TÜRK EDEBİYATINDA İSTANBUL

in EDEBİYAT

İstanbul, günümüze kadar Halk Edebiyâtı, Dîvan Edebiyâtı ve Yeni Türk Edebiyâtında olmak üzere, edebiyatımızın her döneminde bâzan mekân ve çevre olarak dolaylı şekilde, bâzan doğrudan doğruya konu olarak ele alınmış, işlenmiş; övülmüş veya yerilmiştir.

İstanbul’un, Türk topraklarına dâhil olduğundan bu yana, her dönemde birçok esere konu olmayı başarmasının temelinde, hem pâyitaht olarak Osmanlı’ya uzun yıllar başkentlik yapması, hem yeryüzünde eşine az rastlanır güzellikteki câzibesi, hem de jeopolitik konumu dolayısıyla dikkat çekici bir ilgiyi üzerinde toplaması yatmaktadır.

Bir ilim ve kültür merkezi olarak kendisini kabul ettiren İstanbul, başta Sultan II. Mehmet olmak üzere, günümüze kadar yüzlerce şâir ve yazarın gözdesi olmuştur. Eski edebiyâtımızda, sanatçılar nerede yetişirlerse yetişsinler, İstanbul’u benimseyip, onun zevk ve safâ âlemlerini anlatmışlardır. Ahmet Hamdi Tanpınar, böyle şâirlerin az çok her büyük edebiyatta var olduğunu söyler.

Halk edebiyâtında İstanbul genellikle, eğlence ve zenginlik şehridir. Anadolu’dan gelen saf ve iyi niyetli insanların aldatıldığı, kötü yollara düşürüldüğü bir şehirdir. Dede Korkut Hikâyeleri’nde alışveriş için gidilen uzak bir mekân olarak geçer. Battal Gāzî Destânı’nın en ilgi çekici bâzı bölümlerinde de mekân İstanbul’dur.” Birçok halk hikâyesinde olay İstanbul’da geçer. Bu hikâyelerde kahramanlar umûmiyetle tüccar veya tüccarzâdedirler ve onlarda artık dînî duygu değil, zevk ve eğlence bahis mevzuudur. İstanbul, genellikle servet ile sefahatin, güzellik ile ahlaksızlığın birleştiği bir yer olarak görülür. IV. Murad dönemine âit olan Hançerli Hanım ve Tayyârzâde hikâyeleri en meşhur hikâyelerdendir.

Halk edebiyâtı sâhasında, İstanbul’u en iyi aksettiren eserler arasında Geleneksel Türk Tiyatromuza âit oyunlar da yer alır. “Evliyâ Çelebi’nin ‘üç yüz pâre taklidi’ olduğunu söylediği ‘hayâl-i zıl’da İstanbul her cephesi ile görünür. Başlangıçta şiir ve mesnevî gibi dînî ve hamâsî bir mâhiyet taşıyan Karagöz, İstanbul’a gelince, tamâmiyle değişmiş, bu imparatorluk merkezinin renkli ve kozmopolit hayâtını aksettiren gerçekçi ve hicviyeci bir hüviyet kazanmıştır.” Karagöz ve Orta Oyunu’nda olaylar ve tipler, İstanbul’dan seçilmiştir; İstanbul hayâtını yansıtırlar.

Halk edebiyâtının gelişmesini sağlayan mekânlardan biri olan semâi kahvelerinde de, İstanbul’u içeren sanat eserleri ortaya konmuştur. Bu kahvelerde toplanan halk şâirleri, İstanbul’u ve İstanbul’daki hayâtı şiir ve destan şeklinde anlatmışlardır. Halk şâirlerinin İstanbul konulu eserlerine örnek olarak, 17. yüzyıl şâirlerinden olan Âşık Ömer’in İstanbul Destânı ve İstanbul’a dâir üç murabbâsı gösterilebilir. Sonraki dönemlerde yaşamış halk şâirleri arasında, Abdî ve Beşiktaşlı Gedâî gibi İstanbul’u anlatan şâirler bulunur.

İstanbul’da başlamamış olan, fakat zirve noktasına burada ulaşan Dâvan edebiyâtımızda, İstanbul’un etkisi daha fazla hissedilir. Fetihten önce Dîvan edebiyâtımızın çizgisini oluşturan, İslâmî edebiyâta hâkim olan dünyânın fâniliği, kötülüğü ve inkârı İstanbul’un göz alıcı muhitinde tesîrini kaybederek, yerini hayâtın tadını çıkarma ve yaşama sevincine bırakır. Kendi hayatlarından çok farklı bir anlayışla karşılaşan Türkler, İstanbul’da bir etkileşimin ve değişimin içine girerler.

İstanbul’a yer veren şiirler olduğu gibi, doğrudan doğruya İstanbul’u anlatan şehrengizler de vardır. “XV. asır eserlerinden, Tâcizâde Câfer Çelebi’nin Heves Nâme adlı mesnevîsi, İstanbul’u anlatan eserlerin en dikkate değer olanıdır. XVI. asırda Zâtî, Bâkî, Taşlıcalı Yahyâ gibi meşhurların yanı sıra bunlar ölçüsünde meşhur olmayan daha birçok şâir İstanbul’dan bahseden gazeller yazmışlardır. Taşlıcalı Yahyâ’nın Şâh u Gedâ adlı mesnevîsinde dekor İstanbul’dur. Bu asırda yazılmış üç şehrengiz İstanbul’dân bahseder: Ahmet Cemâlî’nin Şehrengiz-i İstanbul, Sâfî’nin Kitâb-ı Şehrengizder İstanbul (Farsça), Latîfi’ nin Evsâf-ı İstanbul. Sonuncusu, Evliyâ Çelebi Seyahatnâme-si’nden önce İstanbul’u en geniş anlatan eserdir.”

XVII. ve XVIII. yüzyıllarda da İstanbul’a dâir birçok gazeller söylenmiş, bu güzel şehirden kasîde ve mesnevîlerde bahsedilmiştir. İstanbul’u seven ve onu şiirleriyle yaşatan İstanbullu şâirler olarak Şeyhülislâm Yahyâ, Nâbî, Nef‟î, Nedîm ve Şeyh Gālib gibi tanınmış isimlerin yanında daha birçok şâirin ismi sayılabilir. Bu dönem İstanbullu şâirlerin başında Nedîm gelir. Nedîm, derbeder ve dâüssıla rûhunu değil, neşesini ve coşkusunu geçirmiştir. “İstanbul’un havasına. Lâle Devri İstanbul’u; zevki, neşesi, tabiî ve mîmârî güzellikleriyle Nedîm’in şiirlerinde yaşatılmıştır. Yine, İstanbullu şâirlerden biri olan Şeyh Gālip ise, farklı bir açıdan ele almaya çalışır yaşadığı şehri. Yeni denebilecek bir hayal dünyâsı arasından görmeye çalışır İstanbul’u.

Tanzîmat’tan sonra değişen bakış açısıyla yeni türlerde eser vermeye devam eden Türk Edebiyâtının, değişmez konularından biri yine İstanbul olmuştur. Edebiyatçılarımızın çoğu yine İstanbul’da yaşamış ve yine bu şehirde yaşanılanları anlatmışlardır. “Çünkü İstanbul, eski yeni mücâdelesinin cereyan ettiği sâha, yeni veya değişik bâzı hayat tezâhürlerinin sahnesi durumundadır. Ayrıca bu şehrin bütünüyle, XIX. asrın sonu XX. asrın başlarında yazılmış eserlerde mekân olarak ayrı bir yeri vardır.”

İstanbul, Tanzîmat döneminde ilk defa, Şinâsi’nin Tasvir-i Efkâr ga zetesinde çıkan bâzı makālelerinde görülür. Şinâsi, Şâir Evlenmesi adlı piyesinde de İstanbullu tiplere yer verir. Nâmık Kemal, gazetede yayınlanan makālelerinde İstanbul’dan bahsetmiş; roma nlarında İsta nbul’u n tasvirlerini yapmıştır. Ahmed Mithat Efendi, romanları-nın çoğunda İstanbul’u dekor olarak kullanmıştır. Tabiata romantizm penceresinden bakan Abdülhak Hâmid, Recâizâde Mahmut Ekrem ve Sâmi Paşazâde Sezâî, İstanbul’un tabiat manzaralarının şiiriyet ve ulviyetini keşfetmişlerdir. Nâbîzâde Nâzım, Zehrâ adlı romanında serseri bir hayat süren kahramânının dolaştığı İstanbul semtlerini anlatırken; Mîzancı Murad, Turfanda mı Yoksa Turfa mı adlı romanında Tanzîmat devri İstanbul’unun geniş bir tasvir ve tenkidini yapmıştır. Romanlarını teferruatlı tâlî vakalar ile geliştiren Hüseyin Rahmi, İstanbul hayâtından alınma bin bir sahne yaratır. Ahmed Râsim, yazdığı roman, fıkra ve hâtıraları nda İstanbul’daki kıraat hâ neleri, rıhtımları, tiyatroları , çeşitli semtleri, bayramları, düğünleri, sokak satıcılarını, bakkalları anlatarak, İstibdat ve Meşrûtiyet devri İstanbul’unun günlük hayâtına dâir birçok teferruatı aktarmıştır.

Servet-i Fünûncular için İstanbul, daha ziyâde denizleri, adaları, koruları, çayırları, doğan ve batan güneşleri ve mehtapları ile; aşk, ıstırap ve hülyâların geliştiği şâirâne bir dekordur. Hâlid Ziyâ, Mehmet Rauf, Hüseyin Câhit ve Ahmet Hikmet yazdıkları roman ve hikâyelerde, genellikle Taksim, Şişli, Tarabya, Erenköy gibi kibar ve zengin tabakanın yaşadığı yerlerde, güzel köşklerde ve apartmanlarda oturan, günlerini şiir, mûsikî, hülya ve aşklarını tahlil ile geçiren kimseleri ele almışlardır.

Servet-i Fünûn döneminde yazılan romanlarda açık mekân olarak Beyoğlu çevresi ve Boğaziçi önemli yer tutmaktadır. Beyoğlu, batılılaşma hareketleriyle birlikte daha çok yaşayış biçimi ile Avru pa’nın bir temsilcisi ve numûnesi gibidir. Beyoğlu’nun bu yapısına karşılık Boğaziçi, bütünüyle kendine has, millî ve kendi içine kapalı bir medeniyettir. Hemen her romanda Beyoğlu’nun sefih eğlence âlemleri öne çıkar. Bu mekânlar, genellikle olumsuz boyutlarıyla ele alınır. Mîrasyedi gençlerin paralarını ve gençliklerini tükettikleri, sevgilisiyle sorunu olanların bir süre için teselli aradıkları batakhâneler olarak sunulur. Ahmet Cemil’in Râci’den ayrılan en önemli yönlerinden birisi eğlence anlayışında görülür. Râci, Beyoğlu’nun pis, sefih, kalitesiz, âileleri mahveden Beyoğlu sefâhat âlemlerinde sürünürken Ahmet Cemil daha asil, temiz ve derinlikli eğlenceye eğilimlidir. Beyoğlu sefâhat âlemlerinden tiksinir.

Bir diğer önemli açık mekân ise Boğaziçi’dir. Beyoğlu nasıl olumsuz boyutuyla bayağı, sefih bir eğlence mekânı olarak alınırsa Boğaziçi de onun karşısına asil, aristokrat ve daha seviyeli bir yalı hayâtının sembolü olarak alınır. Nâbizâde Nâzım‟ın Zehra romanında Suphi, Boğaziçi’nde bir yalıda oturur ve bu çevre, şiirlerin de yardımıyla uzun uzun tasvir edilir. Hâlid Ziyâ’nın Aşk-ı Memnu romanında Adnan Bey Yalısı da Boğaziçi’ndedir. Mehmet Rauf’un Eylül romanında Süreyya ve Suat Boğaziçi’nde bir yalıya taşınırlar ve romanda Boğaziçi, hem tabiî güzelliğiyle hem eğlenceleriyle bir yaşama biçimi olarak önemli bir yer tutar. Ayrıca burada Boğaziçi, Beyoğlu çevresine karşı pastoral anlamda rakip olarak çıkarılmıştır. II. Meşrûtiyet devrinde, milliyetçilik görüşünün etkisiyle ilgi Anadolu’nun ve köylerin üzerine kaymıştır. Millî unsurların yayılması için uğraşan edebiyatçılarımız, târihi, örfü ve geleneği barındırdığına inandıkları için köylere yönelmişlerdir. “Yalnız, ‘İstanbul Türkçesini’ yazı dilinin esâsı olarak kabul etmekle, Türk edebiyâtında büyük bir inkılap yapmışlardır.” Ömer Seyfeddin, birçok hikâyesinde İstanbul’a yer vermiş, İstanbul’un târihini, örf ve âdetlerini, manzaralarını anlatmıştır. Ali Cânip Yöntem ve Hamdullah Suphi Tanrıöver de yazdıkları bâzı şiirlerinde İstanbul tasvirlerine yer vermişlerdir. II. Meşrûtiyet’ten sonra, Mehmet Âkif Ersoy, İstanbul’un sokaklarını, kahvelerini, câmilerini, meydanlarını dolaşarak, gördüklerini ve duyduklarını nazım şeklinde realist bir üslûpla genişçe ifâde etmiştir.

İstanbul, farklı bir bakış açısını da Yahyâ Kemal’le kazanır. Yahyâ Kemal, İstanbul’u eski Türk târih ve medeniyetinin kemâle ermiş bir terkibi olarak ele alır. Eski Bizans kalıntıları üzerine kurulan Türk İstanbul, selefinden bambaşka bir hüviyet kazanmıştır. Fetihten hemen sonra îmar faaliyetlerinin başladığı İstanbul, yıllar yılı Sinan, Ayas, Hayreddin, Kemaleddin gibi mârifetli mîmarlarımızın çalışmalarıyla; “Artık bu diyâr dünya durdukça Türk kalacaktır.” düşüncesini oluşturmuştur. İstanbul’da kurulan mükemmel mîmârî, Türklerin medeni kābiliyetlerinin göstergesi niteliğindedir. Yahyâ Kemal: “Beşeriyetin muhayyilesine bir büyü tesiriyle aksetmiş olan fe-tih, hâlâ târihin başlıca bir vakası sayılır. O zamandan beri, devirler boyunca, kurulan Türk İstanbul ise gözleri en ziyâde kamaştırmış ve gönülle-re en ziyâde yerleşmiş bir şehirdir. Türkiye Türklerinin yeryüzünde başka bir eseri olmasaydı; tek başına, yalnız bu eser şeref nâmına yeterdi.” demektedir.

Cumhûriyetin ilk yıllarında İstanbul, Osmanlı artığı insanların kenti olarak görülmüş ve pek önemsenmemiştir. Bu dönem sanatçıları daha çok Anadolu’ya yönelmiş; millî duyguları ön plana çıkararak halkın, yeni devletin ilke ve inkılaplarını benimsemesi için uğraş vermişlerdir. İstanbul ise, değişen değerler karşısında Ahmed Râsim, Hâlide Edip Adıvar, Hâlid Ziyâ Uşaklıgil ve Sâmiha Ayverdi gibi yazarlarımızın hâtırlarıyla edebiyâtımızda yerini bulmuştur. Bu durum, Sâmiha Ayverdi’nin ifâdesiyle, yazarlarımızın yaşadıkları eski İstanbul’u, tâ ilk çocukluklarından îtibâren içlerinde uzun uzun demlendirmiş olmalarının ve nihâyet günün birinde de, bu ağır ağır hazırlanmış keyfiyetlerin, inkişaflarını yapıp, şuuraltını aşarak satha fışkırmalarından ibârettir.

İstanbul, bu dönem sanatçılarımızın eserlerinde bir kültür ideolojisine dönüşmüş; ya imparatorluğun huzurlu günlerine duyulan bir özlemin temsilcisi ya da batının sefil bir taklitçisi olarak işlenmiştir. Üç İstanbul adlı eseriyle İstanbul elitinin üç dönem içerisindeki çıkarcılık ve dalkavukluğunu anlatan Mithat Cemal Kuntay, İstanbul’u öncelikle iki mekâna ayırmıştır: Süleymâniye ve Beyoğlu. Süleymâniye, Türkleştirilen ve bizim olan; Beyoğlu ise, fethe dilmeyen İstanbul’un sembolü olarak kullanılmıştır.

Cumhûriyet dönemindeki yazarlarımızın gerçekçi olmaları, İstanbul’a değişik açılardan bakmaları, sürekli göç alan şehrin prob lemlerinin de edebiyâtımıza girmesine sebep olmuştur. Böylece eski İstanbul olgusu değişmiş; İstanbul sâdece doğasıyla, Boğazıyla, aşklarıyla edebiyata giren bir şehir olmaktan çıkmıştır.

Velhâsıl, bir medeniyetin zirveye doğru çıkışına ve sonra yavaş yavaş düşüşüne şâhit olan, bu şahâdetin de pek çok örneğini içinde barındıran İstanbul; içine girildikçe zenginleşen, derinleştikçe bin bir kıvrımından bin bir güzelliğin açıldığı bir terkiptir.Bu yönüyle de günümüze kadar edebiyâtımızın vazgeçilmez konu ve mekânlarından biri olmuş ve olmaya da devam etmektedir.

Yazı : Selami Alan

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*