SUYA YAZILANLAR (1)

in YAZARLAR/YUSUF KARUÇ
Suyu düşün demişti; o çok uzun ayrılmış nehirlerin
                                                            kavuştukları yerleri.

Kurşuni renkte ki göğün ucunda günün son mavisi solmuştu. Önce bir bulut uğultusu, otelin camlarında bir kaç yağmur damlası olmuştu sonra. Dışarı çıktığımda şehir karanlık ve ıslaktı. Caddelerde, sokaklarda herkeste bir yere gecikmiş gibi bir telaş vardı. Saatlerce kalabalığın içinde kendimden kaçar gibi yürüdükten sonra onun yanına gittiğimde, Balatta, karanlık denizin üzerinde yıllar önce kıyıya vurmuş gibi duran balıkçı teknesinin masasına oturmuş, elinde ki 1960 model radyonun düğmelerinde uzaklardan bir ses arıyordu. Uzun zamandır buraya gelmiyordum Bunun nedenini sorar gibi baktı beni gördüğünde.

“Merak etme İhtiyar” dedim “senden önce ölecek değilim.

Yağmurun altında, sahil kenarına dağılmış küçük çay masalarının üzerinde yanan gaz lambalarının renkli camlarının ışıltısı karanlık denizin üzerinde yıldız tozu gibi dağılıyordu. Karşı sahil Kasımpaşa, haliç tersanesi, zindan arkası işte orası benim kalbimdi ve buradan bakıldığında herkes gitmiş gibi karanlık ve boş duruyordu. Oturdum karşısına

– Bitirdin mi ” dedi

– Az kaldı ” dedim.

Masada duran sigara paketinden iki tane sigara alıp ikisinide yaktı. Birini bana uzatırken. Sustasına basılmış bir bıçak gibi dayadı gözlerini üzerime

– Ama biten bir şeyler var dedi.

Sustum. Yağmuru dinledim. Sonra;

– Yaşayamadıklarımız dedim. Onlar bitti.

Denize çevirdi gözlerini,

– Bir zaman sonra yaşanılanlar unutulur belki dedi, ya da hatırlanmaz ama o yaşanılmayanlar zamanın bir yerinde, Orada kalır .

– O zaman özlemek dedim. Özlemek hiç bitmez.

– Beklemekte …

Rüzgarın dağıttığı teneke kutuların içinde yanan odunların ateşli parçaları sahile dağılıyordu. Oturduğu yerden kalkıp radyoyu kenara bıraktı ve içeri girdi biraz sonra çıktığında elinde bir dergi iki duble rakı ve beyaz peynir vardı. Hiç bir şey söylemedi, rakısından küçük susuz bir yudum aldı. Uzun bir sessizlik girdi araya, teknesinin adı pia’ydı. Ona sevgilisi gibi Pia diye seslenirdi. Attila ilhan’ın o yaşanmamış sevgilerine yazdığı şiirlerden birinin adı. Şair otel odalarında, yoksul ve yalnız, Pia başka şehirlerde. Dudaklarıma dokunuyor o mısralar, Eğilirmiş gibi kulağına karanlık denizin söylüyorum;

ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia’nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia’nın
ölsem eksiksiz ölürdüm …

Bir pus gibi durmuştu şiir bittiğinde yanımda. Sadece şehrin gürültüsü.

– Bir Ağustos akşamı kaç yıl sürer ” dedim.

Kalktı oturduğu yerden, teknenin ipini çözdü, sonra dönüp küfür eder gibi bana,

– Gidiyoruz, dedi derdini suya anlatırsın …

Islak bir sisle örtülmüştü denizin üzeri. Haliç, zehirli bir yılan gibi kıvrılarak şehrin içinde, sessizce köprülerin altından boğaza doğru akıyor. Tekne denizin üzerinde bir kuş tüyü gibi dalgalanıyordu. Bir sigara yaktım.  Geldiğimden beri garip bir cızırtıdan başka hiç bir ses vermeyen radyodan bir gitar sesi dağıldı geceye, ardından bir şarkı başladı;

son bakışta ki o gözler
kaldı aklımızda….

Yazı : Yusuf Karuç

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*