İSTANBUL’UN GİZEMLERİ

in İSTANBUL

KIZ KULESİ

Bir yapı, bir güzelliğe güzellik katınca hayaller de çeşitleniyor. Bunların en güzellerinden biri, yaşamı denizin uzun yollarında geçenlerin, ya da onların yakınlarının özlemlerini içeren bir imgeye yaslanıyor: “Binlerce, binlerce yıl önce bugünkü Kız Kulesi’nin yerinde çok büyük bir kaya varmış. Gündüz hiç kimseye görünmeyen ama gece olunca denizden çıkan, kanatları ve yeleleri gümüşten deniz atları bu kayanın üzerine incecik ama hiçbir rüzgârın, fırtınanın, dalganın yıkamadığı uzun mu uzun tunçtan bir sütun dikermiş. Bu sütunun üzerinde de yine hiçbir rüzgârın söndüremediği bir meşale yanarmış. İşte bu meşale buradan gece gelip geçen gemilerin yolunu Marmara Denizi’nin girişinden ta Karadeniz’in ağzına kadar ışıl ışıl aydınlatırmış.”

Huyunu suyunu bilmedikleri, cilvesi bol boğazlardan gece geçmek, tarihin hemen bütün dönemlerinde denizcilerin kâbusu olmuştur. Kız Kulesi inşa edildiği günden beri denizcilerin bu kâbusunun tek dermanı olan deniz feneri olarak görev yapmış.

Tuhaf ki Kız Kulesi için üretilmiş söylencelerin diğer hepsinde daima bir hüzün vardır. Efsanelerden biri, bir dönem kulenin adına da kaynaklık etmiş ve Batı yazınında bir zaman kuleye “Leandros Kulesi” denmiş. Efsane özetle şöyle: Sevdiği Leandros’a verilmeyen Hero, bu kuleye kapatılır. Ama aşk bu; kadının aşığı geceleri yüzerek onu görmeye gelir. Hero da sevdiği yolu şaşırmasın diye, geceleri bir ışık yakar. Bir gün rüzgâr bu ışığı söndürür ve sevdalı erkek boğularak ölür. Van Gölü’ndeki Ahdamar’dan Çanakkale Boğazı’na dek, suyun içindeki yapıları süsleyen bu efsaneden başka efsaneleri de var Kız Kulesi’nin. Padişahın üstüne titrediği bir kızı varmış.

Sarayın kâhinlerinden biri, padişaha kızının bir yılan sokmasıyla öleceğini söyleyince, cihana hükmeden padişah naçar olup deliye dönmüş. Son çare Kız Kulesi’ne göndermek olmuş kızını. Ancak yılan da boş durmamış, önce kızı bir prense aşık etmiş, sonra prensin kıza meyve gönderdiği sepetin içine girmiş ve kuleye gelerek kızı sokmuş. Kehanet de gerçek olmuş.

Avrupa kaynaklarında kuleye “Damalis Kulesi” dendiğine ilişkin azımsanmayacak sayıda kaynak var. Kız Kulesi için “tarihsel bilgi” başlıkları altında verilen ve küçümsenmeyecek ölçüde yaygın olan kimi “bilgiler” bu efsanelerden daha güzel ve güvenilir diyemeyiz: “Kız Kulesi, Bizans döneminde, Boğaz’dan geçen gemilerden vergi almak için yapılmıştır. Bir anlamda gümrük binasıdır. Kuleden Avrupa yakasına gerilen bir zincirle boğazdan geçen gemiler denetlenir ve yüküne göre her gemiden vergi alınırmış.”

Bir siluet olarak sadece Üsküdar’ın değil, İstanbul’un ve Türkiye’nin de simgelerinden biri haline gelmiştir Kız Kulesi. Milyonlarca insanın siluet olarak tanıdığı kulenin içi çok az insan tarafından bilinir. Gezi edebiyatı bakımından kuleyi sadelik içinde anlatanların başında Evliya Çelebi gelir: “Deniz içinde karadan bir ok atımı uzak, dört köşe, sanatkârane yapılmış bir yüksek kuledir. Yüksekliği tam 80 arşındır. Sathı mesehası iki yüz adımdır. İki taraftan yerde kapısı vardır.”

İstanbul’un en eski deniz fenerlerinden biri olan Kız Kulesi, salgın hastalıklar döneminde karantina olarak, kısa süreli hapisliklerin mekânı olarak da kullanılmış. Bugün gördüğümüz bina II. Mahmut döneminden kalmadır. Kule, 2000’li yıllarda neredeyse özelleştirilmiş bir biçimde lokantaya dönüştürüldü. Haftanın her günü belli aralıklarla Üsküdar-Salacak’tan kalkan sandallarla hem gezmek, hem de yemek, içmek amacıyla kuleye erişilebiliyor.

Fotoğraf: Turgut Tarhan

AHİ ÇELEBİ CAMİİ

Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si rüyanın içindeki gerçek, gerçekliğe karışmış rüyadır. Olağan nesneler, yapılar, yollar, olaylar bir biçimde döner bu olağanüstünün evrenine girer. Zira Çelebi’nin kendi anlatımıyla seyahatinin başlangıcı rüyadır. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinin başlarında babasının “anlatımından” şunları yazar: “Sen 1050 Muharrem’in aşure günü kaybolduğun kutlu gecede nice dualar ve inna ateyna suresini bin kez okudum. O gece rüyamda seni gördüm. Bursa’da Emir Sultan hazretlerini ziyaret edip ondan yardım istiyordun ağlayarak (seyahat rica edüp buka ederdin). O gece bütün evliyalar benden rica edip senin seyahate gitmene izin vermemi istediler. Ben ve bütün evliyalar sana destur verdik fatiha okuduk.”

Evliya Çelebi, babasıyla birlikte naklettiği o gece, “Ahi Çelebi Camisi’nde olduğunu” söyler ve rüyasında gördüğü peygamberden “şefaat” dileyeceğine, “Seyahat ya Resullah” diyerek başlar rüyadan gerçeğe, gerçekten rüyaya yolculuğa. Gezi edebiyatının bu klasiği, Ahi Çelebi Camisi’nin de İstanbul folkloründe önemli bir yere sahip olmasını sağlamış. Artık bu cami, içinde edilen duaların kabul edildiği bir kutsallığın mekânıdır.

Eminönü’nde Yoğurtçular Sokağı’yla Değirmen Sokağı’nın birleştiği köşede bulunan Ahi Çelebi Camisi’nin 1480–1500 yılları arasında yapıldığı tahmin ediliyor. Dikdörtgen plan üzerine, ikişer kemerle desteklenen tek kubbeli bir yapıdır. Cami, üzerinde yazılana göre, “Tabip Kemal Ahi Tebrizi tarafından yaptırılmış.” Caminin banisi, Fatih Darü’ş-Şifası’nda hekimbaşlık ve mutfak emini görevlerinde bulunmuş.

Fakat tarihi dokusu hayli değişmiş; epey badire geçirmiş. Kanlı Fırın Mescidi ve Yemişçiler Camii olarak da bilinen Ahi Çelebi Camii 2 Temmuz 1539 ve 18 Mayıs 1653 yıllarında iki kez yanmış ve 1892 depreminde hasar görmüştür. Tezkiret’ül Ebniye’de Mimar Sinan’ın eserleri arasına gösterilen tarihi yapının yenileme çalışmalarına son yıllarda hız verilmiş. Ancak bütün bunlar yapının içinde dua edenlere verdiği huzuru, umudu azaltmamış.

Fotoğraf: Süleyman Duman

AYASOFYA

Hükümdarların yaptırdığı her dinsel yapı, onu yaptıranın “Tanrının gücünü bu dünyada ben temsil ediyorum” demesinin bir simgesi olarak da okunabilir. Bu, pek çok yorumcuya bir bakıma dünyadaki hükümdarların birbiriyle rekabetini de düşündürmüş.

Nasıl bakarsak bakalım, görkemli dini yapılar, tarih boyunca onları yaptıran hükümdarların ve onların siyasi coğrafyalarının gücünün de temsilcisi olarak yaşamın içine karışmış. Ayasofya’nın görkeminde de bu rekabete açık hüküm, güç ve niyet bulunuyor. Roma İmparatoru Justinianus siyasi bütünlüğünü yitirmekte olan imparatorluğunu yeniden toplamaya karar verdiğinde, Doğu’daki başkenti İstanbul’da, o güne kadar dünyada yapılmamış görkemde bir tapınağın yapılmasına da karar vermiş.

Ayasofya’nın açılış töreni, Roma’nın kendini dünyaya bir kez daha duyurmasının da vesilesine dönüşmüş. Açılış törenindeki konuşan İmparator Justinianus’un bilinçaltını bastıramayıp Hazreti Süleyman’a hitaben “seni geçtim Süleyman” diye bağırması, egemenlik çatışmalarıyla, mimari arasındaki ilişkinin yansıması olarak da değerlendiriliyor.

Ancak sanatın bütün bu hesapları aşan başka bir gücü, başka “büyüleri” vardır. Ayasofya da yapıldığı tarihten başlayarak hem onu yaptıran hükümdardan söz ettirirken kendisi öne çıkmış, hem de onu bir kenara bıraktıracak denli unutturmuş. Bir anlamda, kendi “imparatorluğunu” ilan etmiş denebilir. Üstelik üstünden geçen onca siyasi didişmeye karşın, bu tılsımlı etkisini bugüne kadar taşımayı başarmış büyük bir yapıttır.

Şimdiki Ayasofya’nın yerinde daha önce iki kilisenin yapılıp yok olduğu hem yazılı tarihten biliniyor, hem de şimdi Ayasofya’nın bahçesindeki kalıntılar bunu söylüyor. Ayasofya’nın içindeki mozaikleri, freskleri, ikonagrafinin başka ayrıntılarını anlatmak için yazılmış ciltlerce kitabın bile yetmediği düşünülürse, burada ayrıntılardan söz edilmemesi anlaşılabilir. Öte yandan Ayasofya, bir kez gezilmekle bütünüyle anlaşılabilecek bir yapı değil. Bu tapınaktaki her öğe, burada olma nedenleri, efsaneleri, dokuları, sanatsal tarzları incelendiğinde insanda başka başka zihinsel zenginlikler geliştirecek, değişik yolculuklara çıkaracak güçtedirler. En azından bu yapıyla ilgili bazı temel kaynakları okumuş olarak burayı gezmeye başlamak, anlamak bakımından kaçınılmaz görünüyor.

İS 532-537 yılları arasında inşa ettirilmiş bu yapının planları ve mimarisi, aynı zamanda bu coğrafyadaki eski matematikçileri ve matematik seviyesini de tanımayı sağlıyor. Tralleisli (Aydın) mimar ve matematikçi Anthemius ve Miletoslu geometri bilgini İsidorus kilisenin baş mimarlarıdır. Bina yapıldıktan bir süre sonra meydana gelen bir depremde hasar görünce, bu kez işe İsidorus’un yeğeni genç İsidorus katılıyor. Onun hesap gücüyle kubbe kasnağı yükseltiliyor ve binaya binen ağırlık azaltılıyor.

Ayasofya, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden sonra camiye dönüştürüldü. Çok tartışılan bu durumu, her şeyden önce yapının karakteristiğini koruyan bir hat izlediği için olumlu bulmak kaçınılmaz oluyor. Osmanlı’nın, Roma’dan Bizans’a ve onlardan kendi egemenliğine geçen bu yapıya olağan bütün siyasi ve ideolojik kaygıları aşan bir itibar gösterdiği, bu yapı ekseninde çarpışan fikirlerin bile ortak noktası oluyor. Osmanlı devrinde, Ayasofya’da Hıristiyan inancının öykülerine ait simgeler, badana veya sıvayla örtülmüş. Öte yandan I. Mahmut’un burada oluşturduğu kütüphane, Osmanlı tarihinin de ilk önemli kütüphanesidir. Ayasofya’daki Osmanlı türbeleri, bu binaya verilen kıymetin de ölçütlerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Ayasofya’daki mozaiklerin, fresklerin tümü, ikonoklastların vandalca saldırganlıklarından sonra yeniden yapılmış. Bu nedenle de İS 5.-6. yüzyıllarda yapılmış süslemelerin yerinde, şimdi çoğu 10. yüzyılda yapılmış mozaikleri ve freskleri görüyoruz.

Ayasofya’nın üst katındaki “gynecceum” (kadınlar bölümü) hem mozaik ve süsleme bakımından en zengin bölümlerden biridir, hem de o yükseklikten yapının diğer bölümlerini izlemek baş döndürücüdür.

İstanbul’da Roma ve Bizans tarihi boyunca, Ayasofya’yı aşan ya da ona bütünüyle yaklaşabilen bir mimari eser yapılmamış. Toplam 7 bin 500 metrekare üzerine kurulan Ayasofya’nın uzunluğu yüz metreyi geçiyor. Yerden yüksekliği 55 metre 60 santimdir.

Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde, Ayasofya’nın güney tarafında bulunan ve üzerinde dört farklı melek resim bulunan yapının gizemine de yer vermiş:

“Bila teşbih (rivayet) yılda bir direğin üstünde bulunan Cebrail doğuya doğru kanat çırpıp bağırınca o tarafta bolluk, İsrafil resmi kanat çırpınca batıda kıtlık, Mikail melek aynısını yapınca kuzeyde bir kahraman çıkarmış, Azrail melek aynısını yapınca da dünya çapında veba salgını çıkar birçok kayıplar verilirmiş.” Çelebi, Ayasofya’ya pek çok bakımdan yer vermiş. Buradaki mozaikleri de anlatmış olması, buradaki mozaiklerin, bina cami olduktan sonra da hayli zaman kapatılmadığı biçiminde yorumlanıyor.

Ayasofya’nın sütunları Efes Artemis Tapınağı’ndan, Heliopolis’teki Güneş Tapınağı’ndan, Balbek’ten ve dünyanın değişik coğrafyalarından toplanarak buraya getirilmiş. Duvarlarda kullanılan değişik renkten ve farklı yataklardan getirilmiş mermerlerle bu sütunlar, insanı afallatan bir görünüme bürünmüş. Yaklaşık altı yüz yıl önce camiye çevrilirken binanın dört yanına minareler eklenmiş; 1935’ten beri müze olarak işlev gören Ayasofya, İstanbul’da bir yeryüzü temsilcisi olmuş.

Fotoğraf: Sinan Çakmak

BAZİLİKA SARNICI (YEREBATAN SARAYI)

Yerebatan Sarayı’nın üzerinde bir saray mı vardı yoksa İstanbul’un en eski üniversitelerinden biri mi? İnciciyan, “sarnıcın bir sarayın altına yapıldığı”nı yazıyor ve ekliyor; “Justinianus sarnıcın üzerine bir heykel diktirmişti. Hazreti Süleyman’ın çenesi eline dayanmış vaziyette, kendi eserinden çok daha güzel olan Ayasofya’yı hayretle temaşa ettiğini tasvir ediyordu. Daha sonra İmparator Basil bu heykeli kaldırmıştır.” John Freely, yapıya Bazilika Sarnıcı denmesinin nedenini “Stoa [üstü örtülü, önü sütunlu galeri] bazilikasının altında yer almasıdır” diye açıklıyor ve sürdürüyor; “Stoa bazilikası kentin birinci tepesindeki ikinci büyük meydandır. 532 yılındaki Nika isyanından sonra yapılmıştır. Konstantinos olasılıkla sarnıcı genişletmiştir.”

Bazilika Sarnıcı, Ayasofya’nın karşısındadır. Sarnıcı, Bizans İmparatoru I. Justinianus (527-565) yaptırmış. Bu kapsamda bir sarnıcın buraya yapılması, pek çok araştırmacının söylediği gibi salt o dönemde kentin yönetim merkezinin burada olmasından değil. Kuraklık gibi doğal felaketlerin yanı sıra surların dışında kalan su kanallarının işgallerle, kuşatmalarla işlevsiz kalması durumunda da bir çözüm olarak görülmesindendir. Ancak dönemin mimarları su sorununu çözmenin de en estetik, en sağlam ve uzun zaman dayanabilecek yolu olarak böyle yapılar inşa ettiler. Dahası da var. Celal Esad Arseven’in kaleminden okuyalım: “Bizanslılar, sarnıçlara neredeyse ibadethaneler kadar önem verirdi. Sarnıçların içinde bugün gördüğümüz müzeyyen ve mükellef sütun başlıkları bu ihtimamın derecesini gösterir.”

Yerebatan Sarayı’nın sütunlarının kimi korint başlıklı, kimi dor tarzındadır. Tuğladan örülmüş hayli kalın duvarları ve tuğla döşeli zemini Horasan harcından kalın bir tabakayla sıvanarak su geçirmez hale getirilmiş. Günümüzde çok insanın turistik ve romantik duygularla baktığı, kimilerinin de “Koca binaya iki avuç su dökmüşler, avuçla para alıyorlar” dediği yapı, zamanında durgun bir deryadır, çünkü yaklaşık 100 bin ton su depolama kapasitesine sahiptir.

Sarnıcın eski adlarından birinin “Suyabatan Sarayı”, diğer adının da “Baziliki Kinoterna” olduğunu söyleyen İnciciyan 18. yüzyılı anlatırken şöyle yazmış: “Bu sarnıcın üstündeki evler suyunu, evlerin zemin katlarındaki deliklerden sarkıtılan kovalarla karşılardı. Bilhassa kış aylarında deniz gibi dolan sarnıçta balık da bulunurdu.” Yapım planı nedeniyle sarnıca, Latince kökenli dillerde de “Citerne Basilique” denmiştir.

“Dünyada bütün kentler ölüme mahkûmdur. Fakat İstanbul, insan var oldukça yaşayacaktır,” diyor Petrus Gyllius. İnciciyan’ın, “18. Yüzyılda İstanbul” adlı eserine not düşen H. D. Andreasyan’dan öğreniyoruz ki, sarnıcı Batı dünyasına ilk tanıtan kişi, Pierre Gilles adıyla da bilinen bu kâşif oluyor. “İçinde sandallarla dolaşmış Gyllius’a göre sarnıç 336 ayak uzunluğunda, 182 ayak genişliğindedir. [Bugünün ölçüleriyle 140×70 metre.] Üzerine, birbirinden 12 ayak mesafede bulunan 336 mermer sütuna oturtulmuş kemerli bir çatı yapılmıştır.”

Yerebatan’ın tılsımını zirveye çıkaran devasa sütunların bir kısmı, Bizans’ın pek çok mimari eserinde görüldüğü üzere kendisinden önceki başka yapılardan getirilmiş. Yüksekliği yapıya kısa gelen sütunlara ek yapılmış. Sarnıçta en çok ilgi çeken öğelerden biri olan Medusa başları da bu eklerden biridir. Medusa başlarının daha önce hangi yapının süsü olduğu bilinmiyor.

Fotoğraf: Turgut Tarhan

HAREM-İ HÜMAYUN

Harem’i oryantalistlerin gözünden anlamaya çalışmak pek çok bakımdan eğlendirici olabiliyor. Hemen her şeyin cinselliğe bağlandığı, kadın bedeninin ve cinselliğinin pornografiye varan görünümleri üzerinde kâh aralanıp kâh kapanan giz perdeleri… Pierre Loti’nin çizdiğine benzeyen sayısız sahnenin birbirine karıştığı bir âlem… Nazım Hikmet’in Loti’yi azarlamasına neden olan “Gümüş tepsilerde raks eden sultan / Mihrace padişah …” gibi sözcüklerin sıkça kullanıldığı bir yazın dünyası.

“Harem” sözcüğünün yanına gelen açıklayıcı sözcükler şunlardır: “Girilmesi yasak olan yer.” Bir de şunlar ekleniyor: “Korunan, mukaddes ve muhterem yer.” Sır da tılsım da burada başlıyor. Peki, ama kim giremez? Padişah dahil, hiçbir erkek… Topkapı Sarayı’nın Harem bölümünün hem mimari, hem de yaşayış düzenlenişi böyledir. Harem-i Hümayun, padişahın annesi, gözdeleri, hasekileri, cariyeleri, kızları ve onlara hizmet etmek için köleleştirilmiş cariyelerle, hadım edilmiş siyahi harem ağaları dâhil, sarayın hümayununda, yani himayesinde olan cümle insanın, zaman geçirdiği mekânlar silsilesinden oluşuyordu.

Osmanlı saray yaşantısının tarihiyle ilgilenen herkes için en çok merak uyandıran, en gizemli kurum Harem olageldi. Hakkında az bilgi olan her şey gibi Harem de insanların kafasında farklı farklı yorumlarla şekillendi. Bilgiden çok hayal konuşuyordu. Bugün de Osmanlı Harem teşkilatının ilk yılları hakkında yeterli bilgi yok. İki Bizanslı prensesle evlenen Osmanlı’nın ikinci hükümdarı Orhan Gazi (1326-1362) döneminde devletin kurumsallaşmaya başlamasıyla Harem de kurum haline geldi. Fatih Sultan Mehmet zamanında Harem devlet ve saray teşkilatını geliştirdi, bu gelişmeler de Harem-i Hümayun’u şekillendirdi.

Osmanlı sarayı Birun (dış), Enderun (iç) ve Harem olmak üzere üç bölümden oluşuyordu. Bu, Osmanlı’yı belirleyen bir örgütlenme biçimiydi. Cariyelerin çok önemli bir bölümü, savaşlarda esir alınan ya da satın alınarak saraya getirilen güzel ve zeki kızlardan oluşuyordu. Aslında bu oluşum, harem üzerine yazılmış pek çok hayali metni alacakaranlığa gömüyor. Çünkü devletin kendisinde, Osmanlı diplomasisinde, ilişkilerinde ne kadar hile, dolambaç, sabır, hırçınlık, cinayet, büyü, düşürme ve yüceltme varsa, Harem hem bunların büyük ölçüde kaynağı, hem yansımasıydı. Örneğin padişahla halvet olup oğlan çocuğu doğurmak yetmez; bu olsa olsa bir kadını “gözde” ya da “kadınefendi” yapabilirdi. Asıl mesele bir kadının doğurduğu çocuğu imparatorluk tahtına oturtmasıydı. Bir kadın, oğlu padişah olduğunda büyük bir törenle Harem’e gelir ve Valide Sultan unvanını alabilirdi. Padişah anneleri, Harem’in de, Osmanlı Hanedanı’nın da arkadaki yöneticisiydi. Kimi kaynaklar Harem’in önemini vurgulamak için şunu söyler: “Harem ağalarının başı olan kızlarağası, protokolde, sadrazam ve şeyhülislamdan sonra gelirdi.”

İstanbul’un alınmasından sonra Osmanlı’nın ilk Harem’i Fatih’in Beyazıt’ta yaptırdığı ve kısa zamanda terk ettiği Büyük Saray, yani son adıyla Eski Saray oldu. Haremin Kanuni Süleyman zamanında toptan Topkapı Sarayı’na taşınmasına, öyle anlaşılıyor ki, padişah değil Hürrem Sultan gibi Harem mensubu kadınlar karar vermiş. Zira, Eski Saray, Topkapı’da gözden düşen kadınların sığınağı haline gelmişti. Harem-i Hümayun’u tanımak için Topkapı Sarayı’nın Bâbüsselam’ından (sarayın ikinci kapısı) geçmek gerekiyor. Harem, Bâbüsselam ile Bâbüssaâde, yani sarayın üçüncü kapısının arasından kuzeybatıya doğru, Kubbealtı’nın, yani padişahın, yönetici kesimle toplandığı yer olan Divan-ı Hümayun’un arkasından Hırka-i Saadet Dairesi’nin ardına kadar uzanıyor. Darüssade ağaları ve diğer harem ağalarının görevli oldukları ve ikamet ettikleri ‘’Dış Harem Bölümü’’ ile cariyelerin, kadınefendilerin, valide sultanın bulunduğu ‘’İç Harem Bölümü’’ olacak şekilde yapılandırılmış.

İşte bütün mesele, buradaki o muazzam zor yolları aşıp anayola gelmekte. Çünkü bu, padişaha ulaşan yol. Harem’deki her kadının beklentisi bu olmuş. Bu yola “Altın Yol” deniyordu. Yolun “en güzel sonu” Padişah Dairesi’ydi. Bu yolu geçemeyen kadınlar, cariyelerin yaşadığı bölümün kapısındaki yazıyı okuyarak teselli buluyordu: “Allah’ım bize de hayırlı kapılar aç.” Bu da padişah tarafından çeyizleri verilip evlendirilmeyi beklemek anlamına gelirdi. Harem’de sekiz ya da on kadınefendi bulunuyordu. Bunlar padişaha çocuk veren kadınlardı ve valide sultandan sonraki hiyerarşik grubu oluşturuyordu. Kendilerine ait dairelerinde; çocukları ve hizmetindeki cariyeleriyle yaşayan kadınefendiler arasında, veliaht şehzadenin annesi olan başhaseki ve sonraki üç kadınefendi, Harem hiyerarşisinde önemli bir yere sahipti.

Topkapı Sarayı’nın Harem’i bir sistematiğe göre yapılmamıştır. Her padişah devrinin değişen ihtiyacına göre eklemelerde bulunulmuştur. Ancak buradaki her bölüm sarayın bütün ihtişamını özetleyecek denli görkemlidir. Duvarlardaki 17. yüzyıl Osmanlı çinilerinin en seçkin örnekleriyle yapılmış süslemeleri, 19. yüzyıl başında, Batı etkili panoramik manzara resimleri tamamlıyor. Osmanlı hanedanı fertlerinin karşı karşıya gelebildikleri tek yer olan ‘’Valide Taşlığı’’ lebiderya Haliç manzarasına açılıyor. Burada diğer bölümlerden ayırt edici bir dekora sahip olan “Yemiş Odası” dönemin ahşap kullanımı ve süslemesi bakımından çarpıcı.

Saltanat Kapısı’ndan girdikten sonra, Çeşmeli Sofa’dan başlayarak bütün bu bölümler sarayda çıkan çok büyük bir yangından sonra yeniden yapılmıştır ve Mimar Sinan’ın eseridir.

Sinan’ın 1574’te yaptığı bu bölümler Topkapı Sarayı’nın dış görünümünü dünyaya tanıtmak bakımından önemlidir. Üzerlerini örten kubbeleri, her kubbenin üzerindeki bacalarıyla sarayın Marmara’dan görülen siluetini oluşturur. Haliç’i bir de Topkapı Sarayı’nın Harem Dairesi’nden izlemek gerek. Pek çok insana “sanki o ana kadar Haliç’i hiç görmemişim” dedirtir. Topkapı Sarayı, dünyada günümüze gelebilmiş sarayların en eskilerinden ve kapladığı 700 bin metre karelik alanla, değişik dönemlerde eklenen yapılarıyla en genişlerinden biridir.

Halka açık koleksiyonunun en değerli parçaları arasında sayılan ve Yavuz Sultan Selim döneminde Kahire’den getirtilen Hazreti Muhammed’in hırkası, dişi, ayak izi ve kılıcı; dünyaca ünlü Kaşıkçı Elması; Topkapı Hançeri ilk akla gelenler. Ancak, sarayın barındırdığı ve görülmeye değer eserlerin yalnızca adları binlerce sayfa tutabiliyor. Şu kadarı söylenebilir: Sarayda Osmanlı İmparatorluğu’nun 400 yıla yakın birikimi sergilenmekte.

İstanbul’un kurulduğu akropol tepesindeki konumu, Topkapı Sarayı’nı yeryüzünün güzide yapılarından biri kılıyor. Bir tarafta Haliç ve Boğaziçi’ni, bir tarafta Marmara Denizi’ni gören balkonları, Topkapı Sarayı’nı başlı başına bir cihannüma, yani dünyanın seyredildiği yer haline getirmiş. Denir ki dünyada yaşayan herkes Topkapı Sarayı’nın bir balkonundan bir kahve içimi bakmalı bu dünyaya.

Fotoğraf: Sinan Çakmak

YEDİKULE

Tarihin bütün yapıları onları var eden nedenlere uzun uzadıya bağlı kalmayabiliyor. Bazen politikanın ve politikanın bir biçimi olan savaşların sonuçları mimarinin de kaderini ters yüz ediyor. Bugün aynı adı taşıyan semtteki Yedikule, bunun en zalim ve geçmişi esrarengiz olaylarla dolu örneklerinden biridir.

Yedikule Hisarı olarak da bilinen bu kuleler topluluğuna açılan görkemli tarihi kapının üzerindeki Bizans kartalı kabartması, 413-439 yılları arasında kapıyı yaptıran Bizans İmparatoru II. Theodosius zamanından kalmadır. Bu Yedikule’nin giriş kapısı oluyor. Burçlar topluluğunun içindeki bir başka kapı, bu kapıdan daha çarpıcı boyutlara ve yapı özelliklerine sahip.

Bizanslılarca “Yaldızlı, Işıklı” ya da daha abartılı ve yaygın söylenişiyle “Altın Kapı” anlamında “Porta Aurea” olarak adlandırılan bu kapı, Bizans’ın kent dışına yaptırdığı en büyük zafer takıdır. İki yanındaki burçlar kapının korunması için yapılan ilk burçlardır. Zafer kazanan Bizans krallarının ve komutanlarının bu kapıdan girmesi bir gelenek olmuş. Örneğin, 1261’de Paleologos, kenti uzun süre hırpalayan Latin işgaline son verdikten sonra zaferini bu kapıdan girerek kente ilan etmiş. Kapının mimarisini belirleyen üç kemerin en yükseği ortadaki kemerdir. Kurulduğunda bu kemerlerin üzerinde olan ama şimdi göremediğimiz Prometheus, Herakles, Zeus gibi mitoloji kahramanlarının heykelleri, kentin henüz Hıristiyanlığı resmi olarak kabullenmediğinin göstergesi olarak yorumlanıyor.

II. Theodosius’un, bizim şimdi önemli bir bölümünü görebildiğimiz surları bu zafer anıtıyla birleştirerek yaptırmasından sonra burası kentin en görkemli kapılarından biri olarak varlığını sürdürmüş. Bizans Devri’nde burada birbiriyle ilişkili dört kule olduğu biliniyor.

Fatih Sultan Mehmet kenti ele geçirdikten kısa bir süre sonra Bizans’ın “Altın Kapı” dediği kapıyı “bir gedik olabileceği” düşüncesiyle ördürerek kapattırmış ve diğer üç kuleyi eklemiş. II Mehmet’in surların arkasına ve burçları birbiriyle bağıntılı hale getirecek biçimde yaptırdığı yapıdan sonra burası Yedikule adını almış. Bir anlamda bağımsız bir kaleye dönüşen yapı, bir dönem Osmanlı Sarayı’nın hazinesinin saklandığı ve biriktiği bir merkez bankası işlevi görmüş. Ancak daha sonra padişah paraların Topkapı Sarayı’nda korunmasına karar vermiş.

Yedikule’nin bugünkü adıyla zindana dönüşmesi de bu tarihten sonradır. Padişahı kızdıran Rus elçisi Aleksi Oberskov ya da Eflak Prensi Constantin Brancoveanu burada hapsedildiği bilinen itibarlı yabancıların akla gelen ilk örnekleri. Şimdi, halk arasında “Zindan Kule” denen kulenin ve diğer bazı yapıların duvarlarına kazınarak yazılmış farklı dillerdeki sözcükler bu dönemlerin izleridir. Yaptığı reformlarla Yeniçeri Ocağı’nın gazabına uğrayarak tahttan indirilen Osmanlı Padişahı Genç Osman’ın burada işkence görerek öldürülmesi, onu izleyen padişahlar üzerinde de küçümsenmeyecek etkiler bırakmış.

Yedikule’de bugün de görülen kalın ahşap asma katlar, İğneli Fıçı gibi işkence aletleri, üstünde kelle kesilen taşlar, tecrit hücreleri, Bizans’ın zafer takı, Osmanlı’nın bir dönem Merkez Bankası olan bu yapı topluluğunu Avrupa’da ortaçağdan kalma pek çok benzeri gibi bir İşkence Tarihi Müzesi haline getirmiş.

Fotoğraf: Turgut Tarhan

KIZTAŞI (MARCİANUS SÜTUNU)

Mimar Sinan, Süleymaniye Camii’nin yapımı sırasında “Kıztaşı civarında bulduğu bir sütunu kullandığından” söz ediyor ve pek çok insan bugün camideki hangisi olduğunu bilmediğimiz bu sütunla, Fatih’teki Marcianus sütununu birbirine karıştırarak anıyor.

Evliya Çelebi de Seyahatname’de bir sütundan söz ediyor: “Saraçhanebaşı’nda göğe baş çekmiş tek parça bir direk üzerine beyaz bir sanduka ham mermer üzere Pozatin Kral’ın şanssız kızı gömülüdür ki karınca ve yılandan korunması için tılsımlı büyük bir sütundur.” Çelebi’nin “tılsımına” dikkat çektiği sütunun hangisi olduğunu berrak olarak söylemek olanaklı değilse de Süleymaniye’nin yapılış tarihiyle Çelebi’nin Seyahatnamesi’nin yazılma tarihi arasındaki zaman dilimi, büyük olasılıkla bugün gördüğümüz sütundan söz ettiğini düşündürüyor. Kıztaşı da denen sütunun ikinci efsanesi, altından geçen genç kadınların, “bekaretini yitirip yitirmediğini, cümle alemin duyabileceği şekilde söylemesidir.”

Saraçhane’deki görülmeye değer yapılardan biri olan Amcazade Külliyesi’nin yakınlarındaki Marcianus Sütunu’nu, Roma imparatorlarından Marcianus’un (450-457) yaptırdığı biliniyor. Yapıldığı dönemde en üstündeki başlığın Marcianus’un heykelinin taşıyıcısı olabilieceği, ileri sürülen yaygın görüşlerden biridir. Bu heykelin akibeti bugün bilinmiyor. Üç basamaklı bir mermer kaidenin üstüne oturan yekpare granit sütunun yüksekliği 10 metre.

Kent Osmanlı egemenliğine geçtikten sonra sütun bu semtteki evlerin arasında neredeyse ilgiden yoksun bir biçimde varlığını sürdürmüş. 1908’de çıkan büyük bir yangın, daha önce burada yerleşmiş olan Yeniçerilerden kalma evleri de yutunca, sütun yeniden görünür olmuş ve etrafında küçük bir meydan oluşmuş.

Bugün sadece mermer kaidesini görebildiğimiz Arkdios Sütunu’nu ve Mısır’dan getirilen Thedosios Sütunu’nu saymazsak Kıztaşı, Bizans döneminde dikilmiş belli başlı beş sütundan biridir. Sütuna “Kıztaşı” denmesinin nedeni kaidesindeki Nika kabartmasından ötürü olmalıdır.

Fotoğraf: Sinan Çakmak

 

TELLİ BABA TÜRBESİ

Rumeli Kavağı’nda antik çağdan beri yerleşim olduğu biliniyor. Antikçağda burada İason’un yaptırdığı bir Kybele ve Serapis tapınağı bulunduğu birçok kaynakta yer alır. Geçmişte bir balıkçı köyü olan yerleşim, bugün de balık kültürüyle söz ettirir kendinden.

Fakat bütün bunlardan ve öteki bütün efsanelerinden daha çok bilineni Telli Baba’dır. Günün hemen her anı bu türbenin önü çiçekli, kurdeleli gelin arabalarıyla ve ağırlığını kadınların oluşturduğu evlenmek için dilekte bulunmaya gelen insanlarla doludur. Telli Baba’nın kimliği hakkında tam olarak bir bilginin olmaması buraya olan ilgiyi azaltmak bir yana daha da artırıyor. Türbede yatan hakkında çeşitli rivayetler var. Bunlardan birine göre asıl adı İmam Abdullah Efendi olan Telli Baba, Fatih devrinde orduda tabur imamı iken şehit olmuş; 80 yıl önce hastalıklı bir genç kadının onu rüyasında görmesiyle birlikte mezarı ortaya çıkarılmış. O günden sonra iyileşen genç kızın peşinden birçok insan bu türbeyi ziyaret etmiş.

Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdai, Beykoz’da Hazreti Yuşa, Beşiktaş’ta Yahya Efendi ile birlikte Boğaz’ın dört bekçisinden biri olduğuna inanılır. Ancak burada Boğaziçi’nin başka bir efsanesi, tılsımlarından biri daha var. Rumeli Kavağı’nın ilerisindeki Garipçe köyü, handiyse antikçağdaki Gyropolis adını sürdürüyor. Mitolojinin çıkarcı tanrıları tarafından lanetlenmiş mağrur kral Phineus burada yaşamak zorunda bırakılmıştır. Kuş gibi kanatları olan tuhaf yaratık harpiler, kralın yiyeceklerini çalıyor, kirletiyor ve onu açlığın pençesinden çıkamaz hale getiriyorlar. Altın Post’un arayıcısı kahraman Argonotlar bu yaratıkları bir daha buraya uğrayamayacak biçimde korkutup kovmuşlar. Phineus’un onlara akıldan, öğütten, deneyimden vereceği başka şeyi olmadığı için o da borcunu böyle ödemiş. Zira, Argonotlar Boğaz’ın en tehlikeli, en çetrefil yeri olan Karadeniz’in ağzından içeri girmek zorundadırlar. Denizin buradaki zalimleşebilen cilveleri bir yana, bir de Symplegadlar, yani çarpışan kayalar vardır. Aralarından bir gemi geçmeye kalktığında, bu iki kaya iki kıyıdan hızla birbirilerine kenetlenir ve aralarındaki gemiyi tuz-buz edermiş. “Bu kayalara geldiğinizde, önden bir güvercin uçurun” demiş Phineus; “kuşu ezmek için birleşen kayalar geri çekilmeye başladıklarında, onlar yeniden birleşmeye zaman bulamadan siz de geminizi hızla sürün ve geçin.”

Biri Anadolu Kavağı’nda öteki Rumeli’de olan karşılıklı bu iki kaya bugün de yerlerinde. Arogonotlar efsanesi Karadeniz’de devam ettiğine göre, Phineus’un öğüdü yerini bulmuş sayılıyor. Bu efsane İstanbul Boğazı’nın zorluklarının bir imgesi olarak da okunabiliyor…

Fotoğraf: Turgut Tarhan

YAHYA EFENDİ TÜRBESİ

Dolmabahçe Sarayı’yla bu bölgeye yerleşen Osmanlı yönetimi, buraları neredeyse bir saraylar ve bunlara bağlı köşkler deryasına çevirmiş. Yıldız Parkı’ndaki Yıldız Sarayı da bunlardan biridir. Saray, Padişah III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan için yaptırılmış. Daha sonra II. Abdülhamit burayı Osmanlı İmparatorluğu’nun ana sarayı olarak kullanmış. Bu saray kompleksi, Boğaziçi’nin sahil şeridinden başlayarak kuzeybatıya doğru yükselip sırt çizgisine kadar tüm yamacı kaplıyor. Yıldız Parkı, – otomobil trafiğine açılmış olmasına karşın- hâlâ güzel pek çok özelliğini koruyor. İnsanı kent gürültüsünden kopartan tılsımlı koruluk içine yerleşmiş saraylar, köşkler, yönetim, koruma ve saray servis yapılarının pek çoğu günümüzde lokanta ve benzeri hizmetler veriyor.

Yıldız’da Yahya Efendi’nin zarafet örneği türbesi vardır. Kanuni Sultan Süleyman’ın sütkardeşidir, ancak karakterleri gibi yolları da ayrılmış. Yahya Efendi, Anadolu yakasındaki Hazreti Yuşa, Üsküdar’daki Aziz Mahmud Hüdai ve Sarıyer’de Telli Baba’yla birlikte Boğaziçi’nin dört koruyucusundan biri olduğuna inanılan bilgindir. Halk arasında anlatılan öykü­lerinden biri Yahya Efendi’nin Yıldız’daki türbesi gibi zariftir: Yahya Efendi, Hızır’la arkadaştır. Kanuni Sultan Süleyman, ona, kendisini Hızır’la tanıştırması için durmaksızın ısrar eder. Padişah ve Yahya Efendi bir gün bir sandalla Boğaziçi’nde gezmeye çıkar. Sandalda bir üçüncü kişi daha olur. Bu kişi padişah Süleyman’ın parmağındaki paha biçilmez yüzüğü uzun süre inceledikten sonra, “Yüzüğünüze bakmam için bana verir misiniz” der. Yüzüğü alır ve denize atar.

Kanuni alı al, moru mor olur ama kendisini tutmayı da başarır. Sandal, Kuruçeşme’ye yanaşınca Yahya Efendi’nin arkadaşı, elini deryaya daldırır ve denize attığı yüzüğü çıkarıp padişaha verir. Karaya çıktıklarında Yahya Efendi “Yanımızdaki zat Hızır Aleyhisselam’dı” der. Kanuni “Neden bana tanıtmadın? Oysa onu tanımayı ne kadar istediğimi biliyordun” diye sitem ederek sağına soluna bakınır ama adam yok olmuştur. Yahya Efendi’nin yanıtı can yakıcı bir tuhfedir (armağan): “O kendisini tanıttı ama sen tanıyamadın.”

Denizin kenarındaki Mevlevi Tekkesi’nin yıkılmasından sonra yaptırılan Çırağan Sarayı halka kapalı. Geçirdiği bir yangından sonra yapılan onarımlar da zaten bu yapıya özgünlük kazandıran süsleri, öğeleri handiyse büsbütün silmiş.

Fotoğraf: Serkan Şentürk

 

THEODOSİUS DİKİLİTAŞI (MISIR DİKİLİTAŞI)

Mısırlılar yarattıkları olağanüstü genişlikteki meydanların insanlarda korkutucu bir boşluk duygusu uyandırmasını giderebilmek için meydanlara sütunlar dikmiştir. Kentin bu çekirdek bölgesi bir bakıma Mısır’ın tarihsel meydan geleneğini akla getiren sütunlar barındırıyor. Dikilitaş, İstanbul’da yapılmamış olmakla birlikte şimdi bu kentte bulunan en eski eserlerin başında sayılıyor. Yapıt, onu Sultanahmet Meydanı, yani o zamanki Hipodrom’a diktiren I. Theodosius’un adıyla da anılır.

III. Tutmosis bu sütunu Mezopotamya’da kazandığı bir zaferin anısına yaptırmış ve Aşağı Mısır’da Heliopolis’e diktirmiş. Sütunun, Luksor’daki Karnak Tapınağı’na dikilmiş olan ilk halinin bugün bizim gördüğümüzden üç kat daha uzun olduğu söylenir. Roma devleti kendini dünyanın hâkimi ilan edip İstanbul’u da başkent yapınca sütun hayli küçültülerek buraya taşınmış…

Pembe granitten yapılmış sütunun bütün kenarları, Firavun Tutmosis’in Amon Ra’ya sunduğu kurbanları gösteren sahnelerle süslüdür. Asırlar boyunca “tılsım” sayılan sütundaki hiyeroglif yazılar da bunu gösteriyor: “Servet, şiddet ve maharete sahip, güneşteki altın renkleri dünyaya yayan Tanrı Amon sayesinde bu vasıfları kazanan 18. sülaleden III. Tutmosis denizleri aşarak iki nehir arasındaki memleketleri zaptetti. Ve bu abideyi dikti.”

İstanbul’da yapılan mermer kaidenin üç kenarı onu yaptıran Theodosius’un yaşamından kesitlere ve yine onun için eğlence bakımından önemli olan at yarışlarına ilişkin sahnelere ayrılmış. Kaidenin batı yüzündeki kabartmada tahtında oturan Theodosius, yanında karısı ve çocukları olduğu halde elçileri kabul ediyor. Güney cephesinde, at yarışlarını izliyor. Doğu yüzünde yarışı kazananlara ödül veriyor. Kuzey yüzünde ise İmparator Arkadius imparatorluk locasında gösteriliyor.

Fotoğraf: Kerem Yücel

YUŞÂ TEPESİ VE YOROS KALESİ

Mitolojik öykünün Boğaziçi’nden Karadeniz’e ilerleyişindeki duraklardan biri olan Anadolu Hisarı, bir balıkçı yerleşimi olmaktan gelen özelliklerinin çok azını da olsa koruyabilmiş. Bu bölge karşısındaki Rumeli Kavağı’yla mitolojide Altın Postu arayan Argonotların serüveninde önemli bir yere sahiptir.

Örneğin mitolojinin boks maçlarından biri buradaki Yuşa Tepesi’nde yapılmış. Argonotlardan yumrukları güçlü Polluks’la vahşi bir güce sahip dev kral Amycus arasındaki günler süren dövüşü Polluks kazanmış ve Amycus’u bu maçta öldürmüş. Öykü, buradaki 12 metre uzunluğundaki mezarın işte bu dev krala ait olduğunu söylüyor.

Pek çok kaynak bu tepenin tarihin ilk dönemlerinden itibaren kutsal bir yer olarak kabul edildiğini söyler. Nasıl kutsal kabul edilmesin ki; Yuşa Tepesi 200 metre yüksekliğiyle buradaki en yüksek tepedir. Bu tepeden Boğaziçi’ni seyretmek başlı başına bir tılsım, doğanın insana verdiği bir kutsallıktır. Resim sanatının aklı başında erbaplarının Boğaziçi’ni resmetmek için bu tepeyi seçmeleri boşuna değildir. İstanbul tarihiyle ilişkisi olmuş çeşitli uygarlıklar burada kendi inançlarının tarihini aramış, görmüş, yaratmış. Bugün hiçbir iz kalmamış ama kimi kaynaklar burada ilkçağlardan kalma Zeus Tapınağı’nın, Bizans döneminde bir kiliseye çevrildiğinden söz ediyor. Kimi teolojik kaynaklar Yuşa Peygamber’in, Musa Peygamber tarafından fethedilmek istenen Kenan ülkesinden haber toplamak için gönderilen on iki casustan biri olduğunu ve Musa’nın ölümünden sonra Kenan’ı fethedip topraklarını on iki kabile arasında bölüştürdüğünü yazıyor. Kimi teolog, Musa Peygamber’den sonra gelen peygamberlerden biri olduğunu söylüyor. İslamiyet’ten sonra buradaki türbenin, Yahya Efendi, Aziz Mahmud Hüdai ve Telli Baba’yla birlikte Boğaziçi’nin dört koruyucusundan biri olan Hazreti Yuşa’ya ait olduğuna inanılıyor. Bu inanç “Yuşa Hazretleri’nin, Musa Peygamber’le birlikte Mecma’ül bahreyn’e (Boğaziçi) geldiğini ve bir savaş esnasında Sütlüce’de öldüğünü, ama İstanbul’un bu en müsemma tepesine gömüldüğüne” dayanıyor. Buraya gelen yoğun ziyaretçi kitlesine hizmet vermek gerekçesiyle 1990’lı yıllarda türbenin yakınlarına kimi yapılar inşa edildi. Bu olağanüstü tepenin aşağıdaki tamamlayıcısı Yoros Burnu’dur. Burada, Bizans kalesi kapladığı alan bakımından İstanbul’daki en büyük kaledir. Boğaziçi’nin tılsımına bu kalenin içindeki kulelerden bakınca bir renkler senfonisi görülebiliyor. “Derdini Marko Paşa’ya anlat” deyiminde adı geçen Marko Paşa’nın konağı da burada. Sultan Abdülaziz’in hekimbaşı olan Marko Apostolidis, Hilal-i Ahmer’in yani günümüzdeki Kızılay’ın kurulmasında da başrolü üstlenenlerden biridir. Bu usta hekim ve aktivist, çözemeyeceğini bildiği sorunları, bir yere varmayacak yakınmaları bile sabırla dinlemesiyle ünlenmiş…

Fotoğraf: Turgut Tarhan

Hazırlayan: Tevfik Taş

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*