ŞEHRİN RUHU

in İSTANBUL

Kent: Kimlik ve Ruh

Kentler kimlikli yapılardır. Her kent kendi yapısına özgü bir kimlik, kişilik, imaj ve yaşam giyinir. Her kent bir dil ve gramer geliştirir; o kentte yaşamanın, ona tutunmanın yolu kentin dili ve gramerini çözmekten geçer. Kente kimliğini ne verir? Kent kimliği bir bileşendir ve belli başlı aktörlerin ortaklaşa ürettiği bir zemindir. Kimliğin oluşumu bir süreci işaret eder; bir yaşanmışlık yani tarihsellik ve bir dünya algısı, tasavvur, hayat anlayışı kimliğin yapıcı elemanlarıdır. Kent kimliği dinamik bir yapıdır; bir kez oluşup öylece kalmaz, zamanla kimlik unsurlarında değişmeler olabilir. Kent kimliğinin kaynakları arasında coğrafi ve mekânsal özellikler, tarih, toplumsal ve kültürel özellikler, nüfus karakteri, üretim ve tüketim biçimleri, iklim ve elbette hayata yön veren tüm değerler sayılabilir. Kentin oluşumunda yer alan bütün hususlar, aynı zamanda o kentin kimlik göstergeleridir. Bütün mekânsal organizasyonlar ve faktörler, bütün hayat şekilleri, bütün insanlar, kent kimliğinin esaslı elemanlarıdır. Kent kimliği aynı zamanda dinamik bir oluşumdur; hayat o kimliğe yeni yüzler, yeni bakışlar ekler durur. Thorns (2004: 98) ise, kent kimliğinin başka bir kaynağına işaret eder; bölgelerin, semtlerin özel ve yerel etkinliklerle kendi kimliklerini kazandıklarını ifade eder.

Mesnevi’de geçen bir hikayede hastasını tedavi eden hekim önce ona memleketini sorar. Sonra ekler: “Çünkü her memleket halkının ilacı başka başkadır” (Mevlana, 1991: 12). Her memleket kendine özgü bir ruhla var olur ve o memleketin havası-suyu, iklimi, yaşam şekli, hissiyatı dolayısıyla ilacı, dermanı farklı olur. Kimlik de böyle bir husustur nihayetinde; oranın özgünlüğünü ve biricikliğini ifade eder. Kentlerin adları gibi yaşam tarzları da farklıdır; her birinin kendi özelinde hayat bulduğu görülür. Kentlerin belli kimlikler etrafında değerlendirilmesi, her kente özgü bir kimlik yapısının belirlenmesi bir ölçüde imaj kavramıyla da ilgilidir. Kent imajıyla anılmaktadır. Kentin imajı ise kültürel kodlar etrafında belirlenmektedir. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Kastamonu, Mardin, Van, Erzurum gibi kentlerin her birinin daha adları anılır anılmaz bir imajla, bir kimlikle karşılık bulmalarını biraz da kendi kültürel kodlarıyla anlamak gerekir. Bir aidiyet ortamıdır kent kimliği. Pek çok kişinin tanışmanın ikinci sorusu olarak ‘memleket nere’ diye sorması manidardır, boşuna değildir ve çok önemli şifreler/kodlar taşımaktadır. Bu soru ne yazık ki kuru ve sığ bir memleketçilik/hemşehricilik yapma eylemi şeklinde anlaşılmış ve eleştirilmiştir. Oysa soru doğrudan şehir bağlamında belli bir kimliğe, hayata ve tasavvura kapı açmaktadır.

Tanpınar (1987: 15-17), İstanbul’un semtleri arasındaki farklara işaret ederken kent kimliğine ilişkin önemli ipuçlar sunar. Eyüp, Üsküdar, Beylerbeyi, Beykoz ve sair semtler büsbütün ayrı dünyalardır. Hiçbiri bir diğerine benzemez. Hatta bu semtleri dolaşan kişi her semtte farklı bir kimliğe bürünür ve başka bir insan oluverir. Aynı şehrin içindeki bu semtler, ayrı ayrı duygular uyandırdığı gibi türlü türlü yaşam şekillerini de ihtiva eder. İşte “bu değişiklikler hep birden düşünülünce muhayyelemizde tıpkı bir gül gibi yaprak yaprak açılan bir İstanbul doğar. Şüphesiz her büyük şehir az çok böyledir.” Benzer bir kıyası diğer dünyalarda da görmek, kentlerin kendine özgü kimlikleri ile var olduklarını tespit etmek mümkündür. Avusturalya’nın en büyük iki kentini, Sidney ve Melbourne’ü kıyaslayan Lupton (2002: 226), bu kentlerin sakinlerinin de farklı olduklarını söyler. “Sydney sakinleri daha hedonist ve kaygısız, zihinlerini beslemektense bedenin gelgeç zevklerine düşkün olarak tasvir edilir. Sydney, genellikle güneşli bir kent olarak resmedilir; subtropik iklimi, zengin bitki örtüsü, güzel limanı ve çok sayıda plajıyla esenlik ve gevşeme hislerine katkıda bulunur ve büyük ölçüde açık hava yaşam biçimini destekler… Melbourne sakinleri çoğu kez daha entelektüel, daha Avrupalı ve yaşama karşı ciddi insanlar olarak tasvir edilirler. Bu, Melbourne’nün plajlardan yoksunluğuna, Avustralya kıstaslarına göre daha soğuk iklimine ve iyi planlanmış ızgara caddeli yerleşimine bağlanır. Melbourne’ün bu veçhelerin ona adamsı ama insanların açık hava etkinlikleriyle zevk peşinde koşmak yerine pub, kafe, kitapçı, sinema veya tiyatrolarda toplandıkları kültürlü bir muhit özelliği kazandırır.” Evliya Çelebi de gezip gördüğü kentlerin özelliklerini ayrıntılarıyla anlatarak esasen bir kentin kimliğinin nasıl oluştuğuna ilişkin temel referansları sıralar. Kent kimliğinin kaynakları, kent kimliğinin oluşumu ve hayat üzerindeki etkileri, kentleri birbirinden ayıran ana özellikler konusunda Evliya Çelebi engin bir kaynaktır ve mutlaka değerlendirilmesi gerekir.

Bir kimlik ve hissiyat alanı olan kent, yaşamın merkezinde olduğundan o yaşamın ruhu ile beslenir, o ruhu kendi yüzünde aksettirir. Şehirlerin ruhu vardır; bu ruh oraya özgü olanı simgeler (Emre, 1997: 130). O ruh, kente girer girmez hissedilir; kentin alamet-i farikasıdır. “Şehir bir değerler ve inançlar diyarıdır; hafıza ve düşüncedir; sembolik ve şiirseldir” diyen Haydar (1991: 87), o ruhun kaynaklarına işaret etmiş olur. Park da (1925: 1), kentin fiziki ve mimari yapı yönünden önce bir gelenekler, adetler, yaşantılar toplamı olduğu, bu görenekler ve geleneklerden hem miras alıp hem aktardığımız tutumlar ve duygular alanı olduğuna dikkat çeker. Kentin ruhu, bütün bir hayatla beslenir; dil, tasavvur, inanç, kültür iç içedir. Bir hafıza ve ruh iklimi olan kentle ilişki bütün unsurları ile ilişki demektir. Aynı şekilde kenti dönüştürmek, yıkmak, değiştirmek de o temel unsurlarla alakalı bir husustur. Kent basit bir taş ve beton meselesi değil, bir imgeler bütünüdür; kentsel girişimler bu imgeleri düşünmek durumundadır. Harabeler, kalıntılar geçmiş ile şimdi arasında kurulacak bağları işaret eder. Bu mekânlar kıymetli birer hafıza birimidir (Nora, 2006: 172). Kente sadece proje mantığıyla yaklaşan siyasi irade, onun hafıza değerine ne kadar hürmet etmektedir? Yıktığı sokaklar, mahalleler, semtlerle birlikte neleri yok ettiğini düşünmekte midir?

Kimlik, ruh ve hafıza kentin tanınması ve okunmasında başat alanlardır. Sözü edilen unsurlar olmadan kentin oluşması mümkün değildir. Kent bir hafıza-mekân olarak insanın kaydını tutar, onu işaretler, ona götürür. Kenti var eden mekânlar; sokaklar, köprüler, anıtlar, yollar yahut kent yaşantısını imleyen zaferler, türküler, travmalar, yenilgiler “bazen düz bazen de metaforik anlamlarıyla bir kentin hafızasını sürekli canlı ve diri tutacak olan hatırlatıcılar olarak işlev görmektedir. Böylelikle kentler, canlı ve sürekli diri kalabilecek bir hafızaya kavuşarak, kendilerine özgü bir kent kimliğini, kişiliğini, benliğini ve karakterini sergileme olanağını bulmuş olurlar” (Sam-Sam, 2012: 398). Kimlik, ruh ve hafıza birimi olarak kenti gören bir yaklaşım, ister istemez diğer yaklaşımlardan farklı olacaktır. Bir insan gibi onu canlı bir varlık olarak gören göz, kente daha bir itinayla bakacak, onun üzerinde dilediği gibi işlem yapmayacaktır. Çünkü kent bir temsil alanı olarak var olmaktadır; bir medeniyet, hayat, inanç, değerler ve kültür inşasıdır. Kent bir varlık alanıdır. Karakterdir, aktördür. Kimlik, ruh, hafıza, iklim kente bir karakter verir ve onu kendi başına bir varlık haline getirir. Göz, kente bakarken bir karaktere; belli davranışları, hayatı, bakışı, hissiyatı, arzusu, hırsı, coşkusu olan bir varlığa bakar. İstanbul bir karakterdir; Endülüs, Urfa, İsfahan böyledir. “Paris başlı başına bir varlıktır” (Harvey, 2012: 47), romancıların elinde nice kentler birer karaktere bürünür; bir insan gibi kendilerini anlatırlar, kendilerini gösterirler. Ankara, Yakup Kadri’de, Petersburg, Andey Beliy’de, Viyana, Robert Musil’de birer karakterdir artık (Alver, 2009b).

Kent kimliği imge olduğu kadar gerçekliktir de. Elbette bir kentin kimliği zaman içinde oluştuğu, değiştiği, başkalaştığı için farklı kuşaklarca algılanması da değişiklik arzedebilir. Kent nüfusunun tamamı aynı kimlik etrafında birleşmeyebilir; kent o kitle için imajlar üretebilir, her grup kendince kentin kimlik unsurları arasında seçimler yapabilir. Bu manada kent kimliğinin özellikle toplumsal ve kültürel süreçlerce üretildiği, anlamlı bir yapıya döndürüldüğü belirtilmelidir (Tekeli, 2011: 61). Kent kimliğinin oluşumunda fiziki çevrenin önemi ortadadır, ancak bütün özelliklere anlam veren, onları toplumsal ve kültürel bir olgu haline getiren insandır, toplumdur, hayattır. Eğer kent bir kimlik ortamı ve referansı haline gelebiliyor, belli imajlar imgeler üstleniyorsa, bunun temelde insanın kente kattığı anlam ile ilgili olduğu düşünülmelidir. Onun için insan kentle hep içli dışlı olmuş, ondan etkilenmiş, onunla kendi ruh dünyası arasında doğrudan bağlar kurmuştur.

Kent, merkezdir; “dünyanın en uzak yerlerini kendine çeken, türlü bölgeleri, insanları ve etkinlikleri bir düzene göre biçimlendiren, ekonomik, siyasal ve kültürel yaşamın öncüsü ve denetleyicisi konumunda olan bir merkezdir” (Wirth, 2002: 78). Kentin merkeziliği ve çekiciliğini, Mumford (2007: 106), ‘mıknatıs’ metaforuyla açıklar. “Bu sözcük kenti tanımlama açısından çok kullanışlıdır, çünkü mıknatıs metaforu, mıknatısın etki alanı ve bu alanın uzaktan cisimleri harekete geçirici gücü ile merkezine farklı özelliklere sahip parçaları çekebilen toplumsal güç hatları arasında bir benzerlik kurmamıza olanak tanır.” Öncü ve merkez olan kent, hayatı ve siyaseti doğrudan etkilemekte, kendi etrafında bir dizge oluşturmakta, açık yahut gizli ama kesin bir şekilde iktidarın hissedildiği, izlendiği, gözlendiği ve gerçekleştiği, bir mekân haline gelmektedir. İktidara ayna tutarak bir iktidar yeri hizmeti gören kent (Sennett, 2002: 20), iktidar hallerinin ilk tanığıdır. Kentin genel yapısına iktidar yerleşir. İktidar, kentin nasıl bir hayat tarzı ortaya koyacağını belirlediği gibi kente müdahale ederek kentsel dönüşümü gerçekleştirmektedir. Berman (1994: 223), iktidar eliyle üretilen Petersburg’un “yeni seküler resmi kültürün hem merkezi, hem de simgesi haline” getirildiğini belirtir. Aynı durum pek çok kentsel dönüşüm deneyimlerinde veya kent projelerinde de izlenebilir. İktidar kente yerleşmeyi, oraya hakim olmayı önceler. Kent gibi merkez ve öncü birimi kendi haline bırakmayan iktidar, kendi meşruiyet zeminini kentte inşa etmenin yollarını aramakta, kendi iktidarını kentte abideleştirmeyi denemektedir. Kentteki anıt ve heykellere bu açıdan bakmakta yarar vardır.

Bir merkez olan kent siyasetin yuvasıdır adeta. Siyaset kente dahildir; kent her yönden siyasetle içli dışlıdır. Bir kurum olarak siyaset hayatın her anında ve her köşesinde bulunduğu gibi öncelikle kenti kendine mekân tutar, kentte var olur, kentte yayılır. Kentte daha etkindir siyaset. Siyasi figürler, aktörler, organizasyonlar, kurumlar önce kentte örgütlenir ve daha sonra çevreye yayılırlar. Siyasal liderler genelde kenttedir. Krallar, padişahlar, sultanlar, başkanlar, liderler, yöneticiler kenttedir. Bütün bu kurum ve aktörlerin varlığından dolayı kentte bir siyasal kültür hakim olur. Siyaset sadece sözü edilen mekânlarla sınırlı kalmaz ve bütün bir kente yayılır; evlerde, kahvehanelerde, kitabevlerinde, çarşı-pazarda siyaset konuşulur. Siyaset kenti ve kentliyi bezdirse de onun en mühim dedikodu meselelerinden biri haline gelir.

Kent ve siyaset ilişkisinin bir başka boyutu ise doğrudan kent üzerinde siyasetin, siyasal algının, projelerin görünmesidir. Bu durumda kent bir uygulama alanıdır. Siyasetin ağırlığı iyiden iyiye belirgindir. Siyasal erk, kenti düzenler, planlar, bozar, değiştirir, yeniler, yıkar ve yeni bir yapı ortaya koyar. Tarih boyunca siyasetin eli kentin bedeninde gezinmiştir. O el kimi zaman demir bir yumruk, kimi zaman müşfik bir dokunuş olmuştur. Ama el her daim kendini hissettirmiştir. Kentin yüzü, bedeni, uzuvları sürekli değişim geçirmiştir ve siyaset bu değişimde başat rol oynamıştır. Siyaset eğer bir düzen sağlama, bir düzen verme mekanizması ise, buna önce kentle başlanmıştır. Kente verilecek düzen aslında insani ve toplumsal ilişkilere verilmiş bir düzendir; kent üzerindeki bütün politikalar, uygulamalar, projeler doğrudan insan algısına, insan ilişkilerine ve toplumsal olana dönüktür. Paris’e açılan büyük bulvarların ardındaki sebebi hatırlayalım.

Kent, kendi içinde farklılaşmış/heterojen bir nüfusu, “birbirine benzemeyen, aynı düşünü ve yaşam felsefesine sahip olmayan insanları bir arada” barındırmaktadır (Tatlıdil: 1992: 34). Nüfusun sayısal göstergesi tartışılırken, nüfusu oluşturan kitlenin farklılaştığı, heterojen bir yapı haline dönüştüğü kabul edilmektedir. Kent yapısı, tıpa tıp benzerliği değil farklılıkların birlikteliğini sembolize etmektedir. “Şehir birbirlerinden farklı insanları bir araya getirir, toplumsal hayatın karmaşıklığını yoğunlaştırır, insanları birbirlerine yabancı olarak sunar” diyen Sennett’e göre (2002: 20), kentsel yaşamı belirleyen en önemli unsurlardan biri ‘yabancı’dır. Kent “yabancıların bir araya geldikleri, insani bir yerleşim yeridir. Bu tanımın doğru sayılabilmesi için yerleşimin geniş, heterojen bir nüfusu olmalı, nüfus yoğun olarak bir araya toplanmış olmalı, insanlar arası mübadelesi bu yoğun, heterojen yığının birbiriyle etkileşimini sağlamalıdır” (Sennett, 1996: 60). Kentte insanlar farklı roller üstlenseler de aralarında bir ilişki vardır. Yabancıların birbiriyle ilişkisini belirleyen kimi esaslar kent hayatının kaçınılmaz sonuçlarındandır. Bauman (1998: 80-81), kentin ‘evrensel yabancılık’ niteliğini ayrıntılı bir şekilde çözümlerken, kalabalıklar ve fiziki yakınlıklar arasında kişinin kentte kendini çok yalnız hissedeceğini, keskin mesafe algısının bu hayatta egemen olduğunu, para ve akıla dayalı kent hayatının duyguya ve tutkuya yer vermeyeceğini, müthiş bir deneyim sunan kent ortamının kimi bedellerinin kaçınılmaz olduğunu belirtmektedir. Yabancılık, yalnızlık, önemsizlik, geçicilik, vazgeçilebirlik, sahtelik, yüzeysellik gibi haller birer kent bedelidir. Ancak bu hallerin de geçici, değişebilir, farklı düzeylerde yaşanabilir oldukları unutulmamalıdır. Yabancılık görecelidir ve bütün bir kenti kapsamamaktadır; insan kentin bir bölgesinin sakinidir, bir mahalle ve sokak aidiyeti bulunmaktadır. Yabancı olduğu mekânın aynı zamanda sakinidir; kendi cemaati, yakın ilişkileri, samimi ortamı vardır.

Kent, meslekler ve üretim biçimleri açısından çeşitlenmiş, tarımsal değil sanayi üretiminin geliştiği bir alan olmuştur. Farklı meslek gruplarının, farklı üretim alanlarının bir arada bulunduğu kentler böylece bir dayanışma, çatışma, organizasyon çerçevesinde kendine özgü bir yapı oluşturmaktadır. Kent tanımlarında ise tarımsal olmayan üretim, kontrol fonksiyonlarının toplanması, büyüklük, heterojenlik ve bütünleşme düzeyleri paralelinde bir mekânsal organizasyon vurgusu yapılmaktadır (Aslanoğlu, 1998: 13). Bu anlamda kent “sosyal hayatın mesleklere, işbölümüne, farklı kültür gruplarına göre organize edildiği; kurumlaşmaların yoğunluk kazandığı, karmaşık insan ilişkilerinin bütün bir günlük yaşayışının etkilediği yerleşme merkezi olarak tanımlanabilir” (Sezal, 1992: 22). Kentlerin çeşitlilik ve farklılık boyutlarına değişik bir açıdan yaklaşan Calvino’ya göre (2002: 13) “kentler birçok şeyin bir araya gelmesidir: anıların, arzuların, bir dilin işaretlerinin. Kentler takas yerleridir, tıpkı bütün ekonomi tarihi kitaplarında anlatıldığı gibi, ama bu değiş-tokuşlarıdır.”

Farklılıkların alabildiğine yayılıp kendi yerini bulduğu kentin özgürlüğü beslediği söylenir. Bir Alman atasözüne göre ‘kentin havası insanı özgür kılar.’ Kentin nasıl bir özgürlük sunduğu tartışmalı bir meseledir. Gene de bir yabancı olarak kente katılan bireyin, büyük kalabalık ve yoğunluk içinde kendini saklama, özgürlüğünün sınırlarını genişletme imkânı bulabildiği söylenebilir. Kalabalık insanı saklar. Taşrada herkesin gözü önünde olan kişi, kentte ve özellikle metropolde sadece kalabalığın içindedir. Bu durum ona kısmen özgür bir hava verebilir. Ne ki, mutlak bir özgürlük söz konusu değildir. Kent ortamında kişi, modern gözetleme sistemleriyle an an, adım adım takip edilmektedir. Fakat kentin özgürlük ve eşitlik temelleri üstünde oluşan yeni bir mekân olduğu tezi, ideolojik bir söylem şeklinde algılanabilir (Bumin, 2010: 62).

Kent bir değişim imgesi ve anıtıdır. Değişim sürecinin keskin bir tanığı olan kent, değişik çağları, farklı zamanları ve dönemleri bağrında taşımasıyla değişimi anıtlaştırır. Her şey bir akış halinde ise, kentler de öyledir; sürekli değişir, akar, başkalaşırlar ve böylece sürecin merkezinde yer alarak (Jacobs, 2011: 18) hem onu yansıtırlar hem ondan etkilenirler. Kentleşme kavramı hem kent sürecini hem de kent bağlamında ortaya çıkan süreçleri imler. Kentleşme, bir nüfus yoğunlaşması, yeni bir örgütlenme süreci olarak yapılaşır fakat bu şekilde kalmaz; bizzat kentin halden hale geçişine karşılık gelir. Mekânlar ve hayatlar arasındaki geçiş ve uçurum, insanlar ve rollerdeki farklılaşma bütün yönleriyle kentte yankılanır böylece. Bir değişim abidesi olan kent, değişimi bizzat yaşar.

Yazı : İlhan Tekeli

Resim : Beril Ateş

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*