OSMANLI İSTANBULU

in İSTANBUL

Klasik Çağ Osmanlı İstanbulu, geleneksel siluetini 16. yüzyılda kazanır.  Göğe yükselen minareler, geniş kubbeler, ilk bakışta şehrin görkemini zihinlere yerleştiren kamusal sembollerdir. Fatih, Bayezid ve Süleymaniye’nin insanı ezen anıtsal imgeleri, şehrin kimliğini adeta zaman ötesine taşır. Bu kimlik geç Rönesans dünyası tarafından algılandığında, etkisi bütün bir Osmanlı dönemine yayılacak olan “Gran Turco” imgesi doğar. Bu imge daima büyüklük, ihtişam ve zarafeti çağrıştıran bir güce sahiptir. İstanbul imgesi klasik çağda yarattığı şehir mitolojisini yalnızca anıtsal kurgunun ihtişamıyla sınırlamaz. Bu kurguya kültürel çeşitliliği, toplumsal tabakaların bir arada yaşama iradesini ve hepsinin bir çeşit bileşkesi sayılabilecek şehrin kendine özgü karmaşasını da katar. İstanbul farklı dil ve dinlerin buluşma noktasıdır. Üç büyük semavi din bu noktanın etrafında kendi cemaat kozalarını örmüştür. Şehrin nabzı karmaşanın yarattığı ritimle atar. Haliç kıyıları boyunca uzanan ticaret bölgesi hem şehrin ekonomik hayatını canlı tutar, hem de bir liman bölgesi olması nedeniyle İstanbul’un dış dünyaya açılan kapısı sayılır. Liman kozmopolitizmi bütün büyük şehirler için evrensel bir kültür yığılması sonucunda ortaya çıkmıştır. İstanbul limanı bu açıdan şanslıdır. Doğu-Batı transit ticaretinin odağı olması bir yana, Akdeniz ve Balkan merkezli ham madde dolaşımının da kilit noktasıdır. Ticari mallarla birlikte kültürlerde seyahat ederler. Bu açıdan Haliç iskeleleri Kuzey Afrika sahillerinden Ortadoğu limanlarına, Mısır’dan İtalyan ticaret kolonilerine kadar geniş bir kültür havzasının kültürlerine açık bir mekan olma özelliğini taşır. Bu özellik farklı bir insan tipi yaratmıştır. Genellikle mahalle hayatıyla sınırlı İstanbul insanı, burada serüvenci, dışa dönük ve bir o kadar kişisel yaratıcılığa sahip bu insan tipiyle tanışır. Bu yeni tip insanlar, çoğunluğu şehre ticaret yapmak amacıyla kısa süreli gelse de, beraberinde uzak coğrafyalara kök salmış mitleri, egzotik kültür nesnelerini ve hayallerle yoğrulmuş dünya haberlerini getirirler. Birbiri üzerine yığılan bu imge karmaşası, şehrin labirentine dağılarak gündelik hayatı şekillendirir. Haliç bölgesi şehrin dünyaya açılan kapısı olduğu kadar, mahalle ölçeğine kadar uzanan ekonomik damarında başlangıç noktasıdır. Şehrin iaşesi için gerekli malların boşaltıldığı iskeleler ve toptancı ambarları buradadır. Eski Venedik yerleşimi olan Eminönü’nden Unkapanı’na kadar uzanan bu ticari kuşak üzerinde her mal gurubu için farklı bir iskele ayrılmış ve ekonomik hayatı düzenleyen lonca teşkilatı, temsil ettiği orta tabaka kültür geleneğiyle bölgeye kendine özgü bir kişilik kazandırmıştır. Kolluk görevi yürüten Yeniçerilerle orta tabaka esnaf değerlerinin kaynaşması sonucu şekillenen mistik hareketlerin çıkış noktası da çoğunlukla burasıdır. Gerek mahalle sınırlarının dışına itilmiş bekar kültürünün yarattığı özgürlük ortamı,  gerekse çarşı ekonomisinin sürekli canlı tuttuğu muhafazakar yapı, Haliç’in iki karşıt kutuplu hayat kozmosunu imparatorluğun sonuna kadar yaşatmıştır.

 

İstanbul’un istanbullu’nun temel yaşam alanı mahalledir. Bir başka açıdan İstanbul ve istanbullu’nun şehir mekanı olarak ifade ettiği temel değer, büyük bir mahallenin bütün toplumsal işlevlerini bünyesinde temsil etmesinden kaynaklanmaktadır. İstanbul mahallesinin fiziksel sınırları yoktur. Kendi içinde homojen bir kültür barındıran her yerleşim birimi ana hatlarıyla mahalleyi tanımlar. Bir mahalleden diğerine geçildiğinde kültürel bütünlüğün niteliği değişir ama hemojenlik özelliği korunur. Mahalle dinsel kültür çekirdeği etrafında şekillenmiş, zengin ve yoksulun yan yana yaşadığı toplumsal tabaka farklarının statü göstergesi olarak hayat standartlarını tam olarak belirlemediği anonim bir mekandır. Toplumsal dayanışma ilkesi esas olan cemaatçi yapı mahalle kültürünüde üretmiştir. Şehrin mahalle tipolojisindeki çeşitlilik kökleri Fatih dönemine (1453-1481) uzanan iskan politikasının doğal bir sonucudur. Bu dönemde İstanbul’un yeniden inşa sürecinde rol alan aktif  nüfusun dini planda cemaat yapılarına ayrılarak farklı mahallelerde iskan edilmesi yaşam alanlarını çeşitlendirmiş, Anadolu, Balkanlar ve diğer imparatorluk eyaletlerinden şehre göç ettirilen kalifiye nüfus şehrin mahalle yelpazesini genişletmiştir. Temel ayrım üç semavi dine mensup cemaat yapılarının farklı mahallelere ayrılmasıdır. Müslüman, Hristiyan ve Yahudi mahalleleri bu ayrım sonucunda şehrin değişik bölgelerinde kümelenirler. Şehrin kıyı kesimi ve ticaret ağırlıklı olduğu bölgeler azınlık yerleşimleri tarafından kuşatılmış, ekonomik hayatın nabzını büyük ölçüde bu mahallelerde iskan edilmiş tüccar ve esnaf tabakası elinde tutmuştur. Şehrin orta kesimi Beyazıd, Fatih ve Süleymaniye çevresi Anadolu ve balkan kökenli müslüman nüfusun ikamet ettiği mahalle ağıyla kuşatılmıştır. Özellikle Fatih ve Süleymaniye , buradaki külliyelerin varlığı nedeniyle daima ulema merkezi olma özelliklerini korumuşlardır. Bu özel yapılanmaya surdışındaki Eyüp ve Üsküdar mahalleleri de katılarak İstanbul’un Müslüman yerleşim topografyasını oluşturular. Haliç’in Kuzey sahilinde yer alan Galata Bizans döneminden beri bir Ceneviz yerleşimidir. Etrafı surlarla  evrili bu ticaret merkezi, siyasi otoritenin verdiği özel imtiyazlarla kendi içinde özerk bir yönetime sahip olmuştur. İstanbul’un finans piyasası bu bölgeyi tam anlamıyla şehrin ekonomik dinamosu yapmıştır. Sermaye birikimi ilk defa şehir hayatında siyasi bir güç olarak burada sahneye çıkmış, yabancı elçiliklerin diplomatik şemsiyesi altında modernleşmenin de sözcülüğünü yapmıştır. Galata’nın sahip olduğu sermaye birikimi Beyoğlu’nu inşa eder. Bir bakıma Galata’da kazanılan para Beyoğlu’nda tüketilir. Şehir ekonomisi içinde ki bu kapalı dolaşım, geleneksel çarşı kültürüne yansımaz. Galata bankerlerinin sermayesi daha çok üst tabaka Osmanlı hayatını ayakta tutan bir payanda görevini üstlenmiştir. Bu payandaların ekonomik ve siyasi nedenlerle etkilerini kaybetmeleri sonucunda mal varlıkları her zaman siyasi otorite tarafından müsadere edilme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan üst tabaka Osmanlı bürokrat aileleri toplumsal hayatın girdabında şehir hayatından silinirler. İstanbul mahallesi zengin bir folklor arşividir. Yöresel renkler, deyil özellikleri, hayat tarzları, sözlü kültür repertuarının temelini oluşturur. Taşra değerleri bu repertuar kapsamında toplumsal kökeni vurgulamaları bakımından önem taşırlar. Sokağın istanbul hayatında üstlendiği temel işlev, aile kurumunu sembolize eden sivil konutun dışında ki yabancı dünyayı temsil etmesidir. Geleneksel içe dönük hayat tarzı bu tür bir dünya tasarımını neredeyse zorunlu kılmıştır. Öncelikle sokak tehlikeli bir yerdir. Yabancıların, yurtsuzların ve gariplerin mekanı kabul edilen sokak, bir bakıma kendi kültürünüde üretmiştir. Gündelik hayatın içinden geçen bu karanlık dünyada seyyar satıcılar, tulumbacılar ve meczuplar dolaşır.

İstanbul bir sohbet şehridir. Toplumsal kültür, kuralları önceden gelenek içinde belirlenmiş sohbet pratiğiyle üretilir. Yaygın eğitimin kurumsal düzeyde söz konusu olmadığı bir ortamda kültürel dolaşım ağı mikro mekanlar tarafından sağlanmıştır, Topkapı Sarayı’nda Helvahane Ocağı, mahalle kahveleri, rical konakları, attar ve şekerci dükkanları, hamam külhanları gibi kendi temek işlevlerinin dışında birer kültürel üretim merkezi olarak çalışan bu mikro mekanlar, geleneksel birikimin şehir ölçeğinde dolaşıma sokulduğu odak noktalarıdır. Bu söz kültürü bu mekanlarda kuşaktan kuşağa aktarılır. Kişisel hafıza aktarımı işlevinde kilit rol oynar. Geçmişin birikimi kişisel hafızada depolanır ve sohbetin kültürel olgusu içinde tüketilir. Hafıza sahibini kalabalıktan ayıran, onu seçkinleştirip toplumsal hiyerarşide üst basamaklara çıkartan işte bu sohbetin kurgusudur, yeri ve zamanında ayarlanmış bir söz, sohbet meclisinde sahibine ikbal kapılarını açar…

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*