MİMAR SİNAN’IN İSTANBUL’U

in İSTANBUL

Heybetli bir imparatorluğun topraklarında dünyaya gözünü açan, “mertebeden mertebeye” geçen, uzun bir ömür yaşayan, tam dört padişahın hükümdarlığına tanıklık eden, sadece mescitlerinin sayısı dört yüzü aşan başmimar Sinan, şöhretini ebedileştirmek ve ölümünden sonra da hayır dualarıyla anılmak istediği için bizzat sipariş eder şair–nakkaş Mustafa Sâî’ye otobiyografisini. O anlatır, Sâî dinler, not alır, yazar. Önsöze de yukarıdaki cümleleri sıralar. O mimarbaşıdır ki, eserleriyle sadece bir devre değil yüzyıllara, yalnız İstanbul’a değil imparatorluk sınırları içinde sayısız kente adını yazmıştır. Çok şeyle anılır Sinan. Ama en çok da siluetini şekillendirdiği İstanbul’la…

“Sade bir semtini sevmenin bile ömre değer” olduğu şehir İstanbul. Ve çağdaşları, ardılları ve daha nicelerinin deyimiyle “ileri gelen mühendislerin gözdesi, büyük kurucuların süsü, üstatlarının üstadı, devrin gerçeklerinden haberdar olanların başkanı, zamanın Eukleides’i, sultanın mimarı, hakanın hocası” Mimar Sinan… Birinin adı öbürü olmadan eksik kalır. İstanbul ve Sinan’ın etle kemik olma hali Sinan’ın yarım yüzyılı bulan başmimarlık sürecinde eserleriyle can verdiği İstanbul siluetinden ileri gelir. Eserlerinin yüzde 75’ini bu şehirde inşa ettiği düşünülecek olursa mimarbaşına “İstanbul’un mimarı” demek hiç de yanlış olmaz.

Bizans öncesindeki tarihi ve coğrafi macerasını konumuz dışında bırakacak olursak aslında iki İstanbul’dan söz etmek mümkün. Roma ve Ortodoks anıtlarıyla şekillenen Bizans dönemi Konstantinopolis’i ve fetih sonrasında siluetine eklemlenmiş İslami unsurlarla değişen yüzüyle İstanbul… Bu iki İstanbul artık yalnızca dönem haritaları ve kimi gravürlerde yaşıyor olsa da İstanbul’da Fatih Sultan Mehmed’le başlayan değişimden haritalar, belgeler ve kayıtlar sayesinde haberdarız. Fatih’in İstanbul’da başlattığı imar çalışmaları, kendi adına yaptırdığı II. Mehmed Külliyesi ile sınırlı kalmamış, İstanbul bu dönemde Mahmut Paşa, Firuz Ağa camileri, Beyazıt Külliyesi gibi irili ufaklı yapılarla bezenmiş.

Ancak fetih dönemi İstanbul’u değişik türde pek çok eserin can bulduğu yer olsa da, bu mimari gelişimin eski İstanbul ve suriçi ile sınırlı kaldığı bir gerçek. Prof.Dr. Doğan Kuban’a göre, Osmanlı İstanbul’unu kentleşme macerası içinde dört ayrı yüzü ile ele almak mümkün. Ve Kuban’ın sözünü ettiği bu dört aşama Sinan’la başlıyor. İlki 16. yüzyılda yaratım sürecine başlanan ve 17. yüzyıla dek uzanan İstanbul. Mimar Sinan’ın İstanbul’u diyebileceğimiz bu dönemde gerek Suriçi, gerek Üsküdar’daki anıtlar hâlâ ayakta. İkinci evre 18. yüzyıla denk geliyor. Bu dönemde yapılaşma birinci evreyle örtüşen bir stilde ilerliyor ama artık etki alanı daha geniş: Eski kent dışında, özellikle de Boğaziçi’nde belirgin bir gelişme yaşanıyor. Üçüncü İstanbul, 19. yüzyılın ikinci yarısında yaratılan, birinci evreyle hâlâ örtüşme gösterse de ikinci evreyi tamamen silip yok eden, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemini de kapsayan, emperyalist çağın imgelerini içeren bir İstanbul. Ve dördüncü evre, yani bizim İstanbul’umuz. Hemen hemen bütün geçmiş görünümlerini silmiş, bu çağlardan kalan birkaç anıtı ancak müzelik, turistik nesneler olarak saklayabilmiş bir şehir olan İstanbul…

İSTANBUL’UN KLASİK SİLUETİ, anıtların ve yerleşim alanlarının yoğunluğunun yanı sıra Haliç limanının hareketliliğinin de bir sonucu olarak şekilleniyor aslında. Haliç’in o dönemlerde İstanbul içindeki rolünü fizikteki anlamıyla bir çekim merkezi olarak yorumlayabiliriz. Her şeyi kendisine doğru çeken bir mıknatıs gibi Haliç. Öyle ki en ünlüleri de dahil olmak üzere, camilerin yüzde 30’u Haliç’in güney yamaçları üzerine inşa ediliyor. Yine bu dönemde Haliç’e uzanan ana cadde, yani kentin ana ekseni artık son biçimini alıyor. 1580’lere gelindiğindeyse Sinan tarafından yeniden şekil verilen şehir, yüzünü tamamen denize doğru çeviriyor. Hatta deniz kıyısına cami inşa etmek gibi 16. yüzyıla özgü bir eğilimden bile söz etmek mümkün. Bu, aynı zamanda bugün hâlâ İstanbul kıyılarını nakış gibi bezeyen Tophane’deki Kılıç Ali Paşa, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan ve Şemsi Ahmed Paşa külliyeleri gibi yapıların inşa edilmesine yol açan eğilim.

Mimar Sinan’ın eliyle yepyeni bir çehre kazanan İstanbul siluetini, Matrakçı Nasuh ile o dönemde yolu İstanbul’a düşmüş çok sayıda seyyah ve dışişleri görevlisinin çizimlerinden ve Hassa Mimarlar Ocağı belge ve planlarından biliyoruz. Söz konusu dönemde Sinan’ın camileri genellikle kalabalık şekilde iskân edilmiş olan Suriçi’nin dış mahallelerinde, özellikle de Yenibahçe’deki (Kadırgalimanı civarı) kara surları bölgesinde ve işlek şehir kapıları boyunca yoğunlaşıyor. Mimarbaşının diğer camileri de, üç kazaya ve Boğaziçi kıyılarında yeni gelişen varoşlara dağılmış durumda. Tüm eserleri kent dokusu içinde önemli bir yer tutuyor ve içlerinden bazıları özellikle öne çıkıyor. Suriçi’nin yerleşim dışı boş tepeleri olan Şehzadebaşı ve Edirnekapı’yı taçlandıran, Sultan Süleyman ile iki gözde çocuğu Şehzade Mehmed ve Mihrimah Sultan için inşa edilen görkemli külliyeler veya daha önceleri bulunduğu hakim tepeye inşa edilen, 1557’den bu yana limandan, Galata’dan, Eyüp’ten ve hatta Üsküdar’dan İstanbul siluetine hakim olan Süleymaniye gibi.

Tarihin pek çok döneminde olduğu gibi Sinan’ın eserlerini yarattığı dönemde de yapıların gösterişli olması büyük önem taşıyor. Burada gösterişten kasıtsa genelde yükseklik, büyüklük gibi niteliksel özellikler. Sinan’ın en büyük özelliği de işte tam bu noktada gizli. Eserlerinde “yapabileceğinin en büyüğünü yapma hırsı”na rastlamak zor çünkü o, yapılarının topografyayla uyum içinde olmasını önemseyen bir mimar.

Sinan Çağı adlı kitabıyla mimarbaşına ilişkin çok değerli bir esere hayat veren yazar Prof.Dr. Gülru Necipoğlu’nun ifadesiyle, dönemde “Camilerin inşası için tercih edilen yüksek tepe ve kıyılar, bunların görünürlüğünü artırarak başkentin donatılmasına da katkıda bulunuyor. Su kitleleriyle birbirinden ayrılmış şehir peyzajına yerleştirilmiş Sinan camileri, İstanbul’un topografyasıyla aktif bir etkileşim içinde.” Mimar Sinan’ın çevre–mimari ilişkisini ayrıntılarıyla ele alan Necipoğlu’na göre, “Bu yapıların en temel özelliklerinden biri, sadece topografya ile değil, çevrelerindeki diğer yapılarla da bir bütün olarak algılanacakları bir ‘mekân ruhu’ yaratmaları. Külliyelerin geometrik düzenleri, merkezden çevreye doğru yayılarak organik dokulu kent mimarisi ve mevcut sokaklarla kaynaşıyor.” Ki bu anlatıda bahsi geçen, bugünün tanımıyla organik mimariden farklı bir şey değil ve bu mimari de, bazen devamlılık bazense zıtlık üzerine kurulu bir ilişkiyi içeriyor. Örneğin Suriçi’nin alçak, kiremit damlı ve çok renkli evlerinin türdeş dokusunun, anıtsal kubbeli Sinan yapılarının büyüleyici bir şekilde öne çıkmasını sağlayan sade bir fon oluşturduğunu söylemek mümkün. Sinan’ın bu yaklaşımı çevresiyle öylesine bir uyum oluşturuyor ki 1683’te Fransız ressam ve seyyah Guillaume Joseph Grelot’nun, şehri, “Bu, muhakkak ki evrenin her yerinden daha üstün olan bir parçası, gözü her bakımdan nefis bir görüntüyle besleyen renk renk boyalı o evlerin arasında, sıradan binalardan çok daha yüksekte akıl almaz sayıda kubbeler, kubbecikler, minareler ve kuleler görünüyor. Bütün bu kubbeler kurşunla kaplı, aynı zamanda minareler ve bunların külâhları hep yaldızlı,” sözleriyle tanımlamasına neden oluyor.

Bazı araştırmacılar, Sinan’ın yapıtlarını evrensel konuma getiren başlıca unsurun ne kubbelerin çapı ne de cemaatin işlevsel olarak dini ve sosyal görevlerini en doğru biçimde yerine getirmelerini sağlayan mimari olduğu görüşünde. 1992 yılında yitirdiğimiz Doç.Dr. Umur Erkman, Batı’da anıt tipi yapıların genellikle etrafından kendini soyutlayıp çevredeki yapılaşmanın boyutlarıyla kesin ve bilinçli bir zıtlık oluşturduğunu söylüyor. Anıtı ön plana çıkaran da tam olarak bu özelliği oluyor. Sinan’ın yapılarının çevreyle özgün ilişkisi, anıtın, kendini çevresinden soyutlamadan, tam tersi onunla bütünleşerek var oluşu, araziye saygılı bu büyük ustayı, dünya mimarisi içinde özel bir konuma yükseltiyor. Erkman’a göre mimarbaşının başarı ve öngörüsü “gelecekteki çevrenin ölçüsünü saptamak, gelecekle diyalog kurmak, kentin ilerideki siluetini ve karakterini belirleme”ye kadar uzanıyor.

Bu noktada Necipoğlu ile Erkman bazı noktalarda çelişiyor gibi görünse de aslında her ikisi de Sinan’ın şehir dokusuyla girdiği ilişkide anlamlar üretmesi konusunun iki yönünü ele alıyor. Sinan yapılarının, çevreyle plan düzlemindeki bu alçakgönüllü uzlaşısını spesifik olarak gösteren örnekler yüzyılların ardından hâlâ gözlerimizin önünde duruyor. Süleymaniye kompleksinde Darü’l Hadis’in konumu, Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii’nin kuzey kesiminde surlara rastlayan bölümün biçimlendirilişi, Eyüp Zal Mahmut Paşa Külliyesi’nde farklı kotlardaki her iki avlunun dış duvarlarının, aksa çapraz giden yollara göre biçimlenmesi içerideki düzeni de hiçbir şekilde bunu bozmuyor. Şehirle o mükemmel uyumu görebilmek için bakmanız yeterli.

ADIM ADIM İNŞA edilen, topografyayla uyumlu bu mimari ve dışa dönük şehir peyzajı, aşamalı olarak gelişen bir şehir planlaması olarak da okunabilir pekâlâ. Şehrin ufuk çizgisini ve mekânsal yapısını belirleyen bu cami ve külliye yapıları, şehrin düğüm noktaları olarak düşünülebilir. Dönemin yabancı ziyaretçileri de, tuttukları kayıtlarda sokak adlarının olmadığını ve insanların birincil referans noktalarını bu büyük camilerin yönlerinin belirlediğini gözlemlediklerini aktarıyor. Öyle bir İstanbul ki bu, mimari eserler kuzeyi, güneyi, doğuyu, batıyı belirliyor…

Yalnız bunun modern anlamda bir şehir planlaması anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak gerek. 19. yüzyıla kadar, Osmanlı şehirlerinin gelişim doğrultusunu belirlemek için imar planı veya projelerinden yararlanılmıyor. Osmanlı kentleri gelişimlerini çoğu zaman önceden var olan yerleşimlerin üzerinde ya da hemen yanında sürdürüyor. Antik kentlerin kültürel varlık olarak görülmesi bir yana, özellikle itibarlı camilerin yapımlarında bu kalıntıların taş ve sütunları kullanılıyor. Mevcut yapılar, fethedenlerin istek ve gereksinimlerine, politik ve simgesel amaçlarına göre işlev kazanıyor ya da yıkılarak yerlerine yenileri yapılıyor. Modern öncesi dönemlerin dünyadaki genel geçer geleneği de bu zaten. Çoğu zaman kolektif hafızayı yıkmak, yeniyi benimsetmek, gücünü ispat etmek gibi nedenlerle geçmişin hatıralarının bilinçli olarak yok edildiği bir dönem bu.

Prof.Dr. Zeynep Ahunbay, Sinan’ın 16. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki çalışmalarını, gelişimin baştan sona tasarlandığı bir yerleşme söz konusu olmadığı için, bugünkü anlamda şehir planlaması kapsamında ele almanın mümkün olmadığını söylüyor ve bunun, kentsel tasarım değil de “sit planlama” olarak adlandırılmasının daha doğru olacağının altını çiziyor. Neredeyse matematiksel bir ritim ve ölçeği içinde barındıran bu planlama, en büyük birimi merkez alarak gittikçe küçülen birimlerle devam eden bir dizi olarak yapının bittiği noktadan (en azından yapıldığı dönemlerde) dizinin mantığını bozmadan devam ediyor.

Sultanın istek ve direktiflerine göre, kadı tarafından yönetilen büyük kentlerde mimarinin de sultan tarafından irade edilen fermanlara göre şekil bulduğunu belirtmeye gerek var mı? Sultanın bu konulardan haberdar oluşu ise kadı ve mimarbaşı aracılığıyla gerçekleşiyor. Dolayısıyla alınan kararlar, onların kişisel görüş, deneyim ve bilgisi doğrultusunda sultanın nihai kararıyla şekilleniyor. Peki bu kararlar neye göre veriliyor? İşte orası muamma.

Dönemde, sultanların, sağlıklı ve düzenli bir kentsel çevre tanımı nasıldı, kesin olarak bilinmiyor. Bu konuda yazılı belge çok az. Ancak İstanbul başta olmak üzere Osmanlı kentlerinin şekillenişine bakarak ve bugüne kalmış kimi yazılı kaynaklar aracılığıyla genel bir fikir edinmek mümkün. Sinan’ın otobiyografisi Tezkiretü’l Bünyân’a göre, Şehzade Camii’nin Eski Yeniçeri Odaları’nın yakınında yapılmasını Kanuni Sultan Süleyman emrediyor. Sultan II. Selim’in kentsel çevre konusundaki eğilimlerini, Eski İmaret ve Ayasofya çevresinin temizlenmesiyle ilgili bazı yazışmalara dayanarak görmek mümkün. Ahmet Refik Altınay’ın On Altıncı Asırda İstanbul Hayatı adlı araştırması da konuyla ilgili bazı bilgilere yer veriyor. Buna göre, hassa mimarları Eski İmaret çevresinde keşif yapıyor ve yapıya sonradan eklenen kısımların yıkılmasını öneriyor. Sultan bu konuda çok duyarlı ve mimarbaşı Sinan’ın dikkatini, olasılıkla benzer şekilde eklerle doldurulmuş olan Zeyrek, Kalenderhane ve Ayasofya gibi başka mekân ve anıtlara yöneltiyor. Böylece Ayasofya için araştırma yapılıyor ve temizlemenin gerekli olduğu belirleniyor. Ancak yapıyı saran gecekonduların yıkımı karışıklık yaratıyor, itiraz sesleri yükselmeye başlıyor. Yıkımdan zarar göreceklere göre asıl yıkılması gereken, “özde kâfir bir yapı olan” Ayasofya’nın ta kendisi. Ancak Sultan bu konuda kararlı ve dirençli. Konuyu fermanıyla bir karara bağlıyor. Ancak, bu temizlikle boşaltılan alanın daha sonraki tarihlerde nasıl kullanıldığına baktığımızda, tutarlılık olmaması nedeniyle aynı mekânın güneybatı tarafının hiç de ferah olmayan bir şekilde II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed türbeleriyle doldurulduğu görülüyor. Bu da bugün anladığımız anlamda bir şehir planlamacılığının söz konusu olmadığını gösteriyor. Aslında, sözü edilen modern planlama zihniyetinin bugün dahi var olduğunu söylemek oldukça güç.

SİNAN’IN MESLEKİ ETKİNLİĞİNİN büyük bir bölümü dinî veya din dışı eğitim, sağlık hizmetleri, misafirler, bilim insanları, öğrenciler ve yoksullar için barınma, yemek olanakları sağlayan ve imaret kavramı altında toplanan külliyeler yapmakla geçiyor. Böylece İstanbul’da büyük külliyeler ve merkezi planlı camiler devri başlıyor. 16. yüzyılda aynı zamanda Osmanlı kentlerinin nüfus artışı hızlanıyor. Kentlerin kalabalıklaşmasına paralel olarak da boş alan bulma zorluğu baş gösteriyor. Hal böyle olunca külliyeler için yeni yerleşim alanlarına doğru bir açılım yaşanıyor, kamulaştırmaya başvuruluyor ya da gayrimüslimlere ait kimi dini yapılar dönüştürülerek kullanılıyor. Örneğin İstanbul’daki Atik Valide Külliyesi, Üsküdar’ın, “Yeni Mahalle” olarak anılmasından da anlaşıldığı gibi, imara açılan farklı bir yöresinde kuruluyor.

Sinan camileri sadece kentsel çevre ile değil aynı zamanda doğayla da uyum içinde bir bütünlük yaratıyor. Bu camilerin özellikli konumları, çoğunlukla bahçelere ve ufuktaki görünümlere açılan pencereler ve revaklarla çerçevelenmiş panoramik peyzajlara hakim bir konumda. Eski metinlerin cami külliyelerinin avlularını zevk verici gezi yerleri olarak tanımladığını görüyoruz. Sinan’ın, özellikle selâtin camilerinin (sultanların yaptırdığı camiler) demir şebekeli pencerelerle delinmiş çevre duvarlarıyla kuşatılan dış avluları, yaya ve atlı trafiğine açık kamusal geçit ve gezinti alanları olarak da kullanılıyor.

Mimarbaşı, külliyelerinin avlularından yakın çevrenin ve kentin diğer bölgelerinin algılanmasına olanak veren, doğanın güzelliklerini kent tasarımıyla kaynaştıran, kenti kentliye sevdiren bakış noktaları tasarlıyor. Süleymaniye dış avlusundan Haliç ve Boğaz’a doğru, Üsküdar Şemsi Paşa ve Mihrimah Sultan camilerinden Tarihi Yarımada ve Avrupa yakasına doğru açılan manzarasıyla İstanbul’un zenginliğini gözler önüne seriyor.

Sinan yapıları, inşa edildikleri yıllarda kendi içlerinde de bir iletişime sahip. 16. yüzyılda Sinan yapıları ve külliyelerinin birinden bakıldığında diğerini görebilmek mümkün. Çevrelerinde yer alan evlerin alçak görünüşleri bir fon oluştururken söz konusu yapılar hem çevreyle bütünlüklü bir ruh oluşturuyor, hem de o çevrenin içinde öne çıkıyor.

Ne yazık ki günümüzde çarpık kentleşme nedeniyle artık bu tarihi yapıları belirli bir mesafeden görme olanağı yok. İstanbul’un son yüzyılda çok büyük bir tahribat yaşadığı, özellikle deniz surlarının tahrip olduğu, Sinan’ın eserlerinin çok yüksek binalar arasında kaybolduğu bir gerçek. Mimari düşünce ögesinden yoksun, salt kullanıma yönelik yapıların şehrin genel görünümünü oluşturduğu, tarihi panoramayı budayan kimi etmenler sonucu, İstanbul’u İstanbul yapan görünümleri yalnızca eski gravürler ve fotoğraflarda görebiliyoruz artık… Mimar Sinan’ın İstanbul’unun üzerine bir beton perdesi örülmüş gibi.

SİNAN’IN İSTANBUL’DAKİ ESERLERİ arasında Süleymaniye’nin yeri biraz daha ayrıcalıklı. İstanbul’un simgelerinden biri haline gelen Süleymaniye bir cami olmanın çok ötesinde, aynen Roma’daki San Pietro gibi kurumlaşmış bir sosyal düşünce, tarihi özümsemiş bir imge. Osmanlı’nın yükseliş döneminin son büyük sultanı II. Süleyman’ın adını taşıyan bu selâtin camisi adını aldığı padişahın savaş zaferlerini taçlandırırken bir yandan da yapıldığı kentin çehresini değiştiren bir başyapıt haline geliyor. Evliya Çelebi’nin, inşaatında Belgrad, Malta ve Rodos seferlerinden elde edilen gelirlerin kullanıldığını iddia ettiği Süleymaniye’nin yapım aşamasına dair ilginç yönlerinden biri de neredeyse bütün devlet mekanizmasını seferber eden bir örgütlenmeye neden olması. Özellikle tersane çalışanları, imparatorluğun her köşesinden malzeme taşınmasına katkı sağlıyor: Roma dönemine ait ören yerlerinden toplanan mermer sütunlar, bloklar ve kaplama levhaları deniz yoluyla getiriliyor; bu ağır ve değerli malzemenin nakli, iskelelerin kurulması ve ağır yükün bocurgatlarla kaldırılmasında yine denizciler rol alıyor. Evliya Çelebi’ye göre 3 bin kürek mahkûmu temellerin yapımında çalışıyor. İnşaatta çalışan ustaların arasında Hıristiyanlarla Müslümanların sayısı neredeyse eşit. Günde ortalama 2 bin işçi çalışıyor, yoğunluk arttıkça işçi sayısı da artıyor. Yedi yıl süren harıl harıl bir çalışma!

Bu kadar simgesel bir yapıya ilişkin verilmesi gereken en önemli karar, olasılıkla, caminin yeri. Peki buna nasıl karar verildi? Artık Suriçi’nde geniş ve konumu uygun bir alan bulunmadığı için Sultan Süleyman, adını taşıyacak cami için Eski Saray’ın bulunduğu alanın kullanılmasına izin veriyor. Bu eğimli arazide Sinan, Süleymaniye Camii’ni yaparken topografyayı zorlamıyor ve organik bir mimari anlayışı içinde hareket ediyor. Süleymaniye’nin üçüncü ve dördüncü medreselerinde, Bizans’ın mevcut teraslama sisteminden de yararlanarak arazi eğimini başarıyla kullanıyor. Burada mimarbaşının, zor olanı, ustalığıyla yaratıcılığını gösterecek bir vesile haline getirdiğini görüyoruz. Yapı, ana kubbeden başlayarak yan kubbelere, revaklara kadar uzanan, oradan yakın yapılara atlayıp uzak çevreye kadar yayılan, sonra tekrar uyum içinde başka bir anıtın ana kubbesine doğru yükselen bir dalgalanmanın parçası oluyor. Külliyeyse 5,5 hektarlık bir alanı kaplıyor ve dört medrese, bir tıp okulu, bir darüşşifa, bir imaret, bir küçük hamam, bir sıbyan mektebi, dükkânlar, bekâr odaları, ahırlar ve biri sultana, diğeri de eşi Hürrem Sultan’a ait iki türbeden oluşuyor.

Süleymaniye Haliç’ten, Galata sırtlarından, Topkapı Sarayı ve Zeyrek’ten farklı görünüşlerle algılanabiliyor. Sinan için önemli olan, tek bakış yönüne dayalı bir etki yaratmak değil. Başmimar, değişik bakış noktalarından kavranabilen çoklu etkiyi yakalamayı da büyük bir ustalıkla başarıyor. Külliyenin tamamını, yakın planda bütünüyle algılamak olası değil. Camiye güney yönünden yaklaşırken ara mekânlarda perdelenen görüşler söz konusu. Ayşe Kadın Sokağı’ndan caminin yan cephesi kısmen görünüyor. İki medrese arasındaki iç sokak sınırlı bir görünüşe olanak verirken Tiryaki Çarşısı önüne ulaşıldığında cami tüm haşmetiyle her şeye egemen oluveriyor.

Sinan’ın, hakkında uzun uzun yazılacak tek eseri elbette Süleymaniye değil. Her bir eseriyle efsaneleşmiş bir mimar o. Böyle olmasa “mimar” kelimesi adının bir parçası haline gelebilir miydi?

Yazı: Didem Gürzap

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*