933’de Jacques H. Lambert, Alfred Agache, ve Alman plancı Hermann Elgözt isimli mimar ve şehirciler şehre davet edilerek, hâlihazır durum ve gelecek üzerine çalışmalar yapmaları istenir. Kısa süre içinde oluşturulan raporlar doğrultusunda 1933’de “İmar Bürosu” adıyla belediye bünyesinde bir İmar Müdürlüğü oluşturulur. Üstündağ döneminde gerek küresel ekonomik bunalım, gerekse İstanbul’un durağan yapısı nedeniyle şehir hizmetlerinde köklü bir dönüşüm sağlanamaz. Bu dönemde Haydar Bey’in (15 Nisan 1923-8 Haziran 1924) başlattığı Atatürk Bulvarı çalışmalarına devam edilir. Kilyos, Büyükdere ve Florya yolları açılır. Şehrin çeşitli noktalarındaki Yoğurtçu Parkı, Bakırköy Parkı, Anadoluhisar Kaleiçi, Kadıköy İskelesi çevresi gibi bazı düzenlemeler yapılır. Florya ve Büyükada Yörükali Plajları tesis edilir. 1936’da Henri Prost şehrin geleceğini düzenlemek üzere görevlendirilir. İki yıl gibi kısa bir sürede İstanbul ve Beyoğlu için ayrı nazım planlar hazırlanır. Bu dönemin ilk büyük imar hareketi 1938’de Eminönü meydanının genişletilmesi ve Yeni Camii’in etrafının açılması olur.

8 Aralık 1938 tarihinde Lütfi Kırdar vali ve belediye başkanı olarak göreve atanır. İlk iş olarak Henri Prost tarafından hazırlanan imar planını yürürlüğe koyar. Üsküdar ve Kadıköy bölgelerinin nazım planlarını yaptırır. Taksim Kışlası yıkılarak, bugünkü Taksim Meydanı yapılır. Taksim, Dolmabahçe arasında yeni bir cadde (günümüz Gümüşsuyu Caddesi) açılır. Şişhane, Taksim, Üsküdar, Beşiktaş gibi 18 meydan düzenlenir. Yıldız parkı, Emirgan parkı gibi bir şehir için olmazsa olmaz çalışmalar yapılır. Açıkhava Tiyatrosu, Spor Sergi Sarayı gibi tesisler inşa edilir, Opera Binası’nın (günümüz Taksim Atatürk Kültür merkezi) inşaatına başlanır. Bu arada Dolmabahçe Has Ahırları, Saray Tiyatrosu gibi bazı yapılar da yol açmak amacıyla yıktırılır. Lütfi Kırdar dönemi çalışmaları ile ilgili olarak 1944 yılında yayınlanan “Güzelleşen İstanbul” adlı kitap bir ilktir. Kısa süre içinde bu dönem çalışmaları ile ilgili iki kitap daha yayınlanacaktır. İstanbul’un Cumhuriyet sonrası durağan yapısının Kırdar ile birlikte hareketlenmeye başlandığı görülür. Kırdar dönemi İstanbul için olduğu kadar ülkemiz içinde önemli bir mimari hareketi de başlatır. 1938-1950 yılları arasında hız kazanan II. Milli Mimari Akımı’nın en önemli örnekleri İstanbul’da gerçekleşir. Mimar Sedad Hakkı Eldem ile bütünleşen II. Milli Mimari Akımı’nın önemli örnekleri arasında Sedad Hakkı Eldem ile Emin Onat’ın yaptıkları İstanbul Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi (1944), İsmail Utkular-Doğan Erginbaş’ın Harbiye Radyo Evi Binası (1945), Ş. Şahingiray, V. Vietti, F. Aysu’nun İnönü Stadyumu (1946), N. Yücel ile N. Uysal’ın Açıkhava Tiyatrosu ile Spor Sergi Sarayı (1947) sayılabilir.

24 Ekim 1949 günü Fahrettin Kerim Gökay vali ve belediye başkanı atanır. Kısa bir süre sonra yapılan genel seçimlerde Demokrat Parti iktidar olur ve İstanbul için yeni günler başlar. 1952 tarihinde yayınlanan “İstanbul Albümü” bir nevi daha önceki dönemlerde yapılan işlerin dökümünü sunmaktadır. Kitabın içinde söz edilen 24 İstanbul milletvekili içinden üçünün, 80 şehir meclisi üyesi içinden birinin gayrimüslim vatandaşlardan oluşması şehrin nüfus profilinin büyük oranda değiştiğini göstermektedir. Bu arada İstanbul’daki ilk gecekondu yerleşmeleri de kendini göstermeye başlar; 1946’da Kazlıçeşme-Zeytinburnu bölgesinde ortaya çıkan bu yeni yerleşme türü, kısa sürede çoğalır ve Mart 1949’da 3.218’i Zeytinburnu’nda olmak üzere 5.000’e ulaşır. 1950-1960 yılları arası İstanbul hem iç göç, hem de dış göç almaktadır. Nüfus hızla artmakta ancak alternatif yerleşim alanları yaratılamamaktadır. 1951 yılında hazırlanan bir ulaşım raporu, şehrin bu konudaki sıkıntısını detaylı şekilde dile getirmektedir.

Giderek karmaşık hale gelen İstanbul’un ulaşım yapısını düzenlemek ve yeni yerleşim alanları oluşturmak üzere yapılan çalışmalar, özellikle Suriçi İstanbul’u için bir yıkıma döner. Bu dönemin Suriçi’nde yaptığı iki önemli cadde, Vatan ve Millet Caddeleri, İstanbul geleneksel dokusu ile bağdaşmayan, bir anlamda eskiyi yok farz ederek yapılmış yeni düzenlemelerdir. Sirkeci’den başlayarak, surdışına ulaşan sahil yolu, Karaköy Meydanı düzenlemesi, Karaköy-Beşiktaş arasındaki ana cadde, bu dönemin çalışmaları içindedir. Yeterli araştırma ve etüdler yapılmadan, yeterli bilgi birikimi sağlanmadan, adeta geçen yüz yılın Paris’i düzenleniyor gibidir. 10 Aralık 1963 tarihinde yapılan seçimle İstanbul ilk defa seçimle gelen bir Belediye Başkanına kavuşur; Haşim İşcan (1901-1968). İşcan döneminde Karaköy, Unkapanı, Saraçhanebaşı üst geçitleri yapılır. Yüzyılı aşkın süredir farklı bir görü nüme bürünen Galata Kulesi restore edilerek, eski görüntüsüne kavuşturulur. Karaköy Kapalı Otoparkı yapılır.

Sonraki yirmi yıla yakın bir süre merkezi hükümetten şikayetle geçer; para yoktur, kaynak oluşturulamamakta, icraat yapılamamaktadır. 26 Mart 1984 günü Bedrettin Dalan Belediye Başkanı seçilir. Ancak artık İstanbul’un tek bir belediye ile yönetilemeyeceği görüldüğünden, ilçeler de belediye statüsüne kavuşturulmuştur. 1800’lü yılların ortalarından itibaren şehrin yöresel belediyeler ile yönetilmesi fikri hayata geçmiştir. Her ne kadar Haziran 1979’da yeni bir nazım imar planı çalışmasına başlanılmışsa da, 1927 nüfus sayımına göre 690.857 olan şehir nüfusu 1980 yılında 5.000.000 seviyesine ulaşmıştır. Bu hızlı nüfus artışının taleplerini karşılamak yerine ütopik çalışmalarla vakit kaybedilmiş, yasak ve cezalarla taleplerin önlenebileceği düşünülmüştür. Bernard Lewis bir anısında, üniversiteden mezun olduğunda hocasına gidip, tarihçi olmak istediğinden bahseder, hocasının hangi dönemde uzmanlaşmak istediğini sorması üzerine “XVIII-XIX. yüzyıl” diye cevap verir. Hocası yüzüne bakar ve “o zaman gazeteci ol” der. Çünkü, içinde yaşadığımız zamanı tarafsız bir gözle değerlendirmek ve sonuç çıkarmak mümkün değildir. Bu nedenle 1984 yılı sonrası dönemleri değerlendirme dışı bırakmayı uygun gördük.

Geleceğin İstanbul’u

Cumhuriyet’in ilanını takip eden 70-80 yıl sonra, tıpkı Konstantinos’un Konstantinopolis’i, Fâtih’in Konstantiniyye’si gibi Cumhuriyet’in İstanbul’u da yeni yeni oluşmaya başlamaktadır. Bir mega şehir olarak İstanbul hızla çevreye yayılmakta, ancak bu yeni alanlar hemen hemen hiç bir ulaşım etüdüne, belirlenmiş yerleşim alanı büyüklüğüne bağlı olmaksızın gelişmektedir. İyi niyetle başlayan planlama çalışmaları teferruata boğulduğu için sonuçlanamamakta, çalışmalar uzun yıllara sarkmaktadır. Bu süre içinde yeni yerleşim alanları oluşmakta; yol, park, okul, hastane, spor alanları vs. gibi tesisler oluşumu takip ederken, çevre için sıkıntı yaratmakta ve devlete çok pahalıya mal olmaktadır. Planlama süreci sonucu yeterli büyüklükte yeni yerleşim alanları yaratılamadığı için arsa fiyatları artmakta ve buna bağlı olarak yoğunluk talepleri inanılması güç oranlara erişmektedir.

Mimar Turgut Cansever’in, öğrencilik yıllarında başından geçen bir olay anektod gibidir. Prof. Oelsner, sanırım 1941 yılında ilk dersine girdiğinde öğrencilere sorar.

Bana söyler misiniz, Türk halkı ne yapmalıdır? …

Dua etmelidir! …

Türk halkı ne için dua etmelidir? …

– Belediyenin kasalarındaki imar planlarını tatbik edecek yöneticiler çıkmasın diye dua etmelidir! Eğer bu imar planları tatbik edilirse, bu ülke birkaç asır belini doğrultamıyacaktır.

Yetmiş yıl sonra içinde yaşadığımız bu güzelim şehre bakınca Prof. Oelsner’in ne kadar haklı olduğunu görmekteyiz. Ya yeteri kadar dua edemedik, ya da bazılarımız inşaat yapmaktan dua etmeye vakit bulamadı.

Falih Rıfkı Atay Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Ankara’da geçen benzer olaylardan bahsederek; “… Sabit olmuştur ki, Mustafa Kemal, şapka ve Lâtin harfleri devrimlerini başarabilecek kadar kuvvetli bir idare kurmuş, fakat bir şehir plânını tatbik edebilecek kuvvette bir idare kuramamıştı…” Zaman zaman, özellikle de devletlerin kuruluş dönemlerinde bu tür olayların, imar-iskân spekülasyonlarının olduğunu bilmekteyiz. Cumhuriyet’in İstanbul’u yeni oluşmaya başlamaktadır; Roma’nın sütunları, Osmanlı’nın minare ve kubbeleri yerine şehre gökdelenler hakim olmaya başlamaktadır. Yeni bir anlayışın ürünü olan bu yapılar hepimizi ürkütmekte, şehrin yeni görünümü pek çoğumuza itici gelmektedir. Eski şehir dokusu veya ona fon teşkil eden alanlarda yapılan bu ve benzeri girişimlerin kente zarar verdiği, onun bin yıllar boyunca oluşan silüetini olumsuz etkilediği bir gerçektir. Uzun yıllar reddi miras yapılan bir kültürü görmezden gelmenin acısını çekmekteyiz. Geleceğin İstanbul’u, elbette geçmişin Konstantinopolis’inden de, Konstantiniyyesi’nden de farklı bir şehir olacaktır. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, şikayet etmek, çözümsüzlük üretmek, her şeye karşı çıkmak yerine; akılcı öneriler geliştirmek gerekir, akıl ve bilgi ile hareket edip çözüm üretmek mecburiyetindeyiz. Bin yılların oluşturduğu bu kültürel mirasa sahip çıkarken, bu şehirde yaşayanların beklentilerine cevap verecek, onların çağdaş bir şehirde yaşamalarına olanak sağlayacak, onları mutlu edecek çözümler geliştirmeye çalışmalıyız. Her şeye rağmen geleceğin, içinde yaşamaktan her zaman mutlu olduğum, benim güzeller güzeli şehrim için geçmişten çok daha iyi olacağına inanıyorum. Unutmamamız gerekir ki, hiçbir şey insandan daha değerli değildir. Değerli diye bildiğimiz her şey, değerini insanla kazanır.

Yazı : Sinan Genim

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*