İSTANBUL’UN İMAR TRAJEDİSİ

in İSTANBUL

İstanbullu hiç kimse şehirdeki binaların ayrıntılarını ezberleyecek kadar eski mirasla ilgilenmiyor. Nerede neyin yıkıldığını bilemeyenleri gördükçe, bu şehrin niye sorumsuzca altüst edildiğini anlayabiliriz

Büyükşehir İstanbul’un Akdeniz’de en uzun süre oturulan ve imar edilen birkaç şehirden biri olduğu açıktır. Atina’nın uzun asırlar boyu ihmal edilen bir harabe ve etrafındaki kasabayla sınırlı olduğu düşünülecek olursa (Constantinople) İstanbul; Roma ve İskenderiye (Alexandria) ile birlikte kesintisiz büyükşehir vasfını koruyan bir yerdir. Üstelik İstanbul bu hayatını neredeyse 2 bin yıl boyunca, cihan imparatorluklarının payitahtı (caput mundi) olarak muhafaza etmiştir.

Muhteşem bir sentez
Bu üç şehrin özelliği vardır. 2 bin yıldır devamlı imar gören bu şehirlerden Roma’da 5’inci asırdan sonra bir çöküntü ve fakirlik göze çarpıyorsa da Rönesans devri onu tekrar diriltmiş, eskinin mirası gördüğü tahribata rağmen yeni döneme ruhunu verebilmiştir. Roma eski dünyanın kalıntılarını, asıl önemlisi İtalyan Rönesansı’nın mimari gelişimini 18’inci ve 19’uncu yüzyıllardaki uyumlu değişimleriyle muhafaza edebilmiştir. İtalya’nın bütün karışıklıklarına, sık sık duyulan yolsuzluklara rağmen bir kurum namusunu korumuştur: İtalyanlar baba ocağına ve ecdadın şehrine sahip çıkmayı bilmiştir.
İskenderiye ise hakikaten Büyük İskender’in kurup geliştirdiği muhteşem bir limandır. Eski dünyanın dinleri, kültürleri, dilleri bir arada buradaydı. Şehrin eski Mısır’dan gelen mimari kalıntıları Yunanlık ve Roma’nın zenginliği ile kaynaşmıştır. Helenistik devir eski dünyada Kobt halkı (eski Mısır dili ve halkı), İbrani ve Yunan rengini bir arada tutmayı bilmiştir. Bu birlikteliğin en saygın abidesi zengin İskenderiye kitaplığıydı. Asırların tahrip ettiği bu kitaplık asırları da aydınlatmıştır ve şimdi UNESCO’nun 30 yıldan beri izlediği bir programla yeniden kurulmuştur. Bakalım gerçekten büyük bir kütüphane olabilecek mi?
Lakin İstanbul hepsinden farklıdır. 2 bin yılın en zengin eserleri, abideleri burada yer alır. Osmanlı İstanbul’u doğunun ve batının muhteşem bir sentezidir. Ne var ki 19’uncu asırda endüstri dünyasının gelişmelerine ayak uydurmakta zorlanmıştır. Şehirde aniden ihtiyaç duyulan liman genişlemesi, gelen buharlı ve yelkenlilerin boşalttığı yolcular, tayfalar için oteller, hastaneler, kâgirleşen şehrin yarattığı sıkıntılar bir yana, sefalet değilse de fakirlikle zenginleşmenin yüz yüze geldiği bir ortam olmuştur.
İstanbul çok zengin değildi, çok fakir de değildi; o yüzden 19’uncu yüzyılın büyük metropollerine, havagazı aydınlatmasına, yangınlarda kül olan ahşap şehirlerin yerine kâgir binalara hayrandılar. Şehri değiştirecek para ve imkan yoktu, önerilen proje sahiplerinin de bu şehri ne kadar tanıdığı tartışılıyor.

Osmanlı dokusu zedelendi
İkinci harbin akabinde İstanbul’da bulvarlar açma merakı başladı ama hâlâ şehrin surlar dışında büyüyeceği pek hesaba katılmıyordu; böyle bir plan ve teşvik de yoktu. Diğer yandan şehirdeki sanayinin Anadolu ve Trakya’nın uzak noktalarına kaydırılması söz konusu da değildi. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki CHP belediyeciliği, şehri yıkmaya, hiç de uygun olmayan yerlere aşırı trafik yaratabilecek tesisleri kurmaya başladı. Tarih ve güzellik söz konusu değildi. Zaten dönemin yöneticileri ve matbuat kubbeden nefret ediyordu, dört köşe ve betonarme özlem duyulan bir üsluptu. İstanbul’un Saraçhane’deki belediye binasını dahi Teknik Üniversite’nin hocaları Batı’daki yeni mimari modellerden kopyalayarak yaptılar.
Bu çirkin binanın kötü mimarlık kadar, yetersiz bir mühendislik yaratısı olduğu, 17 Ağustos depreminde de ortaya çıktı; üstelik belediye sarayını oraya diken iktidar ve bu işe canla başla girişen mimarlar Saraçhane’nin ne Roma ne Bizans ne de Osmanlı mirasına saygıları olan kişilerdi. Mimar Sinan’ın Şehzadebaşı Camii’nin yanına, okumuş ve dünya görmüş insanlar o binayı nasıl kondurabilir? Etraftaki 19’uncu yüzyıl Osmanlı dokusu büyük bir hoyratlıkla tahrip edildi: Bu İstanbul’un yeni gelişmesi için örnekti.
Başvekil şehri genişletmek için bulvarlar açıyordu. Kimse tramvay binaları sıyırarak geçiyor diye Lizbon’daki eski dokuyu yıkmayı düşünmedi, bulvarlarla tramvayın surdışında kurulması düşünülmeliydi. Suriçi İstanbul’da Topkapı’daki Karaahmet Paşa Camii’nin sebili gibi muhteşem bir Mimar Sinan eseri ve bütün zamanların en büyük ustasının nice mescitleri, Beşiktaş’taki Sinanpaşa Hamamı, yeni getirilen yıkım makineleriyle yıkılıverdi.

Ne tür bir restorasyon?
Şimdi birileri Karaköy’de yıktırılan Raimondo D’Aranco’nun tipik güzel Karaköy Camii’ni yeniden ihya etmek istiyormuş. İstanbullular neyi nerede göreceklerini bilmezler. D’Aranco’nun yaptığı mescide yukarıda sözünü ettiğimden daha fazla feryat edenler oldu. İmarcı şampiyonlar sözde caminin taşlarını numaraladılar ve başka bir yere yapacaklarına söz verdiler. Neredeymiş o parçalar? Daha beterini söyleyelim: Kapalıçarşı girişinde yıktırılan 17’nci asrın muhteşem eseri Kemankeş Kara Mustafa Paşa Camii medrese ve sebilinin bir sanat tarihçimizin toplayabildiği malzeme ile kaleme aldığı tasviri dışında bu yıkılan eserlerin çoğunun ne doğru dürüst fotoğrafı ne rölövesi vardır. Bunların hangisi, nasıl restore edilecek bir soru.

Kadıköy’de oturan Suriçi’ni tanımaz

Almanlar ikinci harbin sonunda çekilirken Varşova’yı kasten uçurup gittiler. Kütüphaneler, arşivler açıldı; yıkılan eserlerin hepsi kayıtlıydı. Yetmedi, halka sordular.
Ben İstanbullu hiç kimsenin şehirdeki binaların ayrıntılarını ezberleyecek kadar eski mirasla ilgilendiğini sanmıyorum. 50 yıldır Kadıköy’de oturanın Suriçi’ni iyi tanıdığını görmedim, Beyoğlu’nda gezinenlerin arasında İstiklal Caddesi’nin yan tarafındaki Tomtom Kaptan Sokağı’nı tanıyan çok azdır. Galiba 1957 imarında Bayezid tahrip edilirken arkasındaki viranelerden (!) söz edip niye yıkılmadığını soranların, bugün bile nerede neyin yıkıldığını, nasıl dejenere edileceğini bilemeyenlerin olduğunu gördükçe, bu şehrin niye sorumsuzca altüst edildiğini anlayabiliriz.

Yazı : İlber Ortaylı

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*