İSTANBUL’UN SULTAN ŞAİRLERİ

in EDEBİYAT

PAYİTAHT İSTANBUL’UN SULTAN ŞAiRLERİ
(SEYF VE’L KALEM SAHİPLERİ)

Osmanlı Padişahları, Osmanlı İmparatorluğu’ nun kuruluşundan itibaren, şairleri ve bilim adamlarını desteklemişler, özellikle Türk dilinin gelişmesinde çok büyük rol oynamışlardır. Şair ve bilim adamlarıyla çok sıkı bir ilişki içinde olmuşlar, pek çok Arapça ve Farsça eserin Türk kültürüne kazandırılmasında bizzat önderlik etmişlerdir. Bunun yegane sebebi, yeni kurulan imparatorluğun bilgi ve kültür seviyesini yükseltmekti. Fakat bunu yapabilmek için kendilerinin de bilgi sahibi olmaları gerekiyordu. İşte meseleyi bu yönüyle ele aldığımızda şehzadelerin çok küçük yaştan itibaren özel bir eğitimle yetiştirildiğini de bilmemiz gerekir. Osmanlı Sultanlarının, II. Murad’dan başlayarak İslam kültür ve edebiyatını da çok iyi bildiklerini ve hemen hemen hepsinin şair olduğunu görmekteyiz. Osmanlı Sultanları da diğer şairler gibi mahlas kullanmışlardır. Pek çoğunun da divanı bulunmaktadır. II. Murad, Murad ve Muradi; II. Mehmed, Avni; II. Bayezid, Adli; I. Selim, Selim ve Selimi; Süleyman, Muhibbi; II.Selim, Selim ve Selimi; III. Murad, Murad ve Muradi; III. Mehmed, Mehmed ve Adli; I. Ahmed, Ahmed ve Bahti; II. Osman, Fâris ve Farisi; IV. Murad, Murad ve Muradi; II. Mustafa, İkbali; III. Mustafa, Cihangir; III. Ahmed, Necib; I. Mahmud, Sebkati; III. Selim, Selim ve İlhami; II. Mahmud, Adli; V. Mehmed, Reşad mahlaslarını kullanmışlardır. Bu, yukarıda da değinildiği gibi Osmanlı imparatorluğunu yönetecek kişilerin, çok küçük yaştan başlayarak öğretimlerine çok önem verilmesine de bağlıydı.

Elimizde şiirleri olan ilk sultan şair II. Murad’ dır (807 /1404-855/1451 ). Tahta 824/ 1421 ve 850/1446 olmak üzere iki kez geçmiştir. Hayat hikayesini yazan kaynaklarda II. Murad, ince, hassas, içkiye ve eğlenceye düşkün, romantik kişiliğiyle vurgulanır. O, ne I. Murad ne de Yıldırım Bayezid gibi savaşçı bir ruha sahiptir. O, bir kültür adamıdır. Bunda belki de biraz çok sevdiği Mara’ya olan tutkusu rol oynar. Ona duygulu şiirler yazar. Aslında bir Sırp Prensesi olan Mara Despina, Sırbistan Kralı Jorj Brankoviç’in kızıdır. II. Murad eşlerinin içinde en çok bu güzel kadını sevmiş, hayata aşk gözlükleri ile bakmış ve

Sâki, getür, getür yine dünki şarâbumı
Söylet dile getür yine çeng ü rebâbumı

Ben var iken gerek bana, bu zevk ü bu safâ
Bir gün gele kim görmeye kimse türâbumı

[Ey şarap sunan güzel, yine dünkü şarabımı getir, yine çeng ve rebâbımı söylet de gönlüm neşelensin. Bu zevk ve safa ben hayatta iken gereklidir. Bir gün (nasıl olsa) kimse toprağımı bile görmeyecek] diyebilmiş bir padişahtır. Fakat bununla birlikte elde Dîvân’ı bulunan ilk şair sultan, Fatih Sultan Mehmed’dir (835/1432-886/1481). Tahta iki kez geçmiştir. II. Murad 848/1444′ te tahtı Fatih’e bırakmış fakat iki yıl sonra tekrar tahta geçmeye mecbur olmuştur. Babasının ölümü üzerine 855/1451 ‘de Fatih tekrar tahta geçer. Daha yirmi bir yaşındayken dahiyane bir fikirle gemilerini Baltalimanı’n dan karaya çekerek tekerlekler üzerinden Haliç’e indirmiş ve İstanbul’u fethetmiştir (857/1453). Tam manası ile bir savaşçı, daha doğrusu İslami bir deyişle gaza eri idi. Genç Padişah, bir yandan Osmanlı topraklarını genişletip Rumeli’nin pek çok yerini almış, Doğu’da Uzun Hasan’la savaşmış, Trabzon’u Osmanlı ülkesine katmış, ama bir yandan da sanatçılara, ilim adamlarına aynı derecede önem vermiş, onları özellikle kendisinin de katıldığı meclislerde bir araya getirmiş bir padişahtı. Kaynaklar onu, fetih babası (Ebü’l-feth) olarak vasıflandırırlar. İlme, irfana ve edebiyata olan saygısı ve merakı da kaynaklarda vurgulanır. Ünlü mutasavvıf Cami (öl. 1492)’ye her yıl bin filori gönderdiği Latifi Tezkiresi’nde kayıtlıdır. Kendisi de şiir yazan Fatih Sultan Mehmed’in şiirde mahlası Avni idi. Şiirlerinde Ahmed Paşa’nın da etkisinde kalan Avni, lirik şiirlerin yanı sıra kendisini bir hayli yoran Karamanoğlu için şu beyti yazmaktan kendini alamamıştır:

Bizümle saltanat lâfın idermiş ol Karamanî
Hudâ fursat virürse ger kara yire karam anı

Vasat bir şair olmakla birlikte yer yer çok güzel beyitler söyleyen Fatih, kimliğini ve duygularını söylemekte bir sakınca görmemiş; sevdiği kadına kul olduğunu

Bir şâha kulam ki kulı sultân-ı cihandır

diyerek hiç de kolay söylenmeyecek bir mısra-ı berceste yazmıştır. İstanbul’un güzelliğini ve fethedildiği zaman özellikle Galata’nın hareketli ve gönül açıcı bir yer olduğunu da bir beytiyle bize bildiriyor Fatih:

Bağlamaz Firdevse gönlünü Kalata’yı gören
Servi anmaz anda serv-i dil-ârâyı gören

diyerek Galata’nın cennetten daha güzel olduğunu, oradaki güzellerin de servi unutturduğunu söyler. Aynca kendisinin İstanbul’un, sevgilisinin de Galata’nın şahı olduğunu ve elbet bu iki şahtan Galata şahının İstanbul şahına boyun eğeceğini de çok zarif bir şekilde

Avnîyâ kılma gümân kim sana râm ola nigar
Sen Sitanbul şâhısın ol da Kalata şâhıdur

diyerek anlatır. Farsça olarak söylediği bir beyitte de İstanbul’u ve Galata’yı sevgilisine bağışlamaya hazır olduğunu söyler ki bu, Hafız’ın (ö.792/1390) ünlü beytinin değiştirilmiş şeklidir. Hafız da sevgilisi gönlünü ettiği takdirde onun siyah benine Semerkant’la Buhara’yı bağışlar:

Eger o Türk-i Şîrâzi be-dest âred dil-i mârâ
Be-hâl-i hinduyeş bahşem Semerkand u Buhârârâ

Hafız bu beyti söylerken sevgilisine kendinin olmayan iki şehir bahşeder. Oysa Fatih, İstanbul’u fethetmiştir, İstanbul’u ve Galata’yı sevgilisine bahşedebilir. O da:

Eger an gebr-i Efrencî be-dest âred dil-i mârâ
Be-hal-i hinduyeş bahşem Sitanbul u Kalatarâ

Fatih, bir devlet adamı, bir savaş kahramanı yani sahib-seyf ; ama öte yandan edebi dünyada olup bitenleri izleyen bir okur ve şair, yani sahib-kalemdir. Beğendiği şiirlere nazire yazan, kendine yazılan kasideleri dikkatle okuyan, hatta kimilerinin etkisinde kalan bir şairdir. Kendisine çok yakın olan Ahmet Paşa’ nın, Harim-i hastaki içoğlanlarından birine ilgi göstermesi üzerine öldürülmesini emreden Fatih, onu, yazdığı “Kerem” kasidesi üzerine affetmiştir. Ahmet Paşa, Fatih için divanında tam on kaside yazarak onu övmüştür. Bunlardan “Güneş” redifli kasidesinde Fatih, gökteki güneşle bir tutulmuş, harikulade hayallerle övülmüştür:

Taht urup tâk-ı felekde husrev-i hâver güneş
Geydi nârencî kaba urındı nûr efser güneş

Zıll-ı Hak Sultân Mehemmed Hân ki olmuşdur anun
Eşigi topragınun her zerresi enver güneş

Fatih, edebiyata gösterdiği ilgiyi ve sevgiyi ve edebi çevreleri korumasını bilim sahasında da sürdürmüş, ünlü astronom ve matematikçi Ali Kuşçu’ yu İstanbul’a getirtmiş, bilim adamları ile kendi huzurunda münakaşalar ettirmiş, eserlerinin şerhini yaptırmıştır. Ayrıca küçük Bellini’nin İstanbul’a gelerek onun portresini yaptığı da malumdur.Fatih, hayata realist bir gözle bakıyor, insan hayatının geçiciliğine inanıyor, dolayısıyle hayatı gerektiği gibi değerlendirmeyi düşünüyordu. Yani o da babası gibi rindmeşrepti. Böyle olmasa,

Sakiyâ mey sun ki bir gün lâlezâr elden gider
Erişür fasl-ı hazân, bâğ-ı bahâr elden gider

Gırre olma dil-berâ hüsn ü cemâle kıl vefâ
Bâkî kalmaz kimseye nakş u nigâr elden gider

diyebilir miydi? Divan sahibi olan Fatih’in Divanının elde mevcut üç nüshası bulunmaktadır. (Millet Kütüphanesi, Ali Emiri Manzum 305, 530, 531) Divan, George Jacob tarafından basılmıştır. Jacob, Divan’a, Upsala Krallık Üniversite Kütüphanesi’nde bir mecmua içinde bulunan şiirlerle, Ata Tarihi, Sehi, Latifi ve Hasan Çelebi tezkirelerinde ki şiirleri de almıştır. Divan birkaç kez basılmıştır. Fatih’in ölümü ne yazık ki taht kavgası getirmiş, Fatih’in oğulları Bayezid ile Cem Sultan’ı birbirine düşürmüştür. Karamanî Mehmed Paşa her iki şehzadeye de durumu bildirmek üzere ulak göndermişse de Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa’nın gönderilen haberciyi yolda öldürtmesi üzerine Cem bu çağrıyı geç öğrenmiş ve bu arada kardeşi Bayezid tahta geçmiştir. Her ikisi arasındaki bu taht kavgası, şair olan Bayezid ve Cem’in şiirlerine de aksetmiş ve atışmalarına neden olmuştur. Bayezid, Cem hacca gidip döndükten sonra da saltanat davasını edince ona :

Çün rûz-ı ezel kısmet olınmış bize devlet
Takdîre rızâ vermeyesin buna sebeb ne

Haccü’l-haremeynem diyüben da’vî kılursın
Bu saltanat-ı dünye içün bunca taleb ne

demiş, Cem de kendisine, “Sen gül yastıklarda coşku içinde mutlu bir şekilde gününü geçiriyorsun. Cem’in ayrılıkla dikeni yastık edinmesine sebep ne?” diyerek aynı vezin ve kafiyede bir beyit göndermiştir:

Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handân
Cem hecrile bâlîn edine hârı sebeb ne

Sofu veya Bayezid-i Veli olarak tanınan II. Bayezid (851/1447-918/1512) Osmanlı tahtına 886/1481 yılında geçer. Osmanlı padişahları arasında alim ve şair bir padişah olarak tanınan Bayezid, zamanında okul, imaret, medrese, cami yaptırarak İstanbul’un imarı ile yakından ilgilendiği gibi edebiyat ve sanata da çok önem vermiş, valiliği sırasında Amasya’ da kendisinden hat ders i aldığı Türk hat sanatının zirvelerinden biri olan Şeyh Hamdullah’ı İstanbul’a davet etmiştir. Böylece hat sanatının İstanbul’da yaygınlaşmasında büyük bir rol oynadığı gibi şiirle de uğraşmıştır. Şiirde Adli mahlasını kullanmış ve yazmış olduğu şiirler Divan haline getirilmiştir. Divanı 1308 (1890-91)’de basılmıştır. Onun ilme ve kültüre verdiği değer; Cami’ye babasının gönderdiği yıllık bin floriyi göndermeye devam etmiş olması, otuz kadar şaire maaş bağlaması, Osmanlı tarih yazıcılığını desteklemesi ve İbn-i Kemal’ e Türkçe, idris-i Bitlisî’ye Farsça tarih yazdırmasından da kolayca anlaşılabilir. Kendisi de okumaya çok meraklı idi. Her okuduğu kitabın başına ve sonuna şahsi mührünü bastığı gibi el yazısı ile de eserin ismini sayfanın başına yazardı. Süleymaniye Kütüphanesi’nde bunun pek çok örneği mevcuttur. Gazellerinden bir örnek:

Ey felek dâyim beni sen nâ-murâd itmek neden
Bini gamgîn eyleyüp âğyârı şad itmek neden

Dâd elünden ey felek her gün bana cevr eyleyüp
Ol rakîb-i kâfire adl ile dâd itmek neden

Câhilün virüp felek maksûdın ehl-i dânişün
Nâ-murâd olmasını dâyim murâd itmek neden

Hûra benzer ol sanem sûretde gerçi ey felek
Sen bu hüsn ile anı kâfir-nijâd itmek neden

Ni ‘met-i vaslı felek vîrüp rakibe zehrini
Kâsesini pür idüp adl ile zâd itmek neden 

Cem (86411459-90011495) kardeşi ile olan olaylardan sonra artık İstanbul’da kalamayacağı aşikar olduğundan çevresindeki şairlerin bir kısmı ile birlikte kaçmıştır. Nis ve Fransa daha sonra da İtalya’da özlem içinde buruk bir hayat yaşamıştır. Şairliği hem babasından, hem de kardeşinden üstün olan Cem, şiirlerinde ülkesine, arkasında bıraktığı annesine ve çocuklarına olan özlemini dile getirmiştir. Hele oğlu Oğuz’un Bayezid tarafından öldürülmesi onda derin yaralar açmış, ve sevgili oğlu için fevkalede duygu yüklü 33 beyitlik bir mersiye yazmıştır. Kimi örnekler:

Yakamı yırtup elünden nicesi âh itmeyem
Cânumı odlara atdı derd-i Oğuz Hân felek

Ağlamakdan ol ciğer-gûşem firâkından müdâm
Kara kara kanlara boyandı bahristân felek

Bir kılına virseler virmezdüm Oğuz Hânumun
Genc-i Karûn ile bin bin milket-i Osmân felek

Ah u vâveylâ dirîg u hasret ü sad derd ü âh
Kim Oğuz Hânım dahı görmeğe yok imkan felek

İşidelden Şâh Oğuz’un şehîd olduğunu
Derd ile oldı Frengistân’ da Cem mecnfûn felek

[Felek, senin elinden yakamı yırtıp nasıl ah etmeyeyim, Oğuz Han’ın derdi canımı ateşe attı. Ey felek! O ciğerimin köşesinin ayrılığından dolayı devamlı ağlamaktan, denizler kara kara kanlara boyandı. Felek! Karun’un hazinesini, binlerce Osmanlı mülkünü, Oğuz Han’ımın bir kılına verseler vermezdim. Ey felek! Ah, yazıklar olsun, aman yüzlerce dert ve hasret, zira Oğuz Han’ımı bir daha görmem imkansız. Ey felek, Oğuz Han’ın şehit olduğunu işittiğinden beri Cem, Frengistan’da mecnun gibi oldu.] Batı’da Zizimi olarak bilinen Cem, sadece Türkçe şiir yazmamış, bir de Farsça divan meydana getirmiş, aynca babası Fatih Sultan Mehmet adına Cemşîd u Hurşîd adlı bir de mesnevi yazmıştır. Divanı 1989’da Ankara’da bir cilt
halinde basılmıştır. Affedilmek ve vatana çağrılmak umudu ile yanındaki şairlerden Cem Sadi’ si adıyla tanınan Sadi’yle, yazdığı Kerem Kasidesi ve Frengistan Kasidesi’ni İstanbul’a Bayezid’e göndermiş, fakat umduğu af bir türlü çıkmamıştır. Kerem Kasidesi’nin kimi dizeleri gerçekten duygu ve ıstırap doludur:

Husrevâ dinle bu ben mûr-ı zaîfün halin
Çünki sensin bu zamân içre Süleymân-ı kerem

Gerçi yüzüm karadır nâme-i a’mâl gibi
Umaram kim yuya lutfun su-y-ile anı kerem

Gerçi kim cürm ü hatâdur işimüz, noldı atâ
Gerçi kim iki elüm kanda velî kanı kerem

[Ey Sultan, sen şimdi kerem Süleymanısın, öyleyse bir karınca kadar zayıf ve çaresiz olan benim halimi dinle. Gerçi benim yüzüm amel defteri gibi karadır ama yine de senin kereminin onu (kara olan yüzümü) lutfunun suyu ile yıkayıp temizleyeceğini umuyorum. Gerçi işimiz cürm ve hata oldu ama ihsana ne oldu? İki elim kandadır ama kerem nerede?]

Cem Sultan bir Osmanlı Sultanı olmamışsa da Fatih’in oğludur, şehzadelik zamanında valilik yaptığı yerlerde genellikle kültür merkezleri onun çevresinde oluşmuş ve gelişmiştir. Eğer Cem’in kültüre bu denli merakı olmasaydı bugün belki de dini-destani niteliğindeki alperen Saltuk’un destanı elimizde olmayacaktı. Bu destan, Cem Edirne’de iken Cem’in emri ile Ebü’l-Hayr adlı birisi tarafından
sözlü gelenekten yazıya geçirilmiştir. Cem Sultan şiirde en çok Ahmed Paşa’nın ve Necati’nin etkisinde kalmış, onların şiirlerine nazireler söylemiştir. Cem’in şikayeti, talihinden, yani felektendir. Bunu yana yakıla anlatır. Bir terkib-i bendinde bu konuda kendini yargıladığı da görülmektedir:

Kendü elümle başuma alduru belâları
Kendümden oldı bana bu cürm ü hatâ dirîg

[Başıma gelen belaları ben bizzat kendi başıma getirdim. Ne yazık ki bu yanılgı ve suç benden kaynaklandı.] Fakat yine dönerek, feleği suçlamış, kendisinden ne istediğini, ona hiç bir şey yapmadığı halde başına neden bu belaların geldiğini sormadan edememiştir:

Nitdüm cihânda sana eyâ bî-vefâ felek
Kim ben şikeste-dilden idersin davâ dirîg

Artık ümidi kalmamıştır. Ne yurduna dönebilecek, ne de kaldığı bu gurbet diyarında mutlu olabilecektir. Dostlarına seslenerek artık onu ölmüş bilmelerini ve matem tutmalarını söyler:

Ey dostlar beni anıcak mâtem eylenüz
Eyle tutun ki gurbet içinde ben ölmişem

Bu talihsiz şehzade yine de aşık olmadan duramaz. Onu tek yaşatan belki de bu aşık olması ve duygularını şiire dökmesidir. Bu şiirinde Cem, sevgilisinin gözlerinin, saçının ve benlerinin kendisine ıstırap çektirdiğini söylerken yine feleğe çatmış, çektiği sıkıntıların sevgilisi yüzünden olduğu kadar feleğin de bir o kadar cevr ü cefâ etmesinden kaynaklandığını söylemiştir:

Gözlerün kasd eyledi cânuma câdûlar gibi
Korkarın seylâb olup yaşum aka cûlar gibi

Yüzün üzre gözlerün meyl itdüğince zülfüne
Sünbül otlar sanasın sahrâda ahûlar gibi

Gördügümce benlerüni ruhlarun üzre senün
Sanuram kim gül direr gülşende hindûlar gibi

Dilberün cevri degüldür yalunuz ben çekdüğüm
Bu felek de cevr ider her lahza meh-rûlar gibi

Âh idüp dökerse n’ola gözleri yaşını Cem
Her sefer sakkâ olup işigüni sular gibi

[Gözlerin cadılar gibi canıma kastetti. Gözyaşlarımın sel olup ırmaklar gibi akmasından korkuyorum. Gözlerin saçlarına doğru yan baktıkça ahular sahrada sünbül otluyorlar zannedersin. Benlerini yanaklarının üstünde gördükçe gül bahçesinde hindu köleler gül topluyorlar zannediyorum. Ben yalnız sevgilinin cevrini değil, feleğin de bana ay yüzlü güzeller gibi ettiği cevri çekerim. Cem ah ederek göz yaşı dökse acayip değildir. Sakka (su dağıtıcısı) olup sevgilinin eşiğini sular gibidir.]

Il. Bayezid’in oğlu ve Osmanlı Sultanlarının dokuzuncusu olan Yavuz Sultan Selim (875/1470-92611520) edebi alanda çok yetkindir. Tahta 918/1512’de geçmiştir. Onun zamanında kültür etkinlikleri de yepyeni boyutlar kazanmıştır. Tebriz seferinden dönerken İstanbul’a beraberinde getirmiş olduğu sanatkarlar, musikişinaslar, hasılı kültür adamları kısa sürede ürünlerini vermiştir. Selim’in Türkçe şiirler söylediğine dair rivayetler varsa da Aşık Çelebi’nin de dediği gibi Farsça şiirler söylemeye daha meyyal idi. Şiirde Selim veya Selimi mahlaslarını kullanırdı. Farsça Divanı 1306 (1888-1889) yılında İstanbul’da, Alman imparatoru II. Wilhelm’ in emri ile de 1904 yılında Berlin’ de basılmıştır. Berlin baskısı tıpkı basım olup, harikulade süslü bir nüshadan yapılmıştır. Ali Nihat Tarlan tarafından ise Türkçe’ye tercüme edilerek 1946 yılında İstanbul’ da basılmıştır. Halk tarafından kendisine kimi Türkçe şiirler de isnad edilmiştir.

Sultan Süleyman (900/1494-97411566), Kanuni’ adıyla şöhret bulmuştur. Tahta 926/1520’de geçmiştir. Kırk altı yıl saltanat süren Kanuni, on üç kez savaşa katılmış hayatını on üçüncü seferi olan Sigetvar savaşında kaybetmiştir. Kanuni adı ona boşuna verilmemiştir. Amerika Birleşik Devletleri Senatosu’nda bu kanun koyucu sıfatıyla yerini almıştır. Böylesine dolu bir hayat geçiren Sultan, edebi sahada da kendini mükemmel yetiştirmişti. Osmanlı saltanatı Kanuni Sultan Süleyman’la altın devrini yaşamış, edebiyat, mimari, tıp, astronomi ve diğer sanatlar da Kanuni ile birlikte doruğa çıkmıştı. Osmanlı ordusu, denizde ve karada inanılmaz bir biçimde zaferden zafere koşarken edebiyat çevrelerinde Baki, Hayali, Taşlıcalı Yahya Bey, Fuzuli, Lamii gibi, şiirde kendi çapında bir zirve teşkil eden şairler yetişmişti. Kanuni’nin şiirde de mahareti vardı. Bugün eldeki mevcut şiirleri üç binden fazladır. Kendi el yazısı ile yazdığı şiirlerinin ilk versiyonu Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi H.1132 nurnarada kayıtlıdır. İstanbul Üniversitesi T.Y. 5467 ile Nuruosmaniye 3873 nurnarada kayıtlı olan divan nüshaları devrin ünlü tezhip ustası Kara Memi tarafından süslenmiştir. Divan’ının bir kısmı II. Mahmud (1199/1785-1255/1839)’un kızı Adile Sultan (1241/1826-1316/1899) tarafından bastırılmıştır. Bu baskıda 875 gazel bulunmaktadır. Şiirde Muhibbi’ mahlasını kullanan Kanuni’nin “Halkın nazarında devlet en çok itibar edilen bir şeydir, ama bu dünyada gerçek devlet bir nefes sağlıktır” anlamında söylediği beyit bugün bile dillerde darbımesel olarak söylenir:

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

Muhibbi”nin, karısı Hürrem Sultan’a olan aşkı herkes tarafından bilinir. Muhibbi için her şey bir yana karısı Hürrem Sultan bir yanadır. Sevgili oğlu Mustafa’ya bile karısına inandığı için kıymamış mıydı? Bunun üzerine Taşlıcalı Yahya Bey’ in

Meded meded bu cihânın yıkıldı bir yanı
Ec el Celâlîleri aldı Mustafa Hân’ ı

dizeleriyle başlayan ünlü mersiyesini yazması damadı ve aynı zamanda veziri olan Rüstem Paşa’nın aziline sebep olmuş ama Yahya Bey’e hiçbir biçimde dokunulmamıştır. Tabii ki bu, kısa sürmüş, Rüstem Paşa’nın tekrar sadarete gelmesi ile Yahya da gözden düşmüştür. Sevgili karısı Hürrem için yazmış olduğu bir gazel, divanındaki üç bine yakın gazeli gölgede bırakacak nitelikte ve harikulâde bir aşk sarhoşluğu içinde yazılmıştır. Edebiyatı çok yakından izleyen Kanuni, hem çevresindeki şairlerin, hem de geçmişteki şairlerin yazdıklannı okuyordu. Hatta 14. yüzyıl şairlerinden Nesimi’yi de okumuş ve ondan esinlenerek karısına bu gazeli yazmıştır. Bu gazelde Muhibbi, sevgili karısı Hürrem’ e olan sevgisini anlatmış ama sadece bununla kalmamış, Hürrem’in onun hayatındaki yerini de çok iyi belirlemiş, onun değerini, bütün aldığı ve sahip olduğu ülkelerle kıyaslamış ve kendisinin onun karşısındaki durumunu da ona aşık olan bir kişi olarak çok açık bir biçimde ortaya koymuştur. Kanuni bu gazelinde Nesimi’nin bir şiirinden çok etkilenmiş ve Nesimi’nin bu gazeline nazire yazmıştır. Nesimi’nin şiiri:

Nigârum dilberüm yârum nedîmüm mûnisüm cânum
Refîkum hem-demüm ömrüm revânum derde dermânum

Şehüm mâhum dil-ârâmum hayûtum dirliğüm rûhum
Penâhum maksadum meylüm medârum fikretüm cânum

Kamer-çihre perî-rûyum zarîfüm şûhum u şengüm
Semen-bûyum gül-endâmum zihî serv-i gülistânum

Latîfüm nâzüküm hûbum habîbüm turfe-mahbûbum
Hicâzum Ka’be vü Tûrum Behiştüm hûr u rıdvânum

Gülüm reyhânum eşcârûm abîrüm anberüm ‘ûdum
Dürüm mervardüm kânum akîküm la ‘l u mercanûm

Dil-efrûzum vefâdârum ciger-sûzum cefâkârum
Hudâvendüm cihândârum emîrüm şâh u sultânum

Çerâğum şem’üm ü nûrum ziyâum yılduzum şemsüm
Hezârum bülbülüm gülüm Nesîmî-i hoş-elhânum

Bu gazel Hürrem Sultan için yazılmıştır:

Celîs-i halvetüm, varum, habîbüm, mâh-ı tâbânum
Enîsüm, mahremüm, varum, güzeller içre sultânum

Hayâtum, hâsılum, ömrüm, şarab-ı Kevserüm, Adnüm
Bahârum, behçetüm, rûzum, gülüm, ey verd-i handânum

Neşâtum, işretüm, bezmüm, çerâgum, neyyirüm, şem’üm
Turunc u nâr u nârencüm benüm şe m’ -i şebistânum

Nebâtum, şekkerüm, gencüm, bu âlem içre bî-rencüm
Azîzüm, Yûsufum, varum, gönül mısrındaki hânum

Sitanbulum, Karamanum, diyar-ı milket-i Rûmum
Bedehşânum u Kıpçagum u Bagdâdum Horâsânum

Saçı vavum kaşı yayum gözi pür-fitne bîmârum
Ölürsem boynına kanum meded hey nâ-müselmânum

Kapunda çünki meddâhem seni medh iderem daim
Yürek pür-gam gözüm pür-nem Muhibbi’yem hoş-elhânum

[Halvet arkadaşım, her şeyim, sevgilim, benim ay gibi parıl parıl parlayan güzelim, arkadaşım, mahremim, güzeller içinde sultanım, hayatım, elde ettiğim her şey, ömrüm, kevser şarabım, cennetim, baharım, sevincim, günüm, gülüm, ey açılmış gülüm, neşem, içkim, meclisim, ışığım, nurum, mumum, benim yatak odamın ışığı, turuncum, narım ve portakalım (ağız tadım), şekerim, hazinem bu âlem içinde hiç sıkıntı çekmeyenim, güç sahibim, Yusuf kadar güzelim, gönül şehrindeki sultanım, benim İstanbul’um, Karaman’ım, Rum mülkünün ülkeleri gibi olan (sevgilim), Bedehşan’ım, Kıpçak’ım, Bağdad’ım, Horasan’ım, saçı vav harfi gibi bukle bukle, kaşı yay gibi, gözleri fitne dolu, bakışları hasta bakışları gibi buğulu güzelim. Sana olan sevgimle ölürsem ey acımasız, imansız güzelim kanım boynunadır, bilesin. Kapında seni daima öven bir meddahım. Ey tatlı seslim, yüreği gam dolu, gözü yaş dolu bir aşığınım yani Muhibbi’yim]

Asıl adı Roxelana olan Hürrem Sultan, akıllı, hırslı ve güzel bir kadın olarak Kanuni’nin her zaman gözdesi olmayı başarmıştır. Ona yazmış olduğu mektuplar da Kanuni’ye olan aşkını göstermektedir. “Benim sultanım can u gönülden sevgili şahım ve ruh-ı revanım” şeklinde başlayan mektuplar, Topkapı Sarayı Arşivinde mevcuttur. Kanuni daha evvel de işaret ettiğimiz gibi şairleri desteklemiş, onun devrinde her alanda pek çok eser yazılmıştır. Kimi şairleri harbe giderken bile yanında götürmüştür. Mesela Taşlıcalı Yahya Bey, Sultan Süleyman’la birlikte hemen hemen bütün seferlere katılmıştır. Hayali ise Kanuni’nin nedimleri arasında olmuş, onun tarafından korunmuş, kendisine Bey ünvanı ile birlikte bir de sancak verilmiştir. Hatta Kanuni’nin Hayali’ ye bu kadar değer vermesi pek çok şairi kıskandırmıştı. Bunların başında da Taşlıcalı Yahya geliyordu. İstanbul’ a hiç gelmeyen, fakat Türk edebiyatının en ünlü şairlerinden olan Fuzuli’ ise Bağdat’ın alınmasından sonra bu fetihle ilgili çok önemli bir kaside yazmıştır. Evliya Burcu olarak nitelendirdiği Bağdat’ın Kanuni’ tarafından fethi Fuzuli’yi oldukça etkilemiş, Kanuni’nin adaleti ile, her tarafın, sanki kandillerin aydınlatması gibi ışıl ışıl aydınlandığını, son zamanlarda Bağdat’ın içinde zulmün, cahilliğin arttığını ve ilm ehlinin hor görüldüğünü, Allah’ın yardımı ile Sultan Süleyman’ın gelerek bu mülkü kurtardığını özellikle vurgulamıştır. Süleyman denizlerin ve karaların padişahıdır. Anlayış sahibi bir kumandan, şefkatli bir liderdir. Sonunda dünyaya iki Süleyman’ın geldiğini (biri Hz. Süleyman) ve ikisinin de adaleti ortaya koyduğunu söyler:

Hak iki âdil Süleyman hâkim etmiş âleme
Evvel ü âhır kılup sırr-ı adâlet âşikâr

Ona yazmış olduğu yedi bendlik terkib-i bendinde de onun adaletinden bahisle kendisine hizmet etme hayalinin gerçekleşmesi için dua eder. Divanı olmamakla birlikte mecmualarda şiirlerine rastlanan II. Selim de (930 1524-982 1574), tahta 974/1566’da babasının ölümü üzerine geçmiştir.Annesi Kanuni’ nin sevgili karısı Hürrem’dir. Selim, Selimi mahlasını kullanır. Onun yaptığı en önemli işlerden biri, şehzadeliğinden başlayarak kendi çevresine şairleri toplamış olmasıdır. Özellikle Gelibolulu Ali, II. Selim’ e yakınlığı ile tanınır. Ayrıca II. Selim kitaplarını Edirne’de Selimiyye Camii’ne vakfetmiştir.
Bu kitaplar içinde edebiyada ilgili eserler, özellikle divanlar ön planda gelmektedir. III. Murad  Padişah oluncaya kadar Manisa’ da Sancak Beyliği yapar. 982/1574’te tahta geçmiştir. III. Murad, Muradi’ mahlası ile şiirler yazmıştır. Şiirleri, divanda toplanmış olup fevkalade güzel bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Fatih 3874 nurnarada bulunmaktadır. Eğlenceye, zevke düşkün olan III. Murad’ın şiirlerinin çoğu hayat anlayışının aksine dini’ ve tasavvufidir. Ünlü tarihçi Gelibolulu Ali tarafından şehzadeliği sırasında kendisine Rilhatü’n-nüfus adlı bir cinsel eğitim kitabı yazılmıştır. III. Murad edebiyata meraklı ve kendisi de şair olmasına rağmen batıl inançları da olan bir kişiliğe sahipti. Eğer onun zamanında ünlü astronom Takiyeddin’in rasathanesi Dolmabahçe’ den topa tutularak yerle bir edilmeseydi Osmanlı’nın astronomide daha ileri gitmiş olacağı öne sürülmektedir. Zira Takiyeddin’in rasatla ilgili çalışmaları, devrinde çok ilgi çekmiş, hatta minyatürleri bile yapılmıştır. Durum böyle iken III. Murad’ın kimi fanatik kişilerin sözlerine kapılarak bu güzel atılımı ortadan kaldırması onun bilime karşı takındığı tavrı gösterir.

Osmanlı Sultanlarından III. Mehmed  tahta 1003/ 1595’te geçmiştir. Adni’ mahlası ile şiirler yazdığı bilinmekte ise de divanı yoktur.

Bahti malılasını kullanan I. Ahmed ise Divan sahibi olup on dört yaşında iken on dördüncü Osmanlı Padişahı olarak 1012/1603 ‘te tahta geçmiş ve on dört yıl hüküm sürmüştür. Daha çocukken Bahti mahlasını kullanarak şiir yazmaya başlamış, şiirleriyle bir Divan oluşturmuş olan I. Ahmed beste ve güfte de yazmıştır. O da Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’a olan aşkı gibi karısı Kösem Sultan’a aşıktı. Mevleviliğe eğilimi olan Bahti, Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi dünyanın mana tahtında oturan padişahı olarak niteler ve kendisine onun bendesi olmasını öğütler.

Bahtiyâ! Bendesi ol dergeh-i Mevlânâ’nun
Taht-ı ma’nîde odur pâdişehi devranun

Kendi şiirlerini çok beğenen Sultan Ahmed, ünlü İran şairi Hafız ve Faris’i yazmış olduğu şiire nazire söylemeye davet eder, yani onlara meydan okur. Bu davranış divan edebiyatında şairlerin kendi şiirlerini övme biçimidir:

Bahtiyâ bu nazmuna Hâfız nazîre söylesün
Fâris ise arsa-i nazm içre düşürsün inân

Sultan Ahmed, devrinde olan savaşlardan muzafferiyet haberleri geldikçe sevincini mısralara dökmüştür:

Minnet Allâha ki erişdi beşâret haberi
Geldi cân kulağına yine meserret haberi

Mâl u rızkıyle iki kal’a bırakmış küffâr
Erdi hoş peyk-i sabâ ile ganîmet haberi

[ Allaha şükürler olsun ki müjde geldi, can kulağına mutlu haber ulaştı. Kâfir mal ve içindeki erzakıyla iki kale bırakmış, saba ulağı ile bu ganimet haberi bize ulaştı.]

Osmanlı Sultanlarının belki de en bahtsızı Yedikule’ de hunharcasına daha on dokuz yaşındayken öldürülen II. Osman’ dır. Tahta 1027/1618 ‘de geçmiştir. Genç Osman olarak da bilinir. Farisi adı ile oldukça sade şiirler bırakmıştır arkasında.

Câna kâr eyledi güzel sitemün
Olmadı zerrece bana keremün

Gerçi bağlandı dil o kâkülüne
Beni dîvâne etdi gonca femün

Çok güzel sevdim âlem içre bugün
Görmedim böyle derdini serimün

Gayriye bezlidersin ihsânun
Bana kaldı çekmeğe elemün

Fârisî aşk ile yatur hasta
Lutf ile hânesine bas kademün

Bir beytinde başına geleceklerden sanki haberdardır:

Niyyetim hizmet idi saltanat u devletüme
Çalışur hâsid ü bed-hâh benüm nekbetime

1032/1609’da tahta geçen Osmanlı Sultanlan arasında Muradi mahlası ileşiirler söylemekle beraber edebi yeteneği olmayan IV. Murad (1018/1609-1049/1640) aslında Fatih, Kanuni gibi etrafında geniş bir kültür merkezi oluşturan ve on1ann sohbetinden hoşlanan, zaman zaman onlardan şiir dinleyen, devrinde çok önemli tarihi eserler verilen bir padişahtır. Çevresindeki şairler, başta Nef’i ve Şeyhülislam Yahya’dır. Devrio önemli şairleri ise sayı bakımından gerçekten kalabalıktır. İlk akla gelenler Gani-zade Nadiri, Nev’i-zade Atay!, Cevri, Sabri, Şehri, Naill ve hakkında şiir ve inşasının birbirinden güzel olduğuna hüküm verilen Veysi gibi şairlerdir. IV. Murad’ ‘Leylek’ lakabı ile anılan Tım Çelebi’den Şehname dinlerdi. Hicvi yasak ettiği devrin ünlü kaside yazan ve divan şairi Nefi’yi ise sık sık yanına çağırtarak, şiir ve hicivlerini okuturdu. Kendisine hicvi yasak ettiği halde hiciv yazmaktan kendini alamayan Nef’i için sonradan ölüm fermanı vermiştir. Nef’i’nin Divanında IV. Murad için yazılmış on bir kaside vardır. Nef’i aynca padişahın atları için iki rahşiyye yazmış (Der ta’rif-i esban-ı şeh-süvar-ı zamân), bunlardan birini padişahın emri ile kaleme almıştır. Bu kasideyi yazmak ve IV. Murad’ın atlarını tam anlamı ile tanımlayabilmek için Istabl-ı Amire’ye gitmiş, bütün atlan gözden geçirerek renklerini, özelliklerini tesbit etmiş ve 84 beyitlik kasidesini öyle yazmış ve IV. Murad’ı övmüştür. Buradan anlaşıldığına göre, IV. Murad’ın Bad-ı saha, Tayyar, Evren, Saçlı Doru, Mercan, Celali Yağızı, Edhem (2 tane), Hüma, Kapu Ağası Dorusu, Arslan Dorusu, Cebeli Doru, Kayışoğlu Dorusu, Ağa Alacası, Şam Alacası, Dağlar Delisi, Sürahi-i Ser-efraz, adlı atlan vardır. Dağlar Delisi adlı atı ile ilgili üç beyit aşağıya alınmıştır:

Bir de Dağlar Delisi’dir ki şitâb ettikçe
Bir olur zelzeleden lerze-i kiih u derya

Sarsılır arz u semâ sanki kıyâmet koparır
Böyledir tünd şitâb eylediğince ammâ

Namı Dağlar Delisi kendisi âhû-yı Harem
Perçemi sünbül-i Çîn cebhesi dibâ-yı Hıtâ

[Bir de Dağlar Delisi adlı atı vardır ki koştukça sarsıntısından dağlar ve denizler titrer, yeryüzü ve gökyüzü öyle sarsılır ki sanki kıyamet kopar. Ama işte böyledir Dağlar Delisi hızlı koşunca. Adı Dağlar Delisi ama kendisi bir harem ahusudur. Perçemi büklüm büklüm sünbül, alnı ise Hıta ülkesindeki ipekli kumaşlar gibi yumuşacık ve parlaktır.]

Söz açılmışken Türklerin ata karşı olan sevgilerinin bir simgesi olan Sisli Kırat’ın mezarından da bahsetmek yerinde olacaktır. III. Osman  Tahta 1754’te geçmiştir. Sevgili atı ölünce ona bir mezar yaptırmış, üzerine de bir kitabe yazdırtmıştır:  Zıll-ı Hak Hazret-i Osman Hanın Sisli Kıratı ki anılmıştır Bu makam içre o gömülmüştür Vefa’i mahlası ile şiirler yazdığı bilinen IV. Mehmed  ve Ahmed mahlasını kullanan II. Ahmed  hakkında elde Divanları olmadığı için pek bir şey söylenemezse de mecmualarda şiirlerine rastlanmaktadır. Şairlere ve edebiyata meraklı olduklarına şüphe yoktur. II. Ahmed’in şiirine bir örnek:

Kaşların yâsına dedim, olayın kurbân ana
Hışm ile dilher dedi lâyık mı ol kurban ana

Sîne sahrâsında ekdim çün mahabbet tohmını
Dem-be-dem yağdırsa tan mı gözlerim bârân ana

Hey kıyâmet gönlüne sorma hesâbın zülfünün
Elli bin yıldan uzundur bu şeb-i hicrân ana

Zülfi nakkâşı, suya bir nakş eder ki reşk eder
Mânî-i Çîn yazdığı nakş-ı nigâristân ana

Cânlar oda atmasun yazukdur ol sayyâda din
Yüzün açun kim ola cân u gönül hayrân ana

Ahmed içün cevrini çekmez der imiş müdde’î
Ol seni cândan sever yaraşmaz ol bühtân ana

Lale Devri’nin siyasi mimarı olan III. Ahmed Osmanlı İmparatorluğu’nun her bakımdan değişik, yeniliklere açık padişahı, Ahmed ve Necib mahlası ile şiirler yazmıştır. 1703 ‘te tahta geçmiş 1730’da Patrona Halil isyanı ile tahttan indirilmiştir. Sadrazamı ve damadı Nevşehirli İbrahim Paşa da kültüre, yeniliklere ve eğlenceye en az III. Ahmed kadar düşkündü. Bu devirde İstanbul’da yapılan çeşme, saray, kasır hiçbir devirde yapılmamıştır. III. Ahmed, aynı zamanda iyi bir hattattır. III. Ahmed çeşmesi olarak anılan Ayasofya Camii güneyindeki çeşmesine tarih dizesini bizzat kendisi yazmıştır. Aslında kitabe, devrin ünlü şairi Vehbi tarafından kaleme alınmış, III. Ahmed’in tarih mısraında yaptığı hata da düzeltilmiştir. Bu tarih mısraı:

“Aç besmeleyle iç suyı Hân Ahmed’e eyle duâ” 

III. Ahmed, çevresindeki kişilerle akşamları değişik köşk ve kasırlarda eğlenirdi. Neşat-abad Sarayı veya Neşat-abad Kasrı ve Defterdarburnu Sarayı olarak bilinen Saray, Nevşehirli İbrahim Paşa tarafından III. Ahmed için yaptırılmıştır. Ortaköy’le Kuruçeşme arasında kalan bir yerde yaptırılan Saray’ın bitiminde III. Ahmed Saray’a davet edilmiş, kayıklarla Saray’a gidilmiş ve bütün gün burada meclisler kurulmuş, yenilip içilmiş, III. Ahmed Saray’ı çok beğenmiş ve “Neşat-abad’ı kendimize safii ile yer edindik. Ey gam senin artık yokluk diyarına gitmen gerektir” demiştir:

Biz safâ ile Neşat-âbâd’ı ettik çün makar
Sana da ey gam adem-âbâda lâzımdır sefer

 

Tahta 1757’de geçen III. Ahmed’in oğlu Cihangir mahtası ile şiirler yazan III. Mustafa’nın ünlü bir dörtlüğü vardır ki kendisinden bahsedilen her kaynakta yer alır. Devlet adamı ve şair Ragıb Paşa bu dörtlüğe nazire söylemişse de III. Mustafa’nın ayarına çıkamamıştır:

Yıkılıptur bu cihân sanma ki bir dem düzele
Devleti çarh-ı denî verdi kamu mübtezele

Şimdi ebvâb-ı saâdetde gezen hep hezele
İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem-yezele

1789’da tahta geçen 1807’de Kabakçı isyanı ile tahttan indirilen III. Selim, İlhami’ mahlası ile şiirler yazmış ve Divan tertip etmiştir. Sultan şairler arasında Cem Sultan’dan ve Kanuni Sultan Süleyman’dan
sonra şiirleri üzerinde durulması gereken padişahlar arasındadır. III. Selim’in musiki ile yakından ilgisi, hele devrinin ünlü şairi Galata Mevlevihanesi şeyhi Şeyh Galib’le olan dostluğu, bu Osmanlı Padişahını elbette şiirde de olgunlaştırmıştı. İlhami’ Divanı’nda devrinin özellikleri olan mahallileşme cereyanının etkilerini görmekle birlikte Nedim ve Şeyh Galib etkilerini de görmemek imkansızdır. Divan edebiyatının kara gözlü güzeli artık ela gözlüdür bu güzellerde alışılageldiği gibi gözlerin ille de “kara olması” gereği III. Selim’de hiç dikkate alınmamıştır.Buna rağmen “ela gözlü”nün nadir de olsa III. Selim’den evvel -mesela Nedim- mevcut olduğunu da belirtmemiz gerekir.

Neler çektim bu dünyâda ben ol gözü elâlardan
Usandım gayrı bîzârım sitemli merhabalardan

Divan tertibini ve niçin İlhami mahlasını aldığını uzun bir manzume ile anlatarak şiirlerindeki kusurlar için özürler diler; Farsça, Arapça bilmediğini, Bostan ve Gülistan okumadığını, akraba ve dostlarının teşviki ile yazdığım söylese de bunu tevazu ile söylediği malumdur:

Besmeleyle işe ettim ibtidâ

Gerçi eş’ ârımda nükte yok durur
Hem fesâhatde kusûrum çok durur

Anı ben görmedim üstâddan hem
Yok hilâfım benim Allâhu â’lem

Ne Fârsi okudum ben hod ne Tâzî
Ne ta’lim eyledim nazm-ı Hicâz’ı
Ne Bostan okudum ben ne Gülistan
Nola affeylese erbâb-ı irfân

Selîm ismi degil çün bana mahsûs
Şiirde etdim İlhâmî tahallus

Dediler akraba vü dost u yârân
Elinden geliyor yap sen de divan

Bugün, İlhami adına saptanabilen altı Divan nüshası bulunmaktadır. Millet Kütüphanesi, Ali Emiri, Manzum 33, Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığı Hazine 1001 ve 1002, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY 5507, 5514 ve 5526. Osmanlı padişahı olmayan, fakat hanedana mensup şehzade ve sultanlardan da şiir yazan ve Divan sahibi olanlar vardır. Bunlar, Cem’i dışarda bırakırsak Harimi mahlası ile şiirler yazan ve çevresinde bir kültür merkezi oluşturan II. Bayezid’in oğlu Şehzade Korkut (1470-1513), Şahi mahlaslı Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Bayezid (1527-1562), ve Cem gibi kendi adını mahlas olarak kullanan II. Mahmud’un kızı Adile Sultan’dır. Adile Sultan, duygusal, samimi ve dini şiirler yazmış Divan sahibi sultandır. Osmanlı Sultanlarının ve hatta Şehzadelerinin böylesine edebiyat ve şiirle meşgul olmaları, devrinin şiir anlayışını ve kültürünü en az devrinin şairleri kadar bilmeleri ve zaman zaman onlarla boy ölçüşmeleri ve onları korumaları; şairlerin en yüksek mevkiden başlayarak esnaf tabakalarının her bir dalından çıkabilmesi muhakkak ki Osmanlı İmparatorluğu sürecince insanların kültür seviyelerinin hiç de küçümsenmeyecek derecede olduğunu göstermektedir.

Yazı ; GÜNAY KUT

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*