SAİT FAİK VE ATTİLA İLHAN

in EDEBİYAT

Sait Faik, 11 Mayıs 1954 yılında vefat ettiğinde, “Seçilmiş Hikâyeler Dergisi”ne yazar Attila İlhan: “Nisuaz’a baktım, yoktun: ‘Baylan’da…’ diye düşündüm: ‘Mutlaka Baylan’da. Tek başına. Yahut bir paket Yenice ile baş başa.’ Sonra birdenbire artık hiç; ne bu gün, ne yarın, ne öbür gün; Baylan’da ya da Nisuaz’da olamayacağını, sinemaların önünde dolaşamayacağını hatırladım: ‘Ulan! …’ dedim; ‘Sait be!’…”

Attilâ İlhan, “Onun en son arkadaşı benim” der. Sait’in ölümünden önceki yakın yıllar­da hep birbirlerini aramışlardır. Kim erken davranmışsa, Nisuaz’a bir bakar. Yok’sa, “Baylan’dadır” der. Oradadır.

Sait kahvenin kapısından gü­lerek girer. Selâmı patlatıp ma­saya çökerken, koltuğunun al­tındaki gazeteleri ve Yenice pa­ketini masanın üzerine fırlatır. Gözlüğünü hangi cenabete koy­duğunu iç ve dış ceplerinde uzun uzun aranır. Patlak, soluk ma­vi kirpiksiz gözlerinde hem mu­zip bir ışıltı, hem günah, ayıp, ya­sak, lanetli bir iş yapmış gibi bir tedirginlik vardır. Ceplerinin bi­rinden yıpranmış bir sarı defter çıkarır. Eski harflerle iri iri, sey­rek seyrek yazılmış son hikâye­sini okumanın hazırlığıdır bu. “Vaktin var mı lan” der. Attilâ o yıllar Paris’ten yeni gelmiş, St. Michel üstündeki kahvelerdeki hayatı aşağı yukarı İstanbul’da da kurmuştur. Nisuaz’da veya Baylan’da, Dupont kahvesin­deymiş, Cafe Lutece’deymiş gi­bi bohem hayatın keyfini sür­mektedir. O sıralar Mecidiyeköy’deki evde midir, yoksa Şişli’de Bahçeler Sokağı’ndaki apartmanda mıdır, her neyse, evi o dönemin genç sanatçıları ile dolup taşmadadır. Ferid Edgü’ler, Fikret Hakan’lar, Metin Erksan’lar, Asaf Çiyiltepe’ler, Yılmaz Gruda’lar, Demirtas Ceyhun’lar, Demir Özlü’ler, Or­han Duru’lar, Güner Sümer’ler, Ahmet Oktay’lar, Attilâ’nın kız- kardeşi Çolpan İlhan filan nerdeyse bir tarikat kurmuş gibidir­ler. Yaş ortalaması o tarihte 25’in biraz üzerindedir. Sait ise hem yaşça, hem sanatıyla olgun­luk dönemindedir. Kırk beşlik bir hikâye ustası ile içli dışlı ol­mak Attilâ’nın hoşuna gider. Sa­it’e gelince, Paris’ten edebiyatın taze bilgilerini getiren ve kendi­siyle her konuda özgürce konu­şulup tartışılabilen bu genç şair, bulunmaz bir nimettir.

“Alemdağda Var Bir Yılan”daki hikâyelerdir o sırada yaz­dıkları. Sait, yirmi yıla varan hi­kâyeciliğinin öyle bir aşamasına gelmiştir ki, bir duyguyu, bir dü­şünceyi saf bir özgürlükle yazı­ya geçirememek, dinsel ahlâkın ve toplumsal değer yargılarının yasaklarını aşamamak, onu çıl­dırtmaktadır. Onun için hikâye­lerini önce Attilâ’ya okuyor. Onun üzerindeki etkilerini ölçü­yor. Attilâ, Sait’in o kadar kork­tuğu, uzak kalmak istediği “Toplumcu Gerçekçi”lerdendir ama, onda, öbürlerinde gördü­ğü “güdümlü”, “özgürlükler­den fedakârlığa hazır” siyasal tutumun olmayışı, ya da bunu hiçbir zaman üste çıkarmayışı Sait’i rahatlatmaktadır. Özgür­lük, Sait’in tek gıdasıdır. Ona istendiği kadar “senin düşündü­ğün özgürlük yoktur” densin, Sait her zaman kolayca sahip olabildiklerini yitirmek kaygısı­na ve korkusuna düşebilir. At­tilâ’ya: “İş yok lan senin o (Amad gapıdan çıhtı, damın du­varına sırtını verip bi cuvara yahtı) diye yazan gerçekçi top­lumcularında..” der. Attilâ’da oturur, Sait’e toplumculuğun bir reçete değil bir yöntem olduğu­nu, kendisinin de reçetecilerden hoşlanmadığını uzun uzun anlat­maya çalışır. Fazla da ileri git­mez. Çünkü Sait’in teorilerden sıkıldığını, edebiyatta bile teori­den söz açıldı mı, kaçacak yer aradığını bilir.

Yaşar Nabi, “Alemdağda Var Bir Yılan”daki hikâyeleri oku­yup da “basarım” dediğinde, Sait şaşırmıştır. Kuşkusu vardı. Bu hikâyelerin ahlâk, terbiye, gelenek adına reddedilebileceğinden korkuyordu. Herkes “Bu Panço da kim?” diye soracaktı. Genç bir marangoz’a, Yani Usta’ya karşı gösterilen ilgi ve be­lirtilen duygular; bir yalnızlık is­terisinden çok, cinsel bir tutku­ya benzeyen coşkun seslenişler;kadın ve erkek diye ayırmadan insanın insana en büyük aşkla bağlanması, bütün bu insanı alt üst eden ilişkiler, acaba kıyamet koparmayacak mıydı?

Sait, Attilâ İlhan’la son hikâ­yeleri üzerine konuşurken duy­duğu özgürlük tadını başkaları da alsın diye çırpınıyordu. Bu ta­dı ilk kez, Fransa’da öğrencilik yıllarında André Gide’i okuyup tanıyınca almıştı. Gide’in en do­kunulmaz konuları özgürce ele alıp bütün sosyal değer yargıla­rına meydan okuyuşu, sadece in­sana inanması ve onun katıksız özgürlük hakkını savunması Sa­it’i büyülemişti. 1940’lı yıllarda hâlâ notlar, anılar, romanlar ya­yınlayan bu 70’lik “müthiş” Fraıısızı, Sait sonraları ne kadar çok kendine benzetirdi! Gide’in yüzü ve fiziği de şaşılacak ölçü­de kendisini andırıyordu. Bütün alnı açık bırakan dökük saçları, gözlükleri, ince solgun yüzünde­ki kederli ciddiyet, giyinişinde­ki derbederlik, geniş kenarlı şap­kalardan hoşlanması, hali vakti yerinde bir aileden gelmesi, din­dar bir anne, bütün bunlar Sa­it’te hoş duygular uyandırıyor­du. André Gide, geçen yüzyılın son on yılından başlayıp yüzyı­lımızın ortalarına kadar genç ku­şakları etkilemişti. Sait de etkili olmak istiyordu. Bütün o şöhret­ten kaçar, övülmekten sinirlenir görünüşün altında; sevilmek, saygı görmek, önde tutulmak, unutulmamak kavalları ve tedir­ginlikleri yatardı.

Düş oyunu

Aralarında bir düş oyununa girişirler.

“Yine bir yerlere gitme tutku­su sarmış seni Sait! Hadi var mı­sın?”

“Ne iyi olurdu be..”

“Seninle atlamışız güdük bacalı 22 bin tonluk bir İtalyan ge­misine, senin o ‘Marsilya Lima­nı’ hikâyendeki turistler gibi şeh­re dağılmışız..”

“Canebière’deki sinemalarda kim bilir ne filmler oynuyordur!”

“Madem istiyorsun, gireriz birine. Ama 6.45 ekspresiyle Pa­ris’e gitmek de var. Quartier La­tin’de Zazou’lar arasına karışır, onlar gibi cafe-creme ve Gaulo­ise cigarası içeriz.”

“Yaşşa lan, kalk hadi.”

Bir tramvaya atlayıp şıngır mıngır Beyoğlu’na gelirler. Sa­it’in görmediği bir film bulup si­nemaya dalarlar. Biraz sonra Attilâ bakar Sait’in gözleri düş­müş, yüzü alacakaranlıkta bir yaprak gibi rüzgâra kapılmış git­miş. Acaba Sait, Türkçesi ve Ermenicesi bol sokaklardan mavi keten elbiseli insanların arasın­dan geçip dar bir sokağa mı sap­mıştır? Sokakta polisler, serse­riler, masum gözlü kötü insan­lar ve sahra kokulu, kum tane­cikleri dolu Mistral mi vardır yi­ne? Ve Sait, ışıklı dar bir sokak­ta, dişlerinde güneş pırıltıları yansıyan esmer bir kızın, bir şar­kı gibi içe işleyen Marsilya şive­siyle kulağına söylediklerini din­leyerek, Güzel Alpler Oteli’nden içeri mi girmektedir?

“Hadi gidiyoruz, film bitti”, der Attilâ.

“Nasıl bitti lan? Kız ne oldu, kız?”

Yazı : Sadun Tanju

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*