İSTANBUL’UN YENİLENMESİ

in İSTANBUL/SİNAN GENİM

İSTANBUL’UN İSKANI VE ZAMAN İÇİNDEKİ YENİLEMELER

Bir şehir, farklı türde insanlardan oluşur;
benzer insanlar bir şehir meydana getiremez.

Aristoteles
[Aritoteles 1993, 32]

2000’li yılların başına kadar zaman zaman bazı itirazlar ve karşı söylemler olsa da, İstanbul’un ilk kuruluşunun M.Ö. 660 tarihinde kendilerine yeni bir yurt arayan Megaralı kolonistler tarafından bugünkü Sarayburnu bölgesinde Byzantion adıyla kurulduğu kabul edilirdi. Mitolojiye göre tanrı Poseidon ile Keroessa’nın oğlu olan Byzas, aynı zamanda anne tarafından Zeus ile İo’nun torunudur. İo, Keroessa’yı bu bölgeye yakın bir yerde dünyaya getirmiş, torunu da o doğumun anısına burada Byzantion’u kurmuştur [Erhat 1972, 97]. Buna karşın Byzantion sözcüğünün aslının Buzanta -Hellen dilinde Byzanta- sözcüğüne Hellen dilinde “-yeri” anlamındaki -ion takısı eklenerek türetilmiş olduğunu ve sözcüğün Anadolu’nun en eski kavimlerinden biri olan Luwi dilinden geldiği de ileri sürülmektedir. Luwi dilindeki “Wawas -Öküz/Boğa” sözcüğünün Hellen ağzına ve yazımına uyarlanması sonucu Boğanın Yeri anlamına gelen bu sözcük, Hellence Byzantion olarak belirlenmiş ve üstüne Byzas efsanesi inşa edilmiştir [Umar 1993, 180].

İstanbul gibi coğrafi ve jeopolitik konumdaki bir bölgenin insanlık tarihi boyunca atıl kalması ve günümüzden yaklaşık 2700 yıl önce iskan edilmesi akılcı bir görüş değildir. Günümüzde Akdeniz ile Karadeniz arasında yer alan ve dünya denizleri ile irtibatlı olan Marmara Denizi, Paleolitik Çağ [günümüzden 1.000.000 – 10.000 yıl önce] boyunca sık sık suyun yükselip alçaldığı dönemlere tanık olmuştur. Zaman zaman bir veya birden çok tatlı su gölü haline gelen bu deniz, zaman zaman diğer denizlerle birleşerek tuzlu suya dönüşmüştür. Son olarak günümüzden 10.000 yıl önce başlayan ve 3.000 yıl kadar süren dönem boyunca eriyen buzullar dünya denizlerinin yaklaşık 70 metre kadar yükselmesine yol açmış, su seviyesi yükselen Akdeniz ve Ege, Çanakkale Boğazı yoluyla Marmara’yı, İstanbul boğazı yoluyla da Karadeniz’i doldurmuş ve bilimsel adıyla Akdenizleşme evresine girerek bu suların dünya denizleriyle birleşmesini sağlamıştır [Esin 1992, 57-60].

Günümüzden yaklaşık 5.000.000 yıl önce Afrika’dan Avrupa ve Asya’ya yayılmaya başlayan ilk insanların sık sık Marmara bölgesi yoluyla bu dağılımı sürdürdükleri bilinmektedir [Leakey 1971; Kansu 1971]. Bu nedenle İstanbul çevresinde pek çok erken dönem yerleşme/konaklama yeri mevcuttur [Özdoğan 2010, 34-35]. Bu konaklama veya yerleşme izlerinin en önemlisi hiç şüphesiz günümüzden 1.000.000 yıl öncesine kadar uzanan iskan izleri taşıyan Küçükçekmece ilçesi sınırları içindeki Yarımburgaz Mağarası’dır. Hemen yakın çevresinde 1.000.000 ile 120.000 yıl öncesine kadar uzanan iskan izleri bulunduğu bir şehrin nasıl olurda günümüzden 2700 yıl önce kurulduğu ileri sürülebilir. Uzun yıllar boyunca yapılan araştırmalara ve itirazlara rağmen yaygın olarak kabul edilen bu görüş nihayet 2005 yılında yapımına başlanan Yenikapı Kazıları ile son bulmuştur. Yenikapı Aktarma İstasyonu çalışmaları nedeniyle yapılan kazılar sırasında bugünkü deniz seviyesinin 6.50 ila 9.50 metre altında günümüzden 8.500 yıl öncesine tarihlenen bir Neolitik Çağ yerleşmesine ulaşılır [Gökçay 2007, 168-69; Kızıltan 2010, 1-11; Özdoğan 2010, 40].

İstanbul Suriçi’nin 8.500 yıl öncesine ulaşan bu yerleşim alanı, açıkça Byzantion efsanesinin sonudur. Günümüzden 2.700 yıl önce Sarayburnu yöresine çıkan Megaralı Hellenlerin kurduğu şehir söyleminin bir efsaneden ibaret olduğu günümüzde anlaşılmıştır. Zaten çok daha önceleri bu anlatımın gerçekleri yansıtmadığının bir diğer işareti de bugünkü Sarayburnu yöresinde, antik dönem yazarlarından Plinius’un da sözünü ettiği gibi, Lygos ismiyle anılan bir Trak yerleşmesi bulunmasıydı. Yakın bir zamana kadar bize kabul ettirildiğinin aksine içinde yaşadığımız bu şehrin tarihi Neolitik Döneme kadar uzanmakta ve ilk şehir oluşumu Byzantion ile değil, Lygos ile başlamaktadır [Plinius 4, 11, 46; Janin 1950, 15; Genim 1980, 2-4; Genim 2010a, 237-240; Kuban 2000, 15; Delemen 2010, 54].

Ne yazık ki, yoğun iskan katları ve “acelecilik hastalığımız”, Lygos’tan günümüze ulaşan izleri araştırmamıza mani olmaktadır. M.Ö. 660’da Megaralı Hellenler muhtemelen Lygos’u zaptederek Byzantion olarak bilinen yerleşmenin ilk çekirdeğini kurarlar. Kısa süre içinde etrafı surlarla çevrilen Byzation içinde kalan Lygos zamanla unutulur veya unutturulur. Bu süreç aynı zamanda İstanbul’un ilk dönüşümüdür. Bir Trak şehri olan Lygos, bundan böyle Byzantion adıyla anılacak olan bir Hellen şehrine dönüşmüştür. M.Ö. V. yüzyıldan itibaren bağımsız bir Hellen şehri olarak hayatını sürdürecek olan Byzantion’un sınırları konusunda çeşitli varsayımlar ileri sürülse de bu şehrin sınırlarının günümüz Sur-i Sultani ile hemen hemen aynı alanı kapsadığı düşünülmektedir. Bu alanın en yüksek noktası olan ve günümüzde 1.Tepe olarak kabul edilen noktada bulunan Akropolis ve hemen yakın çevresinde bulunan Apollon, Artemis ve Aphrodite’ye adanmış tapınaklar, Haliç girişine yakın bir alanda deniz kıyısında bulunan Poseidon Tapınağı ile Athena Ekbasia kutsal alanı Byzantion’un anıtsal yapılanmaları olarak öne çıkmaktadır. Günümüz Sarayburnu ile Sirkeci arasında yapılan iki liman ise şehrin zenginleşmesine büyük oranda katkı sağlamaktadır. M.Ö. 512’de Byzantion, I. Darius’un İskit Seferi sırasında Pers egemenliğine girer. M.Ö. 478’de Pausanias tarafından bu işgale son verilir ve ardından Birinci Attika Birliği’ne katılır. Muhtemelen gerek Pers işgali, gerekse Attika Birliği’ne katılış sonrası şehrin yapılanmasında bazı değişikler ve dönüşümler gerçekleşirse de bu konuda aydınlatıcı bir bilgiye ulaşmak şimdilik mümkün olmamıştır. Byzantion M.Ö. 200 yıllarından itibaren Roma egemenliğini kabul eder ve M.Ö. 146’dan sonra “civitas foederata” sıfatıyla Roma İmparatorluğu’na bağlanır. Bu dönemden günümüze ulaştığını bildiğimiz bazı kalıntılar Sirkeci bölgesine yakın bir alanda yer alan stadyum ile Sur-u Sultani’nin Marmara yamacında bulunan tiyatro binasıdır. Anlaşıldığı kadarıyla dönüşüm devam etmektedir. Hem geçen zaman hem de kültürel değişim kaçınılmaz olarak şehrin dönüşümüne yol açmaktadır. Daha önceki dönemlere ait bazı yapılar gerek inanç değişikliği, gerekse zamanın oluşturduğu tahribat nedeniyle yerlerini başka yapılara terk etmektedirler.

Byzantion için en büyük değişim, Pescennius Niger ile Septimius Severus [193-211] arasındaki taht kavgası sonrasında olur. 193 yılından itibaren şehir, bu savaşı kazanan Septimius Severus’un birlikleri tarafından kuşatılır ve iki buçuk yılı aşan bir süre süren bu kuşatma sonrası 195-96 kışında açlık nedeniyle teslim olur. Şehri çevreleyen surların ve önemli yapıların yıkılmasından sonra şehir statüsü kaldırılan kent, imparatorun emri ile Perinthos’a [Marmara Ereğlisi] bağlanır. 197 yazından itibaren bundan sonra Avgusta Antonina [Antoneinia] adıyla anılmaya başlanacak olan şehirde yoğun bir yapı faaliyetine girişilir. Öncelikle yıkılan surların yerine daha geniş bir alanı kaplayan yeni surlar yapılır. Günümüz Divanyolu’nun [Mese Caddesi] başlangıcında, daha önceleri muhtemelen Hellen şehrinin Agora’sının bulunduğu alanda Tetrastoon ismiyle anılan bir meydan [günümüz Ayasofya önündeki meydan], hemen yakınında Zeuksippos Hamamları ve Hipodrom’un yapımına başlanır. Apollon Tapınağı ve Tiyatro yenilenir. Bu yapı faaliyeti nerede ise kesintisiz olarak İmparator Caracalla [211-217] dönemi boyunca devam eder. Şehir üçüncü defa yeniden yapılanmakta ve 100 yılı aşkın bir dönem süren bu zaman aralığında şehir bu kere bir Hellen şehrinden Roma kentine dönüştürülmeye çalışılmaktadır.

Şehrin yenilenmesi, isminin [Konstantinopolis] değişimiyle birlikte M.S. 324 tarihinden itibaren yeniden başlar. İmparator Constantinos [324-37] ile Roma’nın pagan üst tabakası arasındaki görüş farklılıkları ve Roma’nın kuzeyden gelen barbar akınlarına açık olması nedeniyle, 328 tarihinde günümüz İstanbul’unun Roma İmparatorluğu’nun yeni yönetim merkezi olarak ilan edilmesi süreci başlar. İmparator, Septimius Severus tarafından yaptırılan surların kara tarafındaki bölümünü yıktırır ve şehri yaklaşık altı kilometre kare kadar genişleterek yeni sur sınırlarını geleneksel bir törenle belirler. Kentin eski yapılarının büyük bir bölümü muhafaza edilir. Çünkü kültürel bir değişim olmadığı gibi, kente altı kilometre kare gibi o devir için oldukça büyük olan yeni bir iskan alanı oluşturulmuştur. Bu döneme ait bilgilerimizin kısıtlılığı, yeni düzenlenen bu şehrin planlaması hakkında yeteri kadar bilgi vermese de gerek şehrin topoğrafik yapısı, gerekse mevcut yapıları koruma isteği, Akropolis’ten [Topkapı Sarayı] başlayan ve Mese Caddesi [Divanyolu] boyunca her iki yamaca doğru yayılan yollar ile bunları birbirine bağlayan denize paralel sokakların oluşturduğu, genel olarak “Doğulu Şehir” bünyesi olarak tanınan ve merkezden çevreye doğru yayılan, yer yer çıkmaz sokakların oluştuğu bir planlama anlayışının egemen olduğu söylenebilir [Stewig 1965a, 25; Müller-Wiener 2001, 19; Cerasi 2006; Ayvazoğlu 2010]. Constantinos eski dönemin Agorası’na [Terastoon] dokunmaz, ancak annesi Helena adına yaptırdığı bir heykelden dolayı adını Augusteion olarak değiştirir. Bu meydanın Marmara yönüne bir İmparatorluk Sarayı [Magnum Palatium] ve Senato Binası inşa ettirir. İnşaatı tamamlanmamış olan Zeuksippos hamamları ile Hippodrom yapılarını tamamlatır. Mese Caddesi’nin devamında yeni büyütülen surların içinde günümüzde Çemberlitaş Meydanı olarak bilinen Forum Constantinos’un inşa ettirir.

Aynı yoğun faaliyet oğlu İmparator Constantius [336-363] ve Julien l’Apostat [361-363] tarafından da sürdürülür. Bu döneme ait en önemli yapılardan biri Akropol üzerindeki Artemis ve Aphrodite tapınakların yakınında yapılan ve piskoposluk kilisesi olarak kullanılan, günümüzde Sur-u Sultani içinde kalan Aya İrini Kilisesi’dir. Giderek artan şehir nüfusu, nerede ise günümüze kadar devam eden bir sorunla karşılaşır; şehre gelen su yetersizdir ve büyük bir su sıkıntısı yaşanmaktadır. İmparator Valens [364-378] döneminde, 368 tarihinde şehre yeni su kaynakları bağlanır ve Valens [Bozdoğan] Kemeri inşa edilir. Constantinos döneminde ana hatlarıyla biçimlenen şehirdeki yoğun yapı faaliyeti “büyük” ünvanı ile anılan İmparator I. Theodosios [379-395] döneminde tamamlanır. Böylelikle üçüncü kere yapılan bir dönüşüm nerede ise tamamlanmış olmaktadır. Bu dönemde şehrin hem Haliç, hem de Marmara yönündeki pek çok limanda yoğun bir ticari faaliyet sürmekte, şehir giderek zenginleşmektedir.

Şehrin yeniden genişlemesi II. Theodosios [408-450] döneminde gerçekleşir. İmparator 413 tarihinde Constantinos surlarının yaklaşık 1.5 kilometre daha batısında varlığını günümüze kadar sürdüren bugünkü surları yaptırır. Bu surlar, şehrin 1950’li yılların başına kadar yaklaşık 1.500 yıl sürecek olan sınırlarını belirleyen son çizgidir. Giderek coğrafi olarak küçülen, Akdeniz coğrafyasında büyük toprak kayıpları yaşayan İmparatorluğun küçülen egemenlik sınırının etkileri elbette şehre de yansır. Zaten 532 tarihindeki Nika İsyanı sonrası İmparatorluğun resmi dili de Latince’den Hellence’ye dönüşmüştür. 1204-61 yılları Konstantinopolis’in çöküş ve yağma dönemidir. Kudüs’e doğru başlayan IV. Haçlı Seferi, şehrin işgali ile sonuçlanır. Latin İşgali’nin en önemli sonucu şehrin yağmalanması olmuştur. Yüzyılların emeğiyle oluşan Konstantinopolis’in zenginliği karşısında şaşkına uğrayan batılılar tarafından şehir altmış yıla yakın bir süre soyulur. Değerli bölümleri sökülen anıtsal eserlere ait parçalar satılır, bu yapıların içindeki değerli eşyalar Avrupa’ya, özellikle Venedik’e taşınır.

1261’de VIII. Mikhail Palaiologos [1261-1282] Haçlılar’ı şehirden kovar. Latin istilası sırasında şehri terk edenler dönmeye başlar; ancak artık şehir ve imparatorluk eski görkeminden oldukça uzaklaşmış ve hinterlandını büyük ölçüde kaybetmiştir. Yaklaşık 200 yıl süren bu dönem boyunca herhangi bir anıtsal yapı faaliyeti görülmez, eskiye nazaran çok daha küçük ölçekli bazı yapılar yapılırsa da, şehrin büyük bir bölümü boşalmış ve Marmara kıyıları terk edilerek belki de giderek büyüyen ve artık küçük limanlara yanaşamayan tekneler nedeniyle yoğun olarak Haliç’e bakan yamaçlar ve kıyılar iskan edilmeye başlanmıştır. Bu dönemde şehirle organik bağları olan, fakat büyük oranda Latin kökenli insanların -ki daha sonraları Levanten adıyla anılırlar- yerleştiği yeni bir yerleşme Galata teşekkül etmeye başlar. Daha önceleri surlarla çevrili olmayan bu yerleşme, 1335 tarihinden itibaren surlarla koruma altına alınır ve 1349 tarihinde yapımına başlanan günümüz Galata Kulesi ile tamamen bağımsız bir hale gelir. Artık günümüzde ilin tamamına adını veren İstanbul’un yanı sıra bağımsız bir yerleşme birimi olan Galata iskanı da şehrin tarihinde yerini almış olur. 330’dan 1453’e kadar süren bu dönem içinde pek çok yapı yapılırsa da 532 tarihindeki Nika İsyanı sonrası yaşanan dönüşüm dışında keskin bir farklılık yaşanan bir dönem olmamıştır diyebiliriz. Şehrin 1.200 yılı aşkın yaşam sürecinde elbette pek çok dönüşüm ve değişim olsa da bunlar uzun bir zaman dilimi içinde gerçekleştirildiği için sert bir görünüm içinde değil, alışkanlıkların gelişerek devamı şeklinde oluşmuştur.

Konstantiniyye, 29 Mayıs 1453 Salı günü şafak vakti feth olunur. Artık İstanbul için yeni bir dönem başlamaktadır. Yeni bir din, yeni bir dil ve yeni bir kültür şehre egemen olmuştur. Dördüncü kere yeni bir dönüşüm başlamaktadır. Fatih Sultan Mehmed’in [1451-1481] önceliği şehrin nüfusunu artırmak ve onu yeni yapılarla süslemek olur. Pek dikkat edilmez ama ilk işlerinden biri şehrin surları dışında Ebû Eyyûb’ün [Halid b.Zeyd El-Enşari] [Anonim 1964] mezarının bulunduğu alanda bir cami yaptırmak ve bu alanı İstanbul ve Galata yerleşmesi dışında tamamen Müslümanlardan oluşan bir yerleşme haline getirmek olacaktır. Daha önceleri küçük bir yerleşme olan bu alan, kısa süre içinde genişleyecek ve ona atfedilen “mukaddeslik” gereği uzun bir süre yanlızca Türk ve Müslüman nüfusunun ikametine tahsis edilecektir. Yine gözlerden kaçan bir diğer girişim ise Latinlerin egemen olduğu ve çeşitli ayrıcalıklar taşıdığı Galata iskanının kıyı boyunca büyümesini durdurmak için Galata surlarının Boğaz yönüne Tophane, Kasımpaşa yönüne ise Tersane gibi iki askeri tesis kurularak bu iskanın genişlemesini kısıtlama düşüncesidir. Fevkalade başarılı olan bu karar, Galata yerleşmesinin XX. yüzyıl başlarına kadar ancak Beyoğlu sırtları boyunca gelişmesine ve böylelikle denizle irbatının kısıtlanmasına imkan sağlamıştır. Fatih Sultan Mehmed dönemi boyunca pek çok orta ölçekli cami yapımına karşılık, özellikle Kapalıçarşı’nın çekirdeğini oluşturan Bedesten’in yapımı, şehrin bir ticari merkez olarak gelişimi için önemli bir adımdır. Bu dönemde yapılan ve Tursun Bey’in deyişi ile “İki berre ve iki bahre bakan yir” deki, giderek gelişen Yeni Saray [Saray-ı Cedid / günümüz Topkapı Sarayı] ve Sur-u Sultani ise I. Tepe’nin bundan böyle yönetim merkezi olarak önemini ve haşmetini yüzyıllar boyunca gözler önüne serecektir.

Sultan II. Bayezıd [1481-1512] dönemi şehrin özellikle konut yapıları açısından yenilenmesi açısından çok yoğun bir faaliyet içinde geçer. Bu dönemde yapılan Bayezıd Camii belki de en önemli anıtsal yapı faaliyetidir. Ancak şehrin bir Türk-İslam şehrini dönüşmesi süreci, Kanuni Sultan Süleyman [1520-1566] döneminde gerçekleşir. Bu dönemde özellikle Mimar Sinan eliyle yapılan 200’ü aşkın yapı ve yine Sinan tarafından şehre getirilen yeni su kaynakları dönüşümün tamamlanmasını sağlar. XVI. yüzyıl şehrin belki de ilk kurulduğu dönemden itibaren yapılan en büyük yapı faaliyetine tanık olur. Daha sonra XVII. yüzyıl içinde orta ölçekli anıtsal yapı faaliyetine devam edilirse de, hiç bir zaman XVI. yüzyılın yoğun yapılaşma faaliyetine yaklaşılamaz. Günümüz İstanbul siluetine etkin yapıların büyük çoğunluğu XVI. yüzyılda veya hemen sonrasında yapılmış yapılardır. XVI. yüzyıl boyunca şehir gelişir, nüfusu artar; özellikle Eyüp, Galata ve Üsküdar iskanları yoğunlaşır, Boğaz kıyılarındaki küçük köyler gelişmeye ve şehirle zayıf da olsa organik bağlar kurmaya başlar.

XVIII. yüzyıl özellikle de daha sonraları Lale Devri olarak anılacak olan Sultan III. Ahmed [1703-1730] dönemi artık anıtsal yapılar dışındaki özellikle saray ve konut yapılarının önem kazandığı bir dönemdir. Kağıthane, Boğaziçi gibi alanlar saraya ve üst düzey bürokratlara ait yapılar ile donatılmaya başlanır. Constantinos’un şehri Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapması ile birlikte Boğaz kıyılarına Romalı bürokrat ve zenginlerin yapmaya başladığı villaların üzerinde geçen 1.400 yıl sonra Boğaziçi tekrar şenlenmeye başlamaktadır. XIX. yüzyıl ortalarından itibaren yapılan Dolmabahçe, Çırağan ve Beylerbeyi Sarayları, Küçüksu ve Beykoz Kasırları ise bu faaliyetinin bir devamı niteliğindedir. Sultan I. Abdülhamid [1774-1789] döneminde yapılan Beylerbeyi Camii ve Sultan Abdülmecid [1839-1861] döneminde yapılan Dolmabahçe ve Ortaköy Büyük Mecidiye Camileri, selatin camilerin Boğaziçi’ne doğru devamını sağlayan atılımlardır. Bu dönemde Dolmabahçe Sarayı arkasında günümüzde Taşlık olarak anılan alanda yapımına başlanan anıtsal nitelikteki Sultan Abdülaziz Camii ise ne yazık ki, padişahın halli sonrası kaderine terk edilir ve inşa edilemez. Diğer taraftan XIX. yüzyıl süresince büyük ölçekli ve anıtsal nitelikte askeri yapıların da yapımına başlanır. Selimiye Kışlası, Taksim Kışlası, Taş Kışla, Gümüşsuyu Kışlası, Maçka Silahhanesi, Kuleli Kışlası hala şehrin siluetine hakim yapılar olarak devamlılıklarını sürdürmektedirler. 1850’den itibaren önce Boğaziçi, takiben Kadıköy, Adalar ve Yeşilköy’e yapılmaya başlanan düzenli vapur seferleri, gerek Anadolu, gerekse Rumeli yakasında yapılan banliyö tren hattı, tramvayın şehir içi ulaşımına sağladığı katkı ve son olarak tünel inşası yeni yerleşim alanlarının oluşumuna yol açar.

XX. yüzyılın başları imparatorluğun tasfiye sürecidir, elbette onun başkenti de bundan nasibini alacak ve giderek yoksullaşacaktır. Ağırlıklı olarak yabancı sermayenin oluşturduğu bazı ticari yapılar dışında XX. yüzyılda önemli bir yapı faaliyetine rastlanmaz. 1923 sonrası İstanbul kesintisiz olarak 1600 yıla yakın süredir devam ettirmekte olduğu başkentlik statüsünü kaybeder. Bundan böyle Türkiye Cumhuriyeti bayrağı devralmıştır ve şehir bir taşra kenti statüsüne indirgenir. Büyük toprak kayıpları sonrası giderek fakirleşen bir ülke mirasını devralan Türkiye Cumhuriyeti çeşitli yokluklar içinde yaralarını sarmaya, azalan nüfusunu çoğaltmaya, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmaya çalışmaktadır. Devletin öncekileri değişmiştir, önce çok küçük ve yoksul olan Ankara yeni cumhuriyetin başkenti olarak düzenlenmeye çalışılmaktadır ve ülke yeterli sermayeden yoksundur.

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren öncelikle şehrin yol dokusu ve kalitesi iyileştirilmeye çalışılır. Özellikle Boğaz kıyı yolu yapımına öncelik verilir. Yeni kültür, Cumhuriyet’in reddi miras ettiği imparatorluk kültürüne karşı yeni bir atılım gerçekleştirmeye çalışmaktadır. İlk işlerden biri Boğaz yolunun İstanbul’daki en eski Türk yapısı olan Anadoluhisarı içinden geçirilmesi için yapılan yıkımdır. Şehrin en eski yapısının bir bölümü yıkılır ve Anadoluhisarı’nın içinden yol geçilir. Yokluk nedeniyle Boğaz kıyılarını süsleyen yapıların çoğu boşalır, bir dönem tek ihraç ürünümüz olan tütün için depo olarak kullanılmaya başlanır. Pek çoğu bu hoyrat kullanıma dayanamaz ya yanar, ya da yıkılır. 1940’lı yıllarda özellikle Lütfi Kırdar’ın [1938-1949] Vali ve Belediye Başkanı olduğu dönemde İstanbul hızlı bir şekilde yenilenmeye başlar. Üç bölüm halinde planlanan bu faaliyet, İstanbul, Beyoğlu ve Anadolu tarafında yapılan işler olarak belirtilmiştir. 1939-1947 yılları arasında İstanbul’un en önemli sorunu yol ve su sorunudur. Bu nedenle eski dar ve kötü kaliteli ulaşım aksları yenilenmeye çalışılır, Terkos ve Elmalı su tesisleri ve hatları yenilenerek şehre daha çok ve kaliteli su verme imkanı araştırılır. Eminönü Meydanı, Sirkeci çevresi ve Mısır Çarşısı gibi sur içinde yapılan bazı basit düzenlemelere karşı Beyoğlu bölgesinde önemli değişimler yapılmaya çalışılır; örneğin Taksim Kışlası yıkılır ve bu alana İnönü Gezisi adı altında bir park yapılır. Dolmabahçe Sarayı Has Ahırları ile Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan Saray Tiyatrosu yıktırılarak bir bölümü yola katılır, diğer bölümüne ise o günkü adıyla İnönü Stadı günümüz adıyla Beşiktaş Stadı inşa edilir [İstanbul 1943; İstanbul 1947; İstanbul 1947a].

İstanbul’a Cumhuriyet’in bir şehri olarak esaslı müdahale 1950’li yıllar içinde olur. 1930’lu yıllardan itibaren yapılan çalışmalar genelde İstanbul Belediyesi’nin kısıtlı bütçesi içinde, ağırlıklı olarak merkezi hükümetin desteği ile yapılmıştır. Bu defa ise Merkezi Hükümet bizzat işe müdahale etmekte ve modern bir İstanbul için girişimlerde bulunmaktadır. Programın en başında hiç şüphesiz ulaşım sorunu, yani yeni yollar yer almaktadır. Ne yazık ki dönemin İstanbul’u büyük oranda Suriçi’ne sıkışmış bir yerleşimdir. Hiç kimsenin aklına Suriçi’ni olduğu gibi muhafaza ederek yeni iskan alanları açmak gelmez. Ancak Ataköy gibi yeni bir iskan alanı açma girişimi bu dönemin düşüncesidir. Yeni iskan alanı açmanın önündeki en büyük engel ise ulaşım imkanlarının kısıtlı olmasıdır. Geriye dönüp bakınca Suriçi’nde Millet ve Vatan Caddeleri’nin açılmasının büyük bir korunması gerekli yapı kaybına sebep olduğu, o güne kadar yanlızca yangınlarla yok olmuş iskan alanlarında yapılmaya çalışılan aksiyel yerleşim düzenlemelerin tüm Suriçi için yapılmaya çalışıldığı görülmektedir [Çelik 1986, 64]. 1957 tarihinde İstanbul Vilayeti Neşriyat ve Turizm Müdürlüğü tarafından yayımlanan İstanbul’un Kitabı adlı yayında da görüleceği gibi Vatan ve Millet Caddeleri’nin yanı sıra bu caddeleri birbirine bağlayan Fatih ve Yeni Bulvar adıyla iki geniş cadde daha planlanmış fakat yoğun yıkımların getirdiği reaksiyonlar nedeniyle bu caddeler gerçekleştirilememiştir. Suriçi’nde büyük tahribatlara neden olduğu için yoğun şekilde eleştirilen Vatan ve Millet Caddeleri’nin yanı sıra o dönemde yapılan Topkapı çıkışlı Londra Asfaltı [E5], Sirkeci Yedikule Sahil Yolu [Kennedy Caddesi], Yenikapı Unkapanı arasındaki Atatürk Bulvarı bunca yıl geçmesine rağmen şehrin ana arterleri olmaya devam etmektedir.

Tüm bu yeni yol çalışmalarının tarihi çok daha eskilere dayanmaktadır. Helmuth von Moltke’nin 1839 tarihinde İstanbul için yaptığı bir planlama çalışmasında Aksaray’dan değil ama, Beyazıd Meydanı’ndan başlayan ve biri Topkapı, diğeri Edirnekapı çıkışına uzanan iki ana caddenin önerildiği bilinmektedir [Çelik 1986, 85]. Anlaşılan Menderes Dönemi’nde yapılan bu çalışmaların geçmişi 120 yıl kadar eskiye dayanmaktadır. Özellikle XIX. yüzyıl içinde ve XX. yüzyılın başında İstanbul için yeni düzenlemeler yapılmaya çalışılmış ve surlar içinde gelişen bu şehre esaslı müdahaleler düşünülmüştür. Örneğin Joseph Antoine Bouvard’ın [1840-1920] Beyazıd, Sultanahmed ve Eminönü Meydanları için hazırladığı projelerdeki radikal müdahalelerin gerçekleşmemiş olması günümüz İstanbul’u için büyük bir şanstır [Çelik 1986, 84-100]. Anlaşıldığı kadarıyla Suriçi İstanbul’una esaslı bir müdahale isteğinin geçmişi XIX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzanmaktadır. Aynı dönemde dünya üzerindeki pek çok eski şehre radikal müdahaleler yapılmakta ve şehirler günün anlayışına göre yeniden şekillendirilmektedirler. Hemen herkesin büyük bir övgü ile bahsettiği günümüz Paris’i, İmparator III. Napolyon’un talimatı ile Baron Haussmann tarafından 1850’li yıllarda bugünkü görünümüne kavuşur. Barselona, Saint Petersburg vb. şehirler günümüz görünüşlerini XIX. yüzyılının radikal müdahalelerine borçludurlar. Üstelik bu şehirler, İstanbul’un coğrafi ve topoğrafik özellikleri nedeniyle yayılamama dezavantajına karşı çevreye yayılma imkanına sahiptirler. Buna rağmen bu şehirlerdeki radikal müdahaleler eski şehir dokusu içinde yapılmıştır. İstanbul’un planlaması için farklı modeller geliştirilmelidir. İstanbul’un ortasından derinliği bilemediniz 10 metre olan bir nehir değil, derinliği yer yer 100 metreye ulaşan bir deniz geçmektedir. Bu denizin bir devamı olan Haliç, şehrin geleneksel iskan bölgelerini ikiye ayırmaktadır. Üstelik bu su yolunun çevresi düz bir alandan değil, 50-60 metre yüksekliğe kadar ulaşan tepeler ve bunların arasında yer alan vadilerden oluşmaktadır. Düz bir alanda şehir planlaması yapmak, tramvay, tünel, metro gibi yol eğimleri kısıtlı bir ulaşım ağı tesis etmek kolaydır. Son zamanlarda yapılan metro istasyonlarında yukarı çıkmak için yapılan merdivenleri hatırlatmak isterim.

Yüzyılı aşkın süredir İstanbul’a yapılmak istenen radikal müdahaleler, XX. yüzyılın başında İmparatorluğun katılmak durumunda kaldığı savaşlar ve nihayetinde tarih sahnesinden çekilmesi sonucu belirli bir süre için durmuştur. 1960 sonrası İstanbul’un nüfusu hızla artmaya başlar; gerek coğrafi konumu ve ulaşım kolaylığı gerekse sermaye birikimi İstanbul’u yatırım için cazip kılmaktadır. Hızla gelişen ve zenginleşen İstanbul’un ucuz iş gücüne ihtiyacı vardır ve geçmiş dönemlerde tüm Akdeniz coğrafyasından sağladığı bu iş gücünü artık Anadolu’dan sağlamak mecburiyetindedir. Üstelik küçülen İmparatorluk sınırları dışında kalan Türk asıllı insanlar memnun olmadıkları yeni ülkelerinde biraz kendi istekleriyle, daha çok da mecbur tutulmaları nedeniyle Türkiye’ye özelikle de İstanbul’a göç etmektedirler. İstanbul artık İmparatorluk başkenti olmaktan çıkmış, daha öncede söylediğimiz gibi bir taşra kenti olmuştur. Ancak gerek yüzyıllardır tarih içindeki konumu, coğrafi ve jeopolitik özelliği ve elbette sermaye birikimi açısından Cumhuriyet’in en önemli şehri olmaya devam etmektedir. Bu birikim onu ön plana çıkartmaya, geçmişte pek çok kere olduğu gibi yerleşme açısından cazip kılmaya devam eder. İstanbul’un bugün yaşamakta olduğu kaos, zamanında bu özeliklerini görüp, şehre gelen nüfusu doğru ve erken bir planlama ile denetim altında yeni yerleşme alanlarına iskan etmeyi düşünmeyen yöneticilerin hatasıdır. Bu arada zaman zaman İstanbul’a göçü önlemek için yapılması önerilen kanuni düzenlemeler konusunda görüş ileri sürenleri de hayretle izlediğimi belirtmek isterim. Avrupa Birliği içinde ülkemiz insanına uygulanmakta olan vizenin, dolaşım ve yerleşim özgürlüğünün sağlanması adına kalkması için uğraş veren bir hükümetin, nasıl olup da kendi ülkesi içinde vize uygulaması yapabileceği gerçekten akla ziyan bir düşüncedir.

Görüldüğü gibi yüz elli yıla yakın bir süredir yapılmaya çalışılan dönüşüm artık gerçekleşmeye başlamıştır. Üstelik artık İstanbul bir İmparatorluk başkenti değil, Cumhuriyet’in herhangi bir şehridir. Bugün egemen olan yeni bir kültür, yeni bir düşünce ve yeni bir yaşam şeklidir. İmparatorluğun hemen her türlü mirasını uzun süredir reddeden bir toplumun onun şehirlerini koruması ne derece mümkündür? Dilini unuttuğumuz, alfabesini değiştirdiğimiz, kültürel bağlarımızı koparmaya çalıştığımız bir toplumun hangi mirasına sahip çıkabileceğiz gerçekten üzerinde düşünülmeye değer bir sorudur. İstanbul, organik bağları olmadığı yeni bir kültürle tanışmanın ve onunla birlikte geleceğe yol almanın sıkıntılarını yaşamaktadır. Elbette bu sıkıntılar da zaman içinde azalacak ve bir çözüm yolu bulunacaktır; yeter ki ideolojik bağlantılar önümüzü tıkamasın, aklımıza ve aklın getirdiği çözümlere mensubiyetlerimiz nedeniyle sınır koymayalım.

İstanbul, Lygos, Byzantion, Antoninia, Konstantinopolis ve Konstantiniyye’den sonra altıncı kere yeniden yapılanmakta ve beşinci kere esaslı bir dönüşüm geçirmektedir. Bazılarımız bu dönüşümü hayretle karşılamakta ve karşı çıkmaya çalışmaktadır, halbuki bu şehir bu tür dönüşümlere ve yenilenmeye açıktır, şehre egemen olan her kültür kendi birikimi doğrultusunda ona yön vermeye çalışmıştır. Sanat değeri olmayan düzenlemeler ve yapılar zaman içinde ortadan kalkmış veya kaldırılmış, yeni iskan alanları oluşturulmuş ama İstanbul bin yıllardır var olmaya devam etmiştir ve edecektir.

Sanırım bizi rahatsız eden sözcük “dönüşüm”dür. Başta Türk Dil Kurumu sözlüğü olmak üzere çeşitli sözlükler, anlamını: Olduğundan başka bir biçime girme, başka bir durum alma. Görevinin değişikliğe uğraması yüzünden bir organda ortaya çıkan değişme [TDK 1983, 331]. Bir şekilden diğerine geçme, biçim değiştirme, şekil değiştirme, istihâle, transformasyon [Ayverdi 2005, I, 755]. Değişme, başka bir hâle girme [Rado [tarihsiz], 299]. olarak belirtmektedir. Kanımca insanlarımıza ters gelen, onların reaksiyon göstermesine neden olan nokta bu sözcüktür. Özellikle demokrasinin bu kadar genişlediği, düşüncenin özgürleştiği bir dönemde insanların kamu eliyle dönüştürülmek ve bunun emredici kanuni düzenlemeler ile yapılmak istenmesi kabul edilmesi güç bir durum oluşturmaktadır. Kamu gücünün elinde tutan insanların bazı değişimler için daha yumuşak ve toplumun genelince daha rahat kabul edilebilir sözcükler seçmesi gerekir, örneğin dönüşüm yerine yenileme kullanılabilir. Emredici buyruklar yerine, örnek çözümler hayata geçirilerek rekabet arttırılabilir ve kamuoyunun direnci yumuşatılabilir. Beklentilerin kamu tarafından merak, heyecan, daha güzel bir çevre ve yaşam olarak kışkırtılması gerekir. Ünlü yazar ve biofizik uzmanı İsaac Asimov’un 1977 yılında Amerika Birleşik devletleri Başkanı J. Carter’e yazdığı bir mektup bize yol gösterici olabilir:

“Sözlerime başlarken Başkan’ın, bir el hareketi ile mucizeler yaratarak dünyayı değiştirebileceğine inananlardan olmadığımı arz etmek isterim. Bir Başkanın yetkilerinin de dünyanın söz dinlemeyen fiziksel yasalarından, kamuoyunun dik kafalığına kadar uzayan sınırları vardır. Buna rağmen bir başkan belirli bir doğrultuda ileri bir atılıma girişebilir, yasanın ve olayların müsaade ettiği yerlerde harekete geçebilir ve kamuoyu geri kaldığı zamanlarda onu uyarabilir”.

Ülkemizde imar ve iskan ile ilgili düzenlemelerin tarihi oldukça yenidir. İmparatorluk döneminde yürürlükte olan ve Cumhuriyet döneminde üzerlerinde bazı küçük düzenlemeler yapılan kanun ve nizamnamelerden sonra ilk olarak 21.6.1933 tarihinde yürürlüğe giren 2290 sayılı Belediye Yapı ve Yollar Kanunu şehirlerin oluşumu için bazı yeni hükümler ortaya koyar. Uzun bir süre yürürlükte kalan bu kanunun bazı yetersizlikleri nedeniyle 16.7.1956 tarihinde 6785 sayılı İmar Kanunu yürürlüğe girer, daha sonra halen uygulanmakta olan 9.5.1985 tarih ve 3194 sayılı İmar Kanunu kabul edilir. Tüm bu düzenlemeler ülke geneli için olup, yeni yapılaşmayı teşvik ve düzenleme amacıyla yapılan çalışmalardır. Her ne kadar daha önceleri İstanbul için bazı özel düzenlemeler ve kabuller mevcutsa da 1959 tarihinde ilk olarak toplu bir şekilde “İstanbul Şehrine Aid Muaddal İmar Talimatnamesi” yayımlanır [Sever 1959]. 228 maddeden oluşan bu talimatname çeşitli ekler ve genişletmelerle günümüzde de uygulanan İstanbul İmar Yönetmeliği’nin başlangıcıdır. 1956 yılına kadar genelde tüm Türkiye, özelde İstanbul’da komşuluk ilişkileri, bir arada yaşamın getirdiği kurallar ve şehirli olmanın kişisel ve toplumsal sorumluluğu doğrultusunda yapılan yapılar, bundan böyle hukuki düzenlemelere bağlı olarak yapılmaya başlanır. Hukuki düzenlemeleri getirdiği avantajları kullanan herkes istediği yerde istediği yapıyı yapar olur. Daha önceleri mimarın sorumluluğunda olan yapılar, artık bürokrasinin emir ve buyrukları doğrultusunda yapılmaya başlanır. Masa başında hukuki düzenlemelere uygun olarak onaylanan proje, bir yapının konumu, komşuluk ilişkileri, estetik ve yapısal denetiminin önüne geçer. 1931 tarihli bir yazısında Mimar Alişanzade Sedat Hakkı [Sedad Hakkı Eldem] “Bir mimarın vazifesi yalnız bina inşa etmek midir? Hayır onun daha yüksek vazifeleri vardır. Millet memleketi imar etmek istiyor; iyi imar etmek istiyor. Fakat iyinin nasıl olduğunu nereden bilsin, kim bildirsin? Şehir, şehircilik noktai nazarında kafi derecede ehemmiyet göremiyorsa kim bildirecek? Kim millete inşaatta ve ev hayatında frenk taklitçiliği ile hakiki asriliğin farklarını gösterecek? Memleketin güzelliğini muhafaza için bir memur var mıdır? Yoktur. O zaman kim memleketi vahşi ellerin çirkin eserlerinden muhafaza edecek?” diye sormaktadır [Sedad Hakkı 1931, 4].

Mayıs 1931 tarihli Mimar Mecmuası’nda dönemin tabiri ile ürbanist [şehirci] mimar Bürhan Arif tarafından yazılan “İstanbul’un İmarı Hakkında Notlar” isimli makalede Küçüksu ve Yeşilköy için hazırlanan iki imar planı önerisi yapısal değişiklik, eski yerleşim dokusunun aksine birbirini 90 derecelik açılarla kesen yol düzeni olan modern şehir oluşumuna duyulan özlemi yansıtmaktadır. Aynı yazar “Gayrikıyasî ve Kiyasî Şehirler” ismiyle yayımladığı diğer bir yazıda ise doğulu şehir ile aksiyel şehir arasındaki farkları belirtmekte ve muntazam/aksiyel/kiyasî şehir düzeninin gerektiğini ifade etmektedir [Arif 1931, 149-153; Arif 1931a, 161-163].

Kısa bir süre sonra Prof. Herman Elgötz [1934], Alfred Agache [1934] ve Dr. Martin Wagner’in [1937] tarafından yeni İstanbul için yapılan çalışmalar ve öneriler yayımlanır. 1937 yılında Henri Prost İstanbul Nazım Planını İzah Eden Rapor’u hazırlar ve 1944 yılına kadar süren çalışmalar sonucu İstanbul ve bazı lokal alanları için bir uygulanacak planlama çalışmaları yapar. 1967 yılında ise Prof. Luigi Piccinato Büyük İstanbul Nazım Planı Ana Hatları İzah Raporu’nu yayımlar. Daha sonra 1980 yılında bu kere İmar İskan Bakanlığı tarafından 1/50.000 ölçekli İstanbul Metropolitan Alan Nazım Planı yürürlüğe girer. Bu arada 1950 yılında yaklaşık 1.000.000 olan İstanbul nüfusu ise 4.520.000 kişiye ulaşmış olup, 1995 yılında 7.100.000 kişi olarak düşünülmektedir [Özler 2007, 235]. 1940’lı yılların başında Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki bir ders sırasında Prof. Oelsner öğrencilerine gelecekte Türkiye’yi bekleyen en büyük problemin belediye kasalarındaki imar planları olduğunu söylediğini de hatırlamak gerekir. Prof. Oelsner eğer bu imar planları uygulamaya konursa gerçekten Türk Milleti’nin korkması gerekir demektedir [Genim 2010, 568-578.].

Korkusuz bürokratlar bu imar planlarını yürürlüğe koyarlar, bu ve benzeri imar planları ile gerçekten korkutucu bir hal alan, başta İstanbul olmak üzere, şehirlerimiz oluşur. 1/100.000 Çevre Düzeni Planı, 1/5.000 Nazım İmar Planı ve 1/1000 Uygulama İmar Planı çalışmaları hızla yapılıp yürürlüğe konulurken, daha büyük hızla da imar planı tadilatları yapılmaya devam eder. 2010 yılında Adrese Bağlı Nüfus kayıt sistemi verilerine göre İstanbul’un nüfusu 13.255.685 kişiye ulaşır. Benzer metropollerin hemen hepsinde olduğu gibi %10’luk bir nüfus, herhangi bir adrese kaydolmadan o şehirde yaşamaktadır. Bu sayıya misafir ve turist olarak bulunanları da dahil edersek, 2010 yılı İstanbul nüfusunu 14.500.00-15.000.000 olarak kabul etmek gerekir.

Son 80 yıldır imar planları ile denetleyemediğimiz bir yerleşim dokusu ile karşı karşıyayız, bu yöntem devam ettiği sürece herhangi bir başarılı sonuç elde etmemiz imkansız gibi görülmektedir. Çünkü planlama süreci gerçekte herkesin üstünü örttüğü veya görmezden geldiği bir gerçeği içermektedir. İmar Planları, adı üstünde gerçekten boş arazilerin iskana açılması için yapılan çalışmalardır, hemen her noktası iskan edilmiş bir alanda imar planı yapılması mümkünse de, bu planın uygulanması mümkün değildir, pratikte de uygulanamamışlardır. Çok uzun bir süredir gerek ilçe, gerekse Büyükşehir Belediye Meclislerinin tek meşguliyet ve bir anlamda var olma nedenleri imar planı tadilatları ve imar komisyonlarıdır. Bu bozuk düzenin devam etmesi hemen herkesin işine gelmekte, buna karşı ise şikayetler giderek büyümektedir. Şikayet eden hiç kimse, hiç bir bilim adamı, siyasetçi ve yönetici problemin kökenine inip, çoğu düzenli şehirde olduğu gibi gerek imar planı yapma, gerekse uygulama işini siyaset dışı, bağımsız ve sürekli bir kuruma devretme yoluna gitmemektedir. Tam tersi imar ve iskan faaliyetlerini bir anlamda denetleyen Koruma Kurulları gibi bağımsız kurumlar tasfiye edilerek bürokrasinin emir ve komuta zinciri içinde yeni kurumlar oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu yol yanlıştır, çıkmaz bir sokakta yürümekten öte bir anlamı yoktur. Bugüne kadar görmezden geldiğimiz bu ve benzer tespitlerin yanı sıra bir değerlendirme de yapmak gerekmektedir.

Sonuç:

İnsanlığın varoluşundan beri değişmeyen tek şey değişimdir. Değişim aynı zamanda gelişimin de itici gücüdür; değişime karşı çıkmak ve durağan yapıyı koruma isteği bir anlamda toplumun yok olmasını istemektir. Mevlana’nın deyişi ile “Bugün yeni bir gündür ve yeni şeyler söylemek lazımdır.” Ülkemizde yapmaya çalıştığımız planlama anlayışı, genelde toprak mülkiyetinin devlete ait olduğu ve alınan kararların millete karşı, milletin gelecekte daha çağdaş olanaklarla yaşayabilmesi için yapılan bir düzenleme olarak ortaya çıkmıştır. Demokrasinin ve insan haklarının kabul gördüğü bir dönemde, mevcut mülkiyet haklarına müdahale eden bir planlamanın başarılı olması, kabul görmesi mümkün değildir. Yeni iskana açılan alanlarda kullanılması gereken bir planlama anlayışının, uzun bir dönemdir iskan edilen bir alanda uygulanma şansı yoktur. Zaten bu nedenle korunması gerekli kültür varlıklarının bulunduğu alanlarda bu yalana devam edebilmek amacıyla “Koruma Amaçlı İmar Planı” adıyla yeni bir plan uygulanmaya konulmaya çalışılmakta ise de, tıpkı imar planları gibi bu planların da millete eziyet etmek, bazı kişilere haksız kazanç sağlamakta öteye hiç bir uygulama şansı yoktur.

Elbette başta İstanbul olmak üzere, ülke sathındaki yüzlerce yerleşme için yeni bir düzenleme yapmak gerekmektedir ve hatta bu konuda çok geç kalınmıştır. Niçin biz insanımızın sağ duyusuna, onun çok daha iyi şartlarda oluşmuş bir mekan düzeni içinde yaşamasına imkan sağlayacak bir yöntemi oluşturmaktan aciziz? Niçin sorunlarımızı akıl yolu ile değil de, kurnazlık ve dalavere ile çözmek için zaman kaybediyoruz? Niçin akılcı çözümler yerine, korku psikolojisi yaratarak geçici önlemler alıyor, insanlarımızı tehdit ediyoruz? Şehirlerimizin büyük bir bölümünü oluşturan düzensiz yapılar, genel olarak yıkım tehdidi altında yapılmış, birkaç kere devlet veya yerel yönetim tarafından yıkılmış, buna rağmen tekrar yapılmış yapılardan oluşmaktadır. Eğer bu yapıları yapanlar devletten ya da yerel idarelerden korksalardı, bu yapıları yapamaz ya hala çadır benzeri gecekondularda yaşıyor, ya da geldikleri köy ve kasabalara dönmüş olurlardı.

1950 sonrası gerek dış, gerekse iç göçler nedeniyle hızla büyüyen şehirlerimizin sorunlarını bunca yıldır teşhis edip emir, buyrultu ve polisiye tedbirler dışında herhangi bir çözüm öneremeyen bürokrasinin nasıl olup da yeni bir çözüm üretmesi beklenebilir. Üstelik ülkemizde imar iskan hareketleri inanılması çok zor bir çok başlığa sahiptir. Tanıdığı veya çevresi olan İstanbul’un göbeğine gökdelen dikebilmekte, yalnız başına kalan ise dağ başında kulübe yapabilmek için uzun yıllar kapı kapı dolaşmaktadır. Sermaye açısından sıkıntı çeken ülkelerde bir dönem arazi spekülasyonu, yoğun inşaat faaliyeti ve yap/sat ekonomisi, sermaye birikimi açısından kabul edilebilir bir yöntem olsa da, bu faaliyeti uzun dönemde sürdürmek mümkün değildir. Bundan böyle sermaye birikimi için giderek ülkemiz şehirlerini çirkinleştirmek, içinden sorunlar yaratmak oluşturmak yerine başkaca yöntemler denemenin artık zamanı gelmiştir. Örneğin Ataşehir’in giderek artan nüfusunun yanı sıra bu bölgede 70.000 kişinin çalışacağı “Finans Kent” adıyla tanıtılan yeni bir iskan alanının açılması yanlış bir uygulama olup, devletin arazi spekülasyonuna katılması anlamına gelen bir girişimdir. Bunun yerine, finans kent fonksiyonunun Başbakanımızın iki yıl önce açıladığı İstanbul için iki yeni şehirden birine vermek ve yeni bir iskan alanı yaratmak daha doğru bir proje olacaktır. Bu arada devletin, bundan böyle yeni iskan alanları için maksimum nüfus büyüklüğü belirlemesi [organize sanayi bölgeleri örnek alınabilir] ve bu nüfus büyüklüklerinin aşılmamasına özen göstermesi gerekmektedir. Böylelikle, nüfus büyüklükleri ve yerleşim fonksiyonları önceden belirlenmiş yeni iskan alanlarında, kamu veya özel girişimciler eliyle günümüz büyüklüğünde arazi spekülasyonu yapılmasının önüne de geçilmiş olacaktır.

Mimari sorunları iki türlü yöntemle çözmek mümkündür. Biri bütünden hareketle size verilen sınırlar ve yükseklik içinde kalarak bir yapının tasarlanmasıdır; bu yönteme tümden gelim denir. Günümüzde modern mimari, küçük parçaların bir araya gelmesi ile oluşan tasarlama sürecini tercih etmektedir. Bu yönteme de tüme varım denilmektedir. Ülkemizde bugüne kadar var olan planlama anlayışı tümden gelimdir. Teknokratlar, bürokratlar ve politikacılar hep bu yöntemi uygulamışlar veya uygulamaya çalışmışlardır. Bir dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın komünistlik suçlaması ile karşı karşıya kalan bir grup gence “Size ne oluyor, eğer bu memleket için komünistlik gerekiyorsa, biz getiririz. Siz haddinizi bilin!” diyerek seslenişi yıllar boyu imar planlarında da devam etmiştir. 1/100.000 veya 1/25.000- 1/5.000 ve 1/1.000 imar planları, 1/5.000 ve 1/1.000 ölçekli koruma amaçlı nazım veya uygulama imar planları, gerçeklere değil, milletin nasıl yaşamasına karar veren teknokrat ve bürokratlar tarafından empoze edilmiştir. Artık yazılı kurallar ve stratejik şehir belgeleri doğrultusunda mevcut yapı dokusu da korunarak şehirlerimizi küçük ölçekli belki 1/200 veya 1/500 ölçekli vaziyet planlarının bir araya getirilmesi sonucu elde edilen tüme varım yöntemi ile çözen bir anlayışa geçebilir miyiz? Mevcut ve yeni oluşması gereken yollar, alt yapı ve benzeri sorunlar için elbette bir planlama yapılacaktır. Ancak yapı adaları içindeki sorunların, topoğrafik oluşum ve coğrafi özellikler göz önüne alınarak rasyonel çözümlere ulaştırılması bu yöntemle mümkün olabilir. Öncelikle eski dokuların ve korunması gerekli kültür varlıklarının yoğun olduğu bölgelerde başlatılacak çözüm arayışlarının, kısa zamanda birbirleriyle birleşerek olumlu sonuçlar ortaya çıkaracağını söylemek mümkündür.

Bu arada acilen yapılması gereken bir çalışma da imar ve iskan ile ilgili mevzuatın aklı selim sahibi, siyaset dışı, apolitik bir kurum tarafından yeniden oluşturularak bir bütün haline getirilmesidir. Halen yürürlükte olan ve birbiri ile çatışan pek çok kanun, yönetmelik, yönerge ve kural bulunmakta olup, yeni çıkarılan kanunlara eklenen “diğer kanunların bu kanuna aykırı hükümleri uygulanmaz” hükmünün bu denli dağınık, başı sonu belli olmayan bir mevzuat karmaşasını tedavi etmeye yeterli olmadığını düşünmekteyim.

Hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır ki, tıpkı geçmişte gibi şehirlerimiz yenilenecek, modern yaşamın gereklerine uygun olarak değişecek, pek sevmediğim bir tabirle “yeni bir şehre” dönüşecektir. Bundan kaçınmanın imkanı yoktur, çünkü hayat devam etmektedir. Hayatın devamı için gereken tek şey ise değişim ve onun getirdiği gelişimdir. Bu değişimin kendi bildiğine değil, aklın çizdiği yolda gelişimi için hepimize çok büyük görevler düşmektedir. Gelecekte bu topraklarda yaşayan yeni nesillerin bizi akılsızlık ile suçlamasının acilen önüne geçmemiz gerekir.

Yazı : M.SİNAN GENİM

KAYNAKÇA

Anonim 1964
Anonim, “Ebû Eyyûb”, İslam Ansiklopedisi, IV, İstanbul, 1964, s. 16-17.

Arif 1931
Bürhan Arif, “İstanbul’un İmarı Hakkında Notlar”, Mimar, Mayıs 1931, s. 149-153.

Arif 1931a
Bürhan Arif, “Gayrikıyasî ve Kiyasî Şehirler”, Mimar, Mayıs 1931, s. 161-163.

Aristoteles 1993
Aristoteles, Politika, Çev. Mete Tuncay, İstanbul, 1993.

Ayvazoğlu 2010
Beşir Ayvazoğlu, Divanyolu, İstanbul, 2010.

Ayverdi 2005
İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul, 2005.

Cerasi 2006
Maurice Cerasi, Divanyolu, İstanbul, 2006.

Çelik 1986
Zeynep Çelik, Değişen İstanbul, İstanbul, 1986.

Delemen 2010
İnci Delemen, “Byzantion: Koloni-Kent-Başkent”, Bizantion’dan İstanbul’a Bir Başkentin 8000 Yılı, İstanbul, 2010, s. 52-75.

Erhat 1972
Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, İstanbul, 1972.

Esin 1992
Ufuk Esin, “İstanbul’un En Eski Buluntu Yerleri ve Kültürleri”, Semavi Eyice Armağanı-İstanbul Yazıları, İstanbul, 1992, s, 55-71.

Genim 1980
M. Sinan Genim, İstanbul’un İskanı, İskan Özellikleri ve Mesken Tipleri, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1980.

Genim 2010
M. Sinan Genim, “İstanbul’da Plânlama Süreci ve Uygulama Hakkında Düşünceler”, Kültürler Başkenti İstanbul, İstanbul, 2010, s. 568-578.

Genim 2010a
M. Sinan Genim “İstanbul ve Mimari”, Şehir ve Kültür: İstanbul, İstanbul, 2010, s. 233-291.

Gökçay 2007
M. Metin Gökçay, “Yenikapı Kazılarında Ortaya Çıkarılan Mimari Buluntular”, Gün Işığında İstanbul’un
8000 Yılı, İstanbul, 2007, s. 166-179.

İstanbul 1943
Anonim, Güzelleşen İstanbul, İstanbul, 1943.

İstanbul 1947
Anonim, Yenileşen İstanbul, İstanbul, 1947.

İstanbul 1947a
Anonim, Cumhuriyet Devrinde İstanbul, İstanbul, 1947.

Janin 1950
R. Janin, Constantinople Byzantine, Development Urbain et Repertoire Topographique, Paris, 1950.

Kansu 1971
Şevket Aziz Kansu, İnsanlığın Kaynakları ve İlk Medeniyetler, Ankara, 1971.

Kızıltan 2010
Zeynep Kızıltan, “Marmaray-Metro Projeleri Kapsamında Yapılan, Yenikapı, Sirkeci ve Üsüdar Kazıları”, İstanbul Arkeoloji Müzeleri 1. Marmaray-Metro Kurtarma Kazıları Sempozyumu Bildiriler Kitabı, İstanbul, 2010, s. 1-16.

Kuban 2000
Doğan Kuban, İstanbul Bir Kent Tarihi, Bizantion, Konstantinopolis, İstanbul, İstanbul, 2000.

Leakey 1971
L.S.B. Leakey, İnsanın Ataları, Çev. Güven Arsebük, Ankara, 1971.

Müller-Wiener 2001
Wolfgang Müller-Wiener, İstanbul’un Tarihsel Topoğrafyası, Çev. Ülker Sayın, İstanbul, 2001.

Özdoğan 2010
Mehmet Özdoğan, “Tarih Öncesi Dönemlerin İstanbulu”, Bizantion’dan İstanbul’a Bir Başkentin 8000 Yılı, İstanbul, 2010, s. 34-49.

Özler 2007
Şener Özler [Derleyen], Cumhuriyet Dönemi İstanbul Planlama Raporları 1934-1995, İstanbul, 2007.

Plinius
Plinius Maior, Naturalis Historia, 4, 11, 46.

Rado [tarihsiz]
Şevket Rado [Ed.], Hayat Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul, Tarihsiz.

Sedat Hakkı 1931
Alişanzade Sedat Hakkı, “İstanbul ve Şehircilik”, Mimar, Kânunisani 1931, s. 1-4.

Sever 1959
Sadık Sever, İmar Kanunu, İmar Nizamnamesi ve İstanbul Şehrine Aid Muaddel İmar Talimatnamesi, İstanbul, 1959.

Stewig 1965
Reinhard Stewig, İstanbul’un Bünyesi, Çev. Ruhi Turfan-M. Ş. Yazman, İstanbul, 1965.

TDK 1983
Türk Dil kurumu, Türkçe Sözlük, Ankara, 1983.

Umar 1993
Bilge Umar, Türkiye’deki Tarihsel Adlar, İstanbul, 1993.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*