TARİH ÖNCESİ RESİM

in SANAT

Tarih Öncesi Resim Sanatı

Kaya resimlerinin bulunması insanın yalnız kendisiyle ilgili bilgilerini arttırmasına yaramakla kalmadı, insanın gelişmesi hakkındaki önemli bir yanlışa ve önyargıya da son verdi. Bu keşiflerden önce birçok bilgin, insanoğlunun tarihsel gelişimiyle, bireyin çocukluktan başlayarak büyüyüp gelişmesi arasında bir benzerlik olduğuna inanıyordu. Bu fikri benimseyen resim tarihçileri de, insanoğlunun tarihöncesi’nde tıpkı çocuklar gibi, ancak yalın ve soyut biçimler çizmiş olduğunu, hünerli resimleri ancak daha sonra yapabildiğini sanıyorlardı.

Oysa Paleolitik mağara duvarlarında bulunan hünerli ve doğa gözlemine çok yakın resimler, bilinen bütün soyut geometrik sanat biçimlerinden çok daha eskiydiler. Bu bulgular, tutucu bilim çevrelerinde büyük tepkilerle karşılandı; resimlerin sahte olduğu öne sürüldü ve mağara resimleriyle uğraşanlar bilim dünyasını aldatmakla suçlandılar. Ama öteki mağaralar bulunduktan ve Afrika Buşmanları gibi ilkellerin öteden beri bilinen sanatları büyük önem kazandıktan sonra hepsi ciddiye alındılar. Kuşkuları büsbütün ortadan kaldıran en önemli etken de, yeni tarihlendirme yöntemlerinin bulunmasıydı.

Sözgelişi Karbon 14 adı verilen radyoaktif tarihlendirme yöntemi sayesinde bu resimlerin kaç bin yıl öncesine ait oldukları kesinlikle anlaşılabildi. Aslında bir rahip olan Abbe Breuil adındaki bilginin büyük uğraşıyla ortaya çıkan Les Trois Freres resimlerinin o zamanın hayat şartları içinde nasıl bu kadar güzel ve ince yapılmış oldukları sorunu hala tartışılmaktadır. Çünkü çok daha sonraları yaşanan Neolitik çağın biçimleri yalın ve soyuttur. Bu çok önemli sorunun karşılığı şöyle verilmiştir: Paleolitik insan, gerçekçi ve doğacıydı, çünkü dış dünyayı soyutlayabilecek yetenekte değildi. Bu yüzden ancak daha geliştikten sonra soyut resimler yapmaya başladı.

İnsandaki soyutlayıcı yeteneğin en tipik örneği olan yazı da ancak sonraları bulunmuştur. İnsanda soyutlayıcı yeteneğin gelişmesi, tek kişiyi değil, bütün insan türünü karşılıklı ilişkileriyle ele alma, uygar anlaşmayı sağlayan bir semboller dünyası kurma sonucunda oluşmuştur. Paleolitik insan gerçekçi, hünerli resimler çizebiliyor, ama soyutlayıcı yetenekten henüz yoksun bulunuyordu. Ancak ekonomik yaşama biçimlerindeki değişmeler insandaki soyutlayıcı yeteneğin gelişmesine ön ayak olmuş ve onun iç dünyasındaki karmaşıklığı yalın, soyut biçimlere aktarmasında bir ortam teşkil etmiştir.

İlkel insan avcılık yaparak ya da herhangi bir şekilde besin toplayarak günü gününe yaşamıştı. Onun için en önemli sorun avda şanslı olabilmek, av tuzağını iyi kontrol edebilmekti. Av şansını arttırabilecek olan bir şey de kuşkusuz av büyüsü yapmaktı. Bu yüzden resim yapma işine salt büyü de denebilirdi. Bu sayede avlanacak hayvan üstünde adeta ona önceden sahip çıkan bir kuvvet sağlanıyordu. Resimle doğaüstü güçler arasında bir ilişki kuran düşünce şekline günümüzde hala rastlanmaktadır. Bugün birçok dinlerde tapınma sırasında tam bir içtenlik ve kendini verişe yardımcı olabilmesi için maddi semboller ve heykeller kullanılır.

Bunu ilerde resimle din arasındaki ilişkileri yeniden söz konusu ederken de göreceğiz. Resimlerin bu işlevi nedeniyle Paleolitik mağaraların birer küçük tapınak oldukları sonucuna da varılıyor. Ressamlarına ise, peygamber ve rahiplerin öncüleri olarak bakılıyor. Bu mağara resimlerini yapan ilkel insan, avcılık zorunlulukları yüzünden görüşü çok keskin bir insandı. Çeşitli durumlarda çabuk hareket etmeyi sağlayan içgüdülere sahipti. Resim yapma konusunda kuramsal bir bilgisi yoktu elbet. Ama avlardan edindiği hayvan gözlemlerinin canlı izlenimlerini zihninde taşıyordu.

Bu izlenimler hayvanların birbirini izleyen çeşitli hareketlerine aitti. Resim haline gelen gözlemlerde bir koşma hareketinin çeşitli anlarının saptanmış olduğu görülüyor. Nitekim, mağara resimlerindeki hayvan hareketleri bir sinema makinesiyle tek tek çekildiği zaman, bunların birbirini takip eden film karelerindeki hareketlere benzedikleri görüldü. İlkel insanın, bu görsel (vizüel) izlenimlerin yanı sıra, çevresindeki insanlarla anlaşabilmek için mimiklerini, hareket taklitçiliğini ve anlamlı sesler çıkarma yetisini de geliştirmiş olması gerekir. Çünkü ilkel insan avın bereketini sağlamak ve iyi bir av sonrası şükranlarını sunmak için yalnız resim yapmakla kalmıyor, ayrıca büyüsel danslar da yapıyordu.

Bazı mağara resimlerinde büyüsel danslar yapan insan figürlerine rastlanıyor. Günümüzde Afrika ve Avustralya ilkellerinde bu çeşit av büyüleri yapıldığı bilinmektedir. Birçok durumlarda mağara resimleri üst üste yapılmışlardı. Yani çizilip boyanmış bir hayvan resminin üzerine bir başkası, sonra onun da üzerine daha bir başkası yapılmıştı. İlkel insan bu resimlerin güzel olup olmadığını, saklanmaya değip değmediğine bakmıyordu. Eğer resmin büyüsel etkisi kalmamışsa üstüne bir yenisi yapılabiliyordu. Resimleri yapanların da profesyonel kimseler oldukları tahmin edilmekte.

Resim yeteneği olan gençler arasından ustalar yetişiyordu. Tarihöncesi mağaralarda bulunan kemikten ve taştan yapılmış küçük el araçları üzerindeki resimler ise duvarlara çizilmiş resimlerden başka anlamlar taşıyordu. Kuşkusuz, bunların da büyüsel bir nitelikleri vardı. Ancak, bu durumda kullanılan araç, üzerindeki resimden önce gelen bir şeydi ve resim onu ya süslemeye yarıyor ya da sahibinin kimliğini belirten bir işaret oluyordu. Araç resimden önce geliyordu; örneğin, kemikten yapılmış ve ucu delinmiş ilkel bir dikiş iğnesi, önemli bir işe yaradığı için üzerindeki at resimlerinden daha büyük bir hayati değere sahipti. İnsan bu araca sahip olmasaydı hayvan post ve derilerinden, yalın elbiseler dikemez ve buzul çağının soğuğuna dayanamazdı.

Tarihöncesi insanın ekonomik gelişmesi, avcı ve besin toplayıcı niteliğinden göçebe çobanlık ve tarımcılık niteliğine geçiş yönünde olmuştur. Bunun sonucunda da insanın farklı bilgilere; sözgelişi, hesap yapmaya, ölçü kullanmaya ve sayı saymaya gereksinimi baş göstermiştir. Sözcükler de resimlerden daha önemli olmaya başlamışlardır. Sözcüklerin soyut fikirlerin taşıyıcısı olarak önem kazanmaları ile birlikte, daha çok silahlar ve seramik gibi gündelik araçlar üzerinde soyut çizgi sembolleri yer almaya başlamıştır. Bu semboller insanı ve çevredeki doğayı zikzaklar, çizgi şeritleri gibi yalın biçimlerle ifade etmişlerdir.

Günümüzde ilkel toplumlardan bazıları hala av döneminde yaşıyorlar. Bunlara Kuzey’deki Eskimolar arasında, Orta Afrika’nın güneyinde ve Avustralya’nın ortasında da rastlanıyor. Kuzey Amerika’nın kızılderilileri de bu ilkeller arasında sayılıyorlar. Bu ilkel toplumların sanatları arasında farklar olmakla birlikte, başlıca ilgilerini avın teşkil ettiği ve avladıkları hayvanların güzel resimlerini yapabildikleri görülüyor. Bu üstün gözlem yeteneği Paleolitik dönemdekine paralel olarak yazıya ulaşan soyutlamanın gelişmemiş olmasıyla açıklanabilir. Buna karşılık Afrika’nın yerleşmiş tarımcıları ve Güney Pasifik toplumları soyut bir sembol dili yaratmışlardır. Bu dilin anlamı ancak o sembolleri okuyabilen içindir. Bu dille kabilelerin tarihine ait hikayeler. sembolik takvimler ya da haritalar meydana getirmişlerdir. Soyut işaretler dili modern toplumlarda da önemli bir yer tutmuştur. Haç gibi dinsel sembollerden Ortaçağ armalarına, alameti farikalardan yol işaretlerine, bayraklardan otomobil markalarına kadar ortak bir sembol diline ihtiyaç duyulmuştur.

Yazı : Sezer Tansuğ

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*