TÜRKİYE’DE SEÇMEN OLMAK

in SİYASET

Türkiye’de “Seçmen”in Serencâmı

1877 yılında kabul edilen (ancak II. Meşrutiyette yürürlüğe girebilen) ilk yasadan itibaren seçmenliğin geçirdiği değişimleri bazı başlıklar halinde, siyasal ve toplumsal gerekçelerine kısaca değinerek özetlemek olanaklıdır.

Seçmenliğe meslekler açısından baktığımızda ilginç bir durumla karşı‐ laşırız. II. Meşrutiyet’le belirlenen seçmenlik şartları gereği askerler, 1877’de olduğu gibi — teğmen rütbesinden itibaren, 1908’deki seçimlere katılmışlardır. Ancak 1912’de yaşanan bir siyasal krizin ardından ordu men‐ suplarına seçimlere katılma yasağı gelmiş ve bir “Kanun‐i Muvakkat”le subayların görevli oldukları sürece oy vermeleri yasaklanmıştır. Bu duruma, özellikle 31 Mart olayından sonra Ordunun siyasallaşması, subayların İttihat Terakki Cemiyeti üyesi olmaya başlamaları asker içinde de rahatsızlık yaratması neden olmuştur. Sait Paşa kabinesinin istifasından sonra kurulan Gazi Ahmet Muhtar Paşa kabinesi sırasında askerin siyasetle ilgisini kesmek için siyasal parti ve derneklere üyelikleri yasaklanmış, bu konuda kendile‐ rinden yazılı yeminler alınmıştır. Öte yandan oy kullanmaları da yasaklanmıştır. Ordu hizmetindeki bütün subay ve erleri kapsayan oy kullanma yasağına 1942 yılında silâhaltında bulunan, askeri memur ve hâkimler, askeri okul öğrencileri ve polisler de dâhil edilmiştir. 1961 yılında oy kullanma yasağı yalnızca silâhaltındaki erler ve askeri öğrencilerle sınırlandırılmıştır.

1982 Anayasası ve seçim yasasında tutuklu ve hükümlüler açısından “ceza infaz kurumlarındaki tutuklu ve hükümlülerin oy kullanamayacakları” eklenmiştir. 1995’te değişiklikle tutukluların oy kullanması sağlanmış, 2001’deki değişiklikle de hükümlülerden taksirli suçlar kapsam dışına çıkarılmış ve “silâhaltında bulunan er ve erbaşlar ile askeri öğrenciler, taksirli suçlardan hüküm giyenler hariç ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler oy kullanamazlar.” ifadesi yer almıştır.

Konuya seçmen yaşı açısından baktığımızda 1877’de seçmenlik 25 ya‐ şını dolduranlara, seçilme yaşı ise 30 yaşını dolduranlara aittir. Seçmenlik yaşı 1923’te azalan nüfus gereği 18 yaşını dolduranlara indirilmiş15, ancak 1934’te 22 yaşını dolduranlara çıkarılmıştır. 1961 seçim yasası ve 1982 Anayasasında seçmenlik yaşı 21 yaşını dolduranlara tanınmışken, 1987’de yapılan değişiklikle 20 yaşına giren ve nihayet 1995’te yapılan değişiklikle 18’i bitirenlere oy hakkı tanınmıştır.

Yaş sınırı, yöneticilerin gençliğe yönelik tutumuyla ilgilidir. Genel hu‐ kuk açısından 18 yaşını bitirenlerin reşit kabul edilip, her türlü işlemi yapabildiği, hatta idam bile edilebildikleri halde; siyasal açıdan rüşt olmak için 25 yaşını beklemek gerektiği bu nedenle gençlerin oy kullanamadığı dönemler olmuştur.

Seçmen yaşının 18’e indirilmesi, 1990’lı yılların en çok tartışılan konularından biriydi. Çeşitli siyasal partiler yaş sınırının indirilmesi lehinde veya aleyhinde açıklamalar yaptılar. Uzun zamana yayılan propagandalar yapıldı. Seçmen yaşının 18’e indirilmesi neredeyse 13 yıl boyunca tartışıldı. Oysa 20’den 18’e indirilmesi kaç seçmeni ilgilendiriyor diye baktığınızda bu ra‐ kamın çok düşük olduğu üzerinde pek durulmadı. Ancak burada önemli olan konuya yaklaşımdır. Seçmen yaşının 21’i bitirme olması konusundaki ısrarın ardında, 12 Eylül öncesi döneme yönelik bir tespit ve o tespite dayalı bir tepki vardı. Buna göre, resmi söylemle, 12 Eylül öncesinin, “anarşik or‐ tamından” yüksek öğrenim gençliğinin sorumlu tutulmasıydı. Bu nedenle yüksek öğrenim gençliğinin siyasetle ilgilenmesini kesmek ve “apolitik” bir gençlik yaratmak fikri öne çıktı. (Dönemin liberal olduğunu iddia eden ANAP ve onun o dönemdeki bir bakanı “apolitik” bir gençlik yetiştirmenin önemi üzerinde duracak kadar liberal pusulayı şaşırmıştı.) Oysa bu tutum Türkiye’de siyasetin yozlaşmasının nedenlerinden biri olmuş, yeni siyasal kadrolar yetişmesi konusunda ciddi sorunlar yaşanmıştır. Bu aşamada 12 Eylülcülerin, 1980 öncesi siyasal sorunların başlıca kaynağı olarak üniversi‐ teyi görüldüklerinin alını çizmek gerekir. Bu nedenle hem öğrenciler hem de öğretim üyeleri için anayasa, siyasal partiler, seçimler ve Yüksek Öğrenim yasasında siyasal faaliyetlere dair kısıtlamalar ve yasaklar getirilmişti. (Bu yasaklamaların bir kısmı sonradan kaldırılmıştır.)

Mülkiyet ve vergi açısından baktığımızda, I. Meşrutiyette “emlak sahibi olmak” ölçüsü, 1908’de, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra biraz değiştirilerek yayınlanan “İntihab‐ı Mebusan Kanunu” ile “devlete az çok vergi vermek” şekline getirilmiştir. Bu koşul da 1923 seçimleri öncesinde kaldırılmıştır.

Cinsiyet açısından kadınların 1930 yılına kadar yerel seçimlerde, 1935 yılına kadar genel seçimlerde oy hakları yoktur. Kadınlara genel seçimlerde oy kullanma hakkı 5 Aralık 1934’te seçim yasasında yapılan değişiklikle gelmiştir. Birazdan değineceğimiz gibi bunun Türkiye’de kadına bakışı yansıtan iki özelliği vardır. Birincisi kadınların oy hakkına sahip olmaları konusundaki küçümseme, ikincisi ise kadınların oy hakkı için verdikleri yoğun mücadelenin gözden kaçırılması.

Kadınlar ilk kez 1930’da 1580 sayılı belediye kanununun 2. maddesi ile belediye meclisleri için seçme ve seçilme hakkı elde etmişlerdir. 1933’te ise 442 sayılı Köy Kanunu’nun 20. maddesindeki değişiklikle kadınlara muhtar ve ihtiyar heyeti seçme ve seçilme hakkı verilir. Nihayet 1934 tarihli kanunla “İntihab‐ı Mebusan Kanunu”nda yer alan “zükur” yani erkekler kelimesi  “kadın ve erkek” olarak değiştirilerek, kadınlar da genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkına sahip olurlar.

Ne yazık ki Türkiye’de kadın haklarının elde edilmesinin ardındaki mücadele henüz yeterince yazılmamıştır. Osmanlı döneminde başlayan, kadınların siyasal haklarını elde etmeleri yönündeki mücadele, bizzat kadınlar tarafından yürütülmüştür. Örneğin kadınlar, kadın örgütleri kurmuş, kadın dergi ve gazeteleri yayınlamış, 1908 seçimleri öncesinden itibaren siyasal haklarını talep etmeye başlamışlardır. Cumhuriyet’in başlarında da, eğer dönemin gazeteleri incelenirse, özellikle 1923 ve 1927 seçimleri öncesinde kadınların bu konuda oldukça yoğun ve düzeyli bir faaliyet gösterdikleri gözlemlenir. Kadın haklarının alınmasının arkasındaki kadın hareketini ve mücadelesini görmezden gelmek yanlıştır. Dolayısıyla bu hakkın elde edilişini sıradan bir “ihsan” veya “armağan” şeklinde değil, asıl önemlisi bir küçük burjuva, yani kentsoylu kadın hareketi mücadelesi sonucunda elde edildiğini vurgulamak gerekir.

Örneğin CHP’den önce kurulan ama faaliyete geçemeyen Kadınlar Halk Fırkası, onun ardından kurulan Kadınlar Birliği, zaman zaman hayranlık uyandıracak taktikleri ve kamuoyu yaratma yetenekleriyle, kadınların siyasal hakları konusunu her seçim döneminde gündeme getirmişler ve sonunda bu hakkın elde edilmesinde çok önemli bir rol oynamışlarıdır. Ancak bu mücadele sürecinde, kadınların bu çabalarının erkek siyasal eliti rahatsız ettiğini, onları küçümseyen ve aşağılayan ifadelerle dolu makale, karikatür ve yazılar yayınlandığını görüyoruz. Hatta kadın hakları konusunun gayrı ciddi bir konu olduğu, henüz toplumsal haklarını hazmetmemiş kesimin siyasal hak talep edemeyeceği, bu konunun kadınlar hamamına yakıştığına varıncaya kadar rencide edici eleştiriler yapılmıştır. Gazi Mustafa Kemal ise bu harekete mesafeli bakmakla beraber, bu mücadelenin göz ardı edilemeyeceğini ve siyasal hakların teslim edilmesi gerektiğini düşü‐ nenlerin başında gelir. Kadın haklarını küçümseyenlerin, ağır eleştirilerde bulunanların 1930’da belediye meclisi seçimlerinde kadınlara siyasal hakları verilince birdenbire bütün söylediklerini yutup kadın hakları savunucusu(!) kesildiklerini de belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla tek‐partinin yönetici elitini türdeş (homojen) bir grup olarak düşünmemek gerekir. İçlerinde liberal, sol, gelenekçi eğilimler olduğu gibi faşizan eğilimler taşıyanlar da vardır.

Daha Birinci Meclisin son gününde Tunalı Hilmi, seçim yasasında bir deği‐ şiklik önergesi vermiştir. Meclisin 3 Nisan 1339 (1923) tarihli içtimaında seçim yasası ile başlayan ve kadın hakları ile tek dereceli seçim tartışmasına dönüşen görüşmeler gerçekten ilginçtir. Sonradan “demokrat” diye adlandırılacak olan İkinci Grup üyelerinden Hüseyin Avni [Ulaş] Bey, bu sıfatıyla hiç bağdaşmayacak şekilde bu değişiklik önerisine, kadınların siyasal hakları konusunda “zamanın henüz gelmediğini” ve bunun “verilecek değil, alınacak bir hak” olduğunu belirterek itiraz etmiştir. Hüseyin Avni Bey, kadınların siyasal haklarını kullanacak kadar “tekâmül” etmediğini söylemektedir. Tunalı Hilmi ise yaptığı konuşma sebebiyle “nisaiyundan”, “feminist” gibi “suçlamalara” maruz kalacak “milletin hassasiyetleriyle oynamaması”, “şeriata hürmet etmesi” konusunda uyarılacaktır.

Ancak unutulmamalıdır ki, Türkiye’de en çok kadın milletvekili de tek‐ parti döneminde seçilmiştir. 1935 yılında 17, 1939’da 16 ve 1943 yılında 16 kadın milletvekili seçilmiştir.

Yalnızca erkeklerle başlayan seçme ve seçilme sürecinde, bugün cinsiyet eşitliği “seçme‐seçilme” hakkında sağlanmıştır. Ancak “seçme seçilme” konusunda hukuki olarak bir eşitlik olmakla birlikte, fiili olarak bunun sağlandığı söylenemez. Kota yöntemi dâhil bir dizi fiili teşvik edici yöntemlerle bu eşitliğin fiili olarak sağlanması için değişiklikler yapılması gerektiği açıktır.

Siyasal suçlar açısından ilginç bir durum vardır. Politik suç kavramı ilk kez 1877’de kullanılmıştır. (Mebus seçilebilmek için politik suçla mahkûm olmamış bulunmak). Siyasal yasaklar 1960 darbesinden sonra hazırlanan 1961 Anayasasında dolaylı bir şekilde yer almıştır. Milletvekili seçilme yasağı konusunda maddeye eklenen kesin hüküm giymiş olanların “affa uğramış olsalar da milletvekili seçilemezler.” ibaresi aslında DP’lilerin siyaset yapmamasına yönelik bir tedbirdir. Bu yasak, yeni AP’nin kadrosu ile eski DP’nin kadrosu arasında bir gerilime de neden olmuştur. İnönü öncülüğünde bu konuda değişikliğe gidilmesi için 1969’da bir girişim başlatılmış, maddeden “affa uğramış olsalar da” ibaresi Anayasadan çıkarılmış, ancak TİP’in Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru ile iptal edilmiştir. Nihayet 1974’teki değişiklikle bu hüküm kalkmıştır.

Bununla birlikte İlk kez 1982 Anayasası ile hüküm haline gelen milletvekili seçilmeye engel yeni bir kısıtlama dikkat çekicidir. Maddede “ideolojik veya anarşik eylemlere katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik etme suçundan… “ cümlesi yer almaktadır. Siyasal suçların bir yasak olarak eklenmesi tehlikeli bir durumdur. Zira yasada yer aldığı şekliyle “ideolojik eylemlerde bulunma” aslında içeriği kolay doldurulamayacak veya keyfi bir şekilde doldurulmaya elverişli bir konudur. İster sözcük, ister kavram anlamıyla kullanalım, rejimi korumak adına “ideoloji” gibi siyasal ve toplumsal yaşamın bir parçası olan kurumu, yozlaşmış bir şekilde ele almamak gerekir. Öte yandan özellikle siyasal suçlar, dönemlere, siyasal gelişmelere ve iktidarlara göre değişim gösterir ki bunu çok net tanımlamak gerekir.

YAZI : MEHMET Ö ALKAN

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*