TANPINAR, ŞEHİR VE KENT

in EDEBİYAT

TANPINAR’IN “ŞEHR”İYLE ÖZDENÖREN’İN “KENT”İ ÜZERİNE

Tanpınar’ın şehir günlükleri diyebileceğimiz “Beş Şehir” edebiyatımızda bu konuda yazılmış ender eserlerden biridir. Eserde İstanbul, Ankara, Erzurum, Konya ve Bursa Tanpınar’ın tılsımlı bakışlarıyla yeniden yorumlanır. Tarih, kültür, mimari ve musiki gibi şehrin ruhunu oluşturan kimlikler, yazarla yürüyen bir bütüne dönüşür. Şehrin müşfik tarafı, insanla oluşturulan ahenkli yapıyla sunulur. Tanpınar, bir bakıma “modern bir şehrengiz” kaleme alır. Şehrin güzelliğini ve güzellerini kendi üslubuyla anlatır.

Tanpınar’a göre şehir, sadece mekândan ibaret değildir. O, mekânı güzelleştiren kurgunun peşindedir. Şehri anlatırken bir yönüyle ressam, bir yönüyle mimar, öbür yönüyle sosyologdur. Ressam fırçasıyla şehir panoramasına artistik dokunuşlar yaparken mimar endazesiyle kadim bir külliyeyi en ince detayına kadar tasvir eder.

Topluma ait görüşleri, insan ve yaşamı konusundaki engin ataşehir escort tecrübesiyle apayrı kapılar açar. Beş Şehir’de folklordan edebi zevke varan geniş yelpazede bir şehri Tanpınar’la sayfa sayfa yazmak, adım adım bir şehri gezmek okuyucu için eşsiz bir deneyim olur.

Rasim Özdenören’in “Kent İlişkileri”adlı kitabını okurken şehir ve kent kavramlarını, günlük hayatı, hayatın girift bilmecelerini yeniden düşünmek gerekiyor. Özdenören’in dikkatini yoğunlaştırdığı ilk şey “modern hayat”ın kente getirdiği “ iletişimsizliktir.” Özdenören’e göre, modern hayatın temsil ettiği iletişim tipi sorunludur.

İnsan yerine konuşan para… Ona göre para, önce benliği sonra insanlığı vurur. Maharetli bir tetikçi olan maddiyat/para, bakkalı vurunca bütün mahallenin öleceğini bilir. Modern kentte kıraathanede bir çay bahanesiyle buluşan munis insanın dert ve keder paylaşımı bitmiş, kredi kartının limitiyle kıymet-i harbiye taşıyan “ küçük insan”ın dünyası başlamıştır.

Özdenören, kent hayatının “modern bir makas” tarafından yine “modern bir bakışın” buyruğuyla şekillendirildiğini ifade eder. Hakikatte öyle değil midir? Yolda giderken, bir bankta otururken etrafı seyredin. Aynı boyda kesilmiş ağaçlar, sıralanmış çiçek tarhları, mevsimsel peyzaj düzenlemeleri… Sizi bilmem ama ben buna, “ şehri hizaya getirmek diyorum” diyerek sitem eden yazar, Tanpınar’dan çok farklı bir pencereden kente baktığını fark ederiz.

 Kent/ Şehir Kavramı

Medenî hayatı temsil eden “şehir”den, kaos üreten “kent”e taşındığımızdan beri “biz” olmaktan çıktık. Kent, küreselleşen ve sekülerleşen bireyin bakış açısıyla bütün büyüsünü yitirdiği modern zamanları yaşıyor. Çiçek açan şehrin, materyalist etkiyle kirlenen ve kirleten bir mekâna dönüşümü, insanî maceranın sürüklendiği sonu özetler niteliktedir. Kadim şehirlerin ihtiva ettiği kimlik, “mana ile suret”in teşekkülünden ibaretti. Bu buluşma, estetik idrakin özetiydi. Hâlbuki bugün kente maddeci bireyin yıkıcı felsefesi hakimdir. Şehir, inançlar manzumesinin sembolü iken; kent mirasyedi bir neslin reddiyesidir. İnsanlığın uzun ve sarsıcı hayat hikâyesi şehrin bütün hücrelerinde yaşarken, kent izbe sokakların inkârını ikrardan başka bir şeyi ifade etmiyor  (Uçak 2016: 19).

“Şehir ve kent” kavramları, birbirinin yerine kullanılsa da algıları ve kullanıcıların tercihleri itibariyle farklıdır. Güncel algılamada şehir, daha çok “eski” olanı hatırlatırken kent daha çok “yeni” olanı hatırlatmaktadır. Sübjektif algıda kent, çağdaş olanı; şehir klasik olanı ifade eder. Bu bağlamda şehir/kent üzerine yazılan, çizilen hemen her metin ve yorumda buna rastlamak mümkündür. Beşir Ayvazoğlu bu algıya bağlı olarak, “bugün şehir kelimesi yerine kent kelimesi kullanılıyor. Şehr’i Türkçeden kovmak için kullanılan kent, ancak sonradan kurulan şehirler için kullanılabilir.” (Ayvazoğu 2013: 238) diyerek tarafını belli eder. Şehir nedir? sorusu konumuzun ümraniye escort ana ekseninde olsa da cevap tek ve basit değildir. Kavram boyutu itibariyle kent ve şehir kelimeleri arasında fark olmamakla birlikte; algısal olarak şehir daha kadim olanı temsil ederken, kent daha modern ve güncel bir çağrışım yapmaktadır (Taşçı 2014:23).

TDK güncel internet sitesinde şehri: “Nüfusunun çoğu ticaret, sanayi, hizmet veya yönetimle ilgili işlerde uğraşan, genellikle tarımsal etkinliklerin olmadığı yerleşim alanını, kent, site” olarak tanımlar. Şehrin ise tarihsel çizgisi, oluşumu, değişimi ve referanslarıyla çok farklı algı ve tanımlara açık olduğunu söylemek gerekir. Şehir ve yaşamı üzerine yazılan eserlere bakıldığında karşımıza farklı açılardan ele alınmış tanımlar çıkar.

Max Weber, “Şehir, Modern Kentin Oluşumu” adlı eserinde “şehir, bireysel insanlar ve sosyal kolaylıklar yığınından daha fazla bir şeydir. Kurumlar ve idari araçların basit bir kümesinden de daha fazla bir şeydir. Gerçekte şehir, bir zihni durum, gelenek ve görenekler, örgütlü davranışalar ve duygular bütünüdür”( Weber 2015: 39) şeklinde tanımlar. Weber, eserinde teorik açıdan kentin sosyal, psikolojik, ekonomik, politik ve ekolojik esaslarını belirler. Bu belirlemelere göre örnekler sunar ve çeşitlemelerde bulunur.

İslam şehri ve mimarisi konusunda bize tatmin edici bilgiler veren Turgut Cansever şehri, “insanın, hayatını düzenlemek üzere meydana getirdiği en önemli, en büyük fiziki ürün ve insan hayatını yönelten ve çevreleyen yapı” olarak tanımlar Cansever, şehir ve şehir imajının “cennet” tasavvurundan yansıdığını söyler ve bütün çelişkilerin yok olduğu bir “ortam” olarak şehri görür. Ona göre “şehirler, insanların inşa ettikleri yapılardan, evlerden, mahallelerden çalışma yerlerinden, alışveriş alanlarından, eğitim, kültür ve sağlık yapılarından, bunların gerektirdiği ulaşım ve altyapı tesislerinden oluşur” (Cansever 2016: 114).

Hayatın hızla değiştiği, bireysel ilişkilerin ivme kazandığı günümüzde şehri korumak veya yeni şehirler inşa etmek başlı başına “meseledir”. Plastikleşen dünyanın dar odacıklarına sığınan küçük insanın hikâyesi ne yazık ki trajiktir.

Ünal Şentürk’e göre kent, “insanoğlunun kendisi için yarattığı yapay bir mekândır. Bu mekân bakılan, seyredilen, okunan, sevilen, hayran olunan rahatsız eden ya da insanı sıkan bir yapıdır (Şentürk 2014: 86).

“Yapmasını çok iyi bilen Şark, muhafaza etmesini bilmez” genel yargısı ile bakıldığında Doğu ile Batı arasındaki keskin ayrışmalardan birinin de şehri korumak olduğunu görebiliriz. Garplı, en küçük tarihi parçayı, en önemsiz bir mimari motifi korumak için azami çaba harcar. Şehrin ruhuna ve kimliğine katkı sağlayacak her şey kıymetlidir. Ancak Şarklı ne yazık ki bundan oldukça uzaktır.

İnsan ve modern kent arasındaki ilişkiye bakıldığında daha çok çatışma ve çözülmenin olduğu görülür. Cemil Hakan Korkmaz şehri, “kapitalist gelişmenin Batı’daki temel mekânsal yansıması” olarak tanımlar. Ona göre şehir; yaşam biçimi, mimari, estetik, sanat, siyasal örgütlenme, iktisadi ilişkiler ve toplumsallaşma gibi olguların biçimlendirdiği bir bütündür ( Korkmaz 2014: 159).

Eski Türkçede, şehir kelimesi yerine “balık” kelimesinin kullanıldığını biliyoruz. Yine Soğdca bir kelime olan “kand/kent” kelimesinin uzunca bir süredir kullanıldığını hatırlatıp “şehir” sözcüğünün Farsçadan alındığını da belirtelim. Arapça ile ciddi kelime alışverişimize rağmen “medine”yi tercih etmeyip türevi olan ve şehirli anlamında “medeni” kelimesini daha çok kullanıyoruz.

Orhan Sarıkaya, kenti daha çok psikolojik algıya göre tanımlar: “kent, modernitenin taştan cisimleşmiş şeklidir” Kent; gökdelenleri, neon lambalarıyla ışıklandırılmış cadde ve alışveriş merkezleri, geniş meydanları, gelişmiş iletişim ve ulaşım araçlarıyla adeta modernliğin teşhir salonları ya da galerilerdir. Birey başlangıçta planlayıcısı ve geliştiricisi olduğu bu modernlik özeti kentlerin aynı zamanda mağdurudur” (Sarıkaya 2014: 933-934).

İnsan, kentte kendisine dayatılan yaşama mahkûm olur. Çok fazla bir seçeneği yoktur. Kurum ve kuruluşlarıyla tahakküm eder. Bu yönüyle inşa ederken öznesi olduğu kentte nesne konumuna düşer. Bu bağlamda kent; insana, insanlar arasındaki ilişkilere ve toplumsal hayata yön veren bir özelliğe sahiptir.

Suna Güven, tarihsel teoriyi dikkate alan bir bakışla kentleri, “düşlerin barınağı, bellek sihirbazları” olarak görür. Güven’e göre, taşın nesnelliğine anıların geçmişi ve düşlerin geleceğiyle birlikte insanın varoluşu da yansır. Şehrin, semtin veya evin “kendine özgü bir ruh” taşıması buna bağlıdır (Güven 2014: 9). İnsanın gurbet’i ve sıla’sı biraz da bu ruha aşinalık değil midir?

Şehir, yaşantıdan arta kalan hatıraların biriktiği mekândır. İnsanı şehre bağlayan ana unsur budur. Onu kıymetli kılan insani maceradır. Her şehrin kendine özgü ruhu, duruşu ve tavrı vardır. Bu sebepledir ki hiçbiri ötekine benzemez.

Adem Kara şehri, içerisinde cereyan eden siyasi, sosyal, iktisadi ilişkiler ağıyla “canlı bir organizma” olarak tanımlar (Kara 2014: 188). Şehrin bir anlam ifade etmesi için bu ilişiklerin canlı olması gerekir. Kendince kalıplara sahip olan şehir, geçmiş ile geleceğin nabzını tutar. Şehir, sahip olduklarıyla canlı bir organizmadır. Onu geleceğe taşıyacak olan da mazi mirasıdır.

Kent, çok çeşitli sınıf ve karaktere sahip milyonlarca insan tarafından algılanabilen ve hatta zevk alınan nesne olmanın ötesinde, yapısını kendilerince sebeplere göre sürekli geliştiren pek çok yaratıcı unsurun ürünüdür (Lynch 2015: 2).

Davutoğlu “Medeniyetler ve Şehirler” adlı kitabında şehri, “nüfus, teknolojik paylaşım, ekonomik ilişkiler, iş bölümü ve kurumsal oluşumların odaklandığı ürün” olarak tarif eder (Davutoğlu 2016: 75).

Her tanım, her tarif kentin ontolojik yapısına tutulan bir aynadır. Kesişen ortak unsurlar kadar, farklı unsurları öne çıkaranlar da var. Kent, olgu ve olayların varidatı ile kendisi olur.

Ayvazoğlu, modern şehrin geldiği noktada sitemkârdır. Ona göre şehir, artık ruhunu kaybetmiştir. Bir metropolis olarak şehir, artık daha dünyevi, zamanı ve kendi geçmişini hızla tüketen, tabiatla bağlarını büyük ölçüde koparmış; üniversiteleri, kütüphaneleri, tiyatroları, operaları, konser salonları, sanatçı kahveleri, ışıl ışıl geceleri ve renkli eğlence hayatıyla cazibeli; çağdaş kölelerin çalıştığı fabrikaları, sendikaları, gecekondu semtleri, mafyası, suç dalgası ve çevre problemleri ile emniyetsiz ve son derece karmaşık bir organizmadır(Ayvazoğlu 2013: 236).

Kent ve şehir kavramlarının kullanımı konusu tercih sebebi olsa da içerik olarak ifade edilen yapı nüanslar dışında aynıdır. Ancak, bunun bilinçli olarak tercih edildiği durumlar da söz konusudur. Tanpınar, bilinçli olarak “şehir” kelimesini tercih ederken Özdenören özelde “kent”i kullanmaz. Kent sözcüğünü şehirle eş anlamlı olarak kullanır. Ayvazoğlu, bunu daha ideolojik bir bağlamda ele alır ve şehrin yerine kullanılan kent kelimesinin belli bir kasıtla kullanıldığını savunur.

2. Tanpınar’ın Şehir Resmi ile Özdenören’in Kent Fotoğrafı

Tanpınar, sanat, edebiyat ve düşünce dünyamızın en önemli estetlerinden biridir. “Ben eski bir garpçıyım” diyen Tanpınar, hayatı boyunca güzeli arama ve yaşama iştiyakı ile eserler vermiştir. Beş Şehir, Yahya Kemal’in kazandırdığı bakış açısı ile kaleme alınmış şaheserlerden biridir.

Geçmişle gelecek arasındaki nüansın önemli olduğuna inanan Tanpınar, “mazi ile nerede nasıl bağlantı kurulacağını” ısrarla sorar ve kendince yollar arar. Şehri, bir terkip olarak görür ve onun her yönüne nüfuz etmeye çalışır.

Özdenören, burnu daima yukarıya kalkık “küçük insan”ın inşa ettiği kentlerin ruhsuzluğunu yine bu küçük insan tipinin gurur ve kibrine bağlar. Akıldan başka rehberi olmayan insanın inşa ettiği kent, ruhsuz ve marifetsizdir. Soğuktur, bencil ve acımasızdır. Varoşları, trajik hayatın canlı sahneleridir.

Özdenören’e göre kent, kendinden kendi tarihinden bağını koparmış, ruhsuz, kavissiz, kemersiz, kişiliksiz bir beton ve asfalt yığınıdır. İnsana talihsizliğinin ve kültürsüzlüğünün mahcubiyetini her an yüzüne vuran ve kimlerin şenlendirdiği belli olmayan ve bilinçle inşa edilmiş ruhsuz bir harabedir (Özdenören 2014: 53).

Tanpınar, şehri anlatırken fırçayı eline almış bir ressam gibi davranır. Munis ve müşfik bir edayla şehri resmeder. Onun tuvali renk renk, desen desen şehir panoramasıdır. Hâlbuki Özdenören, daha çok çıplak gerçeğin görülmesinden yanadır. O, eline aldığı kamerayla deklanşöre basar ve çerçeveye hemen her şey olduğu gibi girer. Bu yüzden çoğunlukla bir olumsuzluk söz konusudur.

Özdenören, modern kentin manzarasına bakarken şu cümleleri kurar: “yirmi katlı bir binanın sekizinci katındaki pencereden dışarıyı seyrederken sadece birbirine benzeyen beton kütleleri görüyorum. Tümüne birden bakıldığında tam bir kargaşa hâkim. Binalar arasında ufacık bir uyum, bir ahenk yok (Özdenören 2014: 16). Kent, bu yönüyle kimliksizleşmiş, kaos üreten bir yapıya dönüşmüştür. Bir İstanbul hayranı olan Tanpınar, Hocası Yahya Kemal’in o meşhur dizesiyle -“baktım konuşurken daha bir kerre güzeldin”- şehre bakar ve der; “İstanbul her süsün, her kumaşın kendisine yaraştığı, ayrı ayrı hususiyetlerini açtığı o cömert yaratışlı güzellere benzer” (Tanpınar 1998: 30).

Davutoğlu “Medeniyetler ve Şehirler” adlı eserinde, Lewis Mumford’un şu vecizesine yer verir: “Her nesil inşa ettiği binalara biyografisini yazar.” Bu vecize, bize şehir ve insan bağlamında konum ve konunun ehemmiyeti açısından çok şey söyler.

Kadim kentlerin dini mabetler etrafında kurulduğundan hareketle Özdenören, modern zamanlarda kurulan kentlerin kural olarak mabet olgusunu göz ardı ederek fakat ikincil işlevlerini öne çıkartarak kurulduklarını söyler. Bu bağlamda modern kentler “ölü kentlerdir” veya “ölü doğmuş kentlerdir” (Özdenören 2014: 120).

Özdenören bu noktada Max Weber ile buluşur. Şehir, gerçekten maltepe escort de mesafenin ortadan kalkmasının ve çıkarların çoğalmasının görünen sembolüdür (Weber 2015: 64). Kent, yabancılaşmanın temel nedenlerinden biridir. Ötekileşme veya ötekileştirmenin merkezi, nedeni kenttir. Kent, yaşam koşullarının elverişsizliği nedeniyle “insana zorlu bir hayatı yaşamaya davet eder.”

Şehrin estetik tasavvuru, geçmiş ve bugün arasındaki köprüleri kurmak bakımından önem arz eder. Mimari yapı, sosyal doku, yaşam koşulları, coğrafya bu tasavvurun şekillenmesinde etkilidir.

Modern kent, sosyal çatışmanın ve bireysel yalnızlığın mekânıdır. Sosyal statü ve rollerin karmaşası içinde insan çoğu zaman çaresizdir. Bu yönüyle “kendini değiştirmeye gücü yetmeyen insan yaşadığı yeri, kendi özel çevresini, kentini değiştirmeye yeltendiğini görürüz (Özdenören 2014: 83).

Kent hayatı, insanın insanî macerasının somutlaşmış halidir. İnsanın birey olarak kendi içinde taşıdığı çelişkiler, onun toplum hayatında da somutlaşıyor (Özdenören 2014: 21). Bu, çağın sürekli koşturan ama asla yetişmeyen insanının trajedisidir. Metropollerdeki günlük hayat bundan ibarettir. Katlar, kartlar, raylar ve elektronik aygıtların işgal ettiği kent; küçük modern insanı çelişkiler yumağının daimi temsilcisi kılar. Yaşamın kıyısında kaybolan yılların derin izleri, sadece görebilen gözlerin yüzlerde okuduğu milyonlarca hikâyeye dönüşür.

Şehirleri farklı kategorilere ayıran araştırmacılar, onların kuruluş felsefelerine, tarihi durumlarına veya kendine has özelliklerine göre adlandırmalarda bulunurlar. Bu adlandırmalardan Davutoğlu’nun “eksen şehirler” ifadesi yeni ve ilgi çekicidir. Ona göre bu şehirler, niceliksel özelliklerinin dışında insanoğlunun tarihi serüveninin kolektif ruhunu barındırırlar. Bu şehirlerin doğası insanla bütünleşir, okunacak bir kitap, yorumlanacak bir hikâye, terennüm edilecek bir beste ya da şiir gibi büyüleyici bir ilhama sahiptir (Davutoğlu 2016: 77).

Tanpınar’ın İstanbul’u bu bakımdan “eksen şehirler”den biridir. Özellikle mimari eserlerin varlığı bu anlamda itici bir güçtür: “İstanbul, aydınlığın daima zengin rüyası, saatlerin sazıdır. Eski ustalarımızın asıl başarısı tabiatla işbirliği sağlamalarındandır. Pek az mimaride taş mekanik rolünü, şekiller sabit hüviyetlerini İstanbul camileri kadar unutur, pek az mimari kendisini ışığın cilvelerine İstanbul mimarisinde olduğu kadar hazla, onun tarafından her an yeni baştan yaratılmak için teslim eder” (Tanpınar 1998: 31).

Tanpınar’ın İstanbul mimarisinde bulduğu ahenk ve ruh çok az şehirde vardır. Tanpınar’ın anlattığı şehir zaman olarak Özdenören’in kentinden uzaktır. Bu mesafe, hem kronolojik hem de psikolojiktir: “İçinde yaşadığımız yüzyılda inşa edilen kentler, bu yüzyıla mahsus “üstün insan”ın eseri olmuştur. Yükselmek için birbiriyle yarışan gökdelenler, kuleler, sütunlar, iri iri bacalardan püsküren dumanlar, kükürt ve toz ve demir yığınları, çelik köprüler, viyadükler… Bütün bunlar insanda ihtişam duygusu uyandırabilir: ama bu duygunun geçiciliği kendini ele vermekte gecikmez (Özdenören 2014: 131). Şehrin yozlaşan tarafı daha çok öne çıkmakta ve güzel gibi görünen her şey birden çirkin olana dönüşebilmektedir.

Şehirli veya kentli olmak, sadece sınıfsal bir tanımlama değil, aynı zamanda bir duruş’un da ifadesidir. Medeni, uygar veya çağdaş olmanın ana ekseninde bu psikolojik eşik vardır. Özdenören kent ve insan ilişkileri bakımından bunu değerlendirirken hayıflanır ve şu tespiti yapar: “Modern hayat” hiç bilmediğiniz bir kentte, dünyanın en büyük kentinde bile olsanız, hiç kimseyle hiçbir şey konuşmadan, size asla kimseyle konuşma ihtiyacı hissettirmeden, gündelik işimizi kendi kendimize yapmamızı sağlıyor. Yeter ki yerimize konuşmanın işlevini yerine getirecek parasal tedarikimiz hazırlanmış olsun (Özdenören 2014: 21). Bu değişimi Tanpınar şöyle görür: “Eski İstanbul’da kaybolan şey sade İstanbul’un kendine özgü nağmesi değildir. Mahallenin kendisi kayboldu. Bugün yalnız şehrin şurasına burasına dağılmış eski, fakir mahalleler var. Birbirinin hatırını sormak, bir kahvelerini içmek geçmiş zamanı beraberce anmak için zaman zaman gömüldükleri köşeden çıkan, bin türlü zahmete katlanarak semt semt dolaşan ihtiyarlar…” (Tanpınar 1998: 26). Değişimin kente getirdiği hız ve hazdır… Eski tadı kalmayan ve sadece hatıralarda kalan şehri özlemek bir tesellidir artık.

Şehrin ruhuna katkı sunan tarihi kişilikler, Tanpınar için başlı başına bir övünçtür. İstanbul’u nakış nakış işleyen Mimar Sinan’dan iftiharla bahseder: “Sinan, yaratıcı, nizam verici hamleleriyle İstanbul ufkunu, mermeri, kalkeri porfiri, kubbeyi, kemeri, istalaktiti, asırlık şekilleri birbirine karıştırır; nispetleri değiştirir, tenazurları kırar, sanki dehasıyla kendisinden öncekilerin tecrübelerini buluşlarını bir sonsuzluğa taşımak istiyormuş gibi, her şeyi genişletir, büyütür, sayıları çoğaltır, her motiften ayrı ayrı şekiller ve terkipler çıkartır” (Tanpınar 1998: 33).

Tanpınar, bugün İstanbul’un ufkunu karartan gökdelenleri görmüş olsaydı kahrından ölürdü. İstanbul’un başına bir mezar taşı gibi dikilen kuleleri görmediği için şanslı sayılabilir. Kendi zamanında bile şehrin değişen dokusuna baktıkça sitem eden bu ince ve zarif adam, şehrin bu haline bakamazdı. Kanaatimce bugün yaşamış olsaydı, “Bursa’da Zaman” yerine “İstanbul’a Ağıt” adıyla son şiirini yazmış olurdu.

Kentlerin değişim ve dönüşümü olumlu olmadığından bu durum daima bir şikâyet unsuru olarak görülür. Üstelik değişim sadece metropollerde değildir. Tarihi dokusuyla Anadolu’yu aksettiren şairler şehri Maraş da bundan nasibini alır. Özdenören değişimi şöyle ifade eder: “Maraş’ı Maraş yapan ruhu görmenin imkânı yok artık. Kente ruhunu veren onun yalnızca binaları değil, o binalarla birlikte kentin tüm mimarisine anlam katan, babaların dükkânına sefer taslarıyla yemek taşıyan çocukların görüntüsüdür (Özdenören 2014: 46). Şehirle birlikte her şey değişmektedir. İnsanı, mimari yapısı, gelenek ve görenekleri hâsılı onu bir terkip haline getiren ne varsa ciddi bir kopuş yaşamaktadır.

Kent trajedisi, bir tiyatro çeşidi olmasa da insanın dramatik yaşamı içinde sürekli başrol oynadığı bir mizansendir. Ezberi olmayan bu trajedi, rollerin karmaşasından başka bir şey değildir. Entrik unsurun eksik olmadığı bu hayat sahnesinde onlarca rol, sayısız maskeler vardır. “Şehir, plastikleşiyor…(Özdenören 2014: 37) diyen Özdenören, aslında topyekûn olarak maddileşen ilişkilerin yarı resmi fotoğrafını çekiyor.

Şehir demek, ev demektir, mahalle, sokak demektir. Eski kentlerde sokak dosttur. Ev güvenli liman, sığınılan güzellik ve mahremiyettir. “Kent demek bir bakıma ev demektir. Kentin maddi dokusu evle oluşur. Kentin sokağı demek, karşılıklı olarak sıralanmış evlerin arasındaki geçitler demektir (Özdenören 2014: 125). İdeal olanın bu olduğu şehir kaldı mı acaba? Tanpınar şöyle cevaplar bu soruyu: “Bugünün mahallesi eskiden olduğu gibi her uzvu birbirine bağlı yaşayan topluluk değildir; onun yerini alt kattaki üsttekinden habersiz ölümüne, dirimine kayıtsız, küçük bir Babil gibi her penceresinden ayrı bir radyonun nağmesi taşan apartman aldı” (Tanpınar 1998: 27).

Sokak, iletişimin, paylaşmanın ve sosyalleşmenin başkentidir. Hayatın gürül gürül aktığı yerdir. Ya da olması gereken mekândır. Şehirde kaybettiğimiz ilk güzelliklerden biri de maalesef sokaktır. “Bir çocuk için, belki hepsinden önemlisi, evin sokakla bağlantısıdır. Ev sokağın kenarında yer alır. Sokağı karşılıklı duran evler oluşturur. Ev, kendini sokaktan yalıtmıştır ama sokakla ilgisini kesmiş değildir. Bilakis sokakla ev arasında ahbaplık kurmuştur (Özdenören 2014: 137). Modern kentte çocuğu sokaktan nesilleri bütün bir geçmişten koparmış olduk.

Tanpınar’ın özenle dikkat çektiği evler ve sokaklar yok artık. Böyle sokaklar ve evler yalnızca kartpostallarda kaldı. İstanbul’un asıl iç manzarasını şehnişinleri, cumba ve çıkmalarıyla, saçak ve sayvanlarıyla, bir kadife gibi yumuşak çizgileriyle ve süsleriyle çok renkli olan bu sivil mimari yapardı” (Tanpınar 1998: 54).

Yeni kentlerin yeni binaların sokakla bağlantısı veya koparılmıştır. Eskiden olduğu gibi sokakla evin, sokakla çocuğun, sokakla ebeveynin ilişkisi dostça olmaktan çıkmış, hasmane düşmanca bir tavır almaya dönüşmüştür (Özdenören 2014: 140).

Her şehrin bir kimliği, bir ruhu vardır. Bir bütün olarak şehir manzarasına bakıldığında onun tabiatla olan ilişkisi önemlidir. Kimi şehir, tabiatla iç içe huzurlu bir görüntü çizerken kimi de tabiatı tahrip eden bir özelliğe sahiptir. Bu kakımdan Özdenören’in kentinde tabiatla insan, kent ile doğa arasında genellikle hasmane bir ilişki vardır. “Kent, aslında doğaya ve doğal olana bir karşı koyuştur; insanın kendisini doğadan yalıtmak isteyişinin eseridir (Özdenören 2014: 133). Hâlbuki ataların bize bıraktığı şehirde, mimari kadar ağacın da önemi büyüktür. Hemen her caminin bahçesine özenle yerleştirilen bir çınar veya hemen her türbe başına dikilen bir servi bunun en güzel örneğidir. “İstanbul’da mimarinin saltanatına rekabet eden başka bir güzellik varsa o da ağaçlardır. Buna rekabet denebilir mi? Doğrusu istenirse ağaç, mimarimizin ve bütün hayatımızın en lütufkâr yardımcısıdır. Bir ağacın ölümü, büyük bir mimari eserin kaybı gibi bir şeydir” (Tanpınar 1998: 50, 53). “İnsan yalın tabiat içinde yaşamaz, O tabiatı yaşayabileceği hale dönüştürür, bu demektir ki kent kurar” diyen Özdenören, yapılan tahribatı da gözler önüne serer.

Bugün, güzellikleri yaşayan hemen hiçbir şehir kalmadı. Modern yaşam, her şeyden önce şehirleri yozlaştırdı. Kimliksiz, ruhsuz kentler inşa ettik. “Yeni oluşmuş kentlerde, ur gibi büyüyen gökdelenler hatırasız ve geleneksiz bir karmaşa ortaya çıkardı. Hatırasızlık ve geleceksizlik zaten bu urların karşı kent oluşunun başat özelliğidir (Özdenören 2014: 136).

Öldürdüğümüz şehirlerin arkasından bakarken hayıflanacak çok şey var: “Eski İstanbul bir terkipti. Bu terkip küçük büyük, manalı manasız eski yeni yerli yabancı güzel çirkin – hatta bugün için bayağı- bir yığın unsurun birbiriyle kaynaşmasından doğmuştu. Bu terkip pek çok özelliğiyle bir ictimaî bir manzumeydi (Tanpınar 1998: 21).

“Cetlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu. Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çini, hepsi Yeşil’de dua eder, Muradiye’de düşünür ve Yıldırım’da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstünde bekler. Hepsinde tek bir ruh terennüm ederdi.”(Tanpınar 1998: 123). Bugünün hangi gökdeleninde ruh var? Hangi cam binanın güzelliği gözlerimize bir zevk bağışlar?

Şehirli olmanın “medeni” tarafı bırakılınca “kof kentler” senfonisine yığın yığın insan taşıdık. Kendisi olmayan sayısız ötekilerden de toplum olmayı beceremedik. Kaybettiğimiz şehri, yanlış kentler aradık.

“Şehir, bir terbiyenin ve zevkin etrafında teşekkül eden müşterek bir hayattır.” Kültürel kirlenmenin olmadığı dönemlerde şehri böyle tanımlayan Tanpınar, bugün teknolojinin yaratıcı/yıkıcı gücü ile oluşan kenti görseydi nasıl bir tanım yapardı bilemiyorum. Dünyanın güzelleştirilmesi inancını taşıyan ataların mirası üzerinde reddiyeci bir edayla daima yıkan ve bozan bizler, yarına neyi bırakacağız?

“Otağ”dan “oda”ya geçerken bize özgü bir Selçuklu, devamında bizim ruhumuzu taşıyan bir Osmanlı şehri inşa edebilmiştik. Ancak “oda”dan “kat”a taşınan “küçük modern insan” bir türlü hafızasını taşımayı başaramadı. Bir kimlik bunalımın yansıması olarak ruhunu restore edemeyen bizler, şehir’den kent’e göç edince yabancılaşıp büsbütün uzaklaştık kendimizden. Şehre kendi ruhundan üfleyen Osmanlı’ya sırtımızı döndük.

Doğup büyüdüğümüz ve hatıralımızın birer suretini itinayla saklayan sokağa düşman kesildik. Sokağın büyülü dünyasından katlar arası iletişimsizlik katmanına geçtik. İletişim çağında “iletişimsizliğin kitabını” yazdık.

Şehir, insanın ve insanlık tarihinin oluşturduğu şuurlu belleklerdir. Şehir, aslında medeni olmanın en güzel tezahürüdür. Ancak bugün şehri kaybettik; geriye kalan kentler de beton mezarlar ve cam mezar taşlarından başka bir şey sunmuyor. Toplumun kendini, ruhunu, kültürünü, kimliğini ifade ettiği şehir, hatıralarda kalan güzel bir anıdır artık.

İnsanlığın ontolojik müzeleri diyebileceğiniz şehirler zaman içinde başkalaşmış, değişmiş, onların yerine geçen modern kentler ise ruhsuz, manasız bir yığın beton bırakmıştır.

Yazı : Salih Uçak

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*