İTTİHATÇI – İTİLAFÇI SİYASETİN GÜNÜMÜZE ETKİLERİ

in SİYASET

TÜRK SİYASETİNDE İTTİHATÇI – İTİLAFÇI CEPHELEŞMESİ VE GÜNÜMÜZE ETKİLERİ

Osmanlı Devleti’nde, özellikle XVIII. Yüzyıl’ın sonlarına doğru Batı dünyasının Reform ve Rönesans Hareketleri ile yükselen burjuvazisi ve halk hareketleri karşısında yaşadığı askeri yenilgiler ile gittikçe artan toprak kayıpları sonucu devleti kurtarma arayışları başlamıştır. III. Selim ile başlayan bazı ıslahat programlarının uygulandığı, Tanzimat Fermanı ile yeni bir döneme girildiği, özellikle de devletin idari kadrosunda bir dizi reformların yapıldığı bu dönemde Jön Türklerin ve daha sonra da İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC)’nin muhalefeti ve iktidar olma çabaları bilinmektedir. Bu süreçte İTC, reformcu ve modernist yönüyle devleti ayakta tutma çabası içerisinde olmuştur.

III. Selim’in reform çabalarından itibaren ister mutlak monarşi, ister meşrutî monarşi şeklinde; II. Mahmut, Tanzimat, II. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemlerinde bir dizi köklü reformlar yapılmıştır. Bu modernleşme sürecindeki süreklilik çizgisi Cumhuriyet döneminde de devam etmiş ve söz konusu bu tarihsel süreklilik günümüzde çeşitli şekillerde ifade edilmiştir.

Türkiye’nin yaşadığı modernite projesine ilişkin olarak,1839-1923 arası dönem “utangaç modernite projesi”, 1923-1950 arası dönem “köktenci modernite projesi” ve 1980 sonrası dönem de “modernite projesinin aşınması” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımlamaya göre; “Osmanlı İmparatorluğu’nun ‘utangaç modernite projesi’nden, ‘köktenci bir modernite projesi’ne geçişin hazırlanmasında İttihat ve Terakki çok önemli bir rol oynamıştır”.

Bu tarihi gelişim süreci içerisinde en kritik gelişme 1902 tarihli Osmanlı Liberalleri Kongresi’nde Jön Türkler arasında yaşanan fikir ayrılığı ile ortaya çıkmıştır. Bu kongrede Ahmet Rıza grubu merkeziyetçi, devletçi ve otoriter politikaları savunurken, Prens Sabahattin grubu ise Adem-i Merkeziyetçi ve liberal fikirleri savunmuştur. Mücadelenin galibi olan Ahmet Rıza grubunun temsil ettiği bu anlayış ve siyaset biçimi daha sonra İTC’ne hâkim olmuştur. Yeni Osmanlılar (Genç Osmanlılar) Cemiyeti’nin fikirlerinden etkilenen İttihatçılar, 1908 Devrimi ile geleneksel siyaset anlayışına şekil vermek suretiyle yeni bir oluşum gerçekleştirmeyi ve batılılaşmayı tüm topluma yaymaya çalışarak yeni bir dönüşümü başlatmışlardır. Bu durum Türkiye’de İttihat ve Terakki döneminde filizlenmeye başlayan siyasal parti geleneğini de başlamıştır. İktidar mücadelesinde, II. Meşrutiyet’in yeniden ilan edildiği 1908’den 1918’e kadar süren bu dönem Tarık Zafer Tunaya tarafından “cumhuriyetin laboratuvarı” olarak tanımlanmıştır. Böylece II. Meşrutiyet dönemi zamanın ruhunu yansıtması ve kendinden sonra oluşan birçok gelişmeyi de etkilemesi bakımından bir milat olarak kabul edilmiştir.

İTC ile Hürriyet ve İtilaf (HİF) olmak üzere iki parti arasında yaşanan mücadele ile geçen bu dönem Türk siyasal yaşamının daha sonraki yıllarında yaşanacak cepheleşmelere de kaynaklık etmiştir. Meşrutiyet Dönemi, Mütareke Dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarını da kapsayan bir çatışmayı başlatan bu cepheleşme hareketi içerisinde İTC Cephesi, bağımsızlık yanlısı olan milliyetçi bir çizgi izlemiş ve Cumhuriyet aydını da II. Meşrutiyet döneminin Jön Türk ve İTC siyasetini aynen devam ettirmiştir. II. Meşrutiyet ve Milli Mücadele dönemlerine damgasını vuran İttihatçılık, bir görüşün, bir inancın, bir ideolojinin hâkim olmadığı ama birçok farklı inanç ve görüşün yer aldığı, içinde İslamcı, Türkçü, pozitivist vb. gibi her düşünceden insanı barındıran ilginç bir koalisyon olmuştur. İTC’nin bu kozmopolit yapısı Tunaya tarafından “Jön Türkler yapmakta değil, yıkmakta müttefiktirler ve bu isteklerine milliyetçi, ihtilalci ve infiradci teşekküller de katılmakta tereddüt etmemişlerdir”. şeklinde değerlendirilmiştir.

Siyasal tartışmaların sıkça yapıldığı ve yakın tarihe ilişkin göndermelerin gündeme geldiği günümüzde de İttihat ve Terakki’nin hem uygulamalarının hem de İttihatçılık düşüncesinin hala tartışılıyor olması güncel siyasal tartışmalar çerçevesinde bazı kesimlerce “statükonun zihni yapısı” ve “uygulamaları” şeklindeki sürekli başvurulan bir kavram ve dönem olması bakımından İttihatçılığın halen güncel olduğunu ve önemini ortaya koymaktadır.

İTTİHAT TERAKKİ İKTİDARI VE UYGULAMALARI

Osmanlı Devleti’nin son dönemine damgasını vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin meydana getirdiği algının daha iyi anlaşılabilmesi için bu algıya neden olan uygulamaların ve dönemin şartlarının öncelikli olarak ortaya konulması gerekmektedir. II. Meşrutiyet ilan edilene kadar kurulan çeşitli siyasi örgütler bugünkü anlamıyla parti olmaktan oldukça uzak siyasal yapılanmalar olmuştur. Bu nedenle ilk kez, “Hürriyetin İlanı” adıyla meşrutiyetçi bir rejime geçildiğinin ifadesi aynı zamanda çok partili rejimin de başlangıcı olarak kabul edilmiştir.

ilk anda “parti” örgütünü oluşturmadan 24 Temmuz 1908’de padişahın iradesiyle 1876 Anayasası’nın (Kanun-i Esasi) yürürlüğe girmesiyle imparatorluğun siyasal yaşamına fiilen girmiş oldu. Böylece İTC, partileşme sürecinde Meclis-i Mebusan’a “fırka” olarak girmiş, fakat “cemiyet” nitelemesini üzerinden bir türlü atamamıştır. İTC’nin Rumeli’de uyguladığı şiddete dayalı otorite ve etkili propagandanın saray üzerinde de etkili olması II. Abdülhamit’in bu tarihsel kararında en önemli rolü oynamıştır. Bu nedenle II. Meşrutiyet ile anayasal düzene geçişin gerçek mimarı olarak kabul edilen İTC’nin “her yerde var, hiçbir yerde yok” anlayışıyla faaliyet göstermesi sonucu bir “efsane” haline gelmiştir.

İTC, ilk adımda padişaha yönelik bir hareketi düşünmemiş, meşruti bir yönetim onlar için yeterli olmuştur. Yakın tarihte II. Meşrutiyet olarak anılan bu dönem (1908–1918) bu yönüyle Türkiye’nin demokratik gelişiminde ileri adımların da atıldığı bir dönemi başlatmıştır. Olağanüstü bir ilgiyle karşılanan Meşrutiyet’in yeniden ilanı tarihte ilk kez bir “Türk revolüsyonu” olarak kabul edilmiş, liberté (özgürlük), égalite (eşitlik) ve fraternité ( kardeşlik) gibi kavramlar Osmanlılar’ın siyasi dağarcığına kısıtlı da olsa yerleşmiştir. Böylece bağımsızlık talep eden farklı grupların yanında ilk kez Müslüman Türkler de bu geniş özgürlük halkasına katılmışlardır. Yönetici kadro zihniyetinin şekillenmeye başladığı bu dönemde, asker ve sivil bürokrasinin kilit noktalarını ele geçiren bu zihniyetin ilk uygulamalarına İTC döneminde rastlanmıştır. Dönemin belirgin özelliği, bugün hala tartışılan modernleşme, laiklik, kalkınma, yabancı sermaye, yerellik, merkeziyetçilik gibi konuların daha o günlerde tartışılmaya başlanmış olmasıdır.

İTC’nin egemen olduğu 1908–1918 arası dönemde ideolojisi dönemin toplumsal yapısıyla, dolayısıyla egemen dinsel ideoloji ile ters düştüğünden bu egemenlik, genellikle zora dayanan bir egemenlik olmuştur. Bu şekilde İTC’nin bir yöntem ya da araç olarak siyasette şiddet unsurunu kullanmasının ilk örneğini 1912’de yapılan seçimlerde HİF’in mebus namzedi Rıza Tevfik’in seçim bölgesi Gümülcine de İttihatçılar tarafından dövülmesi nedeniyle Türk politik tarihine “sopalı seçimler” olarak geçen olayla başlamıştır. Türkiye’nin siyasal tarihinde Babıâli Baskını olarak yer alan hükümet darbesi de İTC’nin örgütlenme gücü, iktidarı ele geçirmek ve kaybetmemek için şiddete başvurması yine bu dönemde ortaya çıkmıştır. İTC’nin 23 Ocak 1913’te Babıâli Baskını ile diktatörlüğüne yol açan uygulamaları bir yönteme dönüşmüş ve bu şekilde İTC’nin baskısı, yolsuzlukları ve tahakkümü dağınık haldeki muhalefet gruplarının birleşmesinde önemli bir etken olmuştur. Bu şekilde İTC’yi eleştiren hemen her muhalefet HİF etrafında birleşerek mecliste önemli bir güce kavuşmuştur.

İTC muhalifleri, başta Hürriyet ve İtilafçılar olmak üzere mutlakıyetçi ve II. Abdülhamit taraftarı çevreler, İTC’yi halka “din ve Osmanlı düşmanı” olarak takdim ederek, cemiyetin amacına ulaşmak için uyguladığı çeşitli komitacılık eylemlerini aleyhte kullanarak, İttihatçıları halkın gözünden olabildiğince düşürmeye çalışmışlardır. Bu süreçte muhalefet cephesini oluşturan HİF’te aynı ihtilalci yöntemleri kullanarak iktidarı ele geçirmeye çalışmış, İTC’nin ekmeğine adeta yağ sürmüştür. İTC’nin önderleri bürokrat olmalarına, eğitimli ve aydın kadroyu temsil etmelerine rağmen ele geçirdikleri iktidar için hazır değillerdi. İTC’nin iktidara geldiğindeki esas çabası devlet otoritesini güçlendirmek kaygısı olmuş ve bu kaygı da uyguladıkları politikaların başlıca kaynağını teşkil etmiştir. Böylece İTC’nin savunduğu ve en üst bir çözüm olarak ortaya koyduğu “devleti kurtarma” fikri Çağlar Keyder’e göre, 1908–1918 arasında çeşitli birleştirici ideolojilerin ardına gizlenmiştir. Şerif Mardin’e göre de, İttihatçıların içinden çıktığı Jön Türklerin siyasi faaliyetlerinin odak noktasında “devlet” ve “devlete zeval gelmemesi” fikri var olmuştur. Bu durum İttihatçıların eylemlerinin meşruluğunu “vatanı kurtarma” tezinin oluşturduğu ve bu şekilde “vatan tehlikede” algısı yaratılarak farklı din- kimlik unsurlarının tehdit oluşturduğu, otoriter merkeziyetçi devlet politikalarıyla ülke sorunlarının aşılacağının propagandasının yapıldığı iddialarına neden olmuştur. Aslında İttihatçıların iktidara gelmesiyle gayrimüslim burjuvazi arasında kültürel bir rönesans başlamış, sansür ve istibdat döneminden çıkan Hıristiyan unsurlar toplumdaki yeni yerlerine uygun kültürel ifade biçimlerini fazlasıyla  kullanmaya başlamışlardır.

Balkan Savaşları, başlangıçta ülkenin çeşitli etnik ve dini grupları arasında eşitlik ve federasyonu amaçlayan ve bu amaçla “Osmanlıcılık” fikrini savunan İttihatçıların Rum ve Ermenilerle ilişkilerinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu unsurların partiyi desteklemekten vazgeçmeleri sonucu İttihat ve Terakki önderleri, azınlıkları dışarıda bırakan aktif bir Türk Milliyetçiliği politikasına doğru hızla yönelmişlerdir. Böylece devleti kontrol eden başlıca emperyalist güçler artık fiilen savaşılan düşman haline geldiğinden, İttihatçılar da ideolojik projelerini sürdürme fırsatına kavuşmuşlardır.

İTC’nin Türkçülükten kaynaklanan yeni milliyetçilik anlayışında, Müslümanların iş hayatında istihdamını ve girişimlerini özendirmek amacıyla Mayıs 1915’te yapılan “Dil Reformu” ile sokaklarda Fransızca, İngilizce ve daha sonra da Almanca tabelaların kullanılması yasaklanarak her türlü ticari yazışma ve resmi muhasebe işlemlerinin Türkçe olarak yapılması kararı alınarak Türkleştirme politikaları sürdürülmüştür. Çavdar’a göre, İttihat ve Terakki’nin “Türk Milliyetçiliği” şeklinde kendini gösteren milliyetçilik anlayışına karşın “İslamcı eğilimler” ise bir ilke değil de bir siyaset aracı olarak benimsenmiştir. Laiklik ilkesine içten bağlılıkları görülen İttihat ve Terakki’nin laiklik yaklaşımındaki uygulamaları, meclisten yasa çıkarma yoluyla değil, kanun kuvvetinde kararnamelerle gerçekleştirilmiştir. Bu şekilde İttihat ve Terakki döneminde ortaya çıkan yasama, yürütme ve rejim tartışmalarına ilişkin çeşitli tartışma ve çatışmalar Büyük Millet Meclisi’nin I. Meclis Dönemi’nde de devam etmiştir.

İttihat ve Terakki hükümetinin savaş dönemindeki ilk önemli politikası, 1 Ekim 1914’ten itibaren kapitülasyonların kaldırılması olmuştur. “Milli” olmadığı için güvenilmez olarak nitelendirilen Osmanlı burjuvazisi o zamana kadar memurluk ve toprağı ekip biçme işlerinin dışına çıkmadığı için Müslüman nüfus içinden yeni bir müteşebbis sınıfın oluşturulması zorunlu hale gelmiş ve böyle bir burjuvazinin gelişmesinden sonra “Milli Devlet” in kurulabileceği düşünülmüştür. “Milli İktisat” politikasıyla gerçekleştirilmek istenen kapitalist ilişkilerin ülke düzeyinde geliş(e)memesi İTC’nin temsil ettiği ideolojinin geniş halk kitlelerince benimsenmesini engellemiştir. Bunun yanında dış ilişkilerin etkisi de eklenince İTC’ye yönelik ciddi bir muhalefet bloğu da ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede İTC yöneticilerinin en çok suçlandığı konulardan birisi de savaşı, ekonomide Türk unsurun payını artırmak için bir fırsat olarak gören ve gücünü Talat Paşa’dan alan Kara Kemal, Memduh Şevket Esendal gibi esnaf kesimi örgütleyen bir odağın varlığı olmuştur. Bu dönemde formüle edilen devletçilik tanımı Türk burjuvazisinin siyasi zaferini belirleyen 1945’ten çok partili döneme kadar tam olarak uygulanmış ve Cumhuriyet tarafından da benimsenmiştir. I. Dünya Savaşı’nın son yıllarına doğru Ziya Gökalp, partinin desteğiyle çıkardığı Yeni Mecmua’ da “Milli İktisat” düşüncesini öne çıkarmıştır. İttihat ve Terakki’nin “Milli İktisat” düşüncesini ve bu politikanın günümüze etkisini Tevfik Çavdar, “Bu yaklaşıma bir dönem ‘burjuva yaratma çabası’ diye bakılmıştı. Son elli yılın ekonomik seyrine baktığımızda görüyoruz ki DP’den AP’ye uzanan siyasal çizgi, ANAP’ın izlediği politika, nihayet MSP’den AKP’ye kadar gelen İslamcı kadrolar daima kendilerine bağımlı kalacak bir sermaye grubu yaratmaya çalışmışlardır. Cumhuriyetin ilk yirmi beş yılına egemen CHP’de aynı yöntemi kullanmaktan uzak durmamıştır” şeklinde tarihsel bir süreklilik olarak değerlendirmiştir. Bu durum İttihatçı-İtilafçı mücadelesinde, İttihatçı geleneğin karşısında HİF geleneği içerisinde gösterilen ve “sağ” olarak nitelendirilen partilerin dahi ekonomi politikalarında İttihat ve Terakki politikalarını takip etmeleri İttihatçılığın ideolojik ve siyasi olarak gücünü göstermesi bakımından önemli olmuştur.

İttihat ve Terakki hükümetinin İttifak Devletleri’ne katılmaktan başka çaresi kalmadığını belirten, İttihat ve Terakki önderlerinden Cemal Paşa’ya göre, Almanya ile ittifak isteksizce kabul edilmiştir. Yine kaybedilmiş toprakları geri alma isteğinin Enver Paşa’nın Alman yanlısı tutumunda rol oynamışsa da bu tavır Merkez-i Umuminin çoğunluğu tarafından paylaşılmamıştır. İlhan Tekeli ve Selim İlkin’e göre; dünyanın büyük güçlerinin Osmanlı toprakları üzerindeki çıkarlarını uzlaştırarak ekonomik gelişmelerini hızlandırmak isteği, böyle stratejik konumu bulunan imparatorluğun savaşta tarafsız kalmasını imkânsız hale getirmiştir. Böylece “stratejik öneme sahip bir ülke, tarafsız kalmaya çalışsa bile, sonunda taraflardan birinin işgaline uğrayacaktır. O nedenle bu tür ülkeler bir taraf seçmeye zorlanmaktadırlar. İttihatçılar da kendi içlerindeki farklı görüşlere karşın, biraz da emrivakiyle, Almanya’nın yanında savaşa girmişler ve böylece savaşı kaybeden taraf içinde yer almışlardır”. Bu şekilde İTC’nin politikaları çoğu kez yanlış bir şekilde değerlendirilmiş ya da eleştirilmiş olsa da siyasi hayattan çekildikten sonra yeni Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadrolarıyla, politikalarıyla ve sosyo-ekonomik birikimiyle kaynaklık yaparak adeta hazırlayıcı bir güç olmuştur. Bunlar arasında; “Milli Burjuvazi” yaratma, yeni bir Türk alfabesi oluşturma, kadınların siyasal hayata katılımı, yasaların modernleştirilmesi vb. gibi projeler İttihat ve Terakki tarafından tartışılmış ve başlatılmış projelerdir.

Bernard Lewis’e göre; yeni bir vilayet ve belediye idaresi sistemi o zaman hazırlanıp yürürlüğe konmuş, bu sistem sadece ufak değişikliklerle Türkiye Cumhuriyeti’nin il ve mahalli idaresinin kanuni ve idari çerçevesini oluşturmuştur. Yine Lewis; İttihatçılar, Türkiye’ye demokratik bir idare sağlamakta bazı başarısızlığa uğramış olsalar da İstanbul’un alt-yapı hizmetlerinden, polis, itfaiye, ulaştırma ve diğer kamu hizmetlerinin örgütlenmesinde önemli yer katkı sağlamışlardır . Akşin’e göre; İTC’nin Enver, Talat ve Cemal’den oluşan “üçlü troyka” olarak da nitelendirilen isimler tarafından yönetildiği yolunda basmakalıp hükmün, Batı kaynaklarında da yanlış olduğunu belirterek; o kişilerin ağırlıkları ne olursa olsun, Merkez-i Umuminin örgütü gerçek anlamda yönettiğini iddia ederek, bu durumun günümüzdeki siyasal partilerdeki lider sultasından farklı olarak, İTC’de kolektif bir önderliğin söz konusu olduğunu, ordudaki subayların partide oynadıkları rolün sanıldığı kadar büyük olmadığını, 1912 sonlarından itibaren I. Dünya Savaşı sırasında dahi partide asker-sivil kanatların eşit ağırlıkta olduğunu iddia etmiştir.

Böylece İTC ve İttihatçılıkla ilgili olarak daima olumsuz nitelikteki gelişmelerin ön plana çıkartılarak, olumlu nitelikteki gelişmelerin bilinçli olarak görmezden gelinmesine neden olan bu durum; İttihat ve Terakki ile İttihatçılık hakkında menfi değerlendirmelerin yaygınlık kazanmasına, kamuoyunda ve siyasi mahfillerde olumsuz bir algının meydana gelmesine neden olmuştur.

1908 meşrutiyet hareketinin askeri etkileri olmakla birlikte temelde siyasal bir faaliyetin ürünü olduğunu belirten Ahmad’a göre; ideolojiden ziyade eyleme önem veren bir faydacılık içinde olan İttihatçılar; yaptıkları 1908 Devrimi’ni devletin gücüne karşı değil, devletin gücüyle gerçekleştirmişlerdir. Bu nedenle var olan toplumsal düzeni desteklemişler ve ısrarla devleti kurtarmayı amaçladıklarını ileri sürmüşlerdir. Bürokrasinin ve onlara karşı çıkan bütün güçlerin İttihatçıları gizlice desteklemelerinin nedeni budur. İmparatorluk içerisinde büyük bir kitleyi  peşinden sürüklemeyi başaran ilk siyasal örgüt olan cemiyet, siyasete halkçı bir nitelik de kazandırmıştır. Halkçılık kavramı bir adım daha ileriye götürülerek “millet” kelimesi “Türk” anlamına gelmese de, eski Osmanlıcılık ve İslamcılık kavramlarının yerine millet kavramının geliştirilmesi amaçlanmıştır. Cemiyet mitingler düzenleyerek, Avusturya’nın ithal mallarına karşı uygulanan boykot hareketinde olduğu gibi halkçılığı Türk siyasal hayatının bir parçası haline getirmeyi başarmıştır. Yine Milli Mücadele döneminde de “halk” kavramı, ileride Cumhuriyet’i kuracak kadrolar için de emperyalist devletlere ve eski düzene karşı milli davayı destekleyen herkesi ifade etmiştir. Böylece her iki dönemde de milletin büyük çoğunluğunu temsil eden “halk” kavramı ile halkın bütün unsurlarının dayanışması ve ortak eylemi ile sınıf çatışması örtülü bir şekilde dışlanmıştır.

Çavdar’a göre bu durum; “İttihat ve Terakki döneminden kalan ‘Vatan-ı Umumi’ anlayışının yeniden diriltilmesi” olup 1960’lardan itibaren “Türkiye Halkları” ve “Türkiyeli Olmak” kavramları gündeme yerleşmiştir”. 2000’li yıllarda ise bu anlayış doğrultusunda “Anayasal Vatandaşlık” kavramı da bu çerçevede tartışılmıştır.

HÜRRİYET VE İTİLAF FIRKASI VE GÜNÜMÜZE ETKİLERİ

Osmanlı Devleti’nin son döneminden günümüze kadar oluşan İttihatçılık algısının oluşmasında İTC’nin uygulamaları ne kadar önemli ve belirleyici olmuşsa, İTC karşısındaki tek ve etkili bir muhalefet olan HİF’in İTC’ne karşı tutumu da aynı ölçüde etkili olmuştur. Böylece İTC’den sonra ikinci partileşme eğilimi Jöntürk Hareketi’nin 1902’de Paris’te yaptığı toplantıda görüş ayrılığı sonucu adem-i merkeziyet fikrini benimseyenlerin Prens Sabahattin’in önderliğinde Ahrar (özgürler, liberaller) Partisi’nin kurulması ile olmuştur. Daha sonra İTC’ye karşı olan bütün grup, parti ve kişiler tarafından Gümülcine Milletvekili Rıza Nur’un başkanlığında Hürriyet ve İtilaf adlı geniş bir fikri cephe 21 Kasım 1911’de kurulmuştur.

Zamanla Osmanlı Demokrat Fırkası, Ahali Fırkası ve Mutedil Hürriyetperveran Fırkası gibi partilerin de katılmasıyla oluşan HİF’in öncülüğündeki muhalefet, İTC’nin 23 Ocak 1913’te Babıâli Baskını ile totaliterliğe yol açan uygulamaları karşısında geniş bir muhalefet cephesi meydana getirmiştir. Bu şekilde İTC’yi eleştiren hemen her muhalif unsurların birleştiği HİF’in temel özelliği, faydacı bir amaçla kurulmuş olması ve fikri anlamda türdeşlikten yoksun olmasıdır.

Mensuplarıyla geniş cepheli bir koalisyonu andıran ve İttihatçılığın karşısında yer alan HİF, Kayalı’ya göre, “… düşünsel olarak mütecanis olmadığı gibi zaman içerisinde eylem düzeyinde de istikrarlı olamamıştır”. Bu haliyle türdeş olmayan unsurlardan oluşan HİF’in en büyük amacı İTC’nin iktidarını yıkmak olmuştur. Tunaya’ya göre “Böylece parlamento içinde o güne kadar İttihatçılar karşısında dağınık kalan muhalefet toplanma olanağı bulmuş ve iki parçalı (kutuplaşmış) bir meclis ortaya çıkmıştır”. Bu durum, Türk siyasal hayatında bir tür cepheleşme siyasetinin başlangıcını oluşturması bakımından bir başlangıç olarak kabul edilmiştir. HİF muhalefeti ile İttihat ve Terakki’ye yönelik her türlü karşı çıkışı birleştirmeyi denemiş ve İTC’nin programından çok iktidarının eleştirisini öne çıkartarak İTC karşıtlığının oluşturduğu geniş bir muhalefet cephesi yaratması sonucu HİF’in dışında herhangi bir siyasal oluşum varlık gösterememiştir.

İtilafçı denilince ademi-merkeziyetçi, muhafazakâr ve İngiliz yanlısı ekibin anlaşıldığını belirten Kaçmazoğlu’na göre; bu şekilde bağımlılık yanlısı, muhafazakâr, İngiliz yanlısı cephede görüşlerini HİF aracılığıyla savunanlar, sosyolojinin de yardımıyla toplumun tüm kurumlarıyla kamusal yapıdan bireysel yapıya dönüştürülmesi gerektiğini öne sürerek, Fransız sosyolojisinden ziyade İngiliz yanlısı bir ekolü benimsemişlerdir.

İTC iktidarı döneminde iktidar ve muhalefet arasındaki mücadelede, adem-i merkeziyet ve kuvvetler ayrılığını savunan bu liberal grup, anayasal bir monarşiyi destekleyen Batı’lı, eğitimli bürokratlar ve profesyonellerin yüksek tabakasını temsil etmişlerdir. HİF’in bu tutumu, 1907’deki II. Jön Türk Kongresi’nde birleşik bir cephe oluşturmak için yeni bir girişimde bulunan Ermeni ihtilalciler tarafından oluşturulan Ermeni Hınçak Partisi’nin bile HİF’e destek vermesine neden olmuştur. Ayrıca HİF, Rum, Bulgar, Arnavut, Ermeni, Arap ve Kürt gibi İTC’nin milliyetçi eylem ve söylemlerinden rahatsız olan azınlık ve etnik grupların da ortak karargâhı olmuştur. Kazım Karabekir, HİF’i, bir programa sahip olmaksızın toplama insanlardan oluşturularak ortaya çıkan bir parti olarak nitelemiş ve milli birliği bozmakla suçlamıştır. İTC tarafından, söylemleriyle devletin parçalanmasına yol açacak fikirleri nedeniyle eleştirilen HİF’e bir kısım Rum, Arap, Bulgar, Ermeni ve Arnavut azınlıkların da dâhil olmasıyla bir anlamda azınlıklara yaslanan muhalefet haline gelmiş ve bu şekilde azınlık milliyetçiliği yapmak isteyenler için de müsait bir ortam oluşmuştur.

Böylece tabana dayalı, toplumsal ve yaygın bir muhalefet olarak nitelendirilemeyen HİF, halk tabanı olmayan üst kesim bürokrasiye dayanmıştır.Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda 1912’den itibaren meclis içinde oluşan bir muhalefet niteliğini kaybeden HİF, çeşitli unsurları vasıtasıyla İTC’ye karşı muhalefetini başka yollardan gerçekleştirmeye çalışmıştır.

I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle sonuçlanması üzerine takibata uğrayacaklarını anlayan İTC yöneticileri partiyi kapatıp yurt dışına kaçma yolları arayınca; iktidarı ele geçiren Damat Ferit Paşa liderliğinde HİF, İtilaf devletleri ile işbirliği yaparak, çeşitli suçlamalarla 1908’den itibaren kendilerine uygulanan baskının öcünü almak için “İttihatçı avı” başlatmıştır. Böylece İtilafçıların, İttihat ve Terakki düşmanlığı ve işgalci devletlerle iş birliği yapmaları onların bilinen en önemli özellikleri olmuştur.

İTTİHAT TERAKKİ İLE HÜRRİYET VE İTİLAF ALGISI

Dünya tarihi gözden geçirildiğinde, büyük dönüşümlerin yaşandığı çeşitli dönemler ve buna öncülük eden düşünce ve eylem birliğini bünyesinde barındıran gruplara rastlanılmaktadır. Türkiye’nin de yakın döneminde İttihat ve Terakki’nin politikaları ile toplumu Batı modeli çerçevesinde değiştirmek istediği görülmektedir. Bu yönüyle İttihat ve Terakki Türk tarihi ve siyaseti içerisinde en önemli siyasi oluşumlardan birisi olarak yerini almış, düşünce ve politikalarıyla XX.Yüzyıl Türkiyesi’nin şekillenmesine yön vermiştir. İttihat ve Terakki, II. Abdülhamit’e karşı verdiği mücadeleden Osmanlı’daki demokrasi çalışmalarına, milliyetçi girişimlerden çağdaşlaşma yolunda atılan adımlara kadar Türk siyasal hayatının temel çizgisinin önemli bir cephesini oluşturmuştur. Böylece “İttihatçılık” anlayışı faaliyet gösterdiği döneme damgasını vururken, bu durum günümüzde de etkisini hissettiren bir siyasal ve toplumsal hareket olarak kabul edilmektedir. İttihatçılık algısının oluşmasında İTC’yi ortaya çıkaran siyasal zemin, sosyal çevre ve konjonktürel olaylar önemli rol oynamıştır. Bu yönüyle bir “toplumsal mühendislik projesi” olarak kabul edilen İTC, Kudüs İbrani Üniversitesi, Modern Ortadoğu ve Türkiye uzmanı olan M. Jacop Landau’ya göre, İttihat ve Terakki’nin faaliyetleri Osmanlı Devleti’ndeki ilk modern siyasal kitle hareketi olmuştur. Liberal görüşlü Osman Okyar’a göre ise Batı’daki siyasi ve iktisadi sistemi imparatorluğun bünyesine yerleştirmek isteyen İttihatçılar, ihtilal değil de reform sürecini başlatmışlardır. Bu nedenle İttihatçılar, ihtilalci değil, mutedil/ılımlı inkılâpçıdırlar. Tunaya, İttihatçıları “Onlar Türk Jakobenleriydi” şeklinde nitelendirerek; çağdaşları olan devrimi amaçlayan hareketlerle, “Bolşeviklerle” benzerlik taşıdığını belirtmiş; İttihatçı, inancı yenildikleri anda bile küllerinden yeniden doğmayı (Zümrüd-ü Anka) düşünecek kadar kavgasına inanmış insanlar olarak nitelendirmiştir.

Kemalist camiada İttihatçılık, vatanı kurtaran Mustafa Kemal’i ortadan kaldırmaya çalışan, zaten hatalarıyla koskoca bir imparatorluğu yıkıma sürükleyen, komitacı isimlerin hâkim olduğu bir yapı ve zihniyettir. Sağ milliyetçi ve muhafazakâr camiada ise esas itibariyle İttihatçı algısı Abdülhamit merkezli, liberal çevrelerdeki İttihatçılık algısı da, Kemalist ve Abdülhamitçi çevrelerde görüldüğü gibi menfi olmuştur. Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki’nin iktidar hırsını 1930’larda Fethi Bey’e şu şekilde anlatmıştır: “…Bilirsiniz ki bir İttihatçı iyi dosttur, iki İttihatçıdan korkulur, üç İttihatçı içinse iktidarı ele geçirmekten başka tatmin yolu yoktur…”. Erik Jan Zürcher de “Mustafa Kemal anılarında kendisinin, oportünist ve kendi çıkarlarını gözeten dolandırıcılar olarak tanımladığı İttihatçı liderleri nasıl açıkça ve tekrar tekrar eleştirdiğini, bu yüzden İttihatçı liderlerin ondan nefret edip korktuklarını anlattır.” diyerek Mustafa Kemal’de ki İttihatçı algısını belirtmektedir.

“Milliyetçi” olarak da nitelendirilen Mustafa Kemal’in önderliğindeki Anadolu hareketinin temsilcilerinin anılarında, İtilafçıları “muhalefet” olarak anmaları, kendilerini İTC ile özdeşleştirmelerinin bir göstergesi olarak kabul edilmiştir. İktidar-muhalefet ilişkilerinde, muhalefeti susturmak ve iktidarını sağlamlaştırmak için suikast dâhil her türlü baskı girişimleri olan komitacı geleneğin İttihat ve Terakki’den kalma bir politika olduğu anlayışı hala geçerliliğini korumaktadır.

İttihatçılığın muhafazakâr bir eylem biçimine dayandığına vurgu yapan ve İttihatçılık ile günümüz siyasal gelişmeleri arasında bağlantıya dikkat çeken Şükrü Hanioğlu’na göre:

“İttihat ve Terakki sadece devleti koruyan değil aynı zamanda müstakbel ulus devletin kuruluşuna da fikren, katkıda bulunan bir geleneği temsil eder. Tarihsel etkisi fiziki varlığından daha uzun bir süre devam etmiştir. (…) İttihatçılık günümüz Türkiye’sinde kendisini ulusalcı olarak tavsif eden bir değişimi önlemeyi hedefleyen bir eylemciliği savunan düşünce hareketi ile ciddi benzerlik taşır. (…) İttihatçılığın günümüz Türkiye’sinde en fazla hissedilen etkisi herhalde bu seçkinciliktir. (…) İttihatçılık bir örgüt olarak 1926 tasfiyesi sonrasındasonnefesinivermişancakbirzihniyetolarak yaşamı çok daha uzun sürmüştür. Cumhurbaşkanlığı makamında 1960 yılına kadar eski Cemiyet mensuplarının oturduğu Türkiye’de günümüzde dahi bu zihniyetin derin izlerine rastlamak mümkündür.”

Ali Birinci’ye göre de siyasi hayatın İttihatçı ve İtilafçı bir şekilde cephelere ayrılması, Türk siyasi hayatında, mahalle kahvehanelerinde bile huzur bırakmayacak bir siyasi çatışma ve huzursuzluk ortamı yaratmıştır.Bu durumun başka bir somut örneği de günümüzde, Balkan Savaşları’nın ordudaki cepheleşmeler nedeniyle kaybedildiği yönündeki yaygın düşüncedir. Ülkenin işgale uğradığı dönemde bütün şiddeti ile devam eden İttihatçı-İtilafçı cepheleşmesi, aynı zamanda Milli Mücadele’yi de olumsuz yönde etkilemiştir.

Türkiye’nin siyasal hayatının iki ayrı yüzünden ikincisini oluşturan İtilafçılar Cephesi’nin, gelenekçi ve liberal nitelikleri Küçükömer’e göre, HİF ile başlamıştır. Küçükömer bu siyasal çizgiyi I. Meclis’teki (Büyük Millet Meclisi) II. Grup, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF), Demokrat Parti (DP) ve Adalet Partisi (AP) ile devam eden bu çizginin Türk siyasal kültüründe “sol”, İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP)’nin de “sağ” akımlar çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. İslamcı ve milliyetçi partilerin de bu doğrultuya dâhil edilmesi gerektiğini belirten Çavdar da, Küçükömer’in bu siyasal çizgisini, Doğru Yol Partisi (DYP), Anavatan Partisi (ANAP) ve de şimdilerde de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) şeklinde devam ettirmiştir.

Buradaki tespit özellikle solcu, İslamcı ve bazı liberaller tarafından doğru bulunsa da tam olarak bu tespit ve değerlendirmelere katılmak günümüzde doğru değildir. Milliyetçi-muhafazakâr çizgide olanların bu tanımlamaya katılarak Damat Ferit ile aynı çizgide olmayı kabul etmediklerini pek çok siyasal ve fikri değerlendirmede bulunduklarını görmekteyiz.

Yine güncel anayasa değişikliği tartışmaları bağlamında İttihat ve Terakki’ye yönelik “ağır” eleştiriler devam etmiştir. Bu yönde bir değerlendirme de 31 Mart 2010 tarihinde Radikal’de Cengiz Çandar tarafından yapılmıştır. Çandar, anayasa değişikliğine ilişkin yazmış olduğu bir yazısında “Türkiye bugün ya ‘Neo- İttihatçılar’ ile hesaplaşacak, onların önünü kesecek ve demokratikleşme yönünde önünü aralayacaktır ya da ‘Neo-İttihatçılık’ Türkiye ile hesaplaşacak ve ataları Osmanlı İmparatorluğu’nu batırdığı gibi, bunlar da Türkiye’yi batıracaklar. Anayasa değişikliklerine ilişkin ‘Kavga’nın arka planı ve özeti budur…”şeklindeki değerlendirmesiyle “kavganın arka planını İttihatçı düşünceye bağlamaktadır.

İTC ve İttihatçı kadroya yönelik bu tür “suçlayıcı” eleştirilere rağmen o dönemin şartları içinde durum ele alınarak değerlendirilmesi gerekir. Böyle bir değerlendirme yaptığımızda; İttihatçı zihniyetin 23 Ocak 1913’te Babıâli Baskını’nı yapan düşünceden ziyade, bu baskını Edirne’yi Bulgarlara vermek için yanıp tutuşan bir dış politika izleyen devlet adamlarına karşı yapan zihniyet olarak kabul etmek daha doğru olacaktır. Aynı zamanda İttihatçılık, elde kalan bir avuç vatan toprağını kaybetmeme ve milleti yok olmaktan kurtarmaya yönelik bir hareket olduğu için İttihat ve Terakki birçok hatasına rağmen hem vatanın hem de milletin kurtarılmasında önemli görevler ifa etmiştir.

Türkiye’nin siyasal hayatının iki ayrı yüzünden birini oluşturan İTC’nin devletçi, otoriter, seçkinci ve toplumcu niteliklerinin devletin ve toplumun şekillenmesine neden olduğu yönündeki algı, İttihat ve Terakki’ye karşı bir eleştiri argümanı olarak kullanılmaya devam etmektedir.

Benzer şekilde İttihatçı düşünceye mensup ya da yakın kimseler de gerek muhalefette gerekse de iktidarda olduğu dönemlerde etkili bir siyasal hareket olarak çeşitli muhalif unsurların meydana getirdiği bir blok ya da “cephe” hareketi olarak varlık göstermiştir. HİF’e ve mensuplarına yönelik gerek iktidarda ve muhalefette bulunduğu dönemlerde ve gerekse de günümüzde oluşan algı; HİF’in “işbirlikçi”, “mandacı” ve “gayri milli” tutumuna yönelik iddialar şeklindedir. Bu şekilde günümüzde yaşayan bir İttihatçı-İtilafçı zihniyetin, hala devam ettiği pek çok aydın ve araştırmacı tarafından kabul edilmektedir. İttihat ve Terakki’nin ve politikalarının önyargılardan uzak “objektif” bir şekilde bilinmesinin Cumhuriyet’in değerlerinin doğru bir şekilde yorumlanabilmesini sağlayacaktır.

SONUÇ

Çeşitli karşı çıkışlara rağmen İTC, sıradan siyasi partilerde yaşanması zor olan ve çok daha uzun süreler gerektiren kimi siyasi dönüşümleri iktidardaki 12 yıllık kısa ömrüne sığdırabilme başarısını gösterebilmiştir. Böylece İTC 1908 Meşrutiyetin ilanı ile “kuvveden fiile” geçen bir Türk İnkılâbı ve öncü kadroları için örnek model, “Batı uygarlığı” olmuştur. Bu dönemde başlayan ve Cumhuriyet döneminde de devam eden laiklikten, toplumsal ve ekonomik hayata yönelik batı tarzı yeni bir oluşum gerçekleştirilmeye ve bunu tüm topluma yaymaya çalışarak yeni birçok dönüşüm başlatılmıştır.

İTC, adı ister Osmanlı isterse de Türk olsun, bir “millet” inşa etme projesini hep bünyesinde barındırmıştır. Bu nedenle cemiyet, otoriter fikriyatının merkezine ve günümüzün siyasal değerlerinde belirleyici bir tarzını oluşturan milliyetçi bir ideolojiyi ilk kez kendi bünyesinde ortaya koymuştur.  İTC ya da İttihatçılık düşüncesi “sütten çıkmış ak kaşık” misali tamamen kusursuz olmamakla beraber, her türlü olumsuzluğun da “müsebbibi” olarak görmek İTC’yi ve İttihatçılık düşüncesinin neye göre konumlandırıldığına bağlıdır. Bu nedenle İTC’nin etkili ve belirleyici olduğu dönemin şartlarının, objektif olarak değerlendirilmesi daha doğru bir algının oluşmasını sağlayacaktır.

İTC’nin bugünün Türkiye’si üzerindeki etkisinin tek bir siyasi hareket ile sınırlı olmadığı çok açıktır. Günümüzde en sağından en soluna, laiklik taraftarından muhafazakâr düşüncede olanlara, liberal düşünceden, militarist düşünceye kadar sivil ve askeri bürokrasinin hemen her kademesini oluşturan geniş bir yelpazedeki her düşüncenin kendisine yönelik bir şeyler bulabileceği bir olgu olarak güncelliğini muhafaza etmektedir. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yaşanılan olumlu ya da olumsuz anlamda çoğu kavram ve politikaların kökleri İttihat ve Terakki-Hürriyet ve İtilaf dönemine kadar uzanmaktadır. Bu durum bugün halâ İttihatçı-İtilafçı kavgasının alttan alta devam ettiğini de göstermektedir.

Dolayısıyla İttihatçı-İtilafçı cepheleşmesinde, İttihatçılığın İtilafçı’lığa göre olumlu ya da olumsuz yönlerinin daha fazla ön plana çıkmasının nedeni; çok uzun olmasa da 12 yıllık bir sürede iktidarda kalması, bir toplumsal dönüşüm projesini başlatması ve Cumhuriyet’in kuruluşuna kadroları ve felsefesiyle kaynaklık ederek etkisinin ciddi boyutlarda olmasıdır. Sürekli birbirini suçlamak suretiyle bir karşıtlık üzerinden varlığını devam ettirmeye çalışan ve bu suretle de cepheleşmeye neden olan geçmişin bu iki karşıt siyaseti, günümüzde de “cepheleşmenin” ya da güncel bir deyimle “kutuplaşmanın” öncülleri olarak ideolojilerini farklı zamanlarda ve farklı görünümlerle devam ettirmektedirler. Bu durum elbette övünülecek bir durum değildir. Önemli olan bu cepheleşmeyi ortadan kaldıracak, daha çok bu cepheleşmeyi fikri rekabete döndürecek zihniyeti oluşturmak tarihten çıkarılacak ders olmalıdır.

Yazı : KADİR KASALAK

FUAT UÇAR

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*