İSTANBUL’UN BEŞİNCİ KERE İNŞAASI

in İSTANBUL/SİNAN GENİM

İSTANBUL’UN BEŞİNCİ KERE İNŞAASI

Nedim’in XVIII. yüzyılın başlarında dile getirdiği meşhur,

Bu şehr-i sıtanbûl ki bîmisl ü behâdır
Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır

dizesi ile başlayan kasidesini hemen hemen hepimiz biliriz de.

Ondan yaklaşık yüzelli yıl önce, XVI. yüzyıl ortalarından günümüze seslenen

İrem bağ budur dir her görenler
Ki çıkmâk istemez ana girenler

………………………………………….

Öyme ey hâce bize Hind ü Hatâ vü Hoten’i
Bundadur lutf u şeref buna Sitanbul derler.

Lâtifi’yi bilenimiz var mı?

XV. yüzyılın ortalarından itibaren içinde yaşamaya başladığımız bu İstanbul denen şehir nedir, nerede başlar, nerede biter? Nasıl bir şehirdir bu İstanbul?

XX. yüzyılın başında Karoly Kos’un “İstanbul bir şehirdir, herhangi bir şehir değil” sözleri ile tarif etmeye çalıştığı bu şehir, yani İstanbul gerçekte, bugün Eminönü adıyla anılan ilçemizdir.

Geçmişin Akropol’ü, Hipodrom, Roma İmparatorluk Sarayı, Tiyatro, Via Egnatia’nın başlangıç noktası olan Million taşı, Forum Tauri… Eski ve Yeni İmparatorluk sarayları, Bab-ı Âli, Bab-ı Seraskeri, Şeyhülislamlık yani Meşihat Kapısı, Yeniçeri kışlaları, Kapalıçarşı, limanlar, günümüzde Vilayet makamı, Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Üniversite, yakın bir zamana kadar Adliye, Ayasofya, Sultanahmed ve Süleymaniye Camileri ve diğerleri hep karşımıza Eminönü’de çıkmaktadır. Görüldüğü gibi geçmişte, Yenicamii civarında ki küçük bir açıklığa ismini veren Gümrük Eminliği önündeki alan günümüzde tüm bu bölgenin adını sahiplenmiş olup, gerçek İstanbul’u kapsamaktadır.

Pek farkında değilizdir ama, İstanbul, yani içinde yaşadığımız ve yaşamaktan övünç duyduğumuz bu şehir geçmişten günümüze dört kere yakılır, yıkılır ve yeniden inşa edilir.

Bu yıkım ve yapımların ilki tarihin karanlık sayfalarında kalmış olup, bugüne kadar hemen hiç üzerinde durulmamıştır. Kulağa hoş gelen efsane ve hikayelere duyduğumuz meraka karşılık, tarihe ve içinde yaşadığımız şehrin geçmişine karşı hemen hemen hiç ilgi duymamışızdır. Yüzyıllar boyu oluşan yoğun iskâna rağmen 1940’lı yıllarda Ayasofya ve Aya İrene’in zemininde yapılan bazı kazılar dışında, özellikle Akropol bölgesinde kazı yapılmamış ve bu bölgedeki iskân izlerinin değerlendirilmesine çaba harcanmamıştır. 1980’li yıllarda Sarayburnu civarında, Anadolu yakasında şehre su getirmek için yapılan çalışmalar sırasında, çok eski iskân izlerine rastlanmış ve bazı sur kalıntıları açığa çıkarılmışsa da, işimize engel olur kaygısıyla bu kazılar bazı küçük gazete haberlerinden öteye gitmeyen birer havadis olarak değerlendirilmişlerdir.

Bu şehri yöneten, bu şehir için konuşma yapan hemen herkes büyük bir güvenle, İstanbul’u MÖ 660 tarihinde Megaralı Greklerin kurduğunu ve böylesi önemli bir merkezi görmezden gelerek Kadıköy’e yerleşenlere “Körler Ülkesi” adını verdiklerini söylemektedir.

Ne kadar hoş değil mi, bugün kü İstanbul’da yaşayanların bir bölümü Körler Ülkesi”nde yani Kadıköy’de oturuyor. Gelin bu işi bir kere daha düşünelim ve yakın bir gelecekte “[2010] Avrupa Kültür Başkenti” olacak şehrimizin tarihini yazmayı biz deneyelim.

İstanbul’un ilk olarak tahribi ve yeniden inşası muhtemelen otakton Trak kabilelerinin inşa ettiği ve yaşlı Plinius tarafından Lygos adı ile anılan, Sarayburnu civarındaki küçük yerleşmenin Megaralı Grekler tarafından alınması ve yeniden düzenlenmesi sonucu gerçekleşir. Bu arada Lygos [Lykos] isminin Luwi dilinden gelme bir kelime olduğunu da belirtmenin faydalı olacağını umarım. Tarihin karanlıkları içinde kalan bu ilk yerleşmenin araştırılması ve gün ışığına çıkarılması bu şehre karşı bir borcumuzdur.

Şehrin ikinci kere yakılıp, yıkılması ve tabidir ki yeniden inşası MS 196 yılında meydana gelen istila sonrasıdır. MS 194 yılında Roma İmparatoru Septimus Severus’un İznik yakınlarında Pescennius Niger’i bozguna uğratıp, Niger’in Byzantion’a sığınması sonrası, Romalılar şehri iki yıl süren bir kuşatmaya alırlar. 196 yılında teslim olan şehir yakılıp, yıkılır ve şehir statüsü kaldırılarak Marmara Ereğlisi [Perinthos / IV. Yüzyıldan sonra Herakleia]’ya bağlanır. Bu arada çoğunlukla red ettiğimiz Fener Rum Patrikhanesi’nde Patriklerin Taç giyme töreninde hâlâ bu günlerin anısına Perinthos Metropolitinin Patriğe taç giydirdiğini de çok azımızın bildiğinden eminim.

Fakat, çok daha sonraları Latifi’nin de belirtiği gibi bu şehir öyle kolay kolay terk edilecek bir şehir değildir. Ona bir kere sahip olanlar kısa süre içinde neye malik olduklarının bilincine varmaktadırlar.

Septimus Severus yıkılan şehri kısa süre içinde onarmaya başlar, şehri çevreleyen surları genişletir. Zeuxippos hamamlarını, Hipodromu, gelecekte Yeniçeri Kışlaları olarak kullanılacak olan Strategion’u yaptırır. Bu dönemde Ayasofya’nın bulunduğu alanda da şehrin Agora’sı bulunmakta olduğunu söylememiz gerek. Bu arada şehrin adıda değişecektir. Artık Byzantion ismi tarihe karışmıştır, şehrin yeni adı oğlu Aurelius Antoninus Caravalla’ya izafeten “Antoneinia-Augusta Antonina” olacaktır.

Roma imparatorları Gallineus [252-268] ve Maximinus’un [312-313] şehri ziyaret ettiklerine dair bilgiler varsa da, herhangi bir inşai faaliyet başlatıp, başlatmadıkları bilinmez. Buna karşın, MS 325’ten itibaren İmparator Constantinos’un şehre yeni yapılar yaptırmaya başladığını bilmekteyiz. 26 Kasım 328’de kara surlarının daha batıya alınması için yapımına başlanan yeni surların temeli atılır. Nihayet 11 Mayıs 330 tarihinde yapım işlerinin büyük oranda tamamlanmasının ardından yapılan kutlamalar ve şenlikler sonrası şehrin adı bir kere daha değişir. Deutera Rome veya Nea Rome [İkinci Roma / Yeni Roma], çok kullanılmayan bu isim yerine, 1453’den itibaren biraz değiştirilerek, nerede ise 1922’ye kadar Constantinopolis [Konstantiniyye] ismi kullanılacaktır. Artık bu şehrin ahalisinin adı Romalı olacaktır ve bu tarif bizim dilimize hâlâ kullandığımız Rum yani Romalı kelimesi olarak geçecektir. Bu yüzden tüm Yunanistan halkı da Rum kelimesini reddeder. Çünkü onlar biz Grekiz nerden çıktı bu Romalı sözü diye düşünmektedirler vede haklıdırlar. Ama biz binlerce yıldır Anadolu’da yaşayan ve Rum diye isimlendirdiğimiz Romalıları bir dönem zorla Grek yapmakta ısrar etmişizdir. Ve de hâlâ bu konuda net bir görüşümüz yoktur.

Constantinopolis aynı zamanda yeni bir inanışın da başkentidir. Artık Pagan inanışı yerine Hıristiyanlığın egemen olduğu yeni bir anlayış şehre hakim olmaya başlamıştır. Eski Pagan tapınakları ortadan kaldırılmaya yerlerine kiliseler ve manastırlar inşa edilmeye başlanır. Valens akadükü ile şehre su getirilir, Marmara sahillerine bir imparatorluk limanı ve sarayı inşa edilir. Kısa süre içinde yetersiz kalan yerleşme alanı II. Theodosisus döneminde bir kere daha büyütülür ve bugünkü surlar inşa edilir. 524 tarihinde Ayasofya inşa edilir ve şehrin dili Latince’den Grekçe’ye dönüşür.

29 Mayıs 1453 günü Fatih Sultan Mehmed komutasındaki Osmanlı kuvvetleri şehre girer, her ne kadar geçmişe nazaran büyük bir yıkım olmazsa da, çünkü şehir nerede ise yarı yıkılmış bir haldedir ve 17 Temmuz 1203 günü şehre giren Latinlerin yaptığı tahribatı giderecek gücü bir türlü bulamamıştır. 1453 sonrası şehrin yeni bir kimlik arayışı başlamıştır. Eski Saray, Yeni Saray, Fatih Camii ve benzeri pekçok yapı ile şehir zenginleşmeye başlar ve yoğun yapı faaliyeti XVI ve XVII. yüzyılar boyunca devam eder.

Bugün belki hiç birimiz yeterince farkında değiliz ama, bir başka, değişik, her ne kadar son dönemlerde barışmaya ve anlamaya çalışsa da geçmiş kültürünü red etmiş, yeni bir kültür İstanbul’u beşinci kere yeniden inşa etmeye çalışmaktadır.

Bu bildiriyle beşinci kere inşa edilmeye başlanan İstanbul için nelere dikkat etmemiz gerektiğini gerek sözel, gerekse görsel olarak sizlere sunmak istiyorum.

Tursun Bey, “Tarih-i Ebü’l-feth”de Yeni Saray’ın yapıldığı yer için “İki berre iki bahre bakar yir” demektedir. Gerçekte İstanbul’un Boğaziçi’ne doğru uzanan bu bölgesi iki denize ve iki karaya hakimdir ve yüzlerce yıldır genel görüntüsünü muhafaza etmektedir. Suriçi’ne doğru Galata’dan baktığımızda da büyükçe ve silüeti etkileyen bazı yapılar dışında genel görüntüde büyük bir bozulma görülmez.

Ancak, bir de şehre Marmara denizinden bakmak gerekir.

Şimdi sizlere Edmondo de Amicis’in anlatımı ile 1874 yılında bir İstanbul girişi sunmak isterim:

“İstanbul’a girerken duyduğum heyacan Messina boğazından İstanbul boğazına kadar süren on günlük deniz yolculuğunda gördüğüm her şeyi neredeyse unutturdu bana. Herşeye geminin süvarisinin benimle arkadaşım Yunk’a yaklaşıp ellerini omuzumuza koyarak, Palermo şivesiyle:

“Beyler! Yarın sabah, gün ağarırken, İstanbul’un ilk minarelerini göreceğiz!” dediği andan Marmara denizinin ortasındaki son geceden başlamam gerekecek.

Günün doğduğunu görür görmez yataktan aşağı atladım. Yunk kalkmıştı, çarçabuk giyindik ve üç sıçrayışta güverteye çıktık.

Lânet olsun! Sis vardı. Perişan olmuştum. O sırada süvari çıka geldi. Konuşmaya lüzum yoktu, bizi görür görmez ne olduğunu anladı ve teselli etti.

“Bir şey yok! Bir şey yok! Korkmayın beyler, üstelik şükredin bu sise. Bu sayede İstanbul’a hayali mümkün olmayan en güzel şekilde gireceksiniz”.

Daha sonra uzun bir bekleyiş ve “Tamam! tamam, işte” sözleri.

Nihayet pusun arkasından önce beyazımtrak yığınlar, sonra çok yüksek bir şeyin belli belirsiz şekli, sonra güneşin aydınlattığı camların kuvvetli pırıltısı ve sonunda bir dağ, birbiri üstüne rengârenk, bir sürü küçük ev, ışık içindeki şehir gözüktü, minare kubbe ve serviler altında kalmış çok yüksek bir şehirdi bu. Bir tarafımızda Üsküdar ile Kadıköy, bir tarafımızda Saray Tepesi, karşımızda Galata, Pera ve Boğaz vardı. Hepsini birden görebilmek için fırıl fırıl dönmek gerekiyordu ve her tarafa ateşli gözlerle, gülerek, elimizi kolumuzu konuşmadan sallyarak, zevkten nefesimiz kesilmiş bir halde döne döne bakıyorduk.

Ne güzel anlardı, ulu Tanrım!

“Dikkat, beyler! Diye bağırdı süvari hareket kumandası vermeden önce, işte dikkatli olunacak an. İki Üç dakika sonra İstanbul’un karşısında olacağız!”

Üşüyormuşum gibi geldi. Biraz daha bekledik. Ah! Kalbim nasıl da çarpıyordu! O mesut sözü ne türlü bir humma içinde bekliyordum.: İleri!

“İleri” diye bağırdı süvari.

Gemi sarsıldı.

Krallar, prensler, Krezüs, dünyanın kudretli ve en zengin insanları, o anda hepinize acıdım; gemide bulunduğum yer sizin bütün hazinelerinize bedeldi ve İstanbul’a bir bakışımı bile bir imparatorluğa değişmezdim.

Bir dakika… bir dakika daha… Sarayburnu’nu geçiyoruz… son derece büyük, ışık içinde bir alan, sonsuz şeyler ve renkler görür gibiyim… burunu geçtik… İşte İstanbul! Muhteşem, muazzam, ulu İstanbul! Yaradana hamdolsun, yaratılmışa şan! Böyle bir güzelliği rüyamda bile görmemiştim!”

Yüzyılı bir çeyrek aşkın bir süre sonra bende sizlere bu anı yaşatmaya çalışmak üzere gün doğarken Marmara’ya açıldım. Bugün pek kullanılmasa da binlerce yıldır kullanılmış deniz gelişinden İstanbul nasıl görülüyor du acaba, gelin birlikte izleyelim.

İşte görüntüler, beşinci kere yeniden inşa edilen İstanbul. Görmediğimiz ve pek merak etmediğimiz bir açıdan hoş olmayan görüntüler.

İstanbul gibi bütün dünyanın en güzel şehir olarak nitelediği bu şehre müdahale ederken çok daha dikkatli ve geçmişe saygılı ve sevecen olmamız gerektiğini hatırlatmak isterim. Elbette ben yaptım oldu diyecek pekçok kişi vardır. Ama gelecegin bu kişileri hangi duygular ve sözlerle anacağını da unutmamamız gerekir.

Yazı : M.SİNAN GENİM

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*