in İSTANBUL

Roma ve İstanbul; eski ve orta çağlar dünyasının bu iki metropolünün bir özelliği; etrafındaki surların büyük ölçüde ayakta kalmasıdır. İstanbul surları şehrin batısı (Kara surları), güneyi ve doğusunda (Marmara Surları) elan ayaktadır. Haliç kıyısındaki surlar, zamanında zayıf yapıldığı için yıkılmış, kısmen ayakta kalmışlardır. Şehrin en güçlü surları Batı cephesidir (Kara surları) ve bunlar kuruluştan yüz sene sonra İmparator Theodosius devrinde şehrin genişlemesi sonucu yapılmışlardır. Şehre Edirne’den geldiğimizde istersek Edirnekapı veya Topkapı’dan girer veya Yedikule’yi yalayarak güney kıyılarındaki surları dolaşabiliriz. İstanbul surlarındaki ünlü kapıların başında asırlarca Avrupa’daki seferlerden muzaffer olarak dönen orduların girdiği Edirnekapı gelir. Bu kapıdan girince Osmanlı İstanbulu’nun nadide yapısı Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan adına yaptığı Mihrimah Sultan Camii görülür. Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı burada ve Üsküdar’da şehre gelenleri iki nadide cami ile karşılıyor.

Gene bu kapıdan girdiğimizde civarda gezeceğimiz bir anıt müze ünlü Chora Manastırı (Kariye Camii)’dır. Mozaikleri ile ünlü bu Bizans eserinde geç Paleoglar (Doğu Roma’nın son hanedanı) devrine ait bu mozaiklerde Bizanstaki özgünlük kadar İtalyan Rönesansının etkilerini de gözlemek mümkündür. Bütün dünyada Hagiographi (Aziz menkibeleri) ile ilgilenenler için en önemli bir eserdir ve camiden müzeye çevrilmiştir. İstanbul surlarındaki diğer ünlü kapı, Fatih Sultan Mehmed’in şehre girdiği Topkapı’dır. Daha güneyde Altın kapı (Porta Aurea) Bizans döneminde zaferle dönen hükümdarların girdiği tören kapısıydı. 629’da İmparator Herakles İran Sasanilerini yenerek, Basileos ünvanını aldı ve Kudüs’ten mukaddes haç ile geri döndü. Bu kapıdan zaferle giren tek o değil, Bizans komutanı ünlü Mihail Paleolog da vardır. 1261’de şehri işgal ve harap eden Haçlıları (Latin imparatorluğu) yenip, devlete son hanedan dönemini yaşattı.

Restorasyonu tamamlanan Belgrad Kapısı da eski dönemin işlek kapılarından biridir. İstanbul surları Çin seddinden sonra tarihin en önemli savunma hatlarındandır ve XVI. asırdan beri yanlış olarak “Bizans” diye adlandırdığımız Doğu Roma imparatorluğunu bin yıl boyunca sayısız istila ve kuşatmadan korumuştur. Ateşli silahlar döneminin imparatorluğu olan Osmanlı döneminde savunma değeri kalmamış ve zamanın tahribi ve zelzelelerle yer yer yıkılmıştır. Son senelerde kara surları ve Marmara surları yeniden restore ediliyor. Güney noktası Yedikule zindanları dediğimiz burçta Osmanlı hazinesi, daha çok murassa silah ve değerli eşyalar muhafaza edildiği gibi, siyasi suçlular da burada hapsedilirdi.

Surların kulelerinde ve kapılarda Osmanlı dönemi tamirleri, Doğu Roma imparatorluğunun zafer ve satvet döneminin izlerini bozmadan bırakmıştır. Marmara’ya bakan bir kulede “muzaffer İsa” veya “muzaffer Leon Konstantin ve İrene, Allah’ın himayesindeki hükümdarlar” gibi epigram ve kitabeler görülür. İstanbul dünyanın en güzel siluete sahip şehridir. Haliç’ten bakıldığında Süleymaniye ve Sultan Selim Camiileri, Marmara’dan bakıldığında Sultanahmet ve Cerrahpaşa; kara surlarından bakıldığında Hacı İvaz Paşa, Edirnekapı’da Mihrimah Sultan veya Asya tarafından denizden gelindiğinde; Sultan III. Selim Kışlası bizzat Üsküdar meydanı ve civarı, Galata tarafında kule ve etrafı bu gibi doyulmaz manzaralardır. Ama hiç şüphesiz doğu tarafından, Marmara’dan şehre yaklaşırken karşımıza çıkan; Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet üçlüsü dünyada rastlanmaz bir ihtişam ve zerafet manzarası oluşturur. Günün her saati ve yılın hergününde, güneşin veya ayışığının altında, eğer rastlarsanız fırtınalı ve yağmurlu havalarda çakan şimşeklerin ışığında Marmara’dan Sultanahmet’i ve Ayasofya’yı seyretmek bir tutkudur. Bu silüetin ardında İstanbul’un ve dünyanın en güzel meydanı yer alır.

İstanbul, hiç şüphesiz ki 4. asırda resmen kurulduğundan beri bu büyük şehrin başka adları da vardı. Ancak İtalya’daki Roma onunla eşdeşdi ve bir asrın içinde istikrarlı, zengin kuvvetli bir imparatorluğun merkezi olduğu için “Nea Roma” yani “Yeni Roma” eskisini gölgede bıraktı. Eski Roma çöktükçe, fakirleştikçe, dağıldıkça, nüfusu azaldıkça Marmara kıyısındaki yeni Roma onun aksine genişle meye başladı. Ortaçağlar boyunca yeryüzünde daha büyük bir şehir düşünülemezdi.

Konstantinopolis’in ancak nedimeleri vardı. Mısır’daki İskenderiye, tabii dini merkez olduğu için hacimce büyük olmasa da Kudüs nihayet artık eski Suriye’nin ihtişamını pek taşımasa da Antakya…

Yeryüzünde başkaca bir şehir bulmak pek mümkün değildi. Ta ki Emevilerden sonra Şam, Abbasilerden sonra Bağdat, kudretli devirlerinde İran’ın Nişabur ve İsfahan’ı gibi şehirler büyük şehir olarak ortaya çıktılar. Ama şurası bir gerçek, bin yıl boyunca İstanbul’dan daha parlak bir şehir yoktu. 6. asır ortasında Miletli ve Trallesli (Aydın) iki mimar Anthemios ve İsidor yanan bir kilisenin yerine aynı ismi taşıyan “İlahi Hikmet” (Hagia Sofia) denen bildiğimiz büyük mabedi, büyük bazilikayı bina ettiler. Vakıa, bu mabet 16. asırda Koca Sinan’ın restorasyonu ile önemli yapı desteği sağlanmasa günümüze zor gelirdi. Ayasofya yapılırken beşeriyet ilk defa, kubbeyi sütunlar ve kemerler üzerinde kullanmayı becerdi ve bir daha bunu, bırakın başka milletler, Bizans halkının, Romalıların kendileri de tek rarlayamadılar. Her yerde Ayasofya taklit edildi ama bu taklitlerde, Ayasofya’nın asıl özellikleri görülmediği gibi onu geçecek ne bir yükseklik ne de kubbe genişliği söz konusuydu.

16. ve 17. asırda Osmanlı başkentini süsleyen büyük camilerin yapımına ve tabii İtalya’daki Rönesans bazilikalarına gelinceye kadar, bin sene boyu Konstantinopolis (İstanbul) hem bu büyük mabediyle hem de bizzat kendisi milletlerin dikkatini çekti. Ona gitmek, onu gezmek, onu görmek bir imtiyazdı. İstanbul’un bu zenginliği, çekiciliği muhtelif milletlerin dillerinde, muhtelif isimlerle anılmasına neden oldu. Âsitane, darüs’saadet, deraliyye “yüce ev”, darül hilafet-ül’ aliyye, dersaadet gibi son zamanlara kadar halk arasında kullanılan isimler saymakla bitmiyor. Müslümanlar ve bu arada Türkler onu, kurucusunun adıyla “Konstantiniyye” diye andılar. Slav milletlerin dilinde onun adı Tsarigrad’dı (Çarın, imparatorun yaşadığı şehir). Bu isimlerin hepsi bin sene boyunca bütün dünyanın tek ve büyük metro polü olan şehrin adıdır. Bu şehri almak isteyenler çoktu. Onun muhteşem surları buna mani oldu. Bu şehri, toplarla, yani modern çağın ateşli silahlarını kullanarak Osmanlı Türkleri ele geçirdiler ve ondan sonra da bu şehri koruyup geliştirdiler. Eski büyük kiliselerin birçoğunu camilere çevirdiler. Bu bir yerde korumaydı. Ayrıca yeni camiler ve kiliseler yapıldı.

İstanbul yönetiminde kendine özgün bir nüfus politikası takip edildi. Şehri kalabalıklaştırmak için Anadolu’dan getirilip, yerleştirilenler sadece Müslümanlar değildi. Karaman bölgesinden Türkçe konuşan Karamanlı dediğimiz Hıristiyanlar, Hellence konuşan Hıristiyanlar ve Ermeniler de buna dâhildir. O kadar ki Ermeni tarihinde ve dini hiyerarşisinde hiç yeri olmadığı halde İstanbul bir patriklik hem de bütün imparatorluktaki Ermeni milletini yöneten bir patriklik olarak teşkilatlandırıldı. Nihayet 15. ve 16. yüzyıllarda yoğun Yahudi göçüyle, İstanbul ve Selanik Yahudi dünyasının iki önemli merkezi haline geldiler.

Bu şehrin adları onun çeşitli milletlerin efsanelerinde, masallarında yaşadığını gösterir. Elan, bugün için bile hiçbir memleket, başka milletlerin folklorunda bu kadar yoğunlukla anılmaz. İstanbul düğün dernek şehriydi. Bu şehirdeki protokol ve törene başka yerlerde rastlamak pek mümkün değildir. Bütün orta zamanlar boyunca milletleri hayran bırakan ve taklit etmeye çalıştıkları yerler Konstantinopol yani bizim bugün Bizans imparatorluğu dediğimiz yer ve eski İran saraylarıydı. 15. yüzyıldan itibaren bu emperyal protokol hiç şüphesiz ki, büyük değişimlerle de olsa, Osmanlı ananesi olarak devam etmiştir. Bu şehirde hükümdarın nasıl yaşayacağı sarayda devlet adamlarıyla günlük teması, nasıl yemek yiyeceği muayyen günlerde bilhassa Cuma günleri Cuma namazına gidilirken Selamlık dediğimiz törenin nasıl yapılacağı en ince teferruatına kadar tespit edilirdi ve bu sadece imparatorluğun halkı için değil bütün İslam dünyası için önemliydi. Cuma selamlığı bir törenin ötesinde adaletin tecelli zamanı, halkın en alt katmanındaki insanlarla, uzak yörelerden ve köylerden gelenlerle hükümdarın ve vezirlerin temasa geçtiği gündü. İstanbul büyük imparatorluğun başkentiydi. Her tören bunu göstermek için vesileydi. Mesela üç ayda bir yeniçerilerin ulufeleri mutlaka sarayda verilirdi. Her yeniçeri ortasına teslim edilecek maaş, büyük deri torbaların içinde hazır tutulurdu ve ortaların ileri gelenleri, zabitleri orada toplanırdı. Bu arada binlerce yeniçerinin çıkarttığı gulgule gayet düzenli bir gürültü bir kendini metih sedası, orada bulu- nan yerli yabancı herkesi büyülerdi. Aynı şekilde padişah Eyüp’te kılıç kuşandıktan sonra şehrin her tarafından geçeceği ve görülecek bir güzergâh, karadan veya sudan takip edilirdi. Hiç şüphesiz ki Ramazanlarda padişahların kapıkulu ocaklarına ikram ettiği baklava tepsileri, baklava alayı dediğimiz başka bir görkemli resmigeçit ile yerine ulaşırdı. Padişah kızlarına (sultan) evlenirken düğün, şehzadelere ise mutantan sünnet düğünü yapılırdı. İşte bu sünnet düğünleri şehrin esnafının, ulemanın, askerin gösterişi için diğer bir vesileydi ve o zengin günlerce devam eden düğün töreninde de İstanbul halkı, sanatkârlar, cambazlar ortaya çıkar esnaf alaylarıyla üretim teşhir edilirdi. Bunların hepsi bin yıllık şark adetleriydi ve Osmanlı İstanbul’unda incelmiş, başka görünüme kavuşmuştu.

 

SULTANAHMED MEYDANI

 

İstanbul’daki ilk günlerde, Sultanahmed Meydanı’nın etrafı ve Kapalıçarşı gezilmelidir. Dünyanın başlangıç noktası olan bir meydandan söz ediyoruz. Çünkü Sultanahmet’e inerken, meydan ile Ayasofya’nın arasındaki Yerebatan sarayı dediğimiz sarnıca gireceğimiz yerde bir su terazisi ve yanıbaşında bir Milion taşı vardır. Bu, Roma imparatorluğunun dört bir yanına uzanan yolların başlangıç noktasıdır. İstanbul IV. asırdan bugüne kadar bir dünya başkentidir ve tarihin ve talihin yardımıyla da bu vasfını sürdürmektedir. Bir ara iktisadi krizlerin, fakirleşmenin, iki dünya harbinin getirdiği yıkıntıların etkisiyle bir kenarda kalan İstanbul; şimdi tekrar bir kültür başkenti olma yolundadır. Öyle ki bazı günler sanatseverler aynı anda icra edilen iki üç konserin hangisine yetişeceklerini bilemiyorlar.

Hipodrom, 1500 yıllık dünya başkentinin merkezi sayılırdı. Nitekim buradaki eserlere baktığınızda da bunu görürsünüz. Meydanın ortasında firavun III. Tutmosis’e ait dikilitaş Mısır’dan getirilmiştir. Demek ki; 19. yüzyılda Paris ve Londra gibi başkentlere Mısır’dan dikilitaş taşıma adetinin kökü batı Roma’ya ve bu zamana ve buraya kadar uzanmaktadır.

Bu zarif dikilitaş; arkadaki Sultanahmet’in silüetiyle görkemli bir manzara oluşturmaktadır. İbrahim Paşa Sarayı’nın (bugün Türk İslam Eserleri Müzesi olan bina) balkonundan bu manzarayı seyretmenizi tavsiye ederiz. Onun yanıbaşında Peleponnes savaşları diye bildiğimiz klasik Yunan çağındaki iç harpten sonra yapılan barışın nişanesi olarak Delfi’deki Apollo mabedine sunulan büyük sunağın tunç ayaklarından biri ve yılanbaşlı bir sütun da buradadır… Bronz ayak hoştu, göz alıyordu. Düşen, yılanlı başlık kısmı Arkeoloji müzesinde görülebilir. Üçüncü sütun Konstantin Porfirogenetos’un yani Bizans’ın törenlere çok düşkün, hem de teşvik eden imparatorunun diktirdiği bir sütundur. Bu örme sütunun etrafına sarı pirinç kaplatmıştı ve sütun altın gibi parıldıyordu. Şehir halkı bu göz bağını biliyordu ama 1204’te Haçlı kalabalığı buna inanarak sütunun etrafındaki pirinçleri sökmüşlerdir. Hipodrom’un Bizans devrinden beri yaşadığı bu tip olaylar Osmanlı devrinde de devam etmiştir. Sultanahmet veya At Meydanı, yeniçeri ayaklanmalarına şehir muharebelerine sahne oldu, görkemli törenler yapıldı. Meydan muhteşem tarihin en son Halide Edip Adıvar’ın konuştuğu mitingle tamamlamıştır. Burası turistik merkez olmaktan çok bütün medeniyetimizin ve tarihimizin kalbidir. Kuzey kenarındaki ünlü Ayasofya ile geziye başlıyoruz; 532’de Justinianus ve karısı Teodora’ya karşı ayaklananlar, Nika- zafer diye bağırıyorlardı ve o orada yaktıkları bir ahşap kiliseyi (Ayasofya adını taşıyordu) isyan kanla bastırılınca imparator bir şükran nişanesi olarak yeniden yaptırmak istedi.

Iustinianus büyük düşünüyordu. 552 yılında uzun bir inşaattan sonra açılan bu büyük kilise o zaman ve ondan sonraki bin yılda Roma’da San Pietro, Süleymaniye ve ondan elli yıl sonra yanıbaşındaki Sultanahmet yapılana kadar bütün dünyanın en büyük mabediydi. Bütün Hıristiyan ve Müslüman milletlerin özendiği ve model aldığı bir yapıydı. Ayasofya menkıbeler halinde bu milletlerin hayatında ve edebiyatında yerini alırdı. Binanın göze çarpan ilk özelliği geniş kubbesidir. Geniş kubbe daha önce de en azından Roma’daki Pantheon’da vardı. Burada ise Aydınlı ve Miletli İsidor ve Antemios gibi iki meşhur geç antik mimarının daha doğrusu matematikçinin dehası olan bir eser karşısındayız. Bu geniş kubbenin ayaklarını bir silindir şeklindeki duvarlara değil sütunlara oturtarak ayakta tutmayı becerebilmişler ve bunun ortaya çıkardığı zarafet dolayısıyla da Ayasofya 16. asırda Mimar Sinan’a kadar aşağı yukarı önemli bir tamir görmeden günümüze gelmiştir. 1453 Mayıs sonunda Fatih Sultan II. Mehmed bu büyük kiliseyi camiye çevirdiği an; İslam dünyasının birkaç asırlık misyonunu gerçekleştirmişti ve bundan sonra da Ayasofya camii imparatorluk camilerinin protokolünde birinci yeri işgal etti. En son geçirdiği tamirat da Sultan Abdülmecid döneminde Fossati Biraderlere yaptırılmıştır ve işte bu sırada da kubbede ve bütün camiinin içindeki eski freskler yayınlanmıştır. Fossatilerin bu çok önemli ve pahalı kitabının basımını finanse eden Sultan Abdülmecid’dir. Ve dolayısıyla Ayasofya’nın ilk ilmî sanat kataloğu Sultan Abdülmecid Han’a ithaf edilerek basılmıştır.

Ayasofya XVI. asra kadar tekti ve şüphesiz ki şehri fethedenler tarafından bir onur vesilesi olarak camiye çevrilmiştir. Bu camideki bütün törenler, hutbeler kendine özgü bir ritüele, bir etikete, bir âdetler silsilesine tabiydi. Bu nedenledir ki; çok önemli bir dinî merkezdi. 1934’te Kasımın başında Atatürk tarafından bir müze haline getirilmesi yeni Cumhuriyetin adeta beynelmilel alandaki yeni yorumu gibi ele alınmalıdır.

Türklerin At Meydanı dediği meydanın adının Sultanahmet’e çevrilmesi doğrudan doğruya genç padişah (XIV. Padişah) Sultan Ahmed’in (ki çok genç tahta çıktı ve ölümü de genç oldu) bu camiyi yaptırmasıyla ilgilidir. Caminin birinci özelliği altı minaresidir. Bu yüzden Medine’de Ravza-ı Mutahhara’daki büyük camiye bir minare daha ilave edilmek zorunda kalınmıştır. Sultanahmet Camii’nin mimarı Topkapı Sarayı’ndaki ünlü tahtlardan birini yapan Sedefkâr Mehmed Ağa’dır. Osmanlı mimarisinin son şaheseridir ve cami bilhassa İznik çinileri ile ünlüdür. Bu meydana girdiğiniz zaman Sultanahmet’in minarelerinden okunan ezanla yanı başındaki Firuz Ağa gibi camilerin birbirlerini izledikleri mukabelede bulundukları işitilir. Meydanın zaman içinde kendine özgü gelenekleri oluşmuştur. Kadırga’ya doğru indiğinizde biraz aşağıdaki Şehit Mehmet Paşa da dediğimiz Sokullu Mehmet Paşa Camii, aslında meydanın dışında olmasına rağmen bu manzumenin içinde düşünülmelidir.

 

SOKULLU MEHMED PAŞA CAMİİ

 

Sokullu Mehmed Paşa Camii, imparatorluğun kudretli sadrazamı Sokoloviç hanedanından bir ruhban ailesinden gelen; fakat Osmanlı Müslüman kültürünü benimseyen devlet adamının şehirdeki iki camiinden biridir (öbürü Haliç kıyısında Azep kapıdadır). Eyüp’teki türbesi ve etrafındaki dershane de, bu camiler gibi Mimar Sinan eseridir. Sokullu Mehmed Paşa Camii, Sultanahmet Camii ve Unkapanı’ndaki Rüstem Paşa Camii çinileriyle meşhur üç İstanbul camisidir.

Sultanahmet Meydanında Nika ayaklanması gibi olaylar Osmanlı devrinde de görülmüştür. Kanunî Sultan Süleyman’ın zarif veziri İbrahim Paşa, ki o zaman- lar “Makbul İbrahim Paşa” diye anılırdı; Budin’den (Budapeşte) üç güzelleri tasvir eden bir heykel grubu getirtmiştir. Bu heykel grubunu kendi kargir sarayının önüne diktirmesi ise dedikodu ve ayaklanmayı mucib olmuş, Figani gibi zamanın şairi, muhtemelen Firdevsi’nin “Gazneli Mahmut” için yazdığı benzer bir beyti intihal ederek; “dünyaya iki İbrahim geldi, birisi put kıran öbürü puta tapan” diye bir hiciv yazmıştı. İbrahim Paşa Sarayı, paşanın idamından sonra uzun bir süre Mehterhane, yani tabl ve sancakların özenle saklanıp muhafaza edildiği bir bina olarak kullanılmış olmalıdır. Burada bugün bütün Avrupa coğrafyasının en dikkate değer müzelerinden biri yer alıyor. Bu müzede çok ilginç beynelmilel sergiler tertiplenmektedir. Sultanahmet Meydanı merkezi konumunu 19. asırda da devam ettirmektedir.

Kayzer II. Wilhelm İstanbul’u ziyaret hatırası olarak Bizantinomor denen bir tarzda çeşme inşa ettirmiştir. Alman çeşmesi olarak bilinen çeşme, bu güzel meydana uygun bir abide değilse de sanatsal zevkten çok, bir siyasi görüşün ve zaruretin icabı olarak oraya yapılmıştır. Bu çeşme ötede Topkapı Sarayı’nın girişindeki III. Ahmet çeşmesiyle hiç yakışmayacak bir zıtlık içindedir. Gene bu meydanda 19. yüzyılın eserleri olan bugünkü Marmara Üniversitesinin Rektörlüğü ki eski Ticaret Nezaretidir. Defter-i Hakanî Nezareti dediğimiz Tapu Kadastro Umum Müdüriyeti, imparatorluk bürokrasisinin yeni binalarıdır. Bunlar Sultanahmet’in yeni komşularıdır ve bir ara tamamıyla ahşab binalar ve mahallelerle çevrili olan Sultanahmet, bugün betonlaşma tehlikesi altındadır. Bu büyük tehlike yeni yapılan otel ve lokan- taların eski mimari üsluba uydurulması çabasıyla önlenmek istenmektedir. Sultanahmet Meydanı önemli bir kültürel adadır. Bunun sınırları aşağıda Cağaloğlu’nda başlar, denize kadar uzanır. Batı tarafında da en azından Divan Yolu üzerinden Bayezıt’a kadar devam eder. Bu çevre, adeta Avrupa kıtasının en güzel açık hava salonunun yeni müştemilatıdır.

Sultanahmet’i gezmeden önce, kronolojik bir sıraya uyarak Ayasofya’dan başlanmalıdır. 537 yılında beş yıllık bir çalışmadan sonra imparator Justinianus 26 Aralık’ta Hagia Sofia’yı (İlahi Hikmet) ibadete açtı. O günkü gurur daha bin sene devam etti. Bina, bu bin yılın sonunda Sultan III. Murad’ın emriyle Mimar Sinan tarafından dâhice restore edildi. Ayasofya, uzaktan denizden güzelliği ile kitleleri büyüledi. Zamanla yanına Sultanahmet gelince bir zarafet savaşı başladı. Ayasofya’nın içindeki ihtişam asırlarca herkesi etkiledi.

II. Selim ve şehzadeleri, III. Murad ve şehzadeleri ve I. Mustafa’nın ve yeğeni I. İbrahim’in kabirleri ve türbeleri buradadır. Ayasofya, asırlar boyu İslam ve Hıristiyanlık arasındaki çatışmanın ve hâkimiyetin sembolü olarak kalmıştı. Ayasofya’nın mozaikleri 1935’ten sonra restore edildi ve açıktadır. En ünlüleri kilisenin kadınlar bölümü olan üst revaktaki gynaceum’daki cennet-cehennem; girişte Justinianus, İsa ve Konstantin’i şehir ve Ayasofya maketleriyle gösteren mozaik ve deisis denen mozaiklerdir. Ayasofya’nın Bizans ve Osmanlı zamanına dair yerli Rum, Slav ve batılı efsanelerinin sayısı belli değildir.

Ayasofya’dan Sultanahmet Camii’ne yürürken Mimar Sinan’ın Hürrem Sultan için termin ve inşa ettiği büyük hamamın önünden geçeriz. Sultanahmet Camii’ne girmeden padişahın türbesinde oğlu II. Osman, IV. Murad ve diğer şehzadelerin sandukaları görülür. Bir hükümdar mezarından çok, 17. asır İznik çinilerinin süslediği bir bahçe, bir sanatkâr mekânı gibidir.

Sultanahmet Camii’ne çinilerinin renginden dolayı Batı ülkelerinde “Mavi Cami” de deniyor. Herhalûkârda asıl binası, silueti etraftaki medreseleriyle ve altı adet zarif minaresiyle Sultanahmet, İstanbul’a hükmeder. Selâtin (padişah) camileri, imam ve müezzinleri güzel konuşan ve yazan bir zümreydi. Orada okunan ezan ve getirilen kametlerde her zaman ince bir musiki vardır. Meydanın bir kenarındaki 15. yüzyıl camii Firuz Ağa ile Sultanahmet müezzinlerinin ezan okumalarındaki mukabeleyi dinlemeye doyum olmaz.

Sultanahmet’in taşın, kurşunun gök kubbe altındaki rengi, altı adet sivri minare ve yarım kubbelerin yataylığı adeta köpükten basamaklarla yükselen yapısı Osmanlı mimarisinin en zarif eseri olarak adlandırılmasının nedenleridir. Camii 1609–1616 yılları arasında tamamlandı, hükümdar çok gençti, bilgiliydi. Sanatlara düşkündü, dönemin ünlü mutasavvıfı Şeyh Aziz Mahmud Hüdai’nin müridiydi. Camiinin içi; sedef, abanoz ağacı, çini, fildişi, bilhassa değerli vitray ve kaligrafi örnekleriyle ziyaretçileri büyüler. Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa bu gibi işleri bilir ve severek yapardı. Geniş kubbe (23.5 m), dört fil ayağı üzerinde durur. Ancak gerek yapıda sütun ve gereksiz detaylardan tasarruf edilmiş olması ve gerekse iki yüz altmışı bulan vitraylı pencereler ve mavi-beyaz çinilerinden dolayı camii pek aydınlıktır. Sultanahmet Meydanı ve civarı, camiin külliyesinden olan medrese, türbe, darü’şşifa, kervansaray, imaret ve arasta gibi eserlerle çevrilidir.

 

TOPKAPI SARAYI

 

XV. ve XIX. Yüzyıllar arasında yapılan binalardan oluşur. Tam, şehrin ilk sakinlerinin kurduğu Byzantion’un üzerindedir. Topkapı yekpare planlanmış bir sanat eseri değildir. Ama dört asır boyu yapılan binalar birbiriyle tanışıktır ve dışarıdan denizden bakıldığında; XVII. asrın bir köşkü ile Sultan Abdülmecid’in yaptırdığı rokoko köşk bir uyum içindedir. Hiç kuşkusuz Topkapı Sarayı, XIX. asrın devletinin evi olamazdı ve bu nedenle devlet Dolmabahçe, Çırağan, Beylerbeyi ve Yıldız gibi belirli uslub ve asri tersimle inşa edilen saraylara taşındı.

Bab-ı Hümayun (emperyal kapı) denen XV. asırdan kalma törensel kapıdan Sarayı Amire’ye girilir. Babı Hümayun’un önünde toplar bulunmasından dolayı buraya Topkapı Sarayı denmiştir. Ayasofya’ya bakır kapının batı cephesinde Turing Kulübü’nün restore ettiği Soğukçeşme Sokağı’nda Çelik Gülersoy’un kurduğu İstanbul Kütüphanesi ve kafeler vardır. Çelik Gülersoy İstanbul’un korunmasında önemli ve örnek rol oynayan bir simadır.

Asıl önemlisi Sarayın önünde III. Ahmed’in sanatkar ellerinden çıkma nefis hat levhalarla bezeli XVIII. yüzyıl Osmanlı barokunu temsil eden ve Padişahın adını taşıyan abidevi bir çeşme vardır. Babı Hümayun’dan girince avluda dört asırdan beri çeşitli görevler gören Aya İrini kilisesi vardır. Bizim de XIX. yüzyılda ilk müzemizdi; Askeri Müze olarak kullanıldığı günlerde de iri toplar elan önündeydi. Aya İrini bugün daha çok klasik müziğin icra edildiği bir konser salonu olarak tanınıyor.

Babı Hümayun’un geniş avlusundan Gülhane Parkına doğru inersek dünyanın en ünlü müzelerinden İstanbul Arkeoloji Müzesine ulaşırız. 1846’da Tophane müşiri Fethi Ahmed Paşa, Aya İrini’de topladığı koleksiyonları önce Fatih’in yaptırdığı Çinili Köşke taşıdı; ardından ünlü ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey‘in 1896’da inşa edilen Müzehane-i Hümayun (emperyal müze) olarak açmasıyla hayata girdi. Bu, hakiki bir imparatorluk müzesiydi, Lübnan Sayda’dan gelen Ağla- yan Kadınlar Lahdi, gene ünlü İskender Lahdi, Fenike ve Filistin buluntularıyla bütün eski ortaşark, özellikle Yunan Latin çağı eserlerini içeriyor.

Karşısındaki Eski Şark Eserleri Müzesi ise on binden fazla çivi yazısı tablet ve Hitit çağlarına ait önemli buluntular muhafaza ediyor. Arkeoloji Müzesinin mimarı İstanbul’un Sarayına da hizmet veren ünlü Şekerci (Şekerlemeci-yi Hazreti Şükriyesi) ailesinden Levanten asıllı Vallaury’dir; Binayı ünlü Ağlayan Kadınlar Lahdinin biçiminde tersim etmiş. Arkeoloji ve Eski Şark Eserleri Müzesini gezmek ve bunların kuruluş tarihini öğrenmek, geçen asırda eski eserlerden kimsenin anlamadığı ve bunların ecnebi ülkelere hediye edildiği efsanesine ve rivayete ciddi ciddî şüpheler getirir.

İmkânsızlıklara rağmen geçen asırda arkeoloji ve müzecilik dallarında büyük öncülerimizin eserlerini ve işlerini tetkik etmiş, öğrenmiş oluruz. Topkapı Sarayının Bab-üs Selam denen ikinci kapısından iç avluya gireriz. Burada Kubbealtı denen, Rönesans tipi bir kubbenin altındaki Divanı Hümayun denen bölüm, padişahın gizli hücreden dinlediği sadrazamın başkanlık ettiği, vezirler, yeniçeri ağası, nişancı (yani arazi kayıtlarını ve tımarların dağıtımını tutan amir) ve kazaskerin katıldığı Divan toplantıları bir zamanlar dünya politikasının tayin edildiği mekânlardan biriydi. Sağ tarafta Matbah-ı Amire (saray mutfağı) bugün dünyanın en zengin Çin ve Avrupa porselen koleksiyonunun bulunduğu yerdir. Bab-üs Selam önünde Padişah bayramlarda tahta çıkar bayramlaşılırdı, culus burada olurdu.

Son olarak tahta çıkan VI. Mehmed Vahdeddin‘in culus töreni de 1918 de burada oldu. Bunun için kapı önüne Hazine Dairesinden altın taht çıkarılırdı. Hemen kapının ardında sefirlerin ve sadrazamın kabul edildiği Arz Odası yer alır. Sefirler, padişahın önüne koltuklarına girilerek getirilir ve yere kadar eğilirdi. Bu gibi ananeler XIX. Yüzyıl saraylarından kalktı. Topkapı Sarayını Türk okuyucular üstad Reşad Ekrem Koçu’nun ‘Topkapı Sarayı’ başlıklı eserinden okuyarak tanımalıdır.

Enderun kısmında bugün Hazine Dairesinde padişah kaftanları teşhir ediliyor. III Ahmed kitaplığı buradadır. Bir de Haremde bulunan fevkalade çinilerle süslü I. Ahmed kitaplığı vardır. Avlunun doğusuna doğru gidilince Hırka-i Saadet Dairesinde mukaddes emanetler vardır. Burada 24 saat Kur’an okuma adeti tarihimiz boyunca kesintisiz devam etmiştir. Hırka-i Saadet’in önemli bir bölümü, Fahreddin Paşa’nın Medine savunması sırasında düşmandan İstanbul’a kaçırdığı eserlerden oluşur.

Topkapı Sarayının denize nazır bölümünde Revan ve Bağdat Köşkleri ve II. Abdülmecid Han’ın yaptırdığı kısımlar vardır. Her padişah kitap okumak yanında edebi, tarihi, dini konuların sohbeti için kendi köşesine ve köşküne sahipti. Topkapı güzeldir, zengin eserlere sahiptir ama büyük ve mütevazı yaşamlı bir imparatorluğun hükümdar evidir. XIX. yüzyılda Sirkecideki istasyona ulaşan demiryolu hattı, Saray arazisinden ve bahçelerinden geçmiştir. Sultan Abdülaziz ki pehlivanlığından çok alaturka ve alafranga besteleri ve ressamlığı ile tanınması gerekir; kendisine bu konu arz edildiğinde ‘demiryolu geçsin de isterse sırtımdan geçsin’ demiştir. Bu demiryolu ve 1950’lerdeki sahil yolunun geçişiyle sarayın hasbahçe ve bostan bölümlerindeki kışla ve camiler yıkılmış ve harabeye dönmüştür. Belli başlı tek eser bugün sahildeki Sepetçiler Kasrı’dır.

Topkapı Sarayı’nda Harem en önemli bölümdür. Çünkü Saray Enderun, Birun (dış koğuşlar) ve Harem diye üçe ayrılır. Harem de tıpkı Enderun gibi bir okuldur. Nasıl Enderun’a imparatorluğun dört bucağından belirli şartlara ve niteliklere sahip gençler alınıyor ve devlet hizmeti için yetiştiriliyorduysa; Harem de bunun gibi kızların okuludur. Harem kızları dil (Türkçe) öğrenir, din (İslamiyet) öğrenir ve bir sanat öğrenir. İmparatorluğun etrafındaki bölgelerde yaşayan gayrimüslim ırklardan kız çocukları burada yetiştirilirdi. Bunların içinden padişah anaları ve eşleri çıktığı gibi, Sarayın bu bölümünü yöneten ve Padişah’a ve Valide Sultan’a hizmet eden yüksek rütbeli kadın memurlar veya sıradan hizmetçiler de çıkardı. Galiçya’dan Hürrem Sultan (Roxolan); Ukrayna’dan Hatice Terhan Sultan; Akde- niz adalarından Kösem Sultan çıkmıştır. Bazısı şair, bazısı sanatçıdır. Hepsi de siyasi entrikaya karışmış değildir. Harem nihayet padişahın evidir.

Sarayda herkes kabiliyetine göre yükselir veya ezilir, Harem kısmı da bunun istisnası değildir; ama temelde devletlilerin evleneceği kızlar burada yetişir. Herkes padişah odalığı ya da gözdesi değildir. Haremin sahibi Valide Sultandır, en yüksek rütbeli zabit de zenci hadım ağaları reisi Darussaada Ağası’dır. Haremde Valide Sultan Dairesi, Veliahd Dairesi görülecek güzellikte yerlerdir.

Altınyol denen geçidin üstünde ise Cevri Kalfa Dairesi vardır. 1808’de III. Selim’i öldürten IV. Mustafa, veliahd şehzade II. Mahmud’u da katlettirmek isteyince Cevri Kalfa suikastçıların gözüne sıcak kül atmış ve veliahd da fırsattan istifade dama kaçmıştır. Bir müddet süren kovalamacadan sonra Saraya giren Alemdar Mustafa Paşa, katilleri ele geçirip şehzadenin hayatını kurtarmış ve son Osmanlı böylece tahta çıkmıştır. Bu meşum olaydan sonra Padişah II. Mahmud bu sarayda yaşamayı pek sevmedi, Boğazda ve korulardaki başka köşk ve saraylarda oturdu. Oğlu Abdülmecid Han Dolmabahçe Sarayı’na geçti. Topkapı Sarayında Padişahlar artık sadece cülus töreni, Ramazan, Hırka-i Saadet ziyareti ve Sünnet için bulunurlardı ve tabii cenazeler de burada gasledilirdi. Harab olan sarayı tamir ederek müze haline Cumhuriyet hükümeti getirmiştir.

Topkapı Sarayı’nın bahçelerini (bugünkü Gülhane Parkı) farkedince, saray duvarı üzerinde Alay Köşkü görülür. Alay Köşkü’nden padişahlar, resm-i geçidi ve esnaf alaylarını seyrederdi ve köşk karşısındaki Sadrazam Konağı’na (yani Babıâli’ye) bakardı. (Sublime Porte) Asırlar boyu Osmanlı Hükümeti bu adla anılırdı. Bu binada XIX. Asırda Sadaret, Hariciye, Maliye ve Dâhiliye Nezaretleri vardı. İlk anayasa, 1876 yılında burada ilan edildi. Babıâli, 1913 Babıâli baskınıyla da anılır. Halen İstanbul Valisi’nin makamıdır ve Osmanlı Devlet Arşivlerinin esas binası buradadır.

 

YARIMADA’NIN GÜNEY SAHİLİ

 

Topkapı Sarayı’nı girdiğimiz kapıdan (Babıâli Kapısı) terk edip denize Ahırkapı’ya doğru yürüyerek Akbıyık mahallesine ulaşabiliriz. Burası, XIX. yüzyıl sonu ile 1930’lar İstanbul’unun atmosferini taşıyan semttir. Burada Fatih devri ricalinden Akbıyık Mehmet Efendi’nin yaptırdığı mescid şehrin en güneyinde yer aldığı için İmam’ul Mesacid (Mescidlerin İmamı diye anılır). Hamamizade İsmail Dede Efendi’nin eviyle (Eski Evleri Koruma Derneği onarıp müzeye çevirdi) hoş bir İs- tanbul görünümü oluşturuyor.

Kupacılar Sokağı’nda ünlü tarihçimiz Fuad Köprülü’nün konağı bulunmaktadır. Bir zamanlar şehrin en ünlü özel kütüphanesi ve Türkolojinin mahfeli idi. Kıyıyı takiben Justinianus devrinde Aziz Bakhos ve Sergios adıyla anılan ve XVI. yüzyılda camiye çevrildiğinden beri Küçük Ayasofya diye bilinen esere ulaşırız. İlk dönem Bizans mimarisi için ilginç, sekizgen planlı bu kubbeli eserin, o devir tarihçisi Prokopios’un verdiği bilgiye göre mozaikleri de zengin olmalıdır. Küçük Ayasofya Mahallesi halen Çardaklı Hamam gibi eserlerle halen bir eski İstanbul mahallesidir. Buradan Sultan Ahmed Meydanı’na dönüş için yapılan yürüyüş esnasında Kadırga Meydanı’ndan geçer. Esma Sultan Namazgâhı’nı görür ve Sokullu Mehmed Paşa Camii’nden geçebiliriz. Sultanahmed’den Divanyoluna sapmadan önce Yerebatan Sarayı ve Adliye’nin önündeki Binbirdirek Sarnıcı’ndan söz etmeliyiz. Metropol İstanbul, Bizans Devrinde sarnıçlar ve Valens (Bozdoğan Kemeri) su kemeri gibi tesislerle suyunu temin ederdi. Bunlar Osmanlı devrinde de kullanılmış fakat şehir suyunu bu dönemde civardaki göl ve akarsulardan bendler (havuzlar) yapıla- rak temin etmiştir. XVI. asırda Sinan’ın Moğlova Su Kemeri ve XIX. asırda Belgrad Ormanı’ndaki bendler gibi eserler bunu gösterir.

Bugünkü Divanyolu, şehrin kuruluşundan beri ana eksendi ve üzerindeki eserlere göz atarak Bayezid Meydanı’na doğru yürünmelidir. Eski İmparatorlukta Forum denen eksen bugünkü Bayezid (Forum Tauri) denen meydanla biterdi. Bu ana eksen törensel bir yoldu. 1491 ‘de II. Bayezıd’ın haznedarbaşısı olan Firuzağa’nın camii’ni geçtikten sonra, solda iki Türk dostu Fransız yazarın adını taşıyan Claude Farrere ve Pierre Loti caddelerini geçeriz. Sağınızda geniş bir haziresi olan mermer ve polat parmaklıklarla çevrili Osmanlı rokokosunun başka bir örneği Sultan Mahmud Türbesi yer alır. Osmanlı reform asrının bu şedid padişahı 1826’da Yeni- çeri ocağını ve yeniçerileri yok etmiş, onların dostlarını cezalandırmış yani Bektaşi dergâhlarını ortadan kaldırmıştı. O günden beri İstanbul’un Bektaşileri, türbeye tükürmeden o civardan geçmezlerdi. Artık Bektaşiler azaldı ve ritüelleri kayboldu. Kaldı ki ünlü Şeyh Bedreddin’in mezarının buraya nakledildiği rivayeti (daha doğrusu gerçeği) çıktıktan sonra da bu âdete son verilmiş olmalıdır. Türbede Sultan Abdülaziz ve II. Sultan Abdülhamid de gömülüdür. Hazire de imparatorluğun ünlülerinin mezarları da bulunmaktadır Burada XIX. yüzyıl mezartaşlarının seçme örneklerine rastlanır.

Sultan Mahmud türbesinin karşısında Köprülü Kütüphanesi ve Medresesi yer alır. Kütüphanenin haziresinde bu aileden gelen ünlü tarihçi Fuad Köprülü’nün mezarı vardır. Köprülüler XVII. asırda devleti kaostan kurtaran sert, Arnavud asıllı vezir Köprülü Mehmed Paşa soyundan gelirler. Devrinin tanınmış bilgini olan oğlu Fazıl Ahmed Paşanın sadareti zamanında Girit fethedilmiştir. Küçük oğul Fazıl Mustafa Paşa Avusturya harblerinin son safhasında şehid düştü. Köprülüler, devleti XVII. asırda yeniden dirilten bir vezir hanedanıydı. Vakfettikleri medresede bugün Kubbealtı Akademisi, Türk sanatı dallarında gençler yetiştiriyor.

İstanbul’un en güzide hamamlarından biri Çemberlitaş Hamamı’dır. II. Selim Han’ın eşi ve III. Murad’ın validesi Nurbanu Sultan tarafından muhtemelen Sinan’a yaptırılmıştır. Sinan’ın Beşiktaş’taki hamamı gibi bunun da kadınlar kısmı yol genişlemesine kurban gitmiştir. Valide Nurbanu Sultan; İstanbul ve Üsküdar’ın hayırsever tarihi simalarındandır. Çemberlitaş, ünlü Konstantin sütunundan adını alan bir semt. Muhtemelen sütunun etrafında sütunlu revaklı bir geniş avlu vardı ve Forum Konstantin’in merkeziydi, 11 Mayıs 330 yılında şehrin törenle kuruluşunu temsilen dikildiği söylenir. Geçirilen yangın dolayısıyla Osmanlı döneminde demir çemberlerle berkitilmiş ve 1779 yılında alt tarafı destek için taşla örülmüştür. Şehirde eski Avratpazarı’ nda bunun gibi bir sütun daha bulunmuştur. Bir diğeri de Fatih’deki Kıztaşı (Mercianus sütunu)’dır. Çemberlitaş, canlı bir alışveriş yeridir. Nitekim hemen oradaki Vezir Hanı, Osmanlı Devri gibi bugün de işletilmektedir. Semt, yakın zamanlara kadar turşucusuyla meşhurdu. İstanbul’un birçok semti (Kanlıca’da yoğurt, Vefa’da boza, Beykoz’da paça, Eyüp’te kaymak gibi…) mutfak ürünleriyle tanınır. Ulaşımın ilkel zamanında dahi ahali yarım gün yürür buralarda damak zevkini tatmin ederdi.

Divanyolu, Atik Ali Paşa Camii, Koca Sinan Paşa(Yemen Fatihi) sebil ve camii, Çandarlı Ali Paşa Medresesi gibi eserlerle müzeyyendir. Bu eserlerin haziresinde (avlu) vakfeden veziri azamın kallavi kavuklu kabri, aile üyelerinin erkek kadın mezarları, bürokratlar ve ilmiye mensuplarının destar ve kavuklarıyla donanmış mezarlarını seyredenlere kitabelerini okuyanlara rastlanır. 1940 ve 50’lerde kitabe okumak zevkli bir spordu; sonra bu gibi meraklıların sayısı azaldı, şimdilerde gençler arasında yeniden artan bir merak var.

Divanyolu’nda Viyana muhasarasının ünlü komutanı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yaptırdığı daha doğrusu oğlunun tamamlattığı bir medrese ve önünde sebil var. Burada bugün İstanbul’u en güzel terennüm edenlerden Yahya Kemal’i inceleyen bir enstitü faaliyet gösteriyor (Yahya Kemal Enstitüsü). Genellikle İstanbul’daki ilk gün alışverişle biter. Yeryüzünün en geniş kapalı çarşısına ve etraftaki Pazar yerine ve eski eserlere ayrılacak yarım gün içinde camiler kadar hanlara da bakmak gerekir. Kapalıçarşı, etrafındaki pazara bitişik çarşılarla birlikte şehrin ortasında hemen bir kilometrekarelik bir sahadır. Bodrum Han, Ağa Hanı, Sarraf Hanı, Zincirli Hanı, İç Cebeci Hanı, Alipaşa Hanı gibi… Mesela Mercan yokuşundaki Valide Hanı ünlü Kösem Sultan tarafından yaptırılan bir vakıf eseridir ve Üsküdar’daki Çinili Mescide gelir olsun diye yaptırılmıştır ve büyük bir ticari depodur Burada yakın zamanlara kadar İstanbul’daki İranlılar yıllık 10 Muharrem ayinleri taziye yaparlardı, İçindeki mescidi de onlar kullanırdı.

Kapalıçarşı’nın etrafında Fatih devrinin ünlü ve sevilen sadrazamı Mahmud Paşa’nın camii, türbesi ve hamamı bulunur. Gene Kanuni Sultan Süleyman devrinin zengin veziri Rüstem Paşa’nın da burada bir medresesi vardır. Kapalıçarşı civarındaki en önemli eser Nuruosmaniye Camii’dir. 1748 ‘de Sultan I. Mahmud caminin inşasını başlattı; ancak kendisine namaz kılmak nasip olmadı; kardeşi III. Osman 1755’de inşaatı tamamlattı. Giriş merdivenleri ve kapılarının anıtsallığı, bitkisel motifli süslemeleri Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa barok üslubunu benimsediğini gösterir.

Bayezid Meydanı, adını II. Bayezid’den alır. Tarih boyunca siyasi idamlara sahne oldu; 1960’da talebe gösterileri dolayısıyla Hürriyet Meydanı adı verildi. Ancak hiçbir isim yaşamadı. II. Bayezid’ın dingin sulhsever kişiliği camiye ve meydana hükmediyor. 1950’lerin imar faaliyeti meydanı alt üst etti. Basamaklar ve altgeçit nedeniyle meydanın etrafla ilişkisi kesildi. Amasya’daki Edirne’deki cami ve bağışladığı eserleriyle tanınan II. Bayezid, İstanbul’da da bu cami ve külliyesi ile bu önemli meydana adını verdi. Meydana hakim anıtsal nizamiye kapısı bugün İstanbul Üniversitesi’dir. Fakat üstündeki kitabeden de anlaşılacağı gibi burası Osmanlı Harbiye Nezaretiydi ve imparatorluğun en geniş kamusal binasıydı. Birinci Cihan Harbinde imparatorluğun idare edildiği yerdi. Bu bölgede geçmiş asırlarda Eski Saray bulunurdu. Yeni ölen yahut tahttan indirilen padişahın annesi ve eşi buraya nakledilirdi. Eski Sarayda pek hoş ve rahat hayat sürüldüğü söylenemez. Meydan, II. Bayezıd’ın vakıf eserleriyle dolu, çarşı umumi kütübhane ve eski belediye kütübhanesi şimdi ‘Hat Sanatları Eserleri Müzesi’ olan binayla aslında Bayezıd Meydanı şık bir meydanken, bugün yok olan Çınaraltı Kahvehanesi, Sahaflar Çarşısı ve işportada satılan ilginç eşyalar meydana ayrı renk veriyor.

Geçmiş asırda Bayezid Camii civarı ve sahaflar, Türk aydınının kültürel hayatında önemli bir karşılaşma alanıydı. Bütün günü burada geçirirlerdi. Nefis ve ucuz lokantalar vardı ve kahvehanelerinde (en ünlüsüne Küllük denirdi) edebi, siyasi sohbetler yapılırdı. İstanbul’daki ikinci gün, Üniversite sahasının arkasındaki Süleymaniye sonra Eminönü Unkapanı-Fener-Balat-Ayvansaray ve Eyüb’ü kapsamalıdır. Böylece tarihi İstanbul yarımadasından çok önemli bir dini merkez olan Eyüb’le birlikte gezilmiş olunur. Hiç kuşkusuz yarımadada ayrı bir gün, Laleli Fatih-Karagümrük-Cerrahpaşa-Yedikule istikametinde gerçekleştirilmelidir. Bu gezide Zeyrek’te Molla Zeyrek Camii (Pantoktrator Kilisesi), Fethiye Camii dediğimiz yarı müze yarı camii (eski Pammakaristos), Vefa‘daki Kilise Camii, Fatih Camii, Karagümrük’te Hırka-ı Şerif ve Mesihpaşa Camii gezilmelidir. Aksaray’a doğru uzun bir hat çizersek Vefa’yı geçerek, Şehzadebaşı Camii ve eski bir Bizans Kilisesi (Konstantin Lips) Fenari İsa Camii gezilmelidir.

 

ULEMA SEMTLERİ VE FENER’DE GEZİNTİ 

 

Şehrin önemli camileri ve dünyaca tanınan eserleri de mutlaka görülmelidir. İstanbul’un merkez semtleri diyebileceğimiz Süleymaniye, Vefa yanı başında Vezneciler, Zeyrek, Fatih ve Fatih’in Çarşambası ulema semtleri diye adlandırılabilir. Sebebi de şudur: Fatih Sultan Mehmed Han, camii çevresinde Sahn-ı Seman dediğimiz (Avrupa dillerinde yedi sanatları karşılar) on beş asır için en yüksek tahsil kurumunu meydana getirmiştir. Burayı bitiren kimseler XVI. Asırda Kanuni Sultan Süleyman’ın Süleymaniye civarında ihdas ettiği Süleymaniye medreselerini ki onlar daha yüksek bir kademeydi ikmal ettikten sonra imtihanla İstanbul ruusu alırlardı. İmparatorlukta gerçek anlamda kadı müderris ve müftü olabilmek için bu ruus aranırdı. İstanbul ruusu almayanlar, bu imtihandan geçemeyenler gerçek anlamda tahsilli, terbiyeli, medreseli kişiler sayılmazlardı. Bu semtlerin civarında da buna yönelik bir hayat oluşmuştu. Talebeler medresede yatar kalkarlar, orada çalışırlar. Bazı müderrisler oraya gelir, dersini verir, çünkü o medresenin öğretim görevlisidir. Bazıları da Süleymaniye dersiamı, Fatih dersiamı diye bilinir, umuma açık konferanslar verir. Ahali büyük camilerde ders günlerinde onları dinlemeye giderlerdi. Mercan İdadisi gibi, Darüşşafaka gibi bir takım modern kurumların da buralarda, bu semtlerde teşekkül ettiği aşikardır. Üzerinde durulacak şey, bu semtlerin tarihi ile imparatorluğun kültürel tarihinin iç içe geçişidir. Buralardaki Türkçe, İstanbul Türkçesi dediğimiz şivedir.

Fatih Camii, görevi başında ölen sadrazamların cenazesinin kılındığı bir mekândı. Bunların mezarları da bu haziredeydi. Ve bazı büyük alimlerinki de buradaydı. Mesela kütüphanelerimizin ünlü siması, tamamlanmamış büyük ansiklopedilerimizden birinin mübeşşiri sayılabilecek Mülkiyeli Emrullah Efendi’nin (maarif nazırı) mezarı buradadır. XIX. asrın medreselerinin çıkarttığı ilk ve son güneş diyebileceğimiz Ahmed Cevdet Paşa’nın kabri ve ulemaya mahsus yuvarlak bir sütun halinde yontulan mezartaşı (şahide) da buradadır. Yangın olarak görülen bu tip mezartaşı Avusturyalı müsteşrik Joseph Hammer’i o kadar cezp etmişti ki, Viyana civarında Kloster Neuburg’daki mezarı böyle bir silindir biçimli taştır. Üstünde Hammer’in künyesi Arapça yazılıdır.

Süleymaniye, sadece Sinan’ın büyük eseriyle değil; mescidleri ve mezarlıklarıyla ve ahşap konaklarıyla da sevimli bir bölgedir. Çünkü imparatorluğun zengin ve tahsilli bürokratları bu semtte yaşardı. İstanbul’un Haliç üzerindeki muhteşem anıtı; halen tarihi üzerinde araştırmalar yapılan, her geçen gün mimari ve mühendislik özelliklerinden biri daha keşfedilen muhteşem Süleymaniye, bütün bir semti şekillendirmiştir. Caminin etrafındaki Darüşşifa, artık yazma eserlere şifa verecek. Çarşılar elan faal; kütüphanesi bu dünyanın sayılı yazma kitap merkezidir ve eski kitapların onarıldığı bir kitap hastahanesidir. Etrafındaki medreseler bugün çeşitli amaçlar için kullanılıyor. XVI. yüzyıldan itibaren Süleymaniye Dar’ül Hadisi, imparatorluğun en yüksek eğitim kurumuydu. Süleymaniye müderrisleri (kibar-ı müderrisin) en seçkin âlimlerdi. Üstelik bu yapı bütünü yanında 1826’ya kadar Ağa Kapısı denen yeniçeri komutanlarının oturduğu bir tür Harbiye Nezareti vardı. Ağa Kapısında yüksekçe bir kuleden karşıdaki sarayın güvenliği gözlenirdi. 1826’da bu askerî merkez Şeyhülislam ofisine çevrildi. Kapıdaki 1243 (1826) tarihli kitabe bunu ifade eder:

“Ağa Kapusunu verdi bize Sultan Mahmud

Bab-ı tezvir idi, Hak kıldı makam-ı ifta”

Süleymaniye 1550–57 arasında yapıldı. Padişah, Sultan Süleyman Camii’ni açması için anahtarı Mimar Sinan’a uzattı; o da aynı anahtarı kubbeyi süsleyen nefis hattın sahibi ünlü hattat Karahisari’ye… Dört minareli, on şerefeli cami, padişahın tahttaki onuncu Osmanlı olduğunu gösteriyor. Kubbesi 47 metre yüksekliğinde ve 26 metre çapındaydı, aydınlık ve gayet ferah bir mekânda kubbe dört ana sütu- nun üzerinde yükseliyordu. Sütunlardan biri Lübnan’da Baalbek harabesinden, biri İskenderiye’den, ikisi İstanbul’daki eski anıtlardan gelmedir. Muhteşem Süleyman’ın uzun saltanatında hayatını süsleyen insan, şehzade Mustafa dışında çocuklarının annesi Hürrem Sultan’dı. O, ‘Hürrem Sultan’ unvanıyla anılan tek hasekidir, efendisi padişah öyle istemişti. 1558’de ölünce bu camiinin haziresine türbesi yapıldı, 8 yıl sonra Zigetvar Seferi’nde ölen hükümdar da buradaki mütevazı türbesine gömüldü. İstanbul’da Fatih Sultan II. Mehmed, Sultan I. Selim, Kanuni Sultan Süleyman’ın türbeleri, sanki ülkeler fetheden cihangirlerin değil de, orta halli zenginlerin kabirleridir. Ama ihtişam ve paradan çok, hükümdarlarını seven sanatkârların göz nuru; çini pano, polat parmaklık, hüsn-ü hat olarak bu türbeleri ölümsüz eserler arasına katmıştır. Ya Sinan türbesi, camiinin dışında, Şeyhülislamlık (XVI. asır Ağa kapısı) karşısında, bir top şeker gibi mütevazı bir yapı; sanki İstanbul’u gönendiren imparatorluğun dört tarafını donatan mimarbaşı o değilmiş gibi… Anadolu’dan devşirilen bu mimar subaya herkes sahip çıkmakta. Karaman Rumları, Ermeniler, hatta uzaktaki Bulgarlar kendinden sayıyor. Hatta güya ebeveyni Avusturya Iştiryasından getirilen esirlermiş(!). Oysa o Osmanlıydı ve Osmanlı imparatorluğunun yetiştirdiği bir dâhi mimardır. Cami etrafında Dar’ül hadis, arasta, birbirine benzeyen sâlîs ve râbi (üçüncü ve dördüncü) medreseleri yer alır.

Süleymaniye, medreseleri dışında imaretiyle meşhurdu. XVI. asır sonunda seyyahlar bile Süleymaniye imaretinin güzelliğini ve dağıtılan lezzetli yemeği methederlerdi. İmaret uzun bir süre Evkaf Müzesi (Türk ve İslam Eserleri Müzesi) olarak kullanıldı. Sürekli Osmanlı ülkelerinden çalınıp götürülen halıları muhafaza edip, sergilemek için İkinci Meşrutiyet yıllarında kurulmuştu. Şimdi de bu müze Sultanahmed’de İbrahim Paşa sarayına taşındı.

Süleymaniye’den Rıza Paşa yokuşu ve Mahmud Paşa Çarşısı yoluyla Eminönü’ne iniyoruz. Karşımızda Yeni Valide (Yeni Cami) Camii var. Bu mahallede III. Murad’ın eşi Safiye Sultan bir cami inşasını başlatmıştı. Temeller su içinde olduğundan mimar Dalgıç Ahmed Çavuş suyu tulumbalarla boşaltarak temelleri zor atmıştı. Safiye Sultan’ın ömrü vefâ etmedi, cami yarım kaldı, etrafı iskân edildi. 1660’taki yangından sonra bu bölge boşaltıldı ve Valide Terhan Sultan Camii’ni ta- mamlattı. XVII. asrın, zarif dışı hoş, içi çini döşeli, yanında medresesi, türbe ve asıl önemlisi sonradan 1663-64’te yapılan çarşıyla zarif bir semt ortaya çıktı. Ca- miye Yeni Valide Camii yahut Yeni Cami denir. Mısır Çarşısı da Yeni Çarşı adını terk etti, çünkü Mısır’dan gelen pirinç ve baharat ve diğer eşyalar yüzünden adı Mısır Çarşısı’na dönüştü.

Mısır Çarşısından sonra Balkapanı, Unkapanı gibi limandaki en kalabalık çarşıları geziyoruz. Taht’el Kale (Kalealtı) denen Osmanlı devrinin işlek çarşısı bugün de öyledir. Burada Osmanlı çini sanatının en iyi örneğini sergileyen Rüstem Paşa Camii Uzunçarşı Caddesi’nde yer alır, fakat sahilden açıkça görülür. Bu zengin sadrazamın Balkapanı’nın hemen yanında iş muhitinde cami vakfı olarak depo ve dükkânlar yaptırması muhteşem camiyi ayakta tutacak geliri rahatça sağlıyordu. Çinilerde kırmızı renk hakimdir. Cami 1561 tarihlidir.

Unkapanı Köprüsü’nü geçerken köprünün öbür uçtaki ayakları altında kaybolan Azebkapı Camii’ni bir ziyaret edelim. Sokullu Mehmed Paşa adına, Mimar Sinan’ın yaptığı camidir. Bazı kitap ve rehberlerin ifade ettiği gibi azap çekmekle ilgisi yok; donanma azeblerinin adını taşıyor. Cami 1577-78’de Sinan’ın kıyılarda yaptığı ilginç camilerden biridir. Diğeri Tophane’de Kılıç Ali Paşa için yapılan 1580 tarihinde yapılan camidir. Azebkapı Camii’nin hemen yanı başında Saliha Valide Sultan için yapılan (oğlu I. Mahmud), Osmanlı barok üslubunu temsil eden nefis bir çeşme de vardır.

Köprüden Unkapanı’na geçelim. Şimdi Kadir Has Üniversitesi olan eski Cibali Tütün Fabrikasını geçerek Fener semtine girelim. Fener sözü orta Yunanca’dan geliyor. Limana giren gemileri selamlayan yol gösteren Fener’e izafeten bu ismi taşır. İstanbul Osmanlı hâkimiyetine girince Fener’de Rumlar oturmaya başladı. Bulgar veya Makedon veya Hellen, Rum kilisesine tabi olanlar, ister fakir balıkçı isterse Patrikhane logotheti veya Divan-ı Hümayun tercümanı bir Fenerli Bey, burada otururdu. Sahildeki kargir konaklardan bu anlaşılır. İstanbul’da cemaatler kaynaşma noktasının nerede biteceğini bilirlerdi. Karışık evlilik son derece azdı. Önemli nokta; muhtelif milliyetlere mensub kimselerin yani etnik grupların değil; ayrı dinlerin ayrı mahallelerde oturmasıydı. Yunanca konuşan Ortodoks grup bir yana, aynı dili konuşan Ermeniler bile mezhepleri farklıysa yani Gregoryen Ermeni veya Katolik Ermeniler bile ayrı semtlerde yaşardı ve bunların yaşam biçim ve değerleri, beğenileri, adetleri de her zaman birbirine benzemezdi.

Fener büyük şehrin Rumlarıyla meşhur bir semtiydi. Bu, Osmanlı devletine has bir gelişmeydi. Çünkü Osmanlı’dan evvel Fener’de ne Patrikhane vardı, ne zengin Rum beyleri vardı ne de fakirlerle zenginlerin bir arada yaşaması söz konusuydu. Fener bir liman mıntıkasıydı. Bu limanda bütün Akdeniz dünyasından gelen gemilere rastlanırdı. Burada Cenevizli, Venedikli tüccarlar ve tabii bunların hukukunu korumak konumunda olan konsolosluk yapan seçilmiş tüccarlar ve Venedik’in temsilcisi Balyo dediğimiz sefir bulunurdu. Nitekim şehirde ilk Venedik Sarayı, bu sefirin oturduğu mekândır ve yakın zamana kadar Fener’deydi.

Tarih, Fener’i çok ilginç bir semt haline getirmiştir. Bu semte bir dünya tiyatrosu demek daha uygun olur. İtalyanların yanında Bizans döneminde burada Müslüman Türk tüccarlar da bulunurdu ve davalarına bakmak için bir kadı da vardı. Sonraki devirlerde de uzak Romanya’dan, İtalya’dan, İspanya’dan gelen insanların burada oturduğu bir gerçektir. XV. ve XVI. asırlarda İspanyol ve Portekiz zulmün- den kaçan, İtalya’ya göçen, İtalya’dan da İstanbul’a gelip yerleşen Yahudilerin oturduğu semtlerden biri olan Balat, Fener’in yanındaydı. Ama Balat’ın Musevileşmesi XVII. asırda Eminönü’ndeki yangından sonra mahalledeki Yahudilerin buraya yerleştirilmesiyle olmuştur. 1453’ten sonra İstanbul’un yeni sahipleri buraya da el attılar. Büyük görevlilerin, devlet memurlarının kendi adlarıyla bir cami, bazen buna ilave hamam ve medrese yaptırdıkları biliniyor. İşte bu külliyenin etrafındaki gelişmeyle mahalle o zatın adını alırdı. Fener’e karadan girenler önce Abdi Subaşı Mahallesi’nden geçerler. Mahalle, bu addaki hamam ve mescidiyle Osmanlı fethinden sonra bayındırlık gören ilk müslüman bölgelerden sayılır. Hiç şüphesiz ki Fe ner semtinin kıyısına yavaş yavaş İstanbul’un sakinleri veya Anadolu’dan, Akdeniz ve Ege adalarından gelen Rumlar yerleşmeye başlamışlardı.

Fener semtine Abdülezel Paşa Caddesi izlenerek girilir. Abdülezel Paşa, Konyalı bir köylü çocuğuydu. Orduda neferlikten komutanlığa yükselmiştir. Plevne Savaşı’nda cesaretiyle sivrilmiştir. Ve 1897 Nisanında Yunan muharebesinde askerlerinin başında savaş alanında şehid düşmüştür. Harita bakmayı muhtemelen bilmiyordu ama savaştığı bir bölgenin topografyasını ezbere bildiği söylenir.

Balat’a doğru ilerlersek kırmızı tuğladan süslü XIX. yüzyılın modasına göre yapılan mimari eklektisizm örneği kale gibi bir yapıyla karşılaşırız. Bu, Avusturya işgalinden sonra SarayBosna’da ve imparatorluğun her yerinde rastlanan BizantinoMor mimarinin örneğidir. 1880’lerde mimar Diamandis tarafından yapılan bu bina İstanbul’daki Fener Erkek Lisesi’dir. Onun yanıbaşında da Yovakimyan Kız Lisesi vardır. Tabii ki bina kapıları Tevkii Cafer Mektebi sokağına açılıyor. Tevkii Cafer Çelebi ki Osmanlı tarihinin önemli memurlarındandır. Kendisi bu semtlerde otur- maktaydı. Sokağa adını veren mekteb, yani Tevkii Cafer Mektebi harabe halinde dir. XVI. yüzyılla XIX. yüzyıl arası konut mimarisinin en sevimli örnekleri etrafa serpilmiştir ama hepsi onarım bekliyor.

Bu semtteki Maria Mutohilitissa (Moğolların Maria’sı) adlı kilise Bizans’tan kalmadır. Maria, amcası tarafından XIII. yüzyılda yani aşağı yukarı 1265’lerde Moğol prensi Abaka Han’a gelin olarak gönderildi. Abaka Han daha sonra İlhanlı hükümdarı oldu. Tabii ki bu Moğol despinası kraliçenin, orada yeterince mutlu ha- yat geçirdiği söylenemez; nitekim bir iç isyanda da kocası öldürülünce dul kalan prenses, şehrine avdet etmiş ve burada bu kiliseyi yaptırmıştır. Kilisenin özelliği, yapıldığı günden bugüne kadar kilise olarak kalması, ibadet edilmesi ve her daim bir mumun yanmasıdır.

Tevkii Cafer sokağından sonra Sancakdar yokuşuna doğru inelim. Sol taraftaki bir konak yıkıntısının bahçesine geçiyoruz ve üzerindeki bir tunç levha Boğdan beyi Dimitri Kantimir’in burada yaşadığı ve Osmanlı tarihini burada yazdığını söylüyor; muhtemelen öyledir. Dimitri Kantimir Arabça, Farsça, Türkçe, musiki tarihi, din bilgisi, fıkıh bilgisi sahibiydi. Batı dillerini, Batı tarihini, medeniyetini de o derecede iyi bilirdi. İlk ilmî Osmanlı tarihi de bu zatın eseridir. Za- vallı Dimitri İstanbul’da genç, mutlu bir aydındı. Fenerli beylerden Mavrokordato kardeşlerle, Nefyoğlu adlı zarif bir Osmanlı çelebisi ile, eski Galata kadısı Yanyalı Mehmed Esat Efendiyle ahbablık edip gidiyordu. Bu grup Yunanca’dan Arabça’ya, Arabça’dan Farsça’ya piyano tuşları üzerinde gezer gibi üreten, tartışan bir grup ol- malı. Ama Kantimir Büyük Petro ile ittifak yaparak Memleketi Boğdan’ı bağımsız yapacağını zannetti. Bir daha da bu memlekete gelemedi ve onun İstanbul’daki ar- kadaşı Nicola Mavrokordato (Fenerli Rum beyleri içinde İtalyanca, Fransızca, Latince ve tabii ki Osmanlıcasıyla temayüz eden, Aristo üzerine bir deneme yazan) Boğdan Beyi tayin edildi.

Fener bugün çok önemli bir semttir. Osmanlı yönetiminde önemli bir payı olan ve Patrikhane civarında sivil memurluk yapan Fenerli Rum Beyleri ki Osmanlı’nın Hariciye Nazırı diyebileceğimiz Reis’ül Küttab’ın ofisinde aynı işi yapıyorlardı ve burada görgülü, bilgili ve zengin bir tabaka oluşturuyorlardı. Nitekim evlerinin özgün mimarisi de bugüne kadar ayakta kalmasına sebep olmuştur. Fener asilzadelerinin evlerine Bizans evleri deniyor ki bu yanlıştır. Bizans devrinde bu bölgede böyle evler yoktu. Daha eski Rumlar da hiçbir zaman kendilerine Bizanslı demediler. Onlar Romalı, Roma dili, Romalılık, Roma gibi kimlikleri iftiharla ve kıskançlıkla saklıyorlardı.

Fenerli Aristokrasi de Ortodoks kilisesinin etkisini kaybetmesiyle geriledi ve Balkanlar’daki ulusal hareketler de arttı. Balkanlar, Fener Patrikhanesi’nden koptu. Kopanların en başında da Atina’daki patrikhane yani Yunan Kilisesi gelir. Patrikhane, XVI. asır sonunda Çarşamba’daki Pammakaristos kilisesinden buraya nakledildi. Rum Ortodoks Patriği 1601’den beri bu makamdadır. Okumenik unvanını saklıyor. (Okumene: yeryüzünün insan yaşayan kısmı) Aya Yorgi Kilisesi, Patrik’in kilisesidir ve XVIII. asır başında bugünkü şeklini almıştır. İstanbul’daki Patrik; hiyerarşide Rusya, Kıbrıs, Bulgaristan, Sırbistan gibi autokefal (muhtar) kiliselerin önünde geliyor. Ege adaları, Girid, Amerikalar ve Avusturalya kiliseleri arşövekler vasıtasıyla kendisine bağlıdır. İstanbul’daki Patrik; inanışa göre, azizlerden St. Andreas’nın vekilidir.

 

BALAT

 

Kastorya, Lonca, Istopolya; Haliç’in derinliklerinde İstanbul yakasındaki, yani surların içindeki renkli Balat’ın mahalleleridir. Balat bir zaman sayısız ‘kahal’, yani cemaati barındıran ve bunların sinagoglarının bulunduğu, şehrin ünlü Musevi semtiydi. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki Osmanlı imparatorluğundaki Yahudi metropolü, İstanbul’dan çok Selanik’di. Selanik bir zamanlar tıpkı bugünkü New York gibi bütün dünyadaki Yahudilerin en kalabalık ve en renkli hayat sürdükleri bir kentti. Bugünün Balatlılarına dünyanın her yerinde rastlar- sınız. Paris, Londra, New York ve tabii ki Tel Aviv. Hakikaten Tel Aviv’in yanı başındaki bir semt Batyam; Türk mutfağıyla, Türk müziğiyle ve halen duyulan Türkçesi ile Türkiye’nin dışında bir Türk diasporasıdır. O kadar ki Kırım, Ru- meli gibi XVIII.-XIX. asırda Osmanlı hâkimiyetinden çıkan yerlerde, muhtemelen yeni gelen Hıristiyan idarenin baskısından dolayı Yahudiler, Türk Müslüman komşularıyla birlikte başkente doğru göçmüşlerdir. İşte Balat’taki bazı sinagog isimleri de bu uzak yakın maziyi hatırlamaktadır. (Ahrida, Yanbolu, Kastorya, Selanik gibi) Rumeli’nin Yahudileri, Müslüman komşularıyla aynı kaderi payla- şıyordu. Devlet-i Aliyye’nin elinden çıkan toprakları birlikte terk ederek İzmir ve İstanbul’a geliyorlardı. Bunlardan çok ilginç bir sinagog da Ahrida Sinagogu’dur. XVII. yüzyılın ünlü “sahte mesihi” diye bilinen Sabetay Zvi burada cemaate hitab etmiştir. Bu bilinmektedir. Çok ilginç bir yapıdır.

Balat’ın dar sokakları ve sinagogları bugün çok az Musevi barındırıyor. Çoğu başka semtlere göçmüştür. Balat’ın ilginç eserlerinden biri de Or Ahayim (Nur-u Hayat) Musevi Hastahanesi’dir.

Balat kapısından girilince sadaret kethüdası Ferruh Kethüdanın XVI. asırdan (1562–63) kalan camiine rastlanır. Surların üzerindeki hoş bir manzara ise, biraz ötedeki XVI. Asırdan kalma İvaz Efendi Camii’dir. Bunun civarında Tekfur Sarayı dediğimiz (Vlaherna Sarayı) Komnenler sülalesi zamanında yapılmıştır. Şehir, 1453’de fethedildiğinde Sultanahmed civarındaki Bizans Sarayı terk edilmişti ve imparator burada yaşıyordu. Gene sarayın bir bölümü Anemas Zindanı diye bilinir. Burada imparator III. Alexios, kardeşi II. Alexios tarafından gözlerine mil çekilerek hapsedilmişti.

Çok tartışılan bir konu da surların dibindeki Toklu İbrahim Dede Mescidi’nin, Aya Tekla’dan gelip gelmediğidir. Binanın tarzı bu iddiayı doğrulamıyor.

 

EYÜP

 

Surların bu kısmının özelliği Emeviyye devrindeki kuşatmadan kalan sahabe (peygamberin çevresi, yakınları) mezarlarıdır. İstanbul’un Emevi kuşatmaları devrinden kalan en önemli sahabe mezarı Hz. Muhammed’in sancaktarı Eba Eyyub’ul Ensari’nin kabridir. İstanbul’un fethinden sonra Akşemseddin Molla’nın bulup tesbit ettiği mezar halk arasında Eyyüb Sultan olarak bilinir ve semt de bu adla yaşar. Buradaki cami III. Selim’in 1800’de yeniden yaptırdığıdır. Türbenin çinileri eski camiden kalma İznik çinileridir. Caminin kalemişi süslemeleri görülmeye değer. Eyüb, Türklerin hayatında uçsuz bucaksız mezarlıklar, devlet adamlarının ve Ebussuud Efendi gibi ulemanın mezar ve türbeleri ile okul ve sebil gibi hayır eserleriyle yer alır.

Mazide Eyüb Bahariyesindeki ünlü Mevlevi dergâhı, bir musiki ve edebiyat mer- keziydi. Burada padişah kızlarının (Sultanların) yalıları yer alırdı. Haliç, XVI ve XIX asırdan beri kağıthane gibi tesislerin kurulmasıyla sanayileşmeye ve kirlenmeye başladı. Bugün bu gelişme durmuştur ve Eyüp tekrar eski kültürel önemine kavuşacak gibidir. Eyüb’deki tek padişah türbesi, Sultan V. Mehmed Reşad Han’ınkidir.

Eyüb, büyük şehrin gürültü ve telaşından bunalanların sığındığı, mütavazı, hamuş (susan) İstanbul’dur. Bu bölgeyi gezmeyi alışkanlık haline getiren İstanbul’lular vardır. Adeta Bursa’daki Emir Sultan burada da yeni ortaya çıkmış, büyümüş ve yayılmıştır. Eyüb Sultan’da Osmanlı padişahları kılıç kuşanırlardı. Bu törenle de halk indinde tahta çıkmaları kutsanmış olurdu. 1580 yılında vefat eden II. Selim’in kız kardeşi Şah Sultan ve kocası Zal Mahmud Paşa, 1551’de ünlü Mimar Sinan’a Eyüb’deki camiini yaptırmıştır. Adeta bir sandık şeklinde kubbesiyle, örtülmüş gibi duran bu cami etraftaki tepelerden bakıldığında mimarının dahi bir şehirci olduğunu ve çevreyle eseri ne kadar maharetle bütünleştirebildiğini gösterir.

Cezeri Kasım Paşa Camii (1515) ve Defterdar Mehmet Efendi Camii, diğer görülecek eserlerdir. Feshane, Osmanlı sanayiinin bu mühim tarihi eseri restore edi- lerek bir hatıra eşya alışveriş alanı, çeşitli etkinlikler ve konferans merkezi olarak değerlendirilmektedir.

Eyüp türbelerinin hepsi görülecek eserlerdir; içlerinde en ilginç olanı ise So- kullu Mehmet Paşa türbesidir.

İstanbul’un Fener ve Balat dışında görülecek, öğrenilecek sayısız semtleri vardır. Kasımpaşa’daki bazı restorasyonlarla Amirallik (Aynalı Kavak Kasrı) binasının etrafı, çehresi değişen bölgelerdir. Şunun üzerinde ısrarla duralım. Perşembe Pazarı dediğimiz Karaköy mıntıkasındaki yarım kalmış imar hareketine rağmen o bölge de epey açılmıştır.

 

GALATA

 

İ stanbul’da Galata–Beyoğlu turu yapılarak Üsküdar camiileri görülmelidir. Galata, Boğaziçi’nde, Bizans devrinde ‘Pera’ (karşı) diye adlandırılırdı. Yabancı İtalyan tüccar kolonilerinin bulunduğu bu mahalden yerli halk o zaman da hoşlanmazdı ve 1204 Haçlı Seferinin nedeni, XII. yüzyıl sonunda yerli halkla Galata’nın Venedikli sakinleri arasında çatışma ve yağma olayıydı.

Bugünkü Galata’da Büyük Hendek Caddesi dediğimiz hat eski Galata surlarının geçtiği mekândı. Surlar Karaköy’e ve Tophane’ye kadar inerdi. Karaköy Kırım’dan getirilen Türk Karay Yahudilerinin oturduğu mahaldi. XIV. asır sonun- dan itibaren Endülüs’ten gelen Müslüman Arab muhacirler bugünkü Perşembe pa- zarına yerleşti ve oradan Dominiken rahiblere ait eski St. Paul Kilisesi de mültecilere verilerek Arab Camii diye anılır oldu. Dominikenler İspanyol engizisyonunu örgütleyip yürüten tarikattı.

Perşembe pazarında yol üstünde, Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı Bedesten elan kullanılıyor ve onun civarındaki 1550 yılına ait Sinan tarafından yapılan Rüstem Paşa Hanı da alışılmışın dışında iki katlı bir binadır. Resim gibi güzel olan bina mutlaka görülmelidir.

Galata Kulesi, 1387’de Galata’daki Cenevizlilere verilen bir imtiyazla; Rönesans İtalya’sının gelişkinliği, savunma tekniklerinin icabı savunma kulesi olarak yapıldı. Fetihden sonra bu imtiyaz bitmiştir. Kulenin yanında bugünkü Galata’nın ilk komutanı Bereketzade Hacı Ali Ağa’nın soyunun yaptırdığı ‘Bereketzade Çeşmesi’ vardır. Çeşme tam XVIII. Yüzyıl barok zevkini yansıtır. Kulenin civarında İstanbul’un en büyük sinagogu Neve Şalom vardır. Kartçınar Sokak’ta ise St. George Avusturya Lisesi, az ötede Andre Chenier’nin İstanbul’da doğup yaşadığı bina olan St. Pierre Hanı bulunmaktadır. Çevrede St. Paul ve Pietro Kilisesi, terziler sinagogu (Tofre Begadim), ‘Avusturya Sinagogu’ denen büyük Eşkınaz Sinagogu yer alır.

Galata’dan Tünel’e yürürsek Galata Mevlevihanesi‘ne varılır. Dergâhın ‘Hamuşan’ (suskunlar) denen haziresinde Halet Efendi, Şeyh Galib ve Humbaracı Ahmed Paşa’nın (Kont de Bonnevale) mezarları vardır. Galata- Beyoğlu, İstanbul’un İtalyan kesimiydi ve bu bölge İtalya’daki Napoli, Sicilya’daki Palermo gibi merkezleri andırır. Karaköy’le Tünel arasındaki tek istasyonluk Avrupa’nın en eski metrosu bu geziyi kolaylaştırır. Bankalar Caddesi ve yüksek kaldırımı tırmanmak isteme- yenler, Tünel vasıtasıyla Beyoğlu Caddesine çıkabilirler.

İtalyanlar dünyada yerleşik diplomatik temsil kurumunu ilk getiren devletlerdir. Cenova, Floransa (Toscana), Venedik birbirleriyle, Papalık ve önemli imparatorluklarla ilişki kurardı. Galata’daki Cenova elçisinin (podesta) sarayı Voyvoda Caddesi’nde XIV. asırdan kalma bir binadır.

Beyoğlu, İstanbul’un XIX. asır modernleşmesini temsil eder. Burada Suriye Pasajı, Mısır Apartmanı gibi büyük şık hanlar, bizzat Tünel idaresinin hanı gibi, cadde boyunca sayısız bina vardır. Galatasaray Lisesi 1860’lara ait geniş, kullanışlı bir binadır. Onun karşısındaki Postahane de muhafaza edilen güzel bir kamu binasıdır. Fakat Beyoğlu’nda ilk göze çarpan elçilik binalarıdır.

Tomtom Kaptan Sokağından sapınca karşımıza Galavani apartmanı gelir (Ga- lavaniler Fransa’nın Kırım Hanlığı ve Karadeniz kıyılarındaki konsoloslarıdır) sonra İspanya Elçiliği ve Venedik Sarayı görülür. Venedik elçilerinin XVI. asırdan beri kullandıkları ikamettir (bugün yanında İtalyan Lisesi ve başkonsolos- luğu var). Sarayın karşısında ise Fransa Sarayı ve onun bir parçası olan bu sokağın başındaki kapitülasyon mahkemesi bulunmaktadır. Bina hoş bir rokoko eseridir, ama tarihi anılardaki yeri öyle değildir. San Antuan ve Santa Maria Draperis gibi kiliseler Roma–Katolik mabetleridir ve caddeye Latin dünyasının havasını getirirler. Beyoğlu’ndaki İsveç Elçiliği, eski Rusya Elçiliği muhteşem bir binadır. Fossati Biraderler bu sarayı tamamlayınca, İstanbul’daki devlet binaları hatta İran sefareti dâhil uzun bir sipariş listesi aldılar. Tepebaşı’ndaki Britanya Büyü- kelçiliği büyük sefaret saraylarıdır. Almanya Sefareti Gümüşsuyu’ndadır, Viyana Kongresi ile I. Dünya Savaşı arasında da Venedik Sarayı, Avusturya Sefareti ola-rak kullanıldığından, İtalyan Krallığı Maçka’da nefis bir saray yaptırmıştır. Ancak İtalya o binayı hemen hiç kullanamamış ve yakın zamanlarda Maçka Kız Sanat Enstitüsü’ne bırakmıştır.

XIX. asırda her devlet büyükelçilik düzeyinde temsil edilmezdi. Küçük devletlerin elçilikleri; Belçika, Romanya, Yunanistan daha çok Sıraselvilerde yerleşmişti.

Beyoğlu’nun sefaret sarayları içinden ilginç ve güzel olanlar Nuru Ziya Sokak’taki Fransa Sarayı, onun komşusu Venedik Sarayı (1825’te Avusturya’ya verildi, mütarekede İtalyan birlikleri içinden Avusturyalıları atıp yeniden İtalyan Bayrağı çektiler), Britanya Büyükelçiliği ve Fossatilerin eseri olan Hollanda ve Rusya Sefaret Saraylarıdır. Rusya Sefareti, Marmara Denizi’nden bakıldığında çok büyüktü. Bu yapılar büyük Devlet olan Osmanlı İmparatorluğu için de bir statü gös- tergesiydi. Çünkü ancak büyük devletler büyükelçi teati ederdi.

Tophane’den Beşiktaş’a doğru gidildiğinden Tophane-i Amire denen ve Osmanlı Askeri Endüstrisi’nin XV. yüzyıldan beri medar-ı iftiharı olan büyük kâgir binayı görürüz. Set üstündeki bu kubbeli yapı bugün kültür merkezi olarak kulla- nılıyor. Sahilde ise 1580’de Sinan’ın bir amirale, Kılıç Ali Paşa’ya sahili doldurarak yaptığı cami vardır. Caminin etrafında türbe, medrese ve halen kullanılan hamam bulunmaktadır. 1826’da II. Mahmud’un yaptırdığı Nusretiye Camii ise aşırı rokoko kubbesi ve sivri minareleriyle bir arayışı ifade eden üslubdadır. Ünlü hassa mimarları ailesinden Kirkor Balyan’ın eseridir. Balyan’lar üniversite bahçesindeki Beyazıd Yangın Kulesi, asıl önemlisi Dolmabahçe Sarayı’nın kendisini inşa etmişlerdir. Boğazın Batı yakasında yer alan Dolmabahçe Sarayı modern İstanbul’u ifade eder. Nitekim Güzel Sanatlar Akademisi ile Tatbiki Güzel Sanatlar Sanatlar Okulu, 1940’lı yıllara kadar Edebiyat Fakültesi de buradaydı. Beşiktaş’ta sahilde Barbaros Hayreddin Paşa türbesi ve yanıbaşındaki Deniz Tarihi Müzesi’ni gezerek Üsküdar’a geçiyoruz.

 

ÜSKÜDAR

 

Üsküdar’ı İstanbul halkı kendi sakinleri, hatta yönetim bile İstanbul’dan saymamıştır. Üsküdar her zaman Üsküdar’dı. Hatta Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Üsküdar ayrı bir vilayet olarak örgütlendirilmiş ancak vali tayin edilmeyip İstanbul Vali Muavinlerininden birinin yönetimine bırakılmıştı. Öte yandan İstanbul halkı Üsküdar’ı her zaman büyük şehrin gürültü ve rezaletinden kaçacak bir melce olarak, Üsküdarlılar da beldelerinin en güzel taraflarından birinin İstanbul’un doyumsuz akşam manzarasını seyretmek olarak görmüşlerdir. Üsküdar; geleneği, mahalle hayatı, dini kurumlarıyla İstanbul hayatının vazgeçilmez bir parçasıdır ve onsuz İstanbul düşünülemez. Üsküdar, uçsuz bucaksız Asya’nın İstanbul’a açılan kapısıdır. İki bin yıldır kervanların, hacı kafilelerinin Uzak Doğu ülkelerinden Kudüs’ten Mekke’den gelip Balkanlara geçen son durağıdır.

Asya’ya geçen Roma orduları, alayişle yola çıkan Bizans ve Osmanlı orduları ilk konak yeri olarak yeri orayı seçmiştir. Asya’dan gelen istila orduları ve Osmanlı başkentini kara kara düşündüren Celali sürgünleri ve isyan eden birlikler de büyük şehri oradan seyretmiştir. Üsküdar XVIII. yüzyılda camileri, yeni mimari zevki temsil eden meydandaki çeşmesi, ölümün sükûnetini sergileyen mezarlıkları tekkeleriyle büyük şehrin inziva semtiydi. Üsküdar’ı Müslüman İstanbul olarak gösterenler vardır. Doğru, ancak büyük şehrin bütün dini etnik renkliliğini Üsküdar’da da her semtteki kadar görmek mümkündür. Üsküdar her köşesi ile özgündür, hatta betonlaştığı şu dönemde bile İstanbul’un hiçbir semti onun kadar güzellik ve çirkinliği ve karmaşıklığı bir arada barındırmaz. Üsküdar her zaman İstanbul’un bilinci olmuştur. İstanbul’u bu kadar yoğunlukla gören güzelliğini ve çirkinleşen yanlarını her saat yaşayan bir başka semt yoktur.

Kızkulesini döndüğümüzde sahildeki Şemsipaşa Camii, ardından Üsküdar Meydanı ve tepelere doğru uzanan yeşillikler arasındaki konaklar bir geniş tiyatro sahnesini andırır. Yüzyıl önce Edmondo de Amicis öyle diyor. Üsküdar’da sokaklara daldığımızda iki bin yılın soylu şehrin kalıntılarına rastlarsınız. Kötü şehirleşmeye rağmen yer yer var olan güzellikler ‘buradayız’ diye feryat ediyor. Bu manzaralar, Üsküdar’ın 1960 yıllarına kadar var olan havasının kalıntılarıdır ve belki tarihi bir duyarlılıkla geçmişe bir kısa seyahat imkânı verebilir.

İskeleye çıktığımız zaman meydanın en güzel yerinde, Sinan’ın en mükemmel eserlerinden biriyle karşılaşırız; ince minareleri ve çevreyi güzelleştiren bi- çimi ile bu cami İstanbul’daki iki Mihrimah Camii’nden biridir. Kanuni’nin kızı Avrupa’dan gelenleri Edirne Kapısında Asya‘dan gelenleri Üsküdar meydanında şaşalı ve zevkli iki camiiyle büyüleyen bir ev sahibesidir. Güneye yönelip sahili izlediğimiz zamana Sinan’ın Şemsi Ahmed Paşa Camii‘ne ulaşırız ve bu sahilden bu güzel eserden İstanbul’un güzelliğini seyrederiz. İki cevher arasında Üsküdar, İstanbul’un tarihi ve coğrafya bilincine erişmek için bulunmaz bir köşedir. Ünlü vezir Şemsi Ahmed Paşa 1580’de bu camii yaptırmıştır. Üsküdar’ın güzelliği ihtişamdan çok sükûnettedir. İhtişam karşıdadır ve bu sakin semtin üstünden daha çarpıcı olarak görülür.

Camiden güneye Salacak’a doğru yürüyelim. Güzelliklerle yıkımın birlikte rastlandığı bir yürüyüştür. Eski evlerin ve biraz yeşilliğin ortasında XV. yüzyıl Osmanlı mimarisinin ilginç bir örneğine rastlarız, 1471’de yapılan Rum Mehmed Paşa Camii İstanbul’da Bizans’ın etkilerini belirgin biçimde taşıyan geçiş devri mimarisinin nadir ve canlı bir örneğidir. İmparatorluğun hayatında güçlü vezir hane- danı Çandarlıların dönemi bitip, devşirme vezirler geleneğinin başlamasıyla Rum Mehmed Paşa, Mahmud Paşa gibi vezirler iktidar sahnesine çıkan yetenekli kişiliklerdi. XV. yüzyılın bu güçlü veziri camiinin arkasındaki türbesinde son uykusunda. Üsküdar’ın etrafa hâkim bir tepesi de ayazmadır. Sultan III. Mustafa ‘nın yaptırdığı cami bu nedenle Ayazma Camii olarak adlandırılır. Ayazma Cami, XVIII. yüzyılın ikinci yarısındaki baroklaşan İstanbul’un ilginç mimari eserlerinden biridir. İstanbul tarafında Laleli Camii de aynı padişahın yaptırdığı barok incilerden biridir. III. Mustafa devrinin bu eseri de klasik devrin aksine cephesi ve barok üslubdaki merdivenleriyle dikkat çeker. Bu camiinin dış duvarında İstanbul’daki güneş saatlerinden biri de yer alır. Silahdarağa mezarlarıyla istisnai bir camii hazire- sidir. Camiden Doğancılar Caddesi’ne çıktığımızda Sinan’ın 1559’da yaptığı başka bir eserle karşılaşırız. Hacı Mehmed Paşa Türbesi. Aynı sokakta Osmanlı mimarisinin iki eseri; sokakla ve çevreyle ve birbiriyle bütünleşir.

Yola devam ettiğimizde, İstanbul’un en büyük yeşil alanlarından biri, her köşesinde tarihin bir anısı olan, her taşında tarihin renkli tiplerinden birine rastlayabileceğimiz Karacaahmet Mezarlığıyla karşılaşırız. Büyük mezarlık, ölümü hatırlatan bir soğuk alan değil yaşamla ölümün kaynaştığı adeta bir kalabalık meydan gibidir.

İstanbul mezarlıkları kadar tarihçiyi, sanat tarihçisini ve güzellikten hoşlanan- ları çeken bir alan olamaz. Mezar taşlarını okuyanlar, orada tefekküre dalmayı ter- cih ederler, günlük hayatın gürültüsünden kaçıp göz ve gönül dinlendirenler her zaman olmuştur. Binlerce taşı yorulmadan kopya eden epigraflar, biyografistlere halen rastlanır ve hepsinin piri herhalde ‘Sicill-i Osmanî’ denen Osmanlı İmparator- luğunun unutulmaz biyografisini kaleme alan Mehmed Süreyya Bey’dir. Karacaah- met Mezarlığı bugün adım adım, yeni tarz mezarlar tarafından istila ediliyor. Gü- zellik ve yaşayan tarih, soğuk mermer bloklara, sevimsiz ölüme yerini terk ediyor.

İskeleye doğru yolumuza devam edersek, Ahmediye Külliyesi’ne rastlarız. 1722 (Hicri 1134) yılında Eminzade Hacı Ahmet Paşa tarafından yaptırılan bu külliye cami, türbe, tekke ve dershaneden oluşur. Uzun yılların hoyratça kullanımı yüzün- den ağır bir tahrip görmüştür. XVIII. yüzyıl başında barok mimariye geçişi sim- geleyen bir külliyedir. Yöneticiler, Üsküdar’ı türbe ve tekke semti olarak seçmiştir. Ahmediye Külliyesi, yanında dershane ve kütüphaneye de yer veren bir istisnadır. Aslında kütübhaneler bizde daha çok XVIII. yüzyıldan itibaren çoğalmaya başla- yan yapılardır. Birçok semt İstanbul ve Üsküdar tarafından bu dönemde mahalle kütübhaneleri vakfedilmesiyle yeni bir görünüm kazanmıştır. Nitekim Vefa sem- tindeki ünlü Atıf Efendi Kütübhanesi bundan yirmi yıl sonra vakfedilmiştir. Gene Laleli’deki Koca Ragıp Paşa Kütübhanesi de bu dönemden kalmadır.

Hâkimiyeti Milliye Caddesini izleyerek iskeleye doğru indiğimizde Yeni Valide Camii ile karşılaşırız. Eminönü’nde aynı adla anılan camiden farkı, III. Ahmed’in annesi Valide Gülnuş Emetullah Sultan tarafından yaptırılması ve berikinin tersine barok stile geçişi, bu binada bütün sevimliliğiyle görmenin mümkün oluşudur. Az ötede meydandaki oğlunun adını taşıyan III. Ahmet Çeşmesi’yle bir mimari bü- tünlük içindeki Valide Gülnuş Emetullah Sultan Külliyesi, imareti köşedeki çeş- mesiyle ve okuluyla Üsküdar hayatına damgasına vuran bir merkezdir. Uzun süre Valide Sultan olarak saltanat süren Valide Gülnuş Sultan‘ın türbesi de bu caminin yanındadır. Nurbanu Sultan’ın yaptırdığı ve bir ara etraftaki külliyesi hapishane olan Valide-i Atik Cami, klasik yapısı ve çinileriyle ünlüdür. Caminin etrafında imaret medrese ve hamam vardır. Eski Üsküdar’ın tepedeki fakir bir mahallesi böylece gö- nenmiştir. Gene doğuya doğru yürürsek, Valide Kösem Mahpeyker Sultan’ın yap- tırdığı Çinili Cami gözleri ve gönülleri okşar.

Üsküdar, dingin ve dinlendirici İstanbul’dur. Bugün dahi mahalle hayatı ve komşuluk ilişkisi sıcaktır. Çarşıyı gezenler halkın damak zevkini anlar ve bu yüz- den Kanaat Lokantası gibi lokantalar bu semttedir.

 

BOĞAZİÇİ

 

Ü sküdar’dan sonra Anadolu yakası ve Boğaziçi boyunca yapılacak gezide ilk olarak Kuzguncuk İskelesinden başlanır. Yeşil, şehrin mütevazı orta sınıf semtidir. Bu boğaz köyünde imparatorluğun bütün dinlerine mensup ahalinin yan yana yaşadığını elan, yan yana görmek mümkündür. Kuzguncuk, aydın İstanbulluların makbulü oldu ve bu yüzden havasını muhafaza etti. Beylerbeyi Sarayı, Sultan Abdülaziz’in emriyle 1865’te inşa edildi. Sahilde iki ince minareli cami 1778’de I. Abdülhamid tarafından yaptırılmıştır. Fransa İmparatoriçesi Eugenie burada misafir kalmıştır. Beylerbeyi, yeşil kalabilmiş semtler arasındadır. Elan zengin yabancı konukları burada görebiliriz. Balkan Savaşı’ndan sonra Beylerbeyi Sarayı eski hükümdar II. Abdülhamid’in zorunlu olarak ikamet ettiği ve vefat ettiği yerdir. 1917 yılında ce- nazesi çıkarken harbin sıkıntılarını çeken semt kadınları padişahın ardından ağlamış ve o zamanki hükümeti protesto etmişlerdi.

Boğaziçi’nin en zarif küçük mescidi Vaniköy’dedir. Semt, padişah IV. Mehmet’in ünlü hocası Vani Mehmet Efendi’nin yaşadığı köydü. Vani Mehmet Efendi çay, kahve içimi ve ipek kullanılmasına karşı fetva veren katı biriydi.

Küçüksu (Küçük Göksu) bu ırmak Boğaz’a dökülür ve geçen asrın İstanbul halkının gezi yeriydi. Asya’nın tatlı suları diye de bilinir. Anadolu Hisarı’na geçiyoruz. 1393’te Sultan I. Bayezıt (Yıldırım) İstanbul’u almak istiyordu. Ve Boğazı kapamak için burada, Boğazın en dar yerinde bir hisar inşa ettirdi. II. Mehmed ise karşı ki Rumelihisarını inşa etti. Boğaz karşılıklı tutuldu ve Karadeniz ile ilişkisi denetlendi.

Kanlıca ve Çubuklu’yu gezelim. Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın inşa ettirdiği Çubuklu Kasrı, Boğaz’ın en güzel manzaralı binalarındandır.

Boğazın Asya yakasındaki en son önemli durağımız Beykoz’dur. Burası deri ve cam endüstrisi (Paşabahçe) merkezidir. Beykoz meydanında İshak Ağa Çeşmesi ve eski Beykoz Evleri ile çarşıyı gezmelidir. Boğazda son iskele; Anadolu Kavağı, balık restoranlarıyla ünlüdür. Avrupa yakasına Rumeli Kavağına geçince de güzel balık restoranları vardır. Buradan Sarıyer’e geçilir. Boğazın yeşil bölgelerindendir ve restoranları ve börekçisi ile ünlüdür.

Büyükdere Caddesi’nde Sadberk Hanım Müzesi, yazlık sefaretlerin binaları yer alır. Tarabya bugün de boğaziçinin yeşilliğinin geniş sefaret koruları (Fransa, Avusturya ve Almanya) nedeniyle iyi korunmuş bölgelerinden biridir. Yeniköy, yalılarıyla meşhurdur. XVIII. asırda kozmopolit bir semtti ve bu kozmopolit yazlık niteliğini XIX. asırda da korudu. İstinye’de deniz tersanesi vardı. Emirgan’da XVIII. asır eseri I. Abdülhamid Cami ve Şerifler Yalısı görülecek binalar ve XVIII. asır yapılarıdır. Burada, İstanbullularla, sahilde ulu çınarlar arasında çay içiyorsanız yazın en sıcak günlerinde dahi esintilidir. Emirgan ve Boyacıköy XIX. ve XX. asır başına ait ahşap ve kâgir binalarla doludur.

Rumelihisarı, Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı ünlü hisardır. Hisarın etrafı, kâgir, ahşap yapılarla doludur.

Bebek, Boğazın şık semtidir ve kıyıdaki Mısır Başkonsolosluğu olan Sait Halim Paşa Sarayı göze çarpar.

Bugün Boğaziçi’nin Avrupa kıyısındaki en pitoresk semt Arnavutköy’dür. Burada karakol, cami, iç kısımdaki Aya Taksiarhis kilisesinin yer aldığı sempatik sokaklarını gezmek, balık lokantalarında yemek yemek, tavsiye edilir. Kuruçeşme de ona bitişik bir semttir.

Avrupa sahillerinde Feriye Sarayları, Yahya Efendi Dergâhı, Yıldız Parkı ve Beşiktaş’a ulaşılır. Sinan Paşa Camii ve Dolmabahçe Sarayı ve Camii ile Boğaz’ın en güzel yapıları ve görünümleri denizden görülmelidir.

 

Yazı : İlber Ortaylı

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*